
5.404 kelime · ~27 dk okuma
Arkadaşlar, ne yapıyorsunuz? How are you doing? Peribacası Fakültesi. Selam, ben Tuğba. Hadi ya. Şimdi, size yaptığım genel olarak üniversite bölümleri ya da daha farklı, gezi bölümü, o bölümü falan çok güzel. Çok seviyorum onları da yapmayı. Ama özellikle böyle hayatta o anda kendimle ilgili hem hal olduğum sorunlarla ilgili podcast yapmak bana ayrı bir haz veriyor.
Çünkü tüm hafta boyunca kafayı ona yormuş oluyorum. Sonra Cuma günü terapistimle bu konuyu böyle konuşmuş oluyorum. Kafamda demlemiş oluyorum. Ve heyecanla geliyorum size bunları anlatıyorum. Bu bana böyle çok ayrı bir zevk veriyor. Ve bugün de o konulardan birini konuşacağız. Ben önceki 10 gün boyunca yalnızlığımla ilgili dertlendim. Aslında şöyle.
Yalnızlığımda çok mutluyum. Kafamın içinde çok mutluyum. Ama herkesin sorduğu o soru. Yani bunun sınırı ne? Acaba benim şu anda yaşadığım yalnızlık bir problem mi? Yoksa bu normumun içinde mi? Normal sınırlarda mıyım? Bu soruyu kendime sordum. Araştırdım, okudum. Sonra terapistime sordum. Konuyu paketledim ve bu konuyu bugün bu paketiyle size sunmak istiyorum. Hazırsanız başlıyoruz. Yirmilerinde, pardon, hatta otuzlarında, pardon, hatta kırklarında... ...ageism yapmayacağım. Yalnız kalmak bir problem midir? Yani sen bozuk musun arkadaşım? Gel bugün buna bakalım. Doktor
Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back Queen Zerina. Şimdi Boya Bat'tayken, Boya Bat'tayken sürekli izole olduğumdan, sosyal izolasyondan ve bunun bana sıkıntı verdiğinden bahsediyordum. E Boya Bat'tan geldim, ne oldu? E hala yalnızım. Kaç ay oldu? Bir ay oldu. Bir ay daha olmadı bile. Sekizinde gelmiştim arkadaşlar. Bugün ayın altısı. Bir ay eksi iki gün olmuş. Ve ben bu süreçte toplam iki ya da üç kere evden çıktım. O da bir kere kuaföre gittim, saçlarımı yaptırdım. Diğerinde stüdyoya gittim ve kaşımı yaptırdım. Diğerinde de stüdyoya gittim ve yine kaşımı yaptırdım.
Ve bunlar için çıktığımda da hazır evden çıktım dediğim için bir kere podcast ajansından arkadaşım Ceyda'yla oturup bir şeyler içtim. Diğerinde de hazır kuaföre gitmişim, saçımı yaptırmışım deyip Boyabat'tan gelen arkadaşımla buluştum. Hastaneden bir arkadaşım. Ve bunun dışında çok da bir şey yapmadım. Bir kere de avukatımla buluştum, canım avukat arkadaşımla.
Onun dışında sürekli evdeyim, iş yapıyorum, güç yapıyorum, dinleniyorum. Bir şey izlemek için açıyorum, izleyemiyorum. Bir gün boyunca bu Oliver Kitteridge'i izlemeye çalışıyordum arkadaşlar. Toplam 17 dakika izlemişim. Zorlamayacağım kendimi demek ki. İzleyemiyorum. Ama ne izliyorum? YouTube'da sürekli felsefe, psikoloji, sosyoloji falan açıyorum, dinliyorum onu. Böyle sohbet ediyormuş gibi. Harika oluyor. Bundan zevk alıyorum. Bunu yapıyorum.
Onun dışında kitabıma çalışıyorum. Çok az kaldı. Yarın kitap çekimi var saat 11'de. Öncesinde yine kaşlarımı aldırmaya gitmem gerekiyor. Ve bu akşam podcast ajansıyla yemeğimiz var. Onlara da selam olsun. Hepsini çok seviyorum. Bu işler böyleyken gelelim flörtlere. Arkadaşlar sıfır flörtüm var. Aşk hayatımdan bahsetmeyecektim ki. Ama zaten aşk hayatım yok şu anda. O yüzden bahsedebiliyorum. Konu çünkü şu anda herhangi bir x kişisi değil genel. Şöyle oluyor. Birini beğeniyorum. Yani beğenmem için aslında çok zor bir şey gerek yok. Genelde birini YouTube'dan beğeniyorum arkadaşlar.
Youtube izlerken al diyorum bu çocuk iyiymiş. Neyse sonra bir şekilde iletişime geçiyorum. Benim geçmeme de gerek yok. Çok garip bir şey oldu geçen. Youtube'da bir şey izliyorum tamam mı? Bunu izliyorum falan dedim sadece ve bana ulaşıldı. Ve oraya davet edildim falan. Hatta konuşmacı olmak için. Bilmiyorum çok garip oluyor bu işler. Biraz popüler ve görünür olduğunuzda aklınızdan geçeni bir şekilde ifade ettiğinizde dönüşü oluyor. Bunun da götürüsü şöyle oluyor. Her şey çok kolaylaşıyor. Neyse birini beğeniyorum diyelim. Konuşmasından, duruşundan, karizmasından etkileniyorum birini. Sonra konuşuyorum. Benim flört süren maksimum 5 saat. 5 saatte gördüklerim, duyduklarım ve konuştuklarımla o kişiyi kapatıp böyle paketleyip kaldırıyorum Rafa. Hayatına fanım olarak devam ediyor. Şaka. Forever fan. Forever story like'layıcısı hayatının sonuna kadar. Neyse arkadaşlar. Neden bu böyle oluyor? Bende mi sorun var? Gibi bunu çok düşündüm. Özellikle eskiden hiç böyle değildim. Daha açıktım, daha sosyaldım. Ne zaman? TRP'den önce.
5 yıl önce ben böyle değildim. İşte Londra'dan sonra buraya geldim. O zaman da böyle değildim. Sonra yavaş yavaş daha asosyalleşmeye başladıktan sonra gittim Boya Batı. Orada izole oldum. Bundan biraz şikayetçi olduğum bir evreydi. İşte o izolasyonla şu anki yalnızlığım arasındaki farkı da konuşacağım.
