
1.497 kelime · ~7 dk okuma
Yıl 1951. Amerika'da bir grup öğrenci sıradan bir deney için bir odaya alınıyor. Amaç basit gibi görünüyor. Görsel hafızayı ölçmek. Öğrencilerin önlerinde üç tane kağıt parçası. Bu kağıt parçalarında da farklı uzunlukta birer çubuk resmi var. Hepsi de sırasıyla A, B ve C harfleriyle etiketlenmiş.
Sonra bu öğrencilere tek bir çubuğun görüntüsü gösteriliyor. Hemen ardından da öğrencilere bir soru yöneltiliyor. Bu çubuk elinizde bulunan kartlardaki hangi çubukla aynı uzunluktadır? Yani epey basit ve yanıtı bariz bir şekilde belli bir soru bu değil mi? Bir çocuk bile görse doğru cevabı verebilir. Orada bulunan öğrencilerin de tek tek doğru cevabı verip çıkması bekleniyor elbette.
Ama öyle olmuyor. Bazı öğrenciler göz göre göre yanlış çubuğu seçiyor. Neden? Çünkü orada görünmeyen bir şey var. Grup baskısı. Bu deney tarihe eş uyumluluk deneyi olarak geçmişti. İnsan davranışına dair çok temel bir gerçeği açığa çıkarıyordu aslında. İnsanlar gözlerinin gördüğünden değil, çevresinin düşündüğünden etkilenebilir.
Biz de bugün eş deneyinin perde arkasına bakacağız. Solomon eşin kurduğu düzenin içine girecek ve soracağız. Siz orada olsaydınız gerçekten hangi çubuğu seçerdiniz? Evet, eş deneyi hakkında konuşacağız bugün sizlerle. Ama önce kendinizi bir tanımlamanızı isteyeceğim sizden. Herhangi bir durumda, toplum ya da bir grup içerisinde kendinizi nasıl görürsünüz? Uyumlu musunuzdur yoksa asi mi? İnsanları takip eden bir takipçi mi yoksa normları yıkan bir karşı çıkan mı? Birçok insan kendisinin asi olduğunu düşünür.
Bir grup içinde bir yanlış gördüğünde sesini yükseltmekten çekinmeyen biri olarak tanımlar kendisini. Sesini çıkarmasa da bir yanlışı yanlış olarak görebilen ve içten içe bunun hatalı olduğundan hiç şüphe duymayan birisidir kendince. Ama işte bu görüş çoğu zaman bulanıklaşabiliyor. Şimdi kendinizi bölüm başında bahsettiğim öğrencilerin yerine koyun. Bir görsel yetenek testine katılan bir katılımcısınız.
Etrafınızda sizin gibi başka katılımcılar da var. Ve hangi çubuğun size gösterilenle aynı boyda olduğunu soruyorlar. Fakat burada önemli bir değişken var. Siz odadaki en son öğrencisiniz. Ve sıra size gelene kadar herkes tek tek cevabını yöneltiyor.
İlk başlarda sorun yok. Herkes sizin düşündüğünüz çubuğu seçiyor. Ama test ilerledikçe sizin dışınızdaki öğrencilerin hepsi sanki ağız birliği etmişçesine yanlış çubuğu seçmeye başlıyor. İşte böyle bir durumda sıra size gelince ne yapardınız? Bir uyumlu mu yoksa bir aykırı mı olmayı seçerdiniz? Ya da şöyle sorayım. Hakikate mi yönelirdiniz yoksa odadaki baskıya yenik mi düşerdiniz?
Solomon Asch bu testle insanın itaat etme davranışını öğrenmeye çalışıyordu. Conformity diyorlar burada. Şöyle özetleyebiliriz. Bir kişinin ait olduğu grubun yazılı olmayan kuralları veya davranış biçimlerine uyma eğilimi. Bu mesele çok uzun süredir psikoloji başta olmak üzere, sosyoloji ve siyaset gibi alanların yakından ilgilendiği bir konu aslında.
İnsanların sosyal normlara ne kadar uyduğu ya da ne kadar karşı çıkma eğiliminde olduğu o kadar çok şeyi değiştiriyor ki inanamazsınız. İşte bu doğrultuda yapılmış en bilinen çalışmalardan biridir Ash Conformity Deneyi. Kalabalığın uyguladığı baskının ne kadar güçlü olabileceğini gösterir bize aslında. İsterseniz deneyin nasıl uygulandığına detaylarıyla bir bakalım. Ardından çok çarpıcı sonuçlarını ve bizim için ne anlama geldiğini de inceleriz. Her şeyden önce bu deneydeki katılımcıların birçoğu Solomon Asch ile işbirliği içerisindeydi. Yani öğrenci gibi davranan anlaşmalı katılımcılardı. Deneye dahil olan grupların hepsinde sadece bir kişi akademik bir çalışmaya katıldığını düşünüyordu.
