Podcast

kendin olmanın bedeli

Dr. Gulec Radio

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Peribacası fakültesi koşun inşaat varrr! Bugün müteahhit oluyor, kendimizin inşaatını başlıyoruz. Nasıl kendimiz olabiliriz, bu hayatta kendimizi nasıl bulabiliriz, bu yolda ödenen bedeller neler olabilir ve bunları nasıl aşarız? Hepsini ve daha fazlasını; kendi çocukluğum, ergenliğim ve bugünüm üzerinden örneklerle anlatıyorum.







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.798 kelime · ~29 dk okuma

Perivacası Fakültesi. Ey en gerçek hayat diploması sahibi insanlar. Ne yapıyorsunuz kişi bireyleri? Bu haftaki PopCast konumuza nasıl karar verdiğimi size anlatmak isterim öncelikle. Ama bunun da öncesinde haliniz vaktiniz yerindedir. Umarım Allah sağlık, sıhhat versin derim. Bir tane video gördüm Instagram'da. Diyor ki... Öncelikle herkese merhabalar diliyorum.

Ben de herkese merhabalar diliyorum arkadaşlar. Size Instagram'da sordum bu hafta ne konuşalım. O kadar çok öneri geldi ki. Çünkü niye sordum arkadaşlar? Genelde ne yapıyordum? Geçen hafta yani o hafta boyunca neyle meşgul olduysam, kafamda, zihnimde ne varsa, kendimle ilgili neyi çözmeye çalıştıysam bunu anlatıyordum.

Ama gelin görün ki geçen hafta o kadar iyiydi ki bu anlamda hiçbir şey düşünmedim. Birkaç böyle ilişkiyle ilgili bir şeyler düşündüm. Kafamda yapmak istediğim şeyleri düşündüm. İşte mesela ne zaman eve çıkmak istiyorum ya da şu anda daha çok yalnız kalmamın sebebini de buldum. O da şu aslında bir yerde. 20-25 yaş arasında daha sosyal, daha aşırı, daha farklı bir hayatım vardı. Ve sonrasında da daha çok kendimi koruyayım. Aman bana zarar gelmesin, aman şöyle olmasın diye bu sefer de spektrumun tam tersine geçtim.

Transkriptin tamamını oku

Ve bu aşırılıktan sosyalliği alınca ben bu sefer tam tersi yoksulluğa geçmiş oldum. Ve bu da beni biraz kaçıngan yapmış olabilir. Evet, sosyal fobim yok falan ama dengeyi de bulmak gerekiyor. O yüzden dengeyi bulmak için ne yaptım? Size de sordum, gösterdim falan. Dışarı çıktım, eğlendim. Üç gün falan boyunca genel olarak dışarıdaydım. Ve bana çok iyi geldi. Hatta bu akşam da pokest karnedikten sonra sevgili canım arkadaşım, bir cücük dostum, kadın hastalıkları doğum doktoru Ali'yi artık tanıyorsunuz. Ali'yle buluşacağım. Kendisini çok seviyorum.

Sonra ben size sordum bu soruları. Bir sürü öneriniz oldu bana. Abla şunu konuşalım, bunu konuşalım falan filan. Sonra ben de evlilik konuşalım dedim. Onda dediniz ki evet, ne konuşacaktık peki evlilik konuşsak? İşte evlilik motivasyonlarımız, neden evleniyoruz? Bunların sosyolojik araştırmalarını falan söyleyecektim size. Ya da eş seçimi kriterleri, kuşaklar arası farklılıklar. Yani mesela ben annem ve babamın evliliğine bakıp, örnek alıp böyle bir evlilik yaşamak istiyorum diyemiyorum. Çünkü benim hayatım farklıydı falan filan. Ya da geç yaşta evlilik, bunlar neden? Şimdi kadınlar için evlilik ne anlama geliyor falan. Duygusal ve toplumsal hazırlık, kültüre göre baskı, nedenleri, bla bla, çoklu evlilikler, baskının etkisi, bir sürü şey. Güzel bir podcast olacaktı ama sonra arkadaşlar ne oldu? Ben bir mesaj aldım. Gerçekten çok çok çok anlamlı bir mesajdı bu benim için.

Ve bu mesajla beraber yapacağım bölümü son anda değiştirdim. Ve bu mesajı sizlere okumak istiyorum. Herkesin bir şekilde kendisinin müteahhiti olmaya çalıştığı bu düzende, kendini inşa sürecinde neden bazıları asi çocuk olup erkenden bunu yapabiliyor ya da diğerleri neden bunu sonraya bırakıp bazen kara koyun oluyor ya da bazen bunun altında kalıyor ve kendini inşa etmeye mecbur kalamıyor bile. Çok karışık geldi değil mi şimdi?

Kendi müteahhitimiz olmak, kendimizi inşa etmek konu aslında biraz bu. Bölümün devamında daha da açacağım. I love you. Dr.

Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back, Queen's Arena. Hoş geldin bir tanem. Şimdi öncelikle aldığım mesajdan biraz bahsetmek istiyorum. Okuyorum. Biraz da çocuk, ergen Tuğba'dan da dinleyebilir miyiz? Karakter ne kadar gen? Ne kadar karar? Nasıl yaratılır? Olanı olmayanı ile kim olacağın nasıl inşa eder bir kız? Buna ne zaman karar verebilir?

Sizinkini biraz İngiltere öncesi alellenmeye başlamış gibi izliyoruz biz. Ama kökleri çok çok içeridedir. Bunları da duymak isteriz demiş. Ya bu ne kadar yoğun bir mesaj değil mi? Derin bir analiz ve gerçekten çok haklı. Bana çok ilham oldu. Dedim ki ben bunları anlatabilirim çünkü bunlar gerçek. Bu arada şöyle bir yerden konuşmayacağım asla. Karakter nasıl inşa edilir? Ben kendimi nasıl inşa ettim? Sadece deneyimimi anlatacağım. Hala yoldayım, bu yoldayım.

Sadece burada birkaç farklı karakter ve yol var. Ben de onların bir tanesiydim. Doğru veya yanlış değil. Bir de bunları anlatırken sadece bilgi değil de kendi hikayemi de anlatacağım için bazı yerlerde biraz travmatik gelebilir size. O yüzden hassassanız dinlemeyin. Çünkü travmatik bir geçmişim var. Oturup da hepsini anlatmayacağım tabii ki. Ama küçük küçük değinmek zorundayım. Bunu anlatıyorsam onları da anlatacağım çünkü.