Şu an buraya geldim ve ben bu halimden aslında hiç şikayetçi değilim bana göre. Okey. Flirt anlamında da okey. Çünkü artık benim saatlerim, zamanım o kadar değerli ki, kafamda o kadar çok şey halledip düşünüyorum ki, dedikeyim ki. Prime time'ımı yaşıyorum o anlamda ve bu saatlerimi kimseye heba etmek, boşuna geçirmek istemiyorum. O yüzden sırf bir şey yaşamış olmak için bir şey yaşamıyorum. Her şeye evet demiyorum. Sonrasını düşünüyorum. Hani şey var ya, dürtüsel olmamak için ne yapmak gerekir? Bir şey yapmadan önce düşünebilirsiniz mesela.
Bunu yapıyorum yani. Diyorum ki bu da böyle falan filan. Sonrasında buluşsam ne olacak? Salak salak konuşacak falan. Düşünüp bunlara hayır diyorum arkadaşlar. Bundan da şikayetçi değilim. Olabilir. Şimdi ben peki günün sonunda bunun ne zaman normal olabildiğine, şu an yaşadığım süreçlerin ne kadar normal olduğuna nasıl karar verdim? Gelin biraz da bunu anlatayım. Size komik bir şey de söyleyeceğim. Son zamanlarda böyle benim bazı ilgi alanlarım var. İşte bilen biliyor. Hani kokular, parfümler, gastronomi, neurogastronomi, duh. Neyse, böyle bir ara çok yemeğe sardım. Sürekli yemek atıyordum storyime. Farklı farklı. Ağzındaki gustatör tatları uyaracak tatlar yiyordum. Sonra işte kafamın içinde çok mutluyum, enerji patlamaları geliyor. Böyle acaba kendimi maskeliyor muyum? Acaba ben bu kadar yalancılıkta nasıl mutluyum falan filan. Dedim acaba ben otistik miyim arkadaşlar? Tamam, şimdi hani nöro-spicilik, yani nöro-atipik olmak, yani nöro-divergent olmak, yani nöro-diverjanslık bir spektrum. Ben hani tamam işte ADHD'm var, kabul falan, o da bir spektrum da benim yüksek işlevli. Ama dedim acaba otistik miyim arada?
Ve 30 yaşında dedim hani biz kadınlarız, kadınlar çok iyi mask geliyor. Ben de acaba çok iyi mask geliyor muyum? Bunu yıllarca kimse fark etmedi mi ki? Zaten benim aldığım terapi psikodinamik terapi. Psikodinamik terapi de bunu öyle biyolojik süreçlere tak diye sana kimse şunu mu var diye söylemiyor. Daha kişilik üzüllerinden gidiliyor falan filan. Acaba böyle bir şey var da ben bununla habersiz miyim? Cidden bunu düşündüm yani. Ve sonra ben bunu terapistim, terapistim. Söyleyemiyorum ne tepki verdiği, anlatamam şimdi ama... Yani değilim arkadaşlar otistik falan. Otistik olsam bile şunu düşündüm. Şu saatten sonra ben bu arada gidip otistik tanısı alabilirim.
Açık açık bunu söylüyorum. Yani şimdi bu standartize testler manipüle edilebilir. O yüzden gerçekten gidip böyle birisi kendisine otistik tanısı koydurması için yeterli bilgiye sahipse ve karşıdaki psikiyatristleri standartize bilgiye çok tutunuyorsa, ben kendim alabilirim yani. Alsam ne olacak? Bunun bana yararı ne olacak? Daha çok tutunacağım. Anlatacağım ben daha çok yalnız olacağım. Ben daha çok şöyle anormallikleri arttıracağım falan. Buna sığınacağım.
Bana karışmayın, ben otistiyim diyeceğim falan. O yüzden boş ver bunları. Tamam, değilsin zaten de boş ver bunları. Şu anda şikayetçi olduğun ne var, ona bak. Şikayetçi misin, değilsin. Okey, sorun yok yani. Bir disclaimer vermek istiyorum. Otistik olmakta hiçbir sorun yok. Bunu baştan söyleyeyim. Zaten böyle düşündüğümü biliyorsunuz bence. O sıkıntı değil ama tekrar söylemek istiyorum. Çünkü kimseye gerçekten en ufak bir şekilde engel etmek istemiyorum bu konuda. Benim derdim olayın kendisi değil. Zaten nöroatipiklik, nöro spicy'lik bir spektrüm. Spektrümün her yerinde olabilirim. Bunu ben baştan söylüyorum. Bu bir sıkıntı değil.
Fakat sadece toplum bazı şeyleri anormal buluyor diye ben de bunu kafamda kurdum, kurdum, kurdum abi. Ve acaba ben böyle miyim diye kendimi boşuna yük yükledim. Ve ben kendi açımdan olan durumu söylüyorum. Yani işte kaç yıldır terapiye gidiyorum zaten. İyi de gidiyor. Çoğu şeyi hallettim falan. Bir de üzerine sırf böyle düşünüp düşünüp başka bir etiket ya da bir şey bulmaya gerek yok. Neyse o yani. Ben kendim için böyle düşünüyorum. Ben bir de güyani konuya hakimim falan filan. Ama oluyor insanda. Siz de mesela acaba bende şu var mı bu var mı diye düşünüp kendinize hastalık olmadığı yerden bir farklılık olmadığı yerden bir etiket üretiyor olabilirsiniz. Çünkü ki benim bunu yaptığımda bana dur diyebilecek bir sosyal desteğim var. Sizin olmayabilir. O yüzden ben söylüyorum. Yapmayalım bunu. Faydadan çok zararı oluyor.
Ayrıca da kendim de beyni bu anlamda daha farklı, tipik çalışmayan biri olarak bunların daha çok konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Daha çok toplumun farkında olması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden de bu podcast'ta da bu konuya değinmenin de önemli olduğunu düşünüyorum ekstra. Tamam bitti. Disclaimer bitti.
Uzun lafın kısası, burada şunu da demek istiyorum. Eğer bir konuda çok şikayetiniz yoksa, bunu böyle deşmek deşmek, ben bu muyum, ben şu muyum, insana yarardan çok zarar getirebiliyor. Dikkatli olmak lazım, tamam mı? Öyle gördüğümüz her şeye atlamayacağız. Çünkü uydurabiliyoruz kılıfına. Yani zekisin diye asperger değilsin Tuva.