Arka planda farklı bir deneyin tasarlandığından hiçbir haberi yoktu bu katılımcıların. Anlaşmalı olanların ise nasıl davranmaları gerektiği önceden anlatılıyordu. Onların hareketleri arka plandaki deneyden habersiz kişilerin davranışlarını nasıl değiştirecek? Gözlemlenmek istenen buydu. Her bir deneyde olup bitenlerden habersiz öğrencilere sadece görsel bir test yapılacağı söylenmişti.
Bu yapılan görsel beceri ve görsel hafızayı ölçecek bir çalışmaydı onlar için. Epey de basit bir testi aslında. Önünüzde iki kart var. Birinde tek bir çizgi. Diğerinde ise A, B ve C harfleriyle etiketlenmiş. Farklı uzunluklarda üç çizgi. Sizden istenense o tek çizginin ikinci karttan hangi çizgiyle aynı uzunlukta olduğunu bulmanız.
Sırayla herkes yanıtı veriyor. Ama bilmediğiniz şey şu, etrafınızdaki neredeyse herkes oyunun bir parçası. Deneyden haberdarlar. Ve hepsi önceden kararlaştırıldığı gibi bile bile yanlış cevabı veriyor. Bence A. Ben de A diyorum. Kesinlikle A. Sonra sıra size geliyor. Doğru cevap gözünüzün önünde, açıkça duruyor. Ama herkes başka bir şey söyledi.
Ne yapardınız? Bu koşullarda tam 18 farklı seans yapılmıştı. Anlaşmalı katılımcılar bu seansların 12'sinde önceden kendilerini belirtildiği gibi yanlış cevabı vermişti. Solomon Ash bunlara kritik deneyler diyordu. Zira tam da bu yanlış cevap durumunda deneklerin gruba uymak amacıyla cevaplarını değiştirip değiştirmeyeceğine bakıyordu. Bu yüzden de deneyin ilk başlarında tüm katılımcılar özellikle doğru cevabı vermişti.
Deneyin güvenini kazanmaktı yani amaç. Fakat zaman geçtikçe kendilerine söylendiği gibi hep birlikte yanlış cevabı seçmeye başladılar. Anlayacağınız üzere gayet basit bir testti bu. İlk bakışta herkes doğru cevabı görebilir. Fakat buna rağmen güvenilirlik adına bir kontrol deneyi yürütmüştü Solomoneş. Tüm katılımcıların yanıtlarını yazılı olarak, birbirlerinden etkilenmeden vermelerini istemişti bu kontrol deneyinde. Sonuç tabii ki %99 oranında çıkmıştı. Yanlış yapan %1'in de eli kaymıştır muhtemelen.
Kısacası ortada öyle üst düzey beceri isteyen hiçbir durum yoktu. Ama asıl deneye döndüğümüzde işler çok acayipleşiyordu. O sonuçları da kısa bir aranın ardından paylaşacağım sizinle. Evet, Solomon Ash çok basit ama katılımcılarının bir kısmı için kandırmacalı bir deneyle insanın itaat mekanizmasını ölçmeye çalışıyordu. Kontrol deneyinde çubukları doğru eşleştirenlerin sayısı %99'du. Fakat asıl deneyde sonuçlar epey değişiyordu. Ash deneyine katılan deneklerin %75'i en az bir kere gruba uymayı tercih etmişti.
Kendi yargılarını ve düşüncelerini tamamen terk edip, grup ne diyorsa ona uymayı seçtiler yani. %75. Bu çok ama çok yüksek bir oran. Bu kadar basit bir deneyde bile insanlar gruba uymamaktan, gruptan dışlanmaktan çok korkuyordu yani. Evet birçok değişken vardı bu deneyde. Özellikle de deneye katılan insan sayısı. Yani grubun büyüklüğü.
Ash ve ekibi buna da baktılar tabii ki. Örneğin bir denek ve bir anlaşmalı katılımcı olduğunda deneyin cevapları neredeyse hiç etkilenmiyordu. İki kişi olduğunda göz ardı edilebilecek kadar ufak bir etkisi vardı. Fakat grubun büyüklüğü üç kişi ve üzerinde olduğunda deneyin gruba uyma eğilimi de dramatik bir şekilde artıyordu. Bana göre en çarpıcı sonuçlarından biri şuydu.
Denek dışında bir kişi bile doğru cevabı verdiğinde deneyin gruba uyma eğiliminde inanılmaz bir düşüş oluyordu. %75'lik oran bir anda %5'lere, %10'lara falan düşüyordu yani. Denek tek bir ittifak bulduğunda özgüveni ve fikrini savunma eğilimi çok ama çok değişiyordu özetle. Daha sonra yapılan görüşmelerde bu denekler grubun yanlış cevaplarına karşı çıkma konusunda kendileriyle aynı düşünen tek bir kişinin bile bulunmasının onlara çok daha rahat hissettirdiğini söylemişti. Bu görüşmelerde öğrencilere neden gruba uymayı tercih ettikleri de soruldu elbette. En yaygın olarak herkesin yanlış cevabı verdiğini biliyordu ancak rezil olma korkusu ağır bastı cevabını veriyorlardı.