Disclaimer verdim. Benim hep söylediğim bir laf var. Kendim olmaya mecbur kaldım, kendim olmaya mecbur kaldım. Tamam yaşadığım şeyler veya dipler beni kendim olmaya mecbur bıraktı. Fakat herkes dip yaşamasına rağmen mecbur kalamıyor kendi olmaya. Bazen duyarsızlaşıyor, bazen uyuşuyor, düşünmemeye itiyor kendini. Ben kendimdeki hangi özelliklerle kendimi inşa etmeye cesaret buldum o en kötü anlarımda.

Çünkü, şöyle gireyim arkadaşlar, bazı insanlar kendilerini çok erken yaşta inşa ediyor değil mi? Bakıyoruz, böyle asi bir genç oluyor, risk alıyor, bedel ödüyor, düştüğünde risk alıp kalkabiliyor, biraz şans da yanında oluyor belki çünkü düştüğünde her zaman kalkabileceğini bilmiyorsun. Bazıları ise daha geç başlıyor buna. Yıllarca, şimdi bu laf ağır gelebilir ama doğrusu bu bence, yıllarca başkasının hayatını yaşıyor, ona biçilmiş hayatı yaşıyor, olması gereken ne olduğu için onu yaşıyor ve kendi kökünden uzaklaşıyor.

ama o da yapabiliyorsa sonunda fark ediyor ki kendi olmadan yaşamak aslında hiç yaşamamak gibi yani hayatı seyretmek gibi olabiliyor. Bu yüzden o da belki daha geç yaşlarda bu sorumluluğu eline alıp kendini inşa etmeye çalışabiliyor. Bugün erken ve geç kendini inşa etmeyi hem kendi hikayem hem de psikolojinin biraz da penceresinden konuşmaya çalışacağım dilim döndüğünce. Şimdi arkadaşlar, bir insan, bir birey, 12-18 yaşlar arasında genelde bu. Ben kimim sorusuna yanıt arıyormuş diyelim, muş'a ekleyelim. Bu Erickson, Eric Erickson diye biri var, tanıyanlar bilir. Hadi ya. Kimlik ve rol karmaşası evresi, tamam mı? Burada erken kendini inşa edenler bu soruyu genelde ergenlikte aktif olarak sorguluyor, kendi kararlarını alıyor ve risk alıyor. Geç inşa edenler ise bu sorgulamayı erteliyor bazen. Toplumun, ailenin veya o partnerin yaşadığı çevrenin kendine biçtiği rolü oynuyor. Şimdi benim çocukluğumu çok bilmiyorsunuz, ergenliğimi de çok bilmiyorsunuz. Buna çok konuşmuyorum. Fakat hep prangalarımı yırtmaya çalışan, asiyi, rebel yani o da asi demek işte İngilizce. Hatta bir çantam vardı rebel yazıyordu üstünde. Gösteririm belki İnstagram'da, Star'da.

Hazır atılmışken şöyle bir bilgi de vereyim. Bu rebel kelimesi. İsim olduğunda rebel ama fiil olduğunda to rebel. Yani birisinin asi davranışı falan. To rebel, rebellion. Ama isim olduğunda ben mesela I'm a rebel. Tamam mı? Böyle hep ne yapıyordum çocukken? Bana dayatılan bazı şeyler vardı işte. Ailenin kuralları oluyor, o oluyor falan. Ben... Çok zor ha anlatmak bunları arkadaşlar. Aslında ben yaşadığım zorlukları daha fitresiz anlatmak isterim ama sonuçta bunlar alemin de özeli. O yüzden her şeyi böyle konuşamıyorum. Çünkü ben konuştukça iyileşiyorum. Bunu söylediğimiz tortuda yani kolektif bir iyileşme yaşıyoruz. O yüzden benim gibi çok insan olduğunu biliyorum. Çok fazla çocuk olduğunu yani genç olduğunu biliyorum. Gençliğimde bunları yaşamış olduğunu.

Çünkü bir Türk toplumu var. Ataerkeliğinden ziyade daha konservatif bir toplum. Tamam her şeyi konserve etmiyoruz, korumuyoruz ama iş başka şeye gelince bir konservasyon başlıyor. Ve benim de tahmin edersiniz ki annemi falan gösterdiğimde bu hayatımın bazı çalkantılı dönemleri olduğu aşikar. Ben nasıl kendimi buldum? Nasıl kendimi inşa ettim? Bence bu biraz... Kesinlikle anlatacağım bunları sonra ama yapı da meselesi. Benim yapım böyleydi. Çocukluktan beri böyle bir yapım var. Hep işte bana dayatılan şeylere karşı çıktım. Hep zorladığım her şeyin sınırını aşmaya çalıştım. Risk aldım, düştüm. Ama günün sonunda çok gençken varoluşsal sorunlar yaşamaya başladım. Çok gençken de, bayağı uzun süren bu sorunlarım sebebiyle zor dönemlerim oldu. Çocukken de travmatik olaylar yaşadım gençken falan. Hepimizin oluyor. Benim de kötü olaylarım oldu.

Ama en dipte... Ya duygulandım. En dipteyken yani ben kendim olmadan yaşamak istemiyordum. Sadece kendim gibi yaşam benim için güzeldi ve o yüzden kendim olmak zorundaydım. Fakat böyle olmak zorunda olup bu gücü bulamayanlar da olabilir. Ben bu gücü nasıl buldum kendimde? Bunu da konuşacağız. İşte burada yapı çok devreye giriyor bence. Biri en dibe düşer fakat buradan çıkış yolunu anlamsızlık, uyuşukluk, hiçe düşünmemekle bulabilir. Ben ise dedim ki madem bu öyle bir yol,

Madem de buradan çıkış o anlamda yok, o zaman ne yapacağım? İstediğim hayatı yaşayacağım. Kendim olacağım. Toplum dayatmalarına şöyle böyle gelmeyeceğim. Bunun bedeli ailemle olan çatışmalar da olsa, bunun bedeli her şeyi riske atmak da olsa, bunun bedeli ne olursa olsun. Çünkü diğer yol da yol değildi benim için. Başka seçeneğim yoktu kendimce.

Bu yüzden kendimi çok genç yaşta inşa etmek zorunda kaldım. Zaten bir insan genç yaşta o sorgulamalara girmeyince belki de bunları çok düşünmüyor bile. Yani hem aslında bir blessing hem bir curse onları düşünmek. Ama ben şanslıydım ki oradan çıkabildim. O psikolojiden, o durumdan çıkamayabilirdim. Ya da ailemle arayı bulamayabilirdim mesela. Bunlar da olabilirdi. Şu an maşallah her şey çok iyi.