Bu öyle bir şey değil. Ayrıca geçen bir tane konuştuğum birine dedim ki ben sosyalleşmiyorum falan. Sanki bana böyle arızalı muamelesi yaptın. Ne münasebet ya? Zorunda mıyım kardeşim? Yani yalnızlık aslında benim düşmanım değil. Ama işin enteresan yanı 20'lerin de 30'ların da işte bir kadın olduğunuzda, kadınlıkla alakası yok 30'larında biriyseniz yalnız olunca toplum direkt arızalı etiketini yapıştırıyor. Yani yalnızlık stigmasını sizi stigmatize ederek üzerinize çok güzel giydiriyor.
Peki biz bugün ne yapacağız? Hem psikolojik, hem bilimsel, hem sosyolojik olarak bunu ele alacağız. Artık al, ele alıyorum. Şimdi arkadaşlar, yalnızlık ve sosyal izolasyonu güzelce bir ayıralım, tamam mı? Sosyal izolasyon zorunlu olan durumlarda geçerli. Yani benim Boyabat'ta yaşadığım göç durumundan ötürü orada kendimi bir çevre yapamamam ve kendimi yalnız hissetmem ve kendimi sosyal olarak izole hissetmem gibi. Başka ne olabilir? Savaş durumunda, pandemi durumunda, pandemi durumundayken hiçbirimiz evden çıkamadık mesela, değil mi?
O günlerde benim evden çıkamamam bir sorunken, ben çıkıyordum doktorum diye. Arkadaşlarıma rapor yazıyordu. Hastaneye gidecektin. Yaptım birkaç kere bunu. Ama bunun dışındaki durumlarda yalnızlık ne oluyor? Bir tercih. Buna ne diyoruz? Seçici yalnızlık. Ve aynı zamanda yalnızlığın tercih edildiği durumlara pozitif yalnızlık, yani positive solitude diyoruz, tamam mı?
Şimdi araştırmalar gösteriyor ki... Hangi araştırmalar? Bu lafa da gıcık oluyorum. Hangi araştırma abi? Söyle aşağı, kaç saate işin var falan. Anlatmıştım size bilimsel bir araştırmanın bizim için yeterli güvenilir olması için neler gerekiyor. Neyse aşağı ben koyacağım bunların referans numaralarını. Don't you worry darling. Şimdi bu bahsettiğim araştırmanın ismi... Alone but not lonely. The concept of positive solitude. Yani tek başına fakat yalnız değil. Positive solitude. Yani pozitif yalnızlığın konsepti. Tamam mı? Burada diyor ki, eğer tekrar çerçeveleyebilirsek yalnızlığı, yani reframe edebilirsek, şunu görürüz ki, kısa vadede anxiety'yi azaltabiliyor bu yalnızlık ve aynı zamanda yaratıcılığı ve öz farkındalığı artırabiliyor. Yani bu yalnızlığın bana iyi geliyor diye düşünebilirsen, o yalnızlığı kötü görmezsen, tekrar çerçeveleyebilirsen, bu sana kısa vadede olumlu sonuçlar getirir. Hangilerini? Yaratıcılığı ve öz farkındalığı.
Başka bir araştırmada, bu da PubMed'de, Central New York Post'ta yayınlanıyor, Hockley ve Cacoppo İtalyan'a göre geçici yalnızlık ne yapıyor arkadaşlar? Bizi daha dikkatli yapıyor. Bağ kurma isteğini tetikliyor ya. Ama ne oluyor? Bu kronikleşirse o zaman sağlıklı sorunlarına yol açabiliyor.
Kronikleşmesi ne demek? Bunları da açacağız. Ama burada hazır başlamışken, pozitif solitude yani pozitif yalnızlığa daha fazla örnek vermek isterim. Bu, yalnızlığın olumsuz değil, iyileştirici, besleyici ve geliştirici yönlerini vurgulayan bir kavram. Yani buradaki konuştuğumuz yalnızlık, sosyal izolasyonlara dışlanma anlamına gelmiyor. Aksine ne anlamına geliyor? Bilinçli olarak seçilmiş, keyifli bir esken bir yalnızlık. Dünkü J. Love konserine gitmemem gibi. Ya da gerçekten mesela çok fazla arkadaşım haliyle buluşmak istiyor. Tanıdık insan diyeyim. Tam arkadaşım da demeyeyim. Fakat ben diyorum ki sosyal açmak istemiyorum. Yani hani hisseler algılamasınlar. İstemiyorum şu anda. Çünkü denediğimde de oturup karşımdakine odaklanamıyorum mesela. Çünkü kafamda hakikaten çok şey var. Ve gelip eve bunları yapmak istiyorum. Bu pozitif yalnızlığın temel özellikleri var. Şimdi birincisi istekle seçiliyor olması. Yani kaçmak için değil fakat kendine zaman geçirmek için senin özellikle bile isteğe tercih ediyor olman gerekiyor. Ve buradaki yalnızlık size olumlu duygular uyandırıyorsa pozitif yalnızlık içine alabiliyoruz. Ne gibi? Yalnızlıkla ilgili böyle bir düşündüğünüzde bu size huzur, rahatlama, ilham ya da yaratıcılık hissi oluşturuyorsa mesela bana tam olarak bunu oluşturuyor.
Ve böyle bir yalnızlık size pozitif psikolojik fayda sağlıyor. Ne gibi? Mesela duygusal denge, kendini tanıma, stres azaltma. Böyle etkiler yaratıyorsa bu yalnızlığınızda pozitif yalnızlık, yani positive selfhood diyebiliriz. Aynı zamanda işin ilginç yanı, böyle bir yalnızlık sosyal hayata destekliyor. Demiştik ya bu açlığı doğuruyor diye.
Yani böyle bir yalnızlık sosyal becerileri köreltmiyor arkadaşlar. Tam tersine, yalnızlık sayesinde orada o enerjiyi topluyorsunuz ve sağlıklı ilişkiler kurmaya katkıda bulunuyor. Mesela şöyle örnek vereyim, benim bu akşam podcast ajansıyla yemeğim var değil mi? Babamla beraber gideceğiz. Ben hiç demiyorum ki, ay ben bu yemeğe gideceğim, buradan kaçayım, bununla görüşmeyeceğim.