Hatta bazıları herkesin doğru düşündüğüne inandım. Bu kadar insan o cevabı verdiyse ben hata yapmış olmalıydım bile demişti. İşte burada şöyle bir sonuç çıkıyor karşımıza. İnsanlar gruba uymayı tercih ediyorlar. Çünkü birincisi gruptan dışlanmaktan, rezil olmaktan korkuyorlar. Daha da önemlisi grubun herkesin temelde daha akıllı ve mantıklı cevaplar verdiğine inanıyorlar.
Fakat işin asıl can alıcı kısmı bu etkiyi gerçek hayata uyarladığımızda ortaya çıkıyor. Bu kadar basit ve bu kadar az kişi söz konusu olduğunda bile gruba uyma eğilimi gösterirken bunun günlük yaşama etkisi olmadığını düşünemeyiz sonuçta. Sosyal hayattan ilişkilere, eğitimden toplum bilimine ve hatta siyasete kadar insanların yaşamını dramatik bir biçimde etkiliyor bu durum. Gruba uyuma eğilimini etkileyen faktörleri değerlendirince yanıtlar da oraya çıkıyor aslında. İçinde bulunduğunuz toplumun büyüklüğünü bir göz önüne alın. Grubun büyüklüğü arttıkça ona uyuma eğiliminiz de artar. Basit bir deneyde bile gruba uymaktan kendini alamıyorken daha karmaşık konularda ne yapar ki insan? Seçim yapmanız gereken şey ne kadar karmaşık hale gelirse grubun sizden daha iyi karar verdiğine inanabiliyorsunuz haliyle.
Bununla birlikte sınıfsal farklar da ortaya çıkıyor. Grubu oluşturan bireylerin sizden daha üst statüde olduğu algısına sahip olduğunuzda mesela, onların kararlarını daha az sorguluyorsunuz. Ancak bu etki çok farklı şekillerde kendini gösteriyor. Toplum içinde davranış şekillerimiz, biz ne kadar aksini düşünmek istesek, ne kadar farklı düşündüğümüze inansak da çok derinlere işlemiş durumda.
Buna benzer bir etki, Kitty Genovese vakası üzerinden tanımlanan seyirci etkisinde de görülür mesela. Yardıma muhtaç birini tek başınayken görürsek müdahale etme olasılığımız yüksektir. Ama kalabalık içinde sorumluluk dağılır ve çoğu kişi harekete geçmez. Modern yaşamada bir göz önüne alalım. Özellikle X gibi mecralar buna çok güzel bir örnek aslında.
doğru haber almaktan ziyade bir konuyla ilgili bilgi almak istediğinizde bu mecralarda haberden çok insanların yorumlarıyla karşılaşırsınız. Dolayısıyla haberi okuduğunuzda hissettikleriniz, binlerce kişinin o konuda ağız birliği yapmış gibi aynı şeyleri söylemesi sonucunda tamamen değişebilir. Kendinizden şüphe etmeye başlayabilirsiniz. Kimi zaman binlerce hesap aynı yerden yönetilebiliyor. Biliyorsunuz, işte bu etkiye gruptan dışlanmamak amacıyla ya da grubun daha yetkin olduğu inancıyla mahruz kalabiliyor ve çoğu kez bir toplum mühendisliğinin kurbanı olabiliyorsunuz. Ancak bu tip çalışmaların tümünde ortak olan bir şey de var. Tek bir çatlak ses, tek bir asi,
Sesini yükselten, harekete geçen tek insan. Yanlış olanı çekinmeden söyleyen, bir şey yapılması gerektiğinde ilk adımı atmaktan korkmayan, herkes tek bir ağız olmuş yanlışın peşinden giderken, bir dakika burada bir sorun var diyebilen, yani akıntının tersine yüzebilen bir kişi. Her şeyi o bir kişi değiştiriyor. Tüm farkı o yaratıyor.
Özetle içinde bulunduğunuz arkadaş grubu, akranlarınız, sosyal medyadaki trendler ya da yetkinliğine güvendiğiniz herhangi bir grup hatalı olabilir. O nedenle herhangi bir durumda kesin yargılara varmadan önce ikinci kez düşünmek, şüphe duymak ve yeri geldiğinde bir dakika burada bir sorun var demek gerekiyor. Öyleyse tekrar sorun kendinize. Eş deneyindeki öğrencilerden birisi olsanız gerçekten ne yapardınız?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.