Benim gibi çocuğa sahip olmak da çok zor bir şey. Çünkü yani her şeye itiraz. Her şeye itiraz. Evet, derslerim iyi. Evet, kafam çalışıyor. Evet, o sorumluluklarımı asla bırakmıyorum. En zor zamanlarımda bile tıp sınavlarımı geçiyordum. Kabul. Ama zor yönetmek. Teşekkür ediyorum aileme de o yüzden. Yani ben kendime dedim ki diyebildim bu gücü bulabildim. Ya ben olacağım ya hiç olmayacağım. Yani hani hiç ben olmadan yaşamış olacağım hayatı. Bu, ı ıh. O yüzden kendim olmayı seçtim. Başka... Ay çok durgunlaştılar. Başka bir şey arkadaşlar. Değiştiriyorum modumu. Bağlanma stilleri ve otonomi. Şimdi ben bağlanma stilleri deyince bir uyuz oluyorum. Çünkü genelde erkeklerin böyle hani bağlanma stili şöyle böyle falan. Ya saçma sapan. Bu bir teori arkadaşlar. Ve bu kuram daha doğrusu yani hani. Bu kurama tamamen bağlanmak değil de buradan bir şeyler çıkarmak. Çünkü güzel de bir kuram aslında. Bu bağlanma kuramına göre güvenli bağlananlar kimlik arayışında dengeli ilerliyor. Kaçıngan yanda kaygılı bağlananlar da ya çok erken kopuyor ya da çok geç kendi yolunu buluyor diyor.

Bir de özbelirleme teorisine göre, yani self determination theory, burada da diyor ki, otonomi ihtiyacı, yani ne demek bu? İnsanın üç temel psikolojik ihtiyacı var diyor. Bir, otonomi, yani kendi seçimlerini yapma ihtiyacı. İki, yeterlik, yani başarabilme hissi. Üç de bağlılık yani aidiyet ve ilişki. Bu kendini erken inşa eden insanlarda otonomi ihtiyacı çok yüksektir diyor. Yani bu insanlar kendi seçimlerini yapmak konusunda yüksek bir motivasyona sahip diyebiliriz. Geç inşa edenlerde ise bu ihtiyaçlardan daha çok bağlılık ihtiyacı önde geliyor, otonomi baskılıyor. Yani mesela küçük yaşta daha çok ailesine aidiyet hissetsin, daha çok ilişkilerine daha iyi olunma anlamında motivasyonu oluyor. Fakat kendi isteklerini yapması baskılanabiliyor. Kolektivist toplumlarda otonomi, yani kendi isteğini yapma daha çok asi olmak olarak görülüyor arkadaşlar. Bireyci toplumlarda ise bu otonomi ihtiyacı, otonomi isteği daha özgür rade olarak algılanıyor. O yüzden en başta bahsettiğim, yani bizim içinde yaşadığımız toplumda benim gibi olan birçok insan vardır ve bunlar asi, işte ergen, şu, bu, işte olan serseri falan diye adlandırılabiliyor. O yüzden de benzer deneyimler yaşadığımızı biliyorum, yani tek değilim. Başka bir sebebe gelelim şimdi. Black Sheep Sendromu. Black Sheep ne? Black, kara, sheep, koyun. Kara koyun sendromu.

Yani bir tanem, düşün şimdi. Ailenin değerleriyle uyumlu olmayan bir kişi. Bu kişi ne yapıyor? Ne yapabilir? İki yolu var değil mi? Ya kendi yolunu çizer ya da kendini bastırır. Olmak istemediği bir insan gibi davranır. Hayatı boyunca insanların onun çizdiği rolü oynar. Ve bir bakmış ki bambaşka bir hayat yaşamış. Kendi olmamış.

Pierre Bordeaux'a göre aile kültürel sermayeyi aktarır. Kültürel sermaye ne? Değerlerimiz, alışkanlıklarımız, sosyal ağlar. Ve bu kültürel sermayeler hayatın otosunu çiziyor birey için, kişi için. Benim hikayemde mesela bu toplum ve aile kodlarıyla çatışma beni erken kopmaya ve kendimi erken inşa etmeye itti. Ben buradan çıkış yolunu böyle gördüm.

Sonra işte dünyayı gezme ihtiyacım. İşte yok toplama kampına gittim. Yok işte Bedevilerle... Yok şu, yok bu. Yok İngiltere'de kendime bulunma sürecim özellikle. Çünkü aile kodundan uzak, toplumsal kodlardan uzak. Gerçekten ben aslında kimim? Ben neyim? Ben ne istiyorum? Gerçek kimliğim ne? Hani çünkü sana dayatılan bir şey olmadığında daha rahat davranabiliyorsun. Dayatılan bir şey olduğunda onun tam tersine gitmek istiyorsun. Ama aslında o da değilim. Fakat bir şey dayatıldığı için, ben de rebel olduğum için karşı çıkıyorum haliyle.

Yani ben kendim olmadan yaşamayı reddettim zamanında. Evet bu bana özgürlük getirdi uzun vadede. Ama o zaman içerisinde sürekli savaş halinde yaşamak anlamına da geliyor. Yani bedel ödüyorsunuz arkadaşlar. Hiçbir şey bedelsiz olmuyor. Ben çok şu mesajı alıyorum. Abla senin annen kapalı. Abla sen nasıl bu kadar rahatsın? Abla kıyafetlerine kaşınma. Abla her şeyi sosyal medyada bu kadar rahat anlatıyorsun. Bu nasıl oldu? Ben bedel ödedim. Bugüne kolay gelmedim. Ama şükürler olsun ki bu bedeli ödedim. Ödeyebildim. Kendimde bu gücü buldum. Kendi istediğim insan oldum. Ve kendi istediğim insan ailesiyle çok mutlu. Dinamikleri çok güzel. Her şeyi konuşabilen bir insan. Çünkü bu süreçte hem ailem büyüdü, hem ben büyüdüm, hem aramızdaki ilişki böyle. Sevgi büyük, büyük, büyük, büyük. Çok güzel bir bulut oldu sevgi bulutu.

Başka bir maddeye geçelim bir tanem. Ama öncesinde kısa bir ara verelim. Tamam mı? Ben de azıcık soluklanayım. Sizi çok seviyorum. İster karakoyun olun, ister alınmayın. Ben sizi seviyorum. İyi misiniz? Her şey yolunda mı? Öyleyse devam ediyorum. Şimdi, diğer bir sebep, travma, renç ve posttravmatik büyüme. Yani, travmatik çocukluk, ergenlik insanı iki yola götürebiliyor. Bir tanesi Seligman'ın teorisi. Örnelilmiş çaresizlik. Yani kendi kararlarını almaktan vazgeçmek.