Hayır, çünkü aslında beni daha da tetikliyor. Ben mesela, çünkü o görüşmede şu an yaptığım işlerle alakalı toplantı yapacağım, onu geliştirmek için konuşacağım. Gerçekten hemhal olduğum, aklımda olan şeyleri konuşacağım ve bu beni heyecanlandırıyor. Ben bu çarşamba günü gidip bir klubda ya da bir böyle işte kokteyl barda, orada burada sosyalleşmek istemiyorum. Yine bu pozitif yalnızlığa başka bir araştırmadan örnek vereyim. Psikolog hanımefendi Larissa K. Hood diyor ki, pozitif yalnızlığı şöyle tanımlıyor.
Kişinin kendi seçimiyle, farkındalıkla ve tatminle yalnız vakit geçirme isteği olarak tanınılıyor, tamam mı? Yani bu çok güzel bence. Ve kişisel gelişim ve yaratıcılık süreçlerinde özellikle sanatçılar ve yazarlar için çok değerli buluyor bunu. Ve bu pozitif yalnızlıkta ne yok arkadaşlar? Kaygı, suçluluk ya da eksiklik hissi yok. Kişi kendi başına olmayı, başkalarıyla olmayı sevdiği kadar sevebilir. Hatta bazen daha fazla sevebilir. Ben bunu söylediğimde karşı taraftan sorunlu musun gibi bir tepki almak aslında beni bu araştırmaya itti. Yani bu darılışlara örnek verirsek, kendi sabah kahvenizi sessizlikle içmek, böyle güzel maça, ice maç alentilerinizi yapmak, kimseyle konuşmadan gün planı yapmak, tek başına yürüyüşe çıkmak, ben tek başıma en çok yaptığım şey akşamları gözümü dinlendirmek için arabayla çıkıp caddede turlamak, son ses müzik.
Evde tek başına dans etmek, kitap okumak, yaz yaz ne yapıyorsunuz artık? Doğada zaman geçirmek tek başına. Bunlar gerçekten yalnızlığın en güzel versiyonları olabilir. Şimdi psikolojik kısmını biraz anladıysak neye geçelim arkadaşlar? Biyolojik tarafına. Demiştik ya yalnızlık kronikleşirse daha kötü olur. İşte aslında bu da benim şu anda aile evini terk etmeme sebeplerimden bir tanesi.
Çünkü ben ne kadar yalnız kaldım desem de aile evinde yaşıyorum. Ve bir şekilde ben çalışırken annemin babama selam vermesi, içeri gelmesi, yemeğe davet etmeleri... Her zaman aynı yemeği yemiyoruz. Çünkü annem çalışıyor, babam çalışıyor falan. Ama gerçekten aile evinde olmak, ben ne kadar tek başıma olsam da yalnızlık hissinden de kronik anlamda beni koruyor. Çünkü diğer türlü illa dışarı çıkıp insan görmek... Mesela tek başıma hep yemeğe gidiyorum ben dışarı.
Ama tek başıma yapıyorum bunu. Hani sadece garsonla falan böyle şakalaşıyorum ediyorum, o kadar. Ve bu bana iyi geliyor. Ama aile evinde olmasam belki daha fazla bunu yapma isteğim olacak. Hem bilinçli hem bilinçsiz. Şimdi bizim beynimiz yalnızlığı nasıl algılıyor? Yalnız hissettiğimizde beynimizde bir anterior cingulate cortex var, tamam mı? Orası aktif oluyor.
Yani aslında burası fiziksel acıyı hissettiğimiz yerle de aynı. Deniliyor ya yalnızlık can acıtıcı. Aslında evet doğru. Fakat bu bir sinyal gibi algılanabilir. Yani bağ kurma zaman diyor sana. Bu acı tamam mı? Hadi diyor. Hani şey var ya tehlike durumunda koçlar saklıyoruz, kaç ya da savaş falan. Bu da onun gibi. Orada bir acı veriliyor diyor ki hadi artık bağ kurma zamanı, bağ kurma zamanı. Neden? Çünkü seni kronik stresten alıkoysun diye.
Ama kısa süreli olduğunda bu, başlık sistemine zarar vermiyor. Fakat uzun süreli olduğunda, bir de o zaman kortz ölü artırıyor, stres yüklüyor vücudumuza, tamam mı? Madem o kadar konuştuk, bir de bunu evrimsel tarafından ele alalım. Şimdi arkadaşlar, eskileri düşünün, çok eskileri. Atalarımızın dünyasında, işte avcı toplayıcı zamanda. Ne demekti yalnız kalmak? Tehlikeli. Niye?
Yırtıcı hayvan var, düşman kabile var, ırz düşmanları var, o var, bu var. Ama bir yandan da kim keşif yapabiliyor? Yalnız kişiler. Yeni yiyecek kaynakları buluyor, onu buluyor, bunu buluyor, gidiyor, yeni bir şeyler... Kim yapıyor bunu? Yalnızlar yapıyor. Yani bizim DNA'mızda hem ne var arkadaşlar? Sürü içgüdüsü, güç, işte ekümlatif denge falan. Bir de aynı zamanda yalnız keşifçi içgüdüsü var. Benimki şu anda keşif modunda. Ama ne yapıyorum? Bu keşfi mutfaktan salona. Bir de arkadaşlar, ne yapalım? Toplumsal olarak bakalım olaya.
Şimdi yirmilerinde yalnız olunca insanlar hemen iki şey düşünüyor. Sevgilisi yok demek ki sorunlu. Bu kaldı mı bilmiyorum bu düşünce yani. Eskiden var da çok hani evlenmemiş sorunlu demek ki falan. Sevgilisi yok sorunlu. Ya da işte arkadaşsız demek ki asosyal falan. Ben bu stigma'yı hiç üstüme almıyorum.
Çünkü bunun bilincindeyim ve hani biri bana bunu dediğinde yani sevgilim mi yok? Hani istesem olur. Abi hani bu çok belli ya. Arkadaşım yok. İstesem olur. Bu da belli. Fakat siz her zaman tüm hayatınızı dışarıda yaşamıyorsanız insanlara karşı bu çok belli olmayabilir. O yüzden belli olmadığı için de insanların sizin hakkınızda böyle düşünmesi sizi gerebilir ki beni bile gerdi yani. Ki belli değil mi? İstesem olur abi. Bu kadar basit istesem sevgilim olur, bugün olur. Bugün olur yani çok basit bu. Ama her şeyin bir bedeli var. Yani sosyal medyada buna sonuç olarak tuz, biber ekiyor. Daha dün ne oldu, ne düşündüm? Ben uniform efekt hani genelde aynı şeyleri giyiyorum ya. Aynı üst bile olmasa hep siyah tişört, hep siyah, işte benzer. Asker gibi falan. Kim Possible gibi. Geçen biri yazmış ki, bu üstündekileri kararnameyle üzerinden çıkaracağız. Bak sen şu vizyonsuza. Ya insan diye bana yaptın bunu. Benim umurumda değil de. İnsanlara bunu yapmayın yani. Gerçekten çok dar görüş ya. Şimdi şöyle diyeceğim. Ben, sen değilim ki benim kendimi ifade etmeme için sürekli farklı şeyler giymeme gerek kalsın diyeceğim. Ağır olacak. Olsun. Let it be. Şimdi sosyal medyada şu anlamda ayrıca tuz biber ekiyor. Herkes parti fotoğrafları. Şu insanlar doğum günü. Ben en son doğum günümde zaman
Kutladım onu bile hatırlamıyorum. Geçen sene boya battardım. Ondan önceki sene de evde beyin falan yemiştim. Bir de annemin yaptığım meyve pastası. Çünkü işlenmemiş gıda diyeti yapıyordum. Yani bu bir hayat tarzı. Bu sene ne yaparım onu da hiç bilmiyorum yani. Böyle olunca tabii ki haliyle sorgulayabilirsiniz. Acaba ben bir yerde mi yanlış yapıyorum? Niye şu gün evde oturuyorum? Bunun çünkü sadece maddiyatla da ilgisi yok.
Ve bu algının da kapitalist bir tarafı var. Maddiyatla her ne kadar aşırı tam da ilgili olmasa. Çünkü her etkinlik için maddiyata gerek yok yani. İlla yazın oraya tatil gitmenize gerek yok. Mesela ben, şunu anlatayım. Ben Bodrum Çarşı'mı sevmiyorum. Yıllarca da gitmedim. En son kaç yıl önce gittim? Beş yıl mı dört? Hatırlamıyorum bile neyse. Sevmiyorum yani. Yazın gideceksem daha farklı tatiller hoşuma gidiyor. O ortamı sevmiyorum. Anlatabiliyor muyum?
Ve şu anda ne yapacağım? Ayın 23'ünde Kahramanmaraş'a gideceğim. Bir sosyal sorumluluk projesiyle ilgili. Çok sevdiğim, şu an TUS'a çalışan bir arkadaşımla yanımda oluyorum. İkimiz beraber gidiyoruz. Antep'li bu arada arkadaşım. Oradan Antep'e geçeceğiz. Oradan işte başka bir... Bu sıcak kadar. Ama bana bu çok daha fazla zevk veriyor mesela. Bu demek nedir ki? Ben asosyalim. Hatta ben bu şekilde kendimi de tekrar check etmiş oldum. Onu da anlatacağım. Nasıl check edebiliriz kendimizi?
Ayrıca da yalnızsan sürekli şöyle bir algı var. O zaman şu etkinliğe katıl. Bu taatle çık. Şu kursa yazıl. Sosyal tüketim ekonomisini çekmeye çalış diyor insan. Sürekli hareket, sürekli görünürlük. O yüzden de ne oluyor arkadaşlar? Yalnız kalabilen insan sistemi bozuyor. Sistemi bozunca da diyorlar ki, aa bozamazsın bu sistemi deyip insanın üzerine yükleniyorlar. Şimdi kafamızda bir şeyler oluştuysa, yalnızlık güzellemesini yaptıysam yeterince, biraz ara verelim. Aradan sonra da ne zaman problem olur, benim yalnızlığım, sağlıklığımı, bunu konuşacağız. I love you.
Doktor Güneş radyo. Tekrar hoş geldiniz bir tanem. Şöyle bir şey söylemek istiyorum arkadaşlar. Sorun bizde değil, bakın. Şu an sosyal medyadaki görünürlülüğümden ötürü çoğu kişiye ulaşabiliyorum. Popüler olmanın en güzel yanı da bu aslında. YouTube izlerken, Instagram izlerken hoşlandığınız, dinlemekten keyif aldığınız kim varsa ulaşmanız gerçekten çok kolay oluyor.
Ve bu insanlarla da sosyalleşebilirim. Bunu da biliyorum. Çok güzel etkinliklere de davet ediliyorum. Ve onlarda da çok böyle gerçekten normalde tanışmak isteyeceğim insanlar var. Fakat şu anda mesela doğru zaman olduğunu da düşünmüyorum. Şu anda kendimi gidip birilerini açmanın da benim için iyi gelmeyeceğini hissediyorum mesela. O yüzden daha izole bir hayat yaşıyorum. Hadi onu da öyle diyelim. Yani bu sizin istediğiniz çevreyi elde edememenizle de alakalı değil. Daha eskiden çok daha farklı çevrelerde takılıyordum. Daha böyle takılalım, müzik dinleyelim, eğlenelim. Ama şimdi görüşeceğim insanlar oturup bir şeyler paylaşabileceğim, fikir alışverişi yapabileceğim insanlar olacak.
Ama ona rağmen istemiyorum. Yani siz de birileriyle görüşmüyorsunuz, gitmiyorsunuz diye illa sorun çevrenizde veya olanları bulamamanızda olmayabilir. Sadece isteme edebilirsiniz. Bu bir sorun değil. Dayatmalara gelmeyelim. Bunu demek istiyorum. Elimde imkan varken de yapmamayı istemek bir tercih. Ve benim tercihim bu. Peki yalnızlık ne zaman toksikleşir arkadaşlar?
kaçınma davranışına dönüşüstü. Diyebilirsiniz ki senin bu yaptığın da belki kaçınmadır. Nasıl buna emin olabiliyorsun? Birincisi, terapistime soruyorum. Tamam mı? Benim için çok güzel bir içgörü katıyor. İçgörüm mü olur artık o? O da bana soruyor. Neyse ben içgörüyü kazanıyorum zamanla yani. Bunun bir problem olmayışıyla ilgili. İkincisi, Mesela bakın, bu akşam gidiyorum, görüşüyorum. Fikir alışverişinde bulunacağım. Kaçmıyorum. İstediğim şeyden kaçmıyorum. Sadece hayır demeyi öğrendim. Ve bu hayırı çok net yapıyorum. Ayrıca sosyal becerilerimiz körelmeye başlarsan... Şimdi benim burada şöyle bir farkım var. Benim çok fazla kitlesel bir parasosyal ilişkim var. Ben iletişim becerilerimi, sosyal becerilerimi bu şekilde ölçebiliyorum. Ve hiçbir körelme yok. Üçüncüsü, anlamlı ilişkilerden tamamen uzaklaşırsan...
Hayır arkadaşlar, benim 2-3 tane dostum var ve bu dostlarımla sürekli facetime yapıyorum. Sürekli telefonla konuşuyorum. Hele bir tane arkadaşım var şu an tuza çalışıyor. Ona tuz koçluğu yapıyorum. Sınavda az kaldı. Sürekli ben ona kendi fikirlerimi anlatıyorum. Kendi şu anda yaşadığım sorunları ve bana çok güzel itselleştirip önerilerde bulunuyor.
Ben de ona tuz koçluğu yapıp yanında duruyorum olabildiğince. Tuzdan bir şey anlamıyordum ama sayesinde o kadar araştırdım ki anlıyor hale geldim. İşte benim için ama farkı şu dediğim gibi yani. Dar alanda kapalıyım ama geniş alanlarda açılıyorum. İşte hani bahsettiğim 23'ünde Kahramanmaraş'a gideceğim. İşte orada gönüllü bir şeyler yapacağım. Arkadaşlarımla buluşacağım. Mesela yurt dışına gideceğim. Şu işlerimi bir halledeyim. Şu an çok fazla işim var. Bu işlerimi halledeyim. Ondan sonra yapacağım bazı girişimler var. Onları planlayayım. Sonrasında bir yurt dışına gideceğim. Çok kısa istediğim yerlere gezeceğim. İşte Costa Rica'dır, odur budur, Zanzibar'dır. Takılacağım, edeceğim. Ama benim için yine oradaki olay sosyalleşmekten ziyade insanları tanımak, yemekleri, yemek. Yani direkt hani festival değil yani artık. Ben eskiden öyleydim. Artık geçtim o işleri. Hoşuma gitmiyor. Ne yapayım? Bunu da sordum. Zaten bu sadece bana olmuyor. Yani hayatını hızlı yaşayanlar bir saatten sonra kabuklarına çekilebiliyorlar.
sosyalleşmekten anladıkları değişebiliyor. Yani şu an içinde bulduğum küçük sosyal çevrede kapalı kalmak daha iyi geliyor ve bu yalnızlık beynin ödül ve ses sistemlerini doğrudan etkiliyor. Yani pozitif yalnızlık dediğimiz şey bana keyifli bir mola gibiyken ne zaman bu maladaptif loneliness yani patolojik yalnızlığa dönüşüyor? Tekrar söylüyorum maladaptif loneliness tamam mı? Ne zaman oluyor bu? İslam dışı ve uzun süreli olduğunda. Yani hep diyoruz ya, yalnızlık bir seçim değil, bir zorunluluk haline geldiğinde ne oluyor? Dopamin ve serotonin sistemi, bu denge bozuluyor. Ve bu neye sebep oluyor arkadaşlar? Anksiyete riskini ciddi şekilde arttırabiliyor. Uzun süreli sosyal yoksunluk beynimizde, hipokampüste küçülme yaratabiliyor ve bellek sorunlarına bile yol açabiliyor. O yüzden
En önemli şey burada bunun uzun süreli olmaması, isteğimiz dışında olması, aynı zamanda kronik olması. Bunlar mal adaptif dediğimiz süreçleri başlatabiliyor. İkinci bir şey bu sosyal kaygı ve kaçınma ile birleştiğinde. Farkındaysanız ne kadar sosyalleşmiyorum desem de kongreye gidiyorum, oraya gidiyorum, büyük topluluklara konuşuyorum ya da bunlara hiç kaçınmıyorum. Çünkü reddedilme korkusu, yetersizlik hissi yaşamıyorum. Ya da bu sebeplerle bu ilişkilerden kaçınmıyorum.
Çünkü bu durum, yalnızlığı pekiştirerek kısır bir döngü yaratabiliyor. Dikkat etmemiz gereken diğer bir şey de bu. Üçüncüsü, self-sabotaj. Yani kendi kendimizi sabote etmeye başladığımızı fark edersek, yani yalnız kalmaya alışmak, bazen sosyal becerilerimizi körelte ödedik değil mi? Bunu da check etmemiz gerekiyor. Auto-check yapacağız.
Yani dışarı çıkmayı istemek, konuşmak, paylaşmak bize böyle fazla enerji gerektiren, endişeyi hissettiren bir şey dönüşüyor mu? Buradaki bu endişe önemli. Ya da bu yalnız kalmak bizim duygusal dünyamızı kısırlaştırıyor mu? Yani beynimiz empati, mizah, böyle karşılıklı etkileşim gibi duyguları ve bu kasları sosyal ilişkilerle çalıştırıyor.
Ve uzun süre yalnız kalmak bu kaslarımızı zayıflatabilir. Ben bu yüzden o bahsettiğim 2-3 tane dostuma sürekli kara mizah yapıyorum, politik doğruculuğu bir kenara bırakıp istediğim kişi oluyorum. Böyle düşünmeden, o moral polisi üzerimde hissetmeden istediğim gibi konuşuyorum. Bunlar bana çok iyi geliyor ve bu duygularımın körelmediğini bana gösteriyor. Çünkü fazla yalnızlık Aleksitimi gibi, yani ne demek bu? Duyguları tanıma zorluğu. Buna da yol açabilir. Sosyal izolasyonda mesela ben buna birazcık düşmüştüm.
Toplumsal açıdan da diyeceklerim var arkadaşlar. Yalnız benzer bir is gibi gözükse de toplumsal dokunum kırılma noktası. Ne demek istiyorum? Biraz da tehlikeli yönlerinden de bahsedelim. Çünkü biz burada sugar coating yani güzelleme yapmıyoruz. Bir şeyi şekerle kaplamıyoruz. Gerçek neyse onu dürüstçe anlatmaya çalışıyoruz.
Toplumsal sermaye diye bir şey var değil mi? Social capital, sosyal kapital. Bunun erozyona uğraması olabilir. Ne gibi? Şimdi biz insanlar ortak alanlardan çekildikçe güven, işbirliği ve dayanışma azalabiliyor. Bu arada ben kimseye güvenmiyorum. Yani benim hem flört olsun hem arkadaş olsun yani insanlara güvenmem çok zor. Güvendiğimde dosya yapabiliyorum ve gerçekten hani sıfırdan başlıyorum. Yani kimseye güvenmiyorum.
