
2.068 kelime · ~10 dk okuma
Hayat bazen hızla akar, bazen duraksar. Bazen yolun ortasında durmayı, bazen de devam etmeyi öğreniriz. Ama bunlar olurken hep baki kalan, hep devam eden bir hal var. Hep bir yere yetişme hali, hep bir durmaktan korkma hali, durmaktan sakınma hali. Sen en son ne zaman durdun? Çünkü ben en son ne zaman durduğumu hiç hatırlamıyorum.
Durmaktan kastım da, durmuş olmak için durmak değil aslında. Hissetmek için durmak. Olduğun yeri fark etmek için durmak. Yaşadığını hissetmek için durmak. Ya durmak neden bu kadar zor? Sürekli bir üretken olma baskısı, bir şey yapma baskısı, sürekli bir şeylere yetişme baskısı. Neden sürekli hep meşgul olmak ya da bir şeyler üretmek... ...ya da bir şeyler yapmak zorunda olduğumuza dair bir inancımız var bilmiyorum. Ama bunların yanı sıra durmak neden bu kadar zor? Neden bu kadar suçluluk getiren... ...of boşta kalıyorum, geride kalıyorum, şu an hiçbir şeye yaramıyorum... ...gibi kaygıları peşinde getiren bir şey bu durmak? Mesela bir projeye ya da bir çalışmaya, bir işe... ...ara verirken hissettiğimiz o huzursuzluk.
...ya da tatile çıktığımız o kadar fazla çalışıp... ...o kadar hak edip çıktığımız tatilde hissettiğimiz o... ...ilk günkü o çaresizlikten hiçbir şey yapmıyorum. Kendimi kötü hissediyorum. Aslında neden bu kadar zor diyorum ama... ...zor olması da bir yerde normal. Çünkü çok güçlü bir şey. Bazen hiçbir şey yapmamak, bazen durabilmek... ...yapabileceğimiz en güçlü şeylerden bir tanesi. Hani çok klişe bir şey vardır. Her şeyi yaptın. Her şeyi yaptın ve bu sana en zor olan gibi geliyordu ama bazen en son o aklımıza gelen hiçbir şey yapmama durumu, o durma durumu en güç olan ve bazen de en faydalı olan durumdur. Tabii ben duralım derken, bırakalım derken böyle... Çok büyük hazırlıklarla bir şeylere durmak için kendini harap edip hazırlandığın o durma anlarından bahsetmiyorum. Belki mikro molalar, ne bileyim kırmızı ışıkta beklerken gelen bir düşünce ve o düşüncenin hakkını vermek, ya da bir kahve içerken zihnini toplamak, duş alırken düşündüğüm bir şey, Yolda yürürken yere baktığında bir şeyin sana getirdiği çağrışın ve o an hayatında hissettiğin, o an yaşıyor olduğunu hissettiğin ve seni ileri götürecek bir şey. Durarak ileri gitmekten, bu küçük mikro molalardan bahsediyorum.
Zihnin biraz boşlukta bulunması gerekiyor. Aslında birçok bizi dolduran şey, birçok bizi ileri götüren şey aslında boşluktan geliyor. Zihin ancak biraz boşluk bulduğunda derinleşebiliyor. Hayatın içinde seni kendine getiren anlar var mı? Muhtemelen düşündüğünde durduğun anlar olduğunu anlayacaksın.
Çünkü bazen düşünmekten yaşamaya fırsat kalmadığı gibi... ...aşırı yaşamaktan durmaya fırsat kalmadığı için... ...yaşayıp yaşamadığımızı ve ne yaşadığımızı da anlamıyoruz. Bazen çok uzun zamanlar böyle... ...hep arkadaşlarıma bunu söylerim. Bütün gün oyun oynamış gibi hissediyorum kendimi. O zamanın kayması, bütün gün ekrana bakarken, bütün gün oyunun içinde hayatın kayması. Sanki zaman makinesinde ışınlanmışsın gibi. Zaman yolculuğu yapmışsın gibi. O yüzden hiç durmamak da aslında ne yaşadığını, ne yaşamadığını anlamamak gibi. Hayat bize çünkü olan bir şey olmamalı. Başımıza gelen, bize vuran, bizi sağdan soldan ittiği yerlerde şükrettiğimiz ya da razı olduğumuz bir şey olmamalı.
Hayat razı geldiğimiz bir şey olmamalı. Seçtiğimiz şeylerden ibaret olmalı. Bunu da görmek için. Bazen evet, mola vermek, durmak zorundasın. Bazen bir kırmızı ışıkta düşünmek zorundasın. Ya da bir kahve molası vermek zorundasın. Ben artık böyle kendime mini molalar verirken... ...bir küçük rüküverler yapıyorum. Kahve zaten benim için susuz ki vazgeçilmez bir şey. Kahvesiz yaşayamıyorum. Bazen bir kahveyle, bazen iyi bir atıştırmakla... Bunu yapmaya hakkım var çünkü bir yandan da... ...yapmam gereken bir yere gidiyorum ya... ...bunu yapmaya hakkım var diyorum... ...ve daha az suçlu hissediyorum. Aslında hiç suçlu hissetmemem gerekiyor... ...ama yine de bunu minimalize ediyorum.
Devam etmenin yolu da bazen durmak oluyor. Mesela benim o yediğim sandviç... ...bazen benim orada durmam devam etmenin bir yolu oluyor. Bazen aldığım bir paket çikolata devam etmenin yolu oluyor. Bazen bir kahve devam etmenin yolu oluyor. Aslında devam edebilmek için durmaya ihtiyacımız var. Tıpkı nasıl bir yolculukta benzin almadan gidemeyeceğin gibi... ...durmadan da aslında bir yere gidemez. Mesela eski zamanlarda insanları... Böyle korkutarak ya da onları ürküterek onları köle etmezlermiş. Onlara çok istedikleri şeyleri verirlermiş. Şimdi diyeceksin ki ne yani mola ver diyorsun, bana köle ol diyorsun, hayır öyle bir şey söylemiyorum. Ama insanların eğlenmesine, ziyafet çekmesine, sevdiği her şeyi yapmasına yılda bir ya da iki gün festivallerde izin verirlermiş. Ve bu onları efendilerine ya da dayanamadıkları sisteme, dayanamadıkları düzene devam etmeleri için bir duruma olurmuş.
Düdüklü tencerenin basıncını atmak gibi. Yani bazen gerçekten durmak zorundasın. Bazen o tencerenin içindeki baskıyı atmak zorundasın. Artık kahveyle mi, sandviçle mi, kırmızı ışıkta mı, duşta mı, yere düşen, bilmiyorum bir şeye bakarak mı, camdan dışarı bakarak mı... Herkesin ritüeli kendine. Bir şey yaparak ama durmak zorundasın ki devam edebilesin.
Kendi molalarını yaratabilirsin en azından. Yoksa da böyle böyle Burma'nın aslında sana ne kadar faydalı olduğunu kendine ikna edersen, mola vermenin güzelliğine kendini ikna edersen, hakkın olması gerekmez artık. Onun bir gereklilik olduğunu fark edersin. Dünyayı kurtarmak zorunda değilsin, her projeyi yetiştirmek zorunda değilsin. Arkanda Natlı kovalamıyor. Tam kovalıyor gibi görünebilir bazı günlerde ama hayır. Sen dünyayı kurtarmak zorunda değilsin. Sadece kendini kurtarmak zorundasın. Kendine nazik olarak, kendine anlayış göstererek... ...kendi ritmine, hayat ritmine saygı göstererek... ...kendini kurtarmak zorundasın. Unutma yani, evet hayat bekliyor. Ya hayat kaçıyor, hayat bekliyor, evet. Ama senin de hayatı bekletmeye hakkın var. Hayat hiçbir zaman seni bekletmedi mi? İstediğin şeyler ya da o an olması gereken... ...birçok şeyin olmadığı zamanlar olmadı mı? Sen de beklemek zorunda kalmadın mı? Senin de hayatı bekletmeye hakkın var.
Mesela şeyi çok seviyorum. Doğa hiçbir zaman acele etmez ve her şey olması gerektiği gibi olur. Su hangi yöne akacağı konusunda acele etmez ama illaki su yatağını bulur, su akacağı yeri bulur. Çiçek açacağı zamanı bulur, solacağı zamanı bulur, yaprak döküleceği zamanı bilir. Bunu üç gün önce yapmak ya da dört gün sonra yapmak da değil. Bu onun zamanı olduğunu, onun mevsimi olduğunu...
bilmesiyle alakalı. Seni zaten için kalbin, aklın, molaya ihtiyacın olduğu zamanı, durmaya ihtiyacın olduğu zamanı ve işlemeye ihtiyacın olduğu zamanı biliyor. Bir şeylere acele etmek, bir şeylere yetişmeye çalışmak, hayata yetişmeye çalışmak diye bir şey yok. Bu kadar ruhunun geride kalmasına gerek yok. Senin zaten dünyenin bir biyolojik saatin olduğu gibi inanıyorum ki ruhunun da bir saati var ve o saate saygı göstermek zorundasın.