O kadar basklanıyorsun ki, her kendi kararını almaya çalıştığında önünde böyle bir engel çıkıyor ki, o prangaları aşmak o kadar zor geliyor ki, artık buna o kadar yoruluyorsun ki, salıyorsun tamamen. Kendini sisteme, kendini kodlara, kendini norma, kendini topluma bırakıyorsun. Çünkü ne yaparsam yapayım, bunu aşamayacağım diyorsun. Baban ona kızıyor, buna kızıyor, çevren şuna kızıyor. Sevgilinle görüştün diye sana şu baskı diyorsun ki, aman başlarım böyle şey, diyorsun, dışarı çıkmıyorsun mesela. İki, neye sebep olabiliyor? Hiper bağımsızlık.

Hyperbombsızlığın İngilizcesi ne? Hyperindependence. Büyük ihtimalle eğer psikolojiyle ilgili postlar, reel'ler izliyorsanız, o zaman sizin karşınıza da çıkmıştır mutlaka. İşte hyperindependent bir woman oldum. Ayrıca self-isolation yapıyorum kendime falan filan. Ben de bunu geçen podcastımda size söyledim. Terapistle de bunu çok konuştuk. Benim neden hyperindependent biri oldum, neden böyle bir yoldayım falan diye.

Küçüklüktekini bırakıyorum. 20-25 yaş aralığında yaşadığım toksik ilişkiler, sonucunda gördüğüm zararlar, kendime verdiğim, düşündüğüm zararlar sonucunda tam tersine geçip kendime öyle bir söz vermişim ki ben işte hyper independent, hiper boğumsuz biri olacağım, ekonomik özgürlüğümü alacağım, bilgili olacağım, akıllı olacağım, güzel olacağım, fiziğim iyi olacak ve bana hiçbir kimse zarar veremeyecek, hiçbir yerden bir şey sızmayacak falan filan. Tamam ben bunları şimdi hepsini yaptım. Ben kendimi öyle görüyorum. Bunları yaptım. Fakat bunlar da hem dışarı hem erkeklere öyle bir böyle bağırıyor ki hani öyle bir korkutucu geliyor ki son zamanlarda özellikle son iki yıl falan zaten hani son iki üç yılım çok böyle anlamadan geçti. Hani oradayım buradayım falan iş yaptım gücü aldım. Ama şu anda öyle bir imajım var ki yani karşımdaki erkeği korkutuyor ve ben bunu görüyorum. Karşımdaki erkek yetersizlik hissine giriyor ve benim bunu aktif olarak biraz yıkmam gerekiyor gibi. Çünkü aslında benim de birçok kusurum var. Birçok destek olunması gereken, yanımda olması gereken yerlerim var. O puzzle'ın parçaları var. Ama ben bunu öyle göstermiyorum ve öyle yaşamıyorum. Bu da karşıdakini bana karşı yanımda olamayacak hale getiriyor. Çünkü bu kızın hiçbir şeyi yok ki ben yanında durabileyim, destek olabileyim. Ve tam tersi, karşıdakine de yük olarak yani. Böyle göz korkutan bir şey haline dönüşüyor. Ben bunu niye yaptım? İşte kendim kendime kanıtlamaya ve artık kimse bana zarar veremez. Kimse bana bir şey diyemez. Kimse bana şunu yapamaz falan. Ben böyleyim. Evet tamam öylesin, sakin. Şimdi dengeyi bulma zamanı. Ne demiştik arkadaşlar? Travmatik çocukluk ve ergenlik insanı iki yola götürebiliyor. Birincisi ne dedik? Sadık'ın öğrenilmiş çaresizlik. İkincisi ise hiperbağımsızlık dedik. Yani her şeyi kendi başına yapma zorunluluğu hisse. Bir de öyle bir hiperbağımsızlık ki bu benimki mesela. Ben diyorum ki, şimdi 2-3 ay eve çıkayım falan. Ev yakmaya başlayayım. Bir de bunlar da benim için yorucu şeyler.

Bir de kendime belirlediğim bir lokasyon var mesela. O lokasyon dışında çıkmam diyorum. O lokasyonu da bulayım, edeyim. Ama her şeyi zorlaştırıyorum kendi adama. Mükemmel yetiştireyim, dönetireyim. Yani böyleyim. Neyse. İlişki anlamında da mesela böyle kendime şeyler koyuyorum. Evime çıktığımda bir ilişkim olsun, şöyle olsun. Niye? Çünkü ben hiperbolumsuzum ya. Ben her şeyim tamam, her şeyim evet ya. Karşıdaki bana o anlamda herhangi bir yer açamaz ya, yol açamaz. Ben her şeyim zaten çok iyi falan. böyle bir toksik bir şeye giriyorsun. İşte spektrumun her tarafı da, her ucu da gerçekten insanı zora sokuyor. Yani denge şart ama insan bazen o kadar travmatsiz oluyor ki bazı şeylerden. Tam tersini yapıp hayatına devam ediyor. Posttravmatik büyümeden kastım ne peki? İlk cümlede söylediğim. Zor deneyimlerden sonra güçlü bir yaşam felsefesi geliştirme ihtiyacı. Ben daha çok bu gruptayım. Bana herkes diyor ki sosyal medyada. Keşke şu kadar yaşam enerjim olsa. Keşke şu kadar yaşam isteyeyim. Keşke hayatta şöyle enerji falan filan.

Abi dışarıdan öyle gözüküyor bazen her şey ama içinde insanın ne yaşadığını bilmiyorsunuz. Belki de o insanın yaşama isteği, motivasyonu o kadar az ki ancak böyle yaparak tutunabiliyor, ancak böyle yaparak andan zevk almaya çalışabiliyor falan. Yani görünen ne yaşadığını... Yani düz okuyorlar, anlıyorum onu da ama ben eskiden, özellikle ergenlik dönemlerimde Bu konuya çok sıkıntı yaşıyordum, bu konuyla ilgili. Tutunmak anlamında, bir amaç bulmak, ertesi sabah uyanmak istemek gibi şeyler. Ve bu yüzden güçlü bir felsefe geliştirmek zorunda kaldım. En başında da söyledim, şükür ki bunu yapabildim, yapamayada bilirdim. İşte orada karakterdir, gendir, odur budur devreye giriyor. Kaybedeceklerini ne? Çok düşünmüyorsun o anda. Başarılısın, olsun musun? Eee? Neyine mi var bunların? Gibi geliyor insana.

Ama aynı zamanda da hem blessing hem bir curse diyorum ya bunları sorgulamayınca da erken yaşta belki bu kendimi inşa etme anlamında hem kendi yaşam felsefemi geliştirme anlamında zorunda kalmayacağım için bu kadar kafa yormayacaktım. Ben 5 yıldır aldığım talepler sayesinde bambaşka bir insan oldum. Şimdi bir de geç inşaadan bahsedelim. Ben bu grupta olmasam da bu grupta olan bir sürü bacım var bunu biliyorum. Bir sürü pri bacısı. Ben de görüyorum. Ben bir bedel ödediysem asi olarak, prangalara savaş açarak, uğraşarak falan bir bedel ödedim değil mi? Ama geç inşa edenlerin de ödediği bir bedel var. Bu bedel ne? Uyumun sessiz bedeli. Bu daha sessiz, daha dışarıdan az gözüken ama insanı içten içten böyle kemiren bir bedel. Çünkü geçin şahidenlerde ne oluyor? Bunu ben söylüyorum. Böyle bir şey psikolojide yok. Yani peygamber kompleksi. Belki de vardır. Adı bu değildir. Google yazıcı çıkar. Bilmiyorum. Okumadım öyle bir şey.

Yani ben her şeyi doğru yapayım, ben her şeyi iyi yapayım. O da kendini öyle persona belirlemiş oluyor. Onun da bir ödülü var aslında. İnsanların alınan takdir. Mesela ben hep böyle öfke kontrolünde sıkıntı yaşayan, asi falandım ya. Öyle bir sonuçta bir persona, arketip bana tutturulmuştu. ve sen de onun da bedelini yaşıyorsun, yani öyle biri olmanın. Ya da diğer türlü peygamber kompleksinde de her şeyi iyi yapan, iyi bir çocuk, iyi bir evlat olduğunda da bunun ödülünü de veriyorlar, o ayrı. Ama alınamayadabilir veya gerçek ödül bu mu? İlerleyen zamanlarda büyüdükçe, haa, olabiliyor yani, ben bu ödül için mi bu kadar uğraştım gibi. Çünkü bu kişiler, geç inşa eden kişiler genelde, evet, toplum ve ailenin onayını alıyor, düzgün görünüyor,

Asi değil, söz dinliyor, topluma uyumlu, çalışkan. Her şey çok iyi. Ama ne oluyor arkadaşlar? Bu kişiler de kendi iç seslerini kaybediyor. Ve bir gün eğer şanslıysa da belki büyük bir kırılma ile uyanıyor. Ama her hayat belki de büyük öğretilerle dolu olmayabiliyor. Her hayatta böyle kırılımlar olmayabilir. O yüzden belki de eğer sizde böyle bir şey varsa belki de o kırılım bugün olur. Bilmiyorum. Bir bakmak lazım yani. Ben bunu mu yapıyorum acaba diye.

Çünkü zor da olsa, bedel de ödetse, insanın kendini inşa ettiği, kendi olarak yaşadığı bir hayat zor da olsa bence kendi olmamasından çok çok daha iyi. Geç uyanış yaşayanlarda ne oluyor arkadaşlar? Genelde yeni bir topluluğa gittiğinde, farklı kültürler veya rol modeller inşa ettiklerinde bu kırılmayı yaşayıp kendi içlerine dönebiliyorlar. Bu geç inşa ile ilgili biraz daha konuşmak istiyorum. Daha çok erteleme davranışı gibi düşünebiliriz. Ya da mesela uyum baskısı. Ne bu? Confirmative pressure. Bu kişilerdeki aile ya da çevrenin beklentisi bu kişilerin kendi kararını, sorgulamasını geciktiriyor. Ertelemesine sebep oluyor. Yani uyumlu olmak övülüyor. Haliyle yani. Toplum böyle zaten. Asi olmak cezalandırılıyor. Telefon elinden alınıyor falan. Evden çıkması yasaklanıyor. Bir şeyler bir şeyler işte hepimiz biliyoruz neler oluyor.

Bu da kimlik gelişiminde, hani demiştik ya 12-18 yaş falan. Bu kimlik gelişimini konforlu ama hani başkasına ait bir alana dolduruyor. Konforlu yaşıyor, o an kavgaya çatışmadan kaçmış oluyor ama kendi değil. Ya da ne olabiliyor? Bağımlı bağlanma. İşte bağlanma teorisinde bahsetmiştik ya. Dependent attachment. Yani aileye, partnere ya da otorite figürüne duygusal bağımlılık, ailiyet hissi. kararlarını onaysız almama ihtiyacı, başkasının rehberliğini bekleme, onay kazanma gibi. Ya da mesela bu kişilerde yine bir kültürel öğrete olabiliyor. Ne gibi? Doğru zamanını bekle öğretisi. Şimdi sırası değil gibi o kişi sürekli buna erteliyor. Şunu yapayım, üniversiteyi kazanayım, başka bir eve gideyim, başka bir şehre gideyim, o zaman falan. Ben küçükken bile niye Gazia'ya gittim? Beni deli mi dürttü? Gazia'ya gittim çünkü ailemden uzaklaşayım diye. Yoksa Gazia'ya niye gider bir insan?

Gayet kötü bir okul yani, zor bir okul. Küp anlamında da yani. Hatta sırf bunun için derslerim çok iyiydi. Ama ben diyordum ki ben çok çok iyi yaparsam... Size şımarıklık gelecekti, gerçek neyse o. Çok çok iyi yaparsam işte ailem beni İstanbul'da zorlar falan okumayı etmeye. Çünkü zamanında da ben böyle işte Robert falan... Bizim şey sınavı farklıydı arkadaşlar. Liseye girişle özel okullar sınavı. Ben o sınavda derece yapmıştım özel okullar sınavında. Robert'i falan kazanıyordum. Hadi Robert paralı göndermediler, kabul. San Jose falan %100 bursla kazanmıştım işte birinci sıradan. Onu da göndermediler.

SBS'ye iki sene girdim. Orada da üç bin küsürüncü olmuştum. Kadıköy Anadolu'nun üstünde bir okula gittim. Hüseyin Ali Sözen. Puan olarak üstündeydik. Ama Kadıköy Anadolu'ya gitmek istiyordum ben köklü diye. Onu da göndermediler zamanında. Ablamla aynı lisede okuduk falan Hüseyin Ali Sözen'de. Öyle yani.

Herbert'e gitsem, Saint-Joseph'e gitsem daha mı iyi olur bilmiyorum tabii ki. Arayı kapattığımı düşünüyorum kendimce. O yüzden belki çok gaza geldim dil öğrenme için, kendimi geliştirme için falan filan. O anlamda iyi de oldu. Belki diğer tarafta kendimi baskılayacaktım. Öğrenilmiş çaresizlik ben zaten geçemem işte bu insanlar hali hazırda çok iyi İngilizce biliyor falan filan diyebilirdim. Ama ben şey istiyordum yani Saint-Joseph'e giderim, oradan Sorbonne'a giderim, hukuka kururum falan filan. Böyle hayallerim vardı. Buradayız şu anda. Dr. Grech olarak. Belki çok başka şeyler olurdu. Hayat, ben mutluyum şu an geldiğim yerden.

Ama şanslıyım diyorum ya, böyle olmayabilirdi. Bu kişilerde geç inşa eden kişilere geri dönersek ne oluyor aynı zamanda? Travmadan kaçınma, konfliktten, kargaşadan, çatışmadan kaçınma. Bazı insanlar ne yapıyor arkadaşlar? Eğer travmatik bir çocukluk, ergenlik falan geçirdiyse, bir süre sonra kendine güvenli alan yaratmak için kendini kapatabiliyor. İşte uyuşma moduna, düşünmeme moduna alabiliyor. Ve kimlik sorgulaması tekrar kendini inşa etmeye ancak ve ancak tekrar kendini güvenli hissettiklerinde başlayabiliyor haliyle.

Aynı zamanda yani kimse kendine de çok şey yapmasın bu konuda niye ben böyle oldum falan filan. Çünkü hepsinin artı seksi var. Ama geç inşa edenlerde bu kolektivist toplumun çok büyük bir payı var. Çünkü bu kültürlerde aile olmaya çok önemli oluyor. Mesela işte Türkiye, Yüney Kore, Japonya. Ben demiştim ki bir gün ben Japonya'yı çok seviyorum ama burada yaşamam. Herkes niye falan filan. Halbuki çünkü bizden daha da konservatif, daha da kolektivist bir toplum var. Mesela hastanedesin diyelim Hocangül ile kalkıyorsun. Eğiliyorsun falan, dizlerine kadar secde ediyorsun resmen. Ne oluyor ya? Ya da işte telefonla konuşmak yasak toplu taşıma da, ayaklarını açıp oturmak yasak toplu taşıma falan. Tamam, okey, bazı kurallar iyi de çok fazla bu konservatif olmak hali. Çok geleneksel. That's not for me, bruv. Ben daha çok bireyci bir toplumda, daha böyle özgür iradenin konuşulduğu bir toplumda yaşamayı tercih ederim. O yüzden Japonya böyle sakura zamanları ayda bir akar, diyorum. Boomer cimrisi akar.

Neyse, o yüzden bu toplumlarda arkadaşlar kendi yolunu seçmek, saygısızlık ya da asi olmak olarak algılanıyor haliyle. Bu yüzden de bu kişiler yirmilerin sonunda ya da otuzlarında ancak aile etkisi azaldığında kendi inşaasına başlayabiliyor haliyle. Ve bu kültürlerde toplumsal rol beklentisi var. Yani kadınlar işte iyi eş olacak, iyi anne olacak. Erkekler de ekonomik sağlayıcı, provider olacak. İşte bu rollerin peşinde koşarken de haliyle kişi kendi özbenliğini erteleyebiliyor. Şimdi...

Ekonomik olarak şöyle bir faktör de var. Maddi bağımsızlık geciktiğinde kişi kendi yaşam felsefesini korumayabiliyor. Ama benim özelimde, benim maddi bağımsızlığım yokken de ben risk aldım. Zor zamanlar geçirdim ama bunu yaptım. Diyebilirsiniz ki ailen seni her koşula destekledi. Zorunda kaldı yani. Diyebilirsiniz ki zorunda kaldı ama yaptı, evet öyle. Şanslıydım bu konuda, haklısınız.

En konflikt yaşadığımız anlarda bile, en çatışma anlarında bile o anlamda zorluk yaşamadım. Fakat dönüp bakıyorum, dürüst olmaya çalışıyorum. Tabii ki bilemem ama kendimi inşa adına diyelim ki bunu yapmasalardı bir şekilde paramı kazanırdım diye düşünüyorum. Yani garsonluk yapardım, onu yapardım. Tamam şimdiden söylemek kolay, tuzum kuru, şu an buradan konuşuyorum diyebilirsiniz, kabul. Öyle düşünüyorum. O gün geldiğinde bilemem. O da çok zordur. Yaşadığım zorluklara bir zorluk daha eklenmiş olacaktı. Belki devam edemeyebilirdim o halde. Zaten devam edemeyeceğim için ailem destek olmaya devam ediyordu.

Ama bu günün sonunda sonuca varamayacağımız bir tartışma, onu bilemeyiz. Fakat insan kafaya koyunca her şeyi yapıyor. Yani üniversiteye geç başlamak ya da mesela erken evlenip çalışmamak, bunlar kimlik gelişimlerini erteleyebiliyor. Hem rollerden hem ekonomik bağımsızlıktan falan. Ve rol modelinin azlığı. Mesela eğer çevrenizde kendi yolunu çizmiş örnekler yoksa kişi böyle bir şeyin mümkün olacağını düşünmüyor bile bazen.

Mesela o yüzden ben şu anda hani aile baskısı, toplumsal kod ya da kendini inşa etmeye çalışan genç arkadaşlarım için söylüyorum bunu. Ben bir örnek olabilirim size. Keşke oturup böyle birebir konuşsak da daha böyle rahatça anlatabilsem. Ama bence genel hattayla anlatabildiğimi düşünüyorum. Evet, risk alınacak yani yapacak... Çok zor abi bu konuları konuşmak ya. Ve bu farkına nasıl geliyor biliyor musunuz? Bu rol modelleri falan. Bazen sosyal medya, bazen farklı kültürlerle temas ediyorsun ki bak böyle diye bir yol varmış yani diyebiliyorsun.

Ve bu geç inşanın bir psikolojik seyri var. Yani nasıl oluyor? Birincisi uyanış. İkincisi geç, yaz. Üçüncüsü hızlandırılmış inşa. Şimdi şöyle başlayalım. Uyanış nasıl olabiliyor? Genelde arkadaşlar bir krizle tetiklenebiliyor. Aynı aslında erken inşa'daki gibi. Mesela boşanma, işten atılma, bir ebeveynin kaybı ya da büyük bir başarısızlık. Böyle krizler... Ben diyorum ya hani bazen depresyon hep bana bir şey öğretebiliyor. Eğer içinden çıkacak kadar şanslı ve güçlüysem

Kişi böyle zamanlar sonrasında, böyle krizler sonrasında ben aslında ne istiyorum sorusunu ilk kez böyle ciddi ciddi oturup kendine sorduğunda işte inşallah orada başlayabiliyor bir uyanış diyebiliriz. Sonra bir yas oluyor. Yani kaybolan yılların hüznü, ben kendimi böyle niye geçirdim, neden toplumun istediği kişi, bana dayattığı kişi olmak zorunda bir ömür geçirdim. Ama şöyle düşünmek lazım, yıllar uzadı. Otuz yıl böyle yaşandıysa geride bir altmış yıl var yaşayıncak. Doksan, olur doksan bence görürüz. Hadi 50 yıl olsun geride yani 30, 50, 50 daha fazla hayatınızın geri kalanını daha çoğunu kendiniz olarak geçirmek varken neden bunların hüzünle kapılıp da yapmayalım değil mi? Ne oluyor sonra mesela? 20'lerinde deneyimlenmesi gereken özgürlük, keşif süreci işte 30'larda başlayabiliyor. Yeter ki başlasın. Ve bu bazen böyle pişmanlıkla karışık bir enerji yaratıyor. Ama diyorum ya pişmanlık yok. Önümüzdeki 50 yılla bakacağız. Ve sonra 3. evre hızlandırılmış bir inşa gerçekleşebiliyor. Yani bu kişi kısa sürede çok şey denemeye başlayabiliyor. Çok tatlı ya, çok güzel. Yeni eğitimler, yeni arkadaşlık grupları, bazı radikal değişimler. Bazen ya bu ne kadar doğru bilmiyorum da gecikmiş ergenlik gibi ama kötü anlamda demiyorum bunu. Geç inşanın artısından ve eksisinden bahsedeyim bir de. Artıları, daha bilinçli ve değer temelli seçimler olabiliyor. Çünkü asiyken ve gençken, çocuk asiyi o kişi, erken inşasını yapan kişi daha riskli seçimler yapabiliyor. Daha dalgalanmalı bir duygu durumu olabiliyor. Bu riskler zarar da verebiliyor. Biraz şans da gerekiyor. Gençkenki o dürtüsellik, bu seçimleri alırkenki dürtüsellik insana zarar da verebiliyor.

Ve geç inşanın başka bir artısı, hayat deneyiminden de gelen bir olgunluk oluyor haliyle. Ve daha az hata yapma eğilimi oluyor, söylediğimiz gibi. Eksiler ne peki? Bununla konuştuk aslında. Kaybolan yılların yasını tutma. Ya da kızdandırılmış değişim zamanlarında, o dönemlerde bir tükenmişlik, riski olabilir. Şunu da yaptım, bunu da yaptım, her şeyi yapmak istiyorum. Böyle bir burn out'a sebep olabilir.

En bridge etkisi de geç kaldım hissi. Ama geç kalmadın. Diğer yaşamına erken gidiyorsun. Böyle düşünmek lazım. Erken inşanın da özellikle, şöyle kısaca söylersem, ne oluyor? Daha fazla deneyim, özgürlük hissi. Ama bununla beraber yalnızlık, yüksek bedeller ve erken yorgunluk hissi de olabiliyor.

Bölümü bitirmeden çok önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. Evet, dedik ki bazı kişiler bu erken inşa yapar, daha asi, daha şu, daha böyle. Peki bu kişilerin diğerinden farkı ne? Neden bu kişiler bunu yapabiliyor, diğerleri yapamıyor? Hangi faktörler bu kişilerin erken inşaya cesaret edebilmesinde rol oynuyor? Biraz da bunları konuşalım. Önce ben kendiminkinden bahsedeyim. Benim hangi özelliklerim bu alanda cesur olarak adım atmaya beni itti?

Birincisi karakter yapım. ADHD'si olan bir beynim. Bu sebeple risk alabilen, daha dürtüsel risk alabilen davranışlarım. Hızlı aksiyon alabilme yapım gibi özelliklerim. Doğadan gelen de yani doğuştan gelen yapısal bir asilik hali. Fakat bunun dışında daha farklı elle sulur etkenler de var. Mesela

Diyeceğim ki, benim hikayemde desteksizlikten gelen bir otonomi var. Diyeceksiniz ki, ne desteksizliği? Senin annen hep yanındaydı, annen baban. Evet, ailem maddi manevi yanındaydı ama bahsettiğim destek bu değil. Ya da bahsettiğim maneviyat da o değil. Benim ailem bana maddi manevi alan açtı.

Ama bazı duygusal, psikolojik ya da değerler düzeyinde destekler eksik kaldı gibi. Açayım ben bunu. Belirli yaşlarda, yani şu an değil bu, fakat belirli yaşlarda duygusal güvenlik alanında eksiklik. Mesela hani ne olursan ol seni olduğun gibi kabul ederiz duygusunu ben zamanında hissetmiyordum haliyle. Yani bunu hissetmek çok zor zaten. Hangimizin ailesinde bu kadar hissedilebiliyor ki? Ben bunu hissetmememe rağmen hani ne olursam olayım destek oldular. Çünkü çocuklarıyım. Yani desteklerken beni bırakmadılar. Fakat ben bunu böyle hissetmedim. Yanlış yapma hakkımın olduğunu tabii ki hissetmiyordum. Bedelleri ve riskleri vardı bunun yani. Bu yüzden de erken yaşta kendi onay mekanizmamı kurmak zorunda kaldım. Bunun dışında değer çatışmaları,

Hani aile desteği var ama bazı konularda hani biz böyle yaparız kültürüyle, benim ben böyle olmak istiyorum arzum çatıştı haliyle. Bu da beni erken yaşta kendi kimliğimi oluşturup o kimliğe tutunmam ve o kimliği savunmama itti. Yani desteksizlik maddi manevi destek veya yokluk değil de psikolojik tampon eksikliği olabilir zamanında. Alem yanımdaydı ama benim hayatı sorgulamak, anlamı sorgulamak dışında da en temel sorunlarımdan biri o kodlarla çatışmaktı. Çünkü ben öyle biri değilim. Belli başlı böyle temel, köklü sorunlarda ayışıyorduk. Bunun dışında benim kendimi erken inşamın temelinde mecburiyet çok belirgin bir rol oynuyor. Yani ya ben olacağım, kendim olacağım ya da hiç olmayacağım dediğim yer. Evet bu bana hiper bağımsızlık kazandırdı günün sonunda ama yalnızlık bedeli de ödetti. Keşke ödediği tek bedel yalnızlık olsa tabii ki. Yani yaşayan biliyor bunları. Ağır süreçler. Ayrıca hata yapma özgürlüğü değil, hata yapma zorunluluğu yaşadım. Hani hata yap, öğren diye bir alan açılmadı da ben kendim bile isteye hata yaptım ve günün sonunda öğrendim buradan. Hem hızlı olgunlaşmış oldum o anlamda hem de kendi iç sistemimi kurma ihtiyacı doğurdu bu bende ama bu yaptığım hataların bedelini de teker teker ödedim. Benim küçük yaştan beri

Kendi hayatım için bir hayal kurma kapasitem vardı. Yani çok hayal kurmuyorum desem de zorlamadan bir şeyleri şöyle bir hayat istiyorum, böyle bir hayat istiyorum. En basit işte şöyle bir özgürlük alanı. Dünyayı şöyle gezmek istiyorum. Çalıştığım saatler değil de düşünceyle işte bir şey üreterek para kazanmak istiyorum gibi. ve hayallerimi somutlaştırma becerim de beni çıkış yolları bulmaya itti. Ama en temel şey, diyorum ya, yaşadığım psikolojik dramlar beni buna itti. En temel de bu yaşadığım çatışmalar, sonrası hayatı sorgulama, işte kaç çocukluğumdan beri gittiğim o psikiyatrisler, sorunlarım, kendimce anlamsızlık ve buradan çıkmak için işte bir felsefe oluşturmaya çalışmak, daha önce de söylediğim gibi. Bende böyle oldu. Peki genelde nasıl oluyor? Bir de onu söyleyelim, benim özelimde olmayan. Erken inşaayı mümkün kılan faktörler. Ve bunların her zaman tek başına bir yetmiyor. Genelde birkaçı bir arada oluyor. Mesela cesur bir rol model. Diyelim ki ailede veya çevrede risk alabilmiş, kalıpları yıkmış bir figür varsa, işte cesur baban, cesur baban, özgür ruhlu teyze falan, o kişi, o arketip. Bu da o kişi de, aa bak bu yapılabiliyor, algısını güçlendiriyor.

Ya da Bandron'un sosyal öğrenmek kuramayan görüyorsam ben de yapabilirim etkisi. Ve umarım bugün ben belki size bu etkiyi yaratabilirim. Çevrenizde böyle bir rol model yoksa beni rol model alın demiyorum da yapılabiliyor. Bunu göstermek istiyorum. Aile desteği mesela. Bu kişilerde aile desteği varsa kendini erken inşa edebilmekte öne geçmiş oluyorlar. Maddi, manevi ve duygusal destek. Hani ben düşsem de kalkarım. Güveni aileden geliyor. Şu anda bende var mesela bu. Ne oluyor? Avantajı ne? Risk almak daha kolaylaşıyor. Ama bazen de aşırı koruma kendi inşaatını geciktirebiliyor yani. Bu da iki ucu boklu olanlardan. Kulağa paradoksal gelecek ama desteksiz kalma ve hayatta kalma zorunluluğu ve bazen kimsenin olmayışı etrafında kişinin kendi kendine bağımsızlaşmasına sebep olabiliyor iyi anlamda. Yani mecburiyet bir otonomi yaratıyor.

Hata yapma özgürlüğü. Aileye de çevren hata yapma aklını tanıyorsa, bu insan deneyip deneyip yanılıp kendi hatalarından da öğrenip doğru yolu bulabiliyor. Bazı kültürler mesela hatayı öğrenme süreci olarak görürken, bazıları onu damgalama sebebi sayıyor. Ben bugün babama diyorum ki mesela ben bir hata yapsam ne olur falan. Artık görünürüm, popülerim. Bana diyor ki ne olacak? Çıkıp dersin ki ben böyle böyle bir hata yaptım, özür dilerim dersin diyor. Bu benim için o kadar büyük bir güç ki mesela. Haklarını yiyemem. Ya da çalışma disiplini. Mesela erken yaşta sorumluluk alabilmek, küçük küçük hedefler koymak, bunları başarmak. Ne oluyor küçük hedefler koyup başardığınızda? Ben yapabilirim ve ben başarılıyım hissini beyninize göndermiş oluyorsunuz. O dopamini alıyorsunuz ve artık beyniniz de bu kişi yapabilir buna inanmaya başlıyor. Hedef koyarsa yapar diyor. Kendim için var olabilirim, yapabilirim inancı da güçleniyor.

Yani sonuç olarak erken nişa bazen cesur bir genetik miras kabul, bazen güvenli bir destek ağı ama bazen de işte dediğimiz gibi paradoksal bir biçimde tamamen desteksiz kalıp ya ben olacağım ya da hiç olmayacağım mecburiyetiyle başlıyor. Ama her koşulda bu ortak nokta ne? Eyleme, geçme cesareti. Bu cesareti nerelerden alabiliriz? Bunları da konuştuk. Yani bir tanem, bebeğim, o kadar konuştuk.

Soru olarak diyeyim ki, kendin olmadan yaşamayı reddettiğinde, bir gün mutlaka kendin olmaya mecbur kalıyorsun. Parantez içinde, eğer yeterli gücün varsa. Ve bu bazen acı verici oluyor, bazen özgürleştirici. Bedeller ne kadar ağır olsa da, kendin olmak da bir o kadar hafif bir duygu. Sor bakalım kendine. Çok jenerik oldu ama sor harbiden yani. Ben gerçekten şu an kendi hayatımı mı yaşıyorum yoksa bana biçilmiş rolü mü? Ben buna dolu dolu cevap verebiliyorum ama harbi zordu biliyor musunuz? En içtenikle söylüyorum, ödediğim bedelleri tahmin edemezsiniz. Hatta bazen ben yakın arkadaşlarımla konuştuğumda diyorum ki, benim yaşadıklarımı bilenler var. 15 yıldır yaşadıklarımı yani. 15 yıldır ne yaşıyorsam. Tahmin ederler mi diyorum. Yok diyor asla etmezler falan. Edemezsiniz. Çünkü hiç göstermiyorum hiç bunları. Tahmin bile edemezsiniz. Tahmin edemeyeceğiniz kişi oldum. O kadar zor zamanlardan geçtim ki kendime bir söz verdim ve sizin bile benim yaralarımı göremeyeceğiniz insan oldum. Ama bu da bana büyük yüklü.

Dengeyi bulacağım inşallah. Kendini inşa etmek dünyanın en kişisel inşaat projesi. Bazen malzem eksik oluyor, bazen usta kötü oluyor, bazen fırtına çıkıyor. Ama o çatı kapandığında, iş bittiğinde yani ben oldum dediğinde artık o ev senin evin oluyor. Doğduğun evde kaderin olmaktan çıkıyor, sen yeni kendi evini inşa etmiş oluyorsun.

Sizi çok seviyorum. Sizinle olmayı çok seviyorum. İyi ki podcast kaydetmeye başlamışım. Hep beraber iyileşeceğimiz çok güzel günlerimiz olacak. Bu podcastta asla oturup da bana üzülün diye çekmedim. Zaten üzülmezsiniz. Çünkü ben yaşadığım her şey aslında bir anlamda minnettarım. Erken yaşta kendim olmayı öğrendim. Falan filan. Hadi bye bye. Yeter. Sizi seviyorum.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)