Şu anda da ne yapıyorum dostlarıma? Herkes bir gün günün birinde güvenimi kırabilir. Bunun bilincinde yaşıyorum. Ama ölüm gibi yani. Öleceğimi biliyorum fakat sürekli öleceğim bilgisiyle yaşamıyorum. O da öyle. Yani bu anlamda böyle çok fazla toplumdan uzak kalmak da genel olarak herkes bunu yaparsa toplumu daha kırılgan, daha kutuplaşmış hale getirebilir. Mesela Japonya. İkinci bir toplumsal sorun ne olabilir arkadaşlar? Kimlik ve aidiyet kaybı. Yani insan sosyal aynalarda kimliğini inşa ediyor. İlişkilerle kimlik inşası yapıyoruz.
Yalnızlık da bu aynaları kırabiliyor. Yani ben kimim sorusunu daha sancılı hale getirilebiliyor. O yüzden benim daha öncesinde daha sosyal oluşum, kendimi bulduktan sonra daha fazla kendi içime çekilişim bende bunu yıkıyor. Çünkü ben yalnızlığı seçtiğimde ben kimim gibi sorulara sancılı bir şekilde cevap vermeye çalışmıyorum.
Bunu yaptım daha önceden, bu sancıyı yaşadım. Ayrıca çok fazla yalnız kalınması, herkesin izole olması ne yapar? Kültürel ve nesiller arası bir kopmaya sebep olabilir. Yani herkes yalnız yaşarsa, yalnız yaşayan kişiler ne yapar? Kültürel ritüellere, geleneksel dayanışma ağlarına daha az katılır. İşte bu ben yapıyorum, kendime de biraz batırayım bir şeylere, çuval dizimi, iğneyi, siz karar verin artık. Ben düğünlere gitmiyorum, bayramlara gitmiyorum, seyranlara gitmiyorum, hiçbir şeye gitmiyorum. Ve bunu yaparken de aslında öyle bir kendime rahat bir konfor alanı yaptım ki... Zaten kimse beni artık çağırmıyor. Tuğba gelmez diyebiliyor. Bu kötü. Bu kötü. Ama maalesef bunu yapıyorum yani. Yapmam gerekeni yapıyorum. Hediyesimi verecek. Hediyesini veriyorum. Onu yapıyorum. Fakat arkadaşlar, mesela bu ay çok sevdiğim bir dostumun, İngiltere'de yaşayan psikiyatri uzmanlığı yapan çok sevdiğim bir dostum var. Ve nişanlanıyor. Ve başka bir şehirde. Bu ay ona gideceğim ve çok heyecanlıyım mesela. Hayatımda ilk kez gideceğim. Böyle nişan, kerlağa beda, hepsi bir arada. O yüzden ayrıca heyecanlıyım. Şimdi podcast bölümünü kapatmadan önce size yalnızlığımızın artık pozitif olmadığının işaretlerini gösteren, yani red flags, kırmızı bayraklardan bahsetmek istiyorum. Ki bu podcastı dinleyenler eve giderken akıllarını tutsunlar. Mutlaka bunlar, dursun diyeceğim şeyler bunlar.
Birincisi bir tane artık yalnızlığın sana bir keyif vermiyor da bir zorunluluk haline geldiyse çıkmak istemiyorum değil de çıkamıyorum mu daha çok kullanıyorsan ya da sosyal davetler sana artık kaygı yaratıyorsa ya da mesela fiziksel belirtiler başladıysa evet yalnızsın hep evdesin ya da işte tek başınasın dışarı çıksan da ama bu sende uyku bozuluğu yapıyorsa bir bağışıklığın düştüyse niye çünkü kortizol dedik ya uzun süredir kortizolun fazla da bağışıklık düşürüyor. iştahın değiştiyse, önceki dönemlere göre farklıysa, bunlar başladıysa alarm ya da insanlarla etkileşim fikri yorgunluk ve sinir yaratıyorsa sende, yalnızlık süresi kendini ifade etme becerilerini gözle görülür şekilde zayıflatıyorsa, Bunlar varsa bir tane çanlar senin için çalıyor olabilir. Ne yapalım o zaman? Öncelikle daha küçük küçük sosyalleşmeye başlayabiliriz. Baktık olmuyor. Yardım alabiliriz. Yardım alamıyorsak bununla ilgili bu podcast gibi birçok çeşitli dinleyebileceğin, izleyebileceğin kaynak var. Kendine bu şekilde self-help yapabilirsin. Yardım edebilirsin. Kendine öz yardım.
Şimdi birkaç çalışmadan daha bahsetmek istiyorum bir tanem. Yalnızlık neden var dedik. Yalnızlık bir ihtiyaç sinyali değil mi? Açlık mesela nasıl enerji açığını bildiriyorsa, yani acıktığımızda, tamam demek ki vücudumuz her zaman böyle olmasa da bazen yemeğe ihtiyacı var diyoruz. Yalnızlık da bağlanma açığını bildiriyor. Yani amaç, sosyal bağları onarmaya motive olmak. Bunu kim söylüyor? Evolutionary Theory of Loneliness. Bu da bir çalışma. Bunun da bırakacağım aşağıya referans kodunu. Bu kronikleşimde ne oluyor? Fizyopsikolojik bedelleri oluyor.
daha fazla bakmak isteyen yazsın. Evolutionary theory of loneliness. Yani yalnızlığın evrimsel teorisi. Bunun dışında, yalnızlıkta başka bir sıkıntı doğuracak şey de, aidiyetin temel güdü olması. Yani biz insanlar böyle tekrarlayan olumlu temaslara ve istikrarlı bağlara programlıyız. Ben bunu daha çok parasosyal ilişkilerle de doyuruyorum. O yüzden bence bunun sıkıntısını yaşamıyorum. Bu da ne? Belongingness hypothesis. Yani belongingne bir yere ait olmak. Belongingness da aidiyet hipotezi. Ve bu ihtiyaç karşılanmayınca da
E yine de duygu, düşünce ve fizyolojimiz bozulabiliyor. Bir de başka bir teori var yine. Social Baseline Theory. Şimdi baseline'ları söyleyebilirim. Threshold, yani en azından bas çizgi. Bu ne yani? Sosyal bas çizgisi, teorisi. Bunun Türkçesi farklıdır da tam çeviri yaptım şu an. Beynimiz arkadaşlar, yalnız değilim varsayımıyla, yani kendine ben yalnız değilim dediğinde daha az enerji harcıyor. Yani yakın birinin varlığı, tehdit hissini, psikolojik yükü, fizyolojik yükü ve regülasyon maliyetimizi azaltıyor. Ben bunu neyle sağlıyorum? İşte aile evindeki ailemle, hatta 2-3 tane yakın dostumla. Bu dostlarımın da şehir dışında veya ülke dışında olmasında telefonla haberleşerek, facetime yaparak bu yükü de azaltmaya çalışıyorum.
Ve kronik yalnızlık ne yapıyor biliyor musunuz? Sosyal tehditle beynimiz hipervijilan hale geliyor. Yani böyle ne yapıyor? Yanlış niyet okuyor. Ya da geri çekilebiliyoruz. İşte kaçıngan hareketlere başlıyoruz. Kendimizi fazla korumacı hale gelebiliyoruz. Abla bu sensin. Belki de benim. Şimdi bir de klinik perspektiften, biyopsikososyal sonuçlardan bahsetmek istiyorum. Bu da çok büyük bir meta analiz var burada. Meta analiz neydi? Birçok böyle geçerli çalışmaya bakılarak yapılmış bir çalışma bu da tamam mı? Böyle güvenirlik yani o hierarchy of evidence, kanıt hiyerarşisinde en güvendiğimiz çalışmalara meta analiz diyoruz. Diyor ki burada arkadaşlar, güçlü sosyal ilişkiler hayatta kalma olasılığını %50 arttırıyor. Olaya bakın. Yani zayıf bağlar, mortalite ile %50 ilişkili. Mortalite ne arkadaşlar? Ölümcül olması bir şey. Bunun etki büyüklüğü neyle kıyaslanmış? Sigarayla, hipertansiyonla, bu gibi riskelerle kıyaslanmış. Ve güçlü sosyal ilişkilerin hayatta kalma olasılığını %50 arttırdığı bulunmuş.
Fakat güçlü sosyal ilişki demek her zaman sosyalleşmek demek mi? Ya da sosyalleşmek demek her zaman dışarı çıkıp etkinlik yapmak demek mi? Hayır. Ben tekrar aynı örneği veriyorum. Dostlarım var, çok önemli. Bu güçlü bağlarım var. Aynı zamanda ailemle çok güçlü bağlarım var. Ablamla var, annemle babamla var. Aslında ben zayıf bağlar kuracağıma diyorum ki iki üç tane güçlü bağım olsun. Bunlar bana yeterli.
Peki diyelim ki yalnızlığımızdan şikayetçi değiliz ama böyle bizimki de biraz hani kısa dönemden uzun döneme mi kaydı acaba biraz kortizom yüklüyor vücuda acaba diye düşünüyorsak da ne yapabiliriz bir tanem mikrodoz sosyalleşme yani hem bizim enerjimizden almayacak hem de bizi çok yormayacak işte kısa alanda paslaşmalar işte 10-15 dakikalık düşük eforlu temaslar İşte komşunuza bir selam verdiniz, aşağı indiniz, bakkala selam verdin, çakala verdin, kısa bir kahve içtin falan filan. Tamam mı? Bunları yapabiliriz, bunlar bize iyi gelir. Ya da ne yapabiliriz? Duyusal topraklama. Ne mesela? Böyle yalnızlığımız tetiklendiğinde fizyolojik olarak da bir frene basabiliriz. Tamam mı? Bu hani singüler korteks dedik ya anteriorda. Ona da böyle rahatlatacak bir şekilde. Nefes beden egzersizi, doğaya çıktın, yürüdün, nefes aldın falan hakikaten iyi geliyor bakın deneyin. Zaten yürüyüşün artık depresyonda bile etkisini biliyoruz yani kanıtlandı bunlar. Yürüyüş dünyada yapabileceğiniz en güzel şey kendinize. Onun dışında anlamlı bağ ritüeli yapabiliriz. Ne demek bu abla? Şu demek bir tane. Ben mesela mutlaka ve mutlaka ya ablamla işte ailemi geçtim burada yanındalar zaten ya da işte o arkadaşlarımla mutlaka en az haftada bir ikiye telefonla facetime yapıyorum mutlaka. Ve ne oluyor anlatıyorum. Bunlar çok iyi. Bu da ne yapacak? Blonging'imiz var ya, aidiyet hissi. Onu arttıracak. Onun dışında şunu da yapabiliriz. Bu bağlanmayı, biriyle görüşmeyi ya da birkaç kişiyi, sosyal çevremizi katmanlamak. Yani tüm enerjimizi tek bir kişiye değil de, mesela bunu genelde uzun ilişkisi olanlar yapabiliyor. Ben biliyorum. Ben de zamanında yaptım.
Tek kişiye bağlandığınızda, sevgilinin uyanana kadar sosyal bağlardan kendini azade ediyorsun. Öyle bir denir mi? Ve görüşmüyorsun. Sevgilinin uyandığında hayat başlıyor. Bu o kadar kötü ki. O yüzden hem iş yerinden, hem hobilerimizden, hem komşularımızdan, hem ailemizden bunları katmanlayacağız. Ve o tek kişiden her şeyi beklemek yerine çeşitli bağlar elde edeceğiz. Her birinden birazcık alsak, kendimize o mortalite vardı ya %50. Ona karşı da korumuş oluruz. Tamam mı?
Yani kapatırken şunu demek istiyorum bir tanem. Yalnızlık her zaman bir eksiklik değil. Bazen tamamen bir lüks, bazen de en iyi bakım yöntemi. Ben hep diyorum ya kendime bebek gibi bakıyorum diye. Bu da benim bakımımın parçası. O yüzden kendimize bir soracağız. Yalnız olmam eksik olduğum için mi? Yoksa kendime yettiğim için mi kardeşim? Benim mesela cevabım belli. Şu anda premium self maintenance yani premium kendine bakım, kendini sürdürme evramdayım. O yüzden bu iyiliğime hakkıyla ve edebimle devam ediyorum. Kimse de umurumda değil. O yüzden siz de kendinize bunları sorun. Eğer bir soru işareti varsa dediklerimi yapabilirsiniz. Tamam mı? Sizi çok seviyorum. Kendinize iyi bakın. Kimsenin de sizin hakkınızda şöyle böyle demesine izin vermeyin. Cevabı yapıştırın. Hadi bye bye. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.