sürekli işleyebilecek yedi yirmi dört açık bir dükkan gibi durmadan hizmet verebileceğine ve birilerinin bir şeylerin kendinin bile kendinden hizmet alabileceğine inandırılmak bence çok büyük bir haksızlık bu hayatta. Kimsenin böyle bir gücü yok. Kimse böyle bir süper kahraman değil. Zaten kimse kahraman olmamalı. Çok afilli bir söz biliyorum. Kahraman olmak hayır. Kahraman olmak insan dışı olmakla eşdeğer. Hiçbir kahramanın acıları için ağladığını ve bunun için alkışlandığını ya da yardım istediğini falan görmüyoruz. Kahraman olma yani. Kahraman olmaya özenme. Kahraman olmak, yıkılmamak, demir gibi ayakta durmak, her derde koşmak bunlar başarının ya da hayatı, kaliteli yaşamanın bir göstergesi değil. Bunlar kendini dinlemediğinin ve kendini adım adım feda ettiğinin, duramadığının göstergesi.
Sanırım Picasso'ydu. Yıkmaya eğer gücün yoksa yaratmaya da gücün yoktur. Yani yıkamayan yaratamaz da. Hayat zaten yaparak, durarak, yıkarak, baştan yaparak birçok şeyi tekrar tekrar deneyerek değişimlerden ibaret. Ve bu kadar kabuklu, bu kadar kabuk değiştiren, bu kadar yönü, yanı, saati, geleceği, bir sonraki günü belli olmayan insanların ve değişim içinde yaşayan insanların hiç durmadan
bir yere varması hiç mola vermeden bir yere varması sence mümkün mü? Mesela bu küçük anlardan bahsederken benim aklıma gelen üniversite dönemimde çok yoğun dersler arasında inanılmaz geceyi sabaha katarak çalıştığım ve bir şeyleri yetiştiremediğim bir dönemde araçta inip okula yürüdüğüm Aralık'ta bir benzin istasyonu vardı ve oradan aldığım bir sandviç vardı ve onu yiyerek bir 5-10 dakika oturacak sürem olurdu. Sonra da onu yerken yürümeye devam etmem gerekirdi. O benim gerçekten hayata tutunduğum, hayatı benim için çekilir kılan küçük molamdı, küçük ritüelimdi. Orada düşünüyordum. Nasılım? Nasıl gidiyor? Bugün hava nasıl? Hangi mevsimdeyiz? Bazen gerçekten hangi mevsimde olduğunu algılayabilmek bile sandığından daha büyük bir destek, daha büyük bir güç, daha derin bir devam etme katkısı sağlıyor sana. O yüzden mesela ben sana ufak bir ritüel önerisinde bulunabilirim. A'dan B'ye giderken, benim gibi belki okula giderken, işe giderken, bir yerden bir yere giderken, hayatında bir yerden bir yere giderken, o petin yeni festilerinden kendine bir sandviç ya da bir kahve ısmarlayabilirsin. Ve benim yaptığım gibi orada belki mevsimi, yüzüne vuran rüzgarı, yaşadıklarını, hissettiklerini tartabilirsin. Kendine orada ufak bir zaman verebilirsin. Böylelikle o gözümüzde büyüyen yol... ...ya da hiç bitmeyecekmiş gibi görünen yol... ...ya da devam etmek zorundayız gibi görünen yol... ...o verdiğimiz molayla... ...kendimize yaptığımız o jestlerle... ...daha rahat ve daha hızlı geçebilir. Buradan hızlı geçebilir derken... ...nasıl yaşandığı anlaşılmaz şeklinde demiyorum. Ama olması gereken hızda... ...sana da işkence olmadan... ...ve kendine nazik davrandığın bir hızda geçebilir. Aklında olsun. O petfesti, sandviçleri çok güzel, kahvesi de. Hayat seni bekleyebilir. Sen hayatı birçok yerde bekledin. Hayatta senin sandviçini, hayatta senin kahveni, hayatta senin rüzgarı yüzünde hissedişini bekleyebilir. Bizim de hayatı bekletmeye hakkımız var, diyebilmemiz gerekiyor. Bu bölüm bittiğinde bir şeyler yapmanı istiyorum. Ne bileyim pencereyi aç, derin bir nefes al. Sadece orada olduğunu hatırla ve durmaya hakkın olduğunu hatırla. Çok kaliteli de durmak zorunda değilsin. Küçükken ne yapıyorduk bilmiyorum. Koltukta başımızı aşağı mı sarkıtıyorduk? Benim neslim bunu yapıyordu en azından. Ya da sehpanın altına mı yatıyorduk bilmiyorum. Dolaplara da yatmışlığım var.
Ama koltukta ters yatarak ailemi çok kızdırdığımı hatırlıyorum mesela. Ama duruyordum ve çok eğleniyordum ve dünyanın en kaliteli şeylerini düşünüyordum. Şu an bilmiyorum neydi ama çok kaliteli olduğuna eminim. Senden de kendine seni en içteki yerinle bağlayan bir durma ritüeli, bir durma şekli yaratmaya teşvik etmek istiyorum ve bunu yapmalı istiyorum.
Ya da son zamanlarda yaşadığın bir durma anın varsa, onu düşün ve onun sana neler kattığını düşün. Ya da keşke dursaydım dediğim bir yerde durmadığında başına neler geldiğini düşün. Durmayı çok çok yanlış anlıyoruz. Ya aslında şey gibi, bende bir yol takıntısı var ve çok seviyorum yola üzgü şeyleri, yolda olma halini. Oruç Aroba'ydı sanırım. Yani yol iki yer arası değil. ...gibi bir şey söylüyordu. Yani yeri övmüyordu, yolu övüyordu. Burada da iki yer arası değil durma. Aslında asıl önemli olan o durduğun an. Geldiğin ya da varacağın yer değil. O yolda durduğun yer. Aslında biz tam tersini yapmaya meyiliyiz. Yani bir A kararından çıkıp B kararına varana kadar... ...ya da belirsiz bir C kararına nereye gideceğimizi bilmiyorsak... Asıl övdüğümüz ve önemli gördüğümüz yer o çıktığımız A ve varacağımız B, C ya da neresiyse. Hayır. O iki yer arasındaki önemsiz yer değil. Aslında senin yarın bir gün nerede olacağını... ...ya da neler yapacağını borçlu olduğu nasıl kıymetli yer o durduğun ve mola verdiğin yer. Bunun biraz da farkına varılmasını. İstiyorum çünkü ben farkına vardıkça hayatımda çok şey değişti. Tabii ki bu fütursuzca durmak değil. Mikro durmalar diye, mikro molalar diye bu yüzden söylüyorum. Bahanelerle hatıllaşmaktan bahsetmiyorum. Verimli acı gibi, verimli dersler gibi, verimli durmalardan bahsediyorum. Bize katkısı olan durmalardan bahsediyorum. Bunu bence ayırabildiğimize eminim. Kesin ayırıyorsunuzdur.
Çünkü beni dinleyen birisinin bunu ayıramayacağını düşünmüyorum. Yani kendimizi kandırmaya yönelik durmalardan, atıldıktan bahsetmiyorum. Bazen çok hareketle çok durmamak da kafamızdaki o seslere dönmek istememekten, düşünmek istememekten. Ama bu kadar kaçıyorsan orada bir şey vardır ya demek ki durman gerekiyor. Çok sevdiğim, hayat düzenine çok imrendiğim ve çok saygı duyduğum dostlarım var.
Mesela bana bazen şey diyorlar. Bu kadar oturup düşünmesen, bu kadar durmasan, bu kadar derdin olmayacak. Biraz bir şeyler yap. Yor kendini. Uyuyana kadar yor. Sürekli yor kendini. Mesela daha çok spora git. Ya da işte spora üç gün git, dört gün git. Akşama kadar yor kendini. Fiziksel olarak yor kendini. Mental olarak meşgul et kendini. Ya da yalnız kalma. Sen bunları yapmadığın için ya da kendine düşünecek ya da duracak alan çok açtığın için üstüne dert çekiyorsun. Derdin olmayan şeylere dert ediniyorsun diyen ve
hareket berekettir, hareket sağlıktır olarak, suyunu çıkararak çok benimseyen arkadaşım var ve bu aslında bence genelde de böyle. Sürekli koşturmak, sabah evden çıkıp mesaiye gidip bayılana kadar yorulduktan sonra eve gelip televizyonda uyumak ya da yemeği yerken yorulup lanet olsun deyip uyumak. Tabii ki o noktada duracak ve düşünecek bir şeyin olmuyor, derdin olmuyor belki ya da derdin olmadığını zannediyorsun ama o hiçbir yere gitmiyor. ve bunlar biriktiğinde bazen gönüllü molalar değil de bambaşka molalar vermek zorunda kalabiliyoruz. İflas etmenin ya da artık devam edemiyorum demenin getirdiği durmalardan değil, kendimize nazik davranarak açtığımız alanlardan ve durmalardan bahsediyorum. Umarım sen de benim gibi mola vermeyi, Ne bileyim, yoğun işlerinin önünde bir 10 dakika sandviçini yerken hayatını gözden geçirmeyi, kahveni içerken bu hayatı tekrar tekrar düşünmeyi. Ben nereden nereye gidiyorum değil de, niye şu an buradayım ve şu an burada ne yapıyorum demeyi. Umarım benimle birlikte bir şekilde aklına getirmişsindir. Umarım molalara sıcak bakıyorsunuzdur. Umarım sana sarılabilmişimdir, omzuna dokunabilmişimdir. İhtiyacı olanı alsın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.