Podcast

gündemi takip etmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 yıl önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye gündemi adeta bir şelale gibi, sürekli ve çok hızlı akıyor. Peki bizim bu gündemi takip etmemiz gerekiyor mu? Etmesek cahil, duyarsız, koyun olarak etiketleniyor; etsek ruh sağlığımızı kaybediyoruz. Peki o zaman, ne yapalım?







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

5.722 kelime · ~29 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur muyum'a hoş geldiniz. Bu hafta başımızın tatlı belası bir konuyu konuşacağız. Gündemi takip etmeye mecbur muyum diye konuşacağız.

Hoş geldin Yaşar'cığım. Hoş bulduk. Sen gündemle ben bana kıyasla çok daha haşır neşir bir insansın. Belki bilmeyenler vardır. 49W'da her cuma günü gündem özel gibi bir yayın yapıyorsunuz ve burada hani çok belki Türkiye iç siyasetinden minimal bahsediyorsunuz. İşte yok Paraguay'da darbe oldu. Çad'ın cari açığı çok fena bu yıl falan gibi. Böyle bilgiler öğreniyorum ben de sayenizde.

O yüzden hani gündemle çok iç içesin. O açıdan biraz daha senin söyleyecek sözlerin vardır bu konuda bugün diye düşünüyorum. Bazı laflar hazırladım. Bazı laflar hazırlamışsındır. Ama ben şahsi olarak gündemden, gündem yorgunluğu çökmüş bir insanım artık yani hayatımın 35. yılında. Özellikle şeyden sonra, gezi olaylarından sonra böyle bir medyayla ve medyadan herhangi bir şekilde bir hakikati alabileceğimize dair bir şüphecilik bende geri dönülemez bir şekilde. Hasıl oldu. Senin bu podcast'teki kelimen. Evet, evet. Hasıl olduğu gibi burada çok kullanmışım. Ben de fark ettim. oluştu diyeyim ya da ortaya çıktı ve ben hani o zamanlar şöyle bir farkındalık yaşadım yani. Gezi olayları olduğunda işte protestolara hep beraber katılıyorduk vesaire ve şey diye yani orada gidiyoruz işte bir protesto yapıyoruz ve sonra akşam haberlere bakıyoruz hani alakasız bir şeyler gösteriliyor.

Transkriptin tamamını oku

gibi orada böyle bir dakika ya burada hani İstanbul'un göbeğinde olan bir şeyi medya bu şekilde aktarıyorsa kim bilir diğer yerde olanlar bize ne kadar taraflı ve yanlı ve bir çeşit taraflı bir kürasyonla bizi ulaştırılıyor diye bir geri dönülemez bir şüpheciliğe girdim açıkçası yerel medyaya dair ve böyle gündeme hep hani biraz daha alternatif bağımsız kaynaklardan takip eder oldum bu olaylar üzerine. Biraz daha böyle hani uluslararası gündemi takip edip hani biraz daha en azından batı medyası daha tarafsızdır. Orası daha demokratik ve daha işte objektif falan gibi bir fikrim vardı. O da bu İsrail-Filistin meselesi ve medyanın onu nasıl ele aldığını görünce o da bozuldu. Yani o da tamamen bir şüpheci bir yola girdim onunla ilgili de. Ve hani bağımsız yayıncılarda, bağımlı yayıncılarda hani bana bir türlü güven veremiyorlar ve artık hani gündemi pek de takip etmiyorum, edesim de gelmiyor. Oradan bir objektif bilgi alabileceğime, bir hakikati alabileceğime dair inancım kalmadı diyebilirim. Şey gibi anlıyorum, beginner level bir vatandaştan artık professional level bir vatandaşa... ...eğriliş süreci, hem Türkiye hem dünyada yaşanan olayların neticesinde. Bu içeriği hazırlarken insanlara soruyordum. Ya sizce gündemi takip etmeye mecbur musunuz diye. Tabii insanlar bu soruyu sorduğum için onlardan evet yanıtı mı beklediğini düşünüyordu. Halbuki ben tam tersini düşünüyorum. Bence insanlar gündemi takip etmeye mecbur değil. Hatta bence gündemi takip etmeseler daha iyi. Neden diye soracak olursan. Neden? Şimdi tabii dediğin gibi her hafta dünya siyasetini sunan ve dünya siyasetindeki Türkiye siyasetindeki gelişmeleri takip eden birinin bunu söylemesi belki biraz paradoksal, çelişkili hatta yanlış duruyor olabilir ama samimi fikrim bence insanlar gündemi eğer... Yorulacaklarsa, duygusal olarak zarar göreceklerse, apolitikleşeceklerse takip etmesin. Çünkü insanların gündemi takip etmekten anladığı şey şu bence her gün dünyada ve Türkiye'de önemli gelişmeler oluyor. Çok kritik şeyler oluyor ve bunların her birine bir tepki verme ihtiyacı içerisinde hissediyorlar ve üzülüyorlar. İşte geçtiğimiz günlerde on orman işçisi hayatını kaybetti. Çok üzücü bir olay. Önce buna üzülüyoruz. Ardından ÖTV zamları artıyor. Buna öfkeleniyoruz. Sonra İstanbul'da bir kadın cinayete kurban gidiyor. Buna çok kızıyoruz. Bunlara sürekli tepki gösteriyoruz. Fakat yaptığımız şey bence siyasi bir eylem değil aslında. Yaptığımız şey bir duygusal boşalma hali. Öfkeleniyoruz, kızıyoruz, duygusal olarak örseleniyoruz ve sürekli bunları tepki göstere göstere

kendimizi harap ediyoruz. Dolayısıyla gündemi takip etmekten çoğu insanın kastı her gün kendisini daha da düşüren negatif haberlere maruz bırakmak. Dolayısıyla diyorum ki gündemi takip edince insanlar duygusal olarak tetikleniyor. Maalesef ki sığlaşıyorlar, mutsuz oluyorlar ve en önemlisi kendi ajandalarını kuramıyorlar. Yani hayata dair, toplumsal vizyona dair

Kendileri bir fikir, bir ortaya vizyon maalesef koyamıyorlar. Çünkü o kadar fazla bilgi ve haber bombardımanı var ki senin fikirlerin, düşüncelerin ajandan burada kayboluyor. Ve bütün bunların neticesinde apolitikleşiyoruz maalesef. Aslında bir politikleşme paradoksu var burada. Yani gündeme en çok takip eden insan, arkadaşlarını düşün. Her gün story koyuyor, tweet atıyor, kızıyor, öfkeleniyor. Aslında en apolitik insan oluyor günün sonunda. Tepki vermek yeterli oluyor ya hani Twitter'da veya Instagram'da estetik bir gönderi paylaşmak yeterli oluyor. Ama onun devamı gelmiyor. Dolayısıyla böyle olacaksa kardeşim gündemi takip etme diyorum ben de.

Peki, bu söylediğin bu arada ben bu programa hazırlanırken, bu bölüme hazırlanırken Hate Inc. diye bir kitap okudum. Matt Taibbi'nin Hate Incorporation'ın kısaltması olarak İNC. Ve burada aslında bu medyanın ve medyayı takip etmenin bizim üzerimizde yarattığı biraz da psikolojik yükten bahsediyordu senin söylediklerine paralel bir şekilde. Ve biz şöyle biraz düşünüyoruz hani gündemi takip edeyim ve işte haberdar olayım ve politik bir vatandaş olarak görevimi yapayım. Hatta bizim ilkokul öğretmenimiz şey yapardı böyle bize gazete okuturdu.

Retro bir şey. Hani mesela her salı günü gazete okuturdu bilinçlenelim diye. Bir yerinde hala mesela gazete okuyan otuz yaşında biri var mı merak ediyorum. Düşünsen her gün işe giderken kolunu altına işte bir gazete sıkıştırıyor ve gidiyor ofise açıyor falan böyle. İşte emlak haberlerini takip ediyor falan.

Bu arada onun da bir keyfi vardı da gazetede bitti maalesef. Neyse mesela bu ilkokul öğretmenin bir şey diyordu hep, önermesi şuydu. Hani bir şekilde siz bilinçli yurttaşlar olacaksınız ve bilinçli yurttaşlık bilincine ulaşmanız için ülkenizde olan bir tenden haberdar olmanız gerekiyor. Eğer haberdar olmazsanız da... Hani argüman şu, haberdar olmazsanız iyi bir vatandaş olamazsınız, işte siyasi bilinçli bir yurttaş olamazsınız gibi. Ama Hate Inc. de yazar şundan bahsediyor, aslında bu gündem bilinçli olarak bizi yorgun, yalnız ve bir şey yapamaz hissiyatı uyandıracak şekilde...

...bir kürasyon yapılıyor. Bu haberlerin bizi de bu mutsuzluk yaratma şeyi aslında bir yan etki değil... ...aslında niyetlenen etki gibi bir argümanı var. Yani medya zaten bizi mutsuz ve... ...işte elimiz kolumuz bağlı hissettirmekten besleniyor aslında... ...ve bu onun ekmeğine yağ sürüyor gibi bir argümanı vardı. Tam burada bir virgül koyabilir miyim? Tabii. Çünkü bence böyle ellerini avuşturarak medya patronları... ...hadi birazcık da insanları mutsuz edelim ve onları mutsuzluğa sürükleyelim demiyor da... ...çok antropolojik bir yerden. İnsanlar kötü haberleri daha çok hatırladığı için ve kötü haberleri daha fazla tıkladığı için... ...onlar da doğal bir eğilim sonucu daha fazla kötü haber giriyor. Düşünsene, sen de bir içerik üreticisin. Yüz kişi senin videona harikasın Ezgi, müthiş, kafamı açtın diyor. Ve beş kişi de işte Allah belanı versin, bu nasıl içerik falan diyor.

Siz de kendi hayatınızdan düşünün. Şu an bunu dinleyen, izleyenler. Kötü şeyleri hatırlamaya daha meyilli oluyoruz. Kötü şeyler bizi de daha fazla iz bırakıyor. Doğal olarak kötü şeyler bizi kendine çekiyor. Bu yüzden de medya hep kötü haberleri daha fazla öne çıkarmaya meyilli oluyor. Buna da bu arada negativity bias diyorlar. Aslında buna karşı bir ön yargı geliştirdiğimiz için medya da hep bunları önümüze çıkarıyor.

Ben bu arada şu söylemine katılmıyorum. Hadi bak birbirimize giriyoruz. Şu söylemine katılmıyorum. Bence bu niyetli bir şey. Yani hani sadece pragmatik bir şey değil. Yani bu tıklanıyor. O yüzden bunu yapıyoruz değil. Ben onun arkasında bir art niyet de düşünüyorum. Beni böyle düşünmeye de Noam Chomsky itti. Birazcık onun bir kitabından bahsedeceğim. İstersen onun üzerine de konuşalım.

Çok meşhur bir kitabı Manufacturing Consent diye yani rıza imalatı. Nasıl demokratik ülkelerde rıza imal ediliyor? Mesela bir savaşa girecek bir ülke. Amerika bir savaşa girecek. Irak, Irak'ı işgal edecek diyelim. Medya eliyle nasıl? Bu arada Amerika'nın Irak işgalinden daha önce yazılmış bir Vietnam'ı konu alıyor ama hani daha güncel bir örnek diye Irak dedim.

nasıl medya bir bu insanları, bütün Amerikan halkını şey yapmakta, bu savaşa girmeye eğilimli ve teşne ve bunun doğru olduğuna inanan bir hale bürünüyor. Bu arada hani Edward Bernays videosu da çekmiştik beraber 49W için propaganda. Aslında reklam sektörünün bir politik ayağı gibi. Hani bize orada bazı ideolojik fikirler ya da bazı siyasi fikirler, satılıyor. Bu satışı da aslında biz hani böyle haber alalım, açalım, objektif gerçeklere ulaşacağız niyetiyle şey yapıyoruz ama aslında orada bir çeşit iktidarın reklam kuşağını izliyoruz gibi bir fikir. İşte Matthew Lipman, işte bu Edward Bernays çok meşhur sinsi bir karakter. Bu propaganda aracı olarak aslında medyayı analiz ediyor. Chomsky bu kitabında. Sen kılıcını çektin, ben de kılıcımı çekiyorum o zaman. Şimdi Chomsky'nin rıza-i maalata argümanına katılıyorum. Dur daha bitmedi daha argümana girmedik. Tamam anladım ama. ABD işte 2. Dünya Savaşı'na girmeden önce hatta 1. Dünya Savaşı'na girmeden önce kitleleri buna hazırladı. İnsanları buna ikna etti. Bunu dünyanın birçok ülkesi yapıyor. Şirketler de yapıyor. Eyvallah, kabulümdür. Ama bence bu 20. Yüzyıl argümanı. Yani modernist bir argüman. Nasıl modernist bir argüman? Büyük güçler var, devlet, şirket, sermaye. Bunlar insanları bir yere sürüklemeye çalışıyor. Ama ben bu işe biraz daha fıkh oluyan bakıyorum. Neden fıkh oluyan bakıyorum? Artık büyük güçler insanları bir yere sürükleme ihtiyaç duymuyor. Biz zaten oraya gitmeye hazırız. Nasıl hazırız? Bu Fear of Missing Out diye bir anlatı vardır, bilirsin. Bir şeyleri kaçırma korkusu içerisindeyiz. Mesela neden gündemi takip ediyoruz biraz da? Ya bir şeyleri kaçırdığımızı düşünüyoruz. Dolayısıyla...

Birileri bizi bir yere sürükleme ihtiyaç duymadan biz zaten onun peşinden gitmeye çoktan hazırız. Dolayısıyla artık birileri dışarıdan bize bir şeyleri dikte etmiyor da biz kendi kendimizi terbiye ediyoruz. Kendi kendimizin efendisi ve kölesi olmuş durumdayız. Dolayısıyla artık burada süreçler çok daha psikolojik ilerliyor. İşte Fear of Missing Out bunlardan biri. Veya bence burada adiyet duygusu var. Düşünsene İnstagram'a giriyorsun ve arkadaşlarının bir konu hakkında sürekli bir takım paylaşımlar yapıyor. Sen paylaşım yapmadığında insanlar senin hakkında şunu düşünüyor. Bu konu hakkında niye konuşmadı?

Veya bu konu hakkında konuşmaktan çekiniyor mu? Veya biz de aynı fikirde değil mi? Bazen başkaları paylaşım yaptığı için sen o paylaşımı yapmak zorunda hissediyorsun. Veya farklı bir paylaşım yapmaktan, kendi fikrini söylemekten başka arkadaşların bu konuda çoktan fikrini paylaşmış olduğu için çekiniyorsun. Dolayısıyla çok daha bireysel, hatta daha ufak sosyolojik mekanizmalar insanları bunlara itiyor gibi düşünüyorum. Bence onlar da itiyor ama hani şu yanlış bir ikilik olur hani ya bu itiyor ya şu itiyor yani hem medya bir şekilde yapılanmış ve ben burada hani Chomsky'nin provaganda modelini sunacağım biraz da onun tarafındayım. Hem medya bir şekilde yapılanmış hem de tabii ki bazı sosyolojik veya psikolojik mekanizmalarda bizi o medyanın parçası olarak bir tüketici olarak bunun bir parçası yapıyor ve ilgimizi çekiyor vesaire.

Şimdi şöyle bir model sunuyor, ben bunu çok güzel ve iyi bir özet olarak gördüm bu Rıza İmalat kitabında. Bu arada Chomsky'nin değil sadece kitap, Edward Herman ve Noam Chomsky beraber yazıyorlar. Bu kitabın temel tezi şu, medya kurumlarının bağımsız ve tarafsız değil, sistematik bir şekilde egemen sınıfın yani elitlerin... ...ve iktidarın çıkarlarını temsil ettiği. Bunu da hani göstermek, kanıtlamak için bir model ortaya atıyorlar... ...propaganda modeli diye ve bu modele göre medyanın haber seçimi ve sunumu tam beş filtreden geçiyor... ...ve bize, bir izleyiciye o şekilde ulaşıyor.

Bu filtrelerde birincisi medyanın sahiplik yapısı, işte mesela Demirören'in çıkarları ya da işte Rupert Murdoch'un ticari çıkarları. İlk filtre bu. İkincisi reklam gelirleri filtresi. Yani reklam vereni korkutmayacak içerikler ve ortadan içerikler sunmak. Üçüncüsü resmi kaynaklara bağımlılık. Yani... Bir haberi sunarken, bir haber aktarırken işte resmi devlet verilerinden bunu almak gerekliliği ve hani bağımsız insanlardan, gazetecilerin yeterince daha marjinalize edilmesi ve yeterince meşru görülmemesi diyelim. Dördüncü filtre bu tepki mekanizmaları. İşte bir şey, Flak diyor bunlara, Edward, Herman ve Chomsky. Bu mesela bir şey yayınladın ve işte tepki yağmuru geldi, işte rütük arandı, e-mail yağmuruna tutuldun, telefonlar geliyor falan filan. İşte bu tepkiden korku. Beşincisi de genel anlamda bir ideolojik kontrol işte. A Haber ise onun ideolojik çerçevesini sunma, işte Sözcü TV ise onun ideolojik çerçevesini sunma. Yani bize gelen, ulaşan haber bu beş tane son derece sıkıntılı olan kendi içinde filtreden geçerek ve son derece subjektif ve yanlı bir şekilde ulaşıyor. Ve nasıl rıza üretiyor? Aslında şöyle diyor Chomsky ve Herman.

Devletin ya da sermayenin sansür mekanizması gibi çalışmıyor medya, çoğunlukla demokratik ülkelerde. Aslında çok daha sinsi ve incelikli bir şekilde ikna ediyor izleyiciyi, egemen görüşe ve sansür yapmıyor. Ülkemizde sansür de var bu arada ama demokratik ülkelerde daha incelikli ve sinsice işlediği için sansürden çok günden belirleme, bilgiyi çerçeveleme ya da önemli olanı önemsizden ayırma gibi stratejilerle bunu yapıyor. Yani hani oradaki kürasyonla aslında ve bilgiyi ne şekilde bize sunduğuyla, hangi işte anahtar kelimeleri kullandığıyla bazen işte terörle mücadele mesela geldi şu an aklıma. O şekilde bir çerçeve oluşturarak sansür değil de şekil verme olarak yapıyor bunu aslında. Ve bu çok daha zor fark edilebilir bir beyin yıkama mekanizması haline geliyor aslında. Çok daha başarılı oluyor o açıdan.

Bu bence medyanın arzı noktasını çok iyi özetledin. Ben biraz talebe bakmak istiyorum. Çünkü evet, arz kesinlikle bu filtrelerden geçiyor. Ama bugün de soruyoruz ya, gündemi takip etmeye mecbur muyum? Çünkü biz buna neden talep gösteriyorduk? Birazcık Türkiye'ye çekeceğim konuyu. Çünkü dedin ya, öğretmenimiz hepimize gazete okutuyordu. Ki bence gazete hala sosyal medyaya kıyasla daha iyi. Çünkü bir gün boyunca bekletilmiş haberleri okuyorsun. O haberlere anında erişmiyorsun ve günün sonunda o haberler hakkında hem daha fazla düşünmüş insanların yazdıklarını okuyorsun hem de senin de daha fazla düşünme sürecin oluyor.

açıyorsun, okuyorsun. Dün gelişmiş haberleri taze ve serin bir kafayla okuyorsun ve günün geri kalanında bu haberlere bir daha maruz kalmıyorsun. Aslında orada o süreç yaşanıyor ve bitiyor. Bugün içinde yaşadığım süreç nasıl? Twitter'a her an erişebiliyorsun ve orada muazzam bir bilgi akışı var. Son dakika, 15 dakika önce bir yerde bomba patladı. 20 dakika önce şöyle bir kanun geçti. 30 dakika önce böyle bir video yayınlandı diye sürekli ve sürekli ve sürekli bilgi yağmuruna tutuyorsun. Bu seni günün her saati aslında aşağı doğru çekiyor. Daha da öfkelendiriyor, daha da yıpratıyor, daha da örseliyor.

Günün sonunda bu talebi neden gösteriyoruz diye kendime soruyorum. Yani 5 sene önce bunu tartıştığımızda insanlar bize cahil derdi veya siz koyun mu olmak istiyorsunuz derdi. Çünkü Türkiye'deki atmosferde sürekli gündemi takip etmek, sürekli Türkiye ile haşır neşir olmak bir nevi bir zorunluluk hatta bir aydın olma hali gibi değerlendiriliyor. Yani bir aydın veya okumuş biri tabii ki Türkiye'deki gelişimleri takip edecek. Tabii ki Türkiye'de ne olup ne bittiğini bilecek. Tabii ki Türkiye'de her bir pozisyonu olacak gibi düşünülüyor. Ben diyorum ki bunlar doğru ama bunun doğru yolu her an Türkiye'de ne olup bittiği hakkında yorum yapmak ve bunları takip etmekten geçmiyor. Dün

İşte 10 tane orman işçisi hayatını kaybetti. Sen bir sene boyunca kafayı buna takabilirsin. Dünyada, Türkiye'de orman yangını sayısı artıyor mu? Buna dair hazırlanan bütçeler nasıl? Buna nasıl mücadele ediliyor? Hangi ihmal oldu da bu insanlar hayatını kaybetti diye? Bu işin inceliklerini öğrenmeye başlarsın. Ama bizde olan şey şu. Sürekli biz bambaşka bir konudan başka bir yere doğru bir koşturur vaziyetteyiz. Yani kendimi adeta bir itfaiyeci gibi hissediyorum. Orada yangın çıkıyor. Hadi koşturuyoruz, tepki gösterelim. Böyle olmaz, yasayı değiştir bilmem ne. Bitiyor.

Böyle nefes nefessiz bu sefer başka bir şey patlıyor. Hak kardeşi olmuş oraya koşturuyoruz koşturuyoruz böyle olmaz işte istifa et bilmem ne. Sonra diyorlar ki durun durun başka bir olay oldu oraya doğru gidiyoruz. Şimdi böyle bir durumda kimse politik bir bilinç geliştiremez ve maalesef ki dünyada ve Türkiye'de sanki siyaset medyadan ve paylaşımdan ibaret gibi düşünülüyor.

Sadece etkileşim, görünürlülük. Hayır, siyaset böyle bir şey değil. Siyaset normalde bir örgütlenme mesela değil mi? İnsanlarla o konuda örgütlenirsin, tartışırsın, bir araya gelirsin, bir yasa tasarısı ortaya koyarsın, kararlıcıları etkilemeye çalışırsın, sermaye gruplarını bunun yanında veya karşısında tavır almaya zorlarsın. Siyaset dediğin şey aslında karar alma süreci, ikna etme süreci, insanları bir araya getirme süreci. Siyaset veya toplum etkileme sadece paylaşım yapma görünürlük değil ki. Bizi apolitikleştiriyor derken bunu kastediyorum. Sanki görevimiz sadece paylaşım yapmak ve bunu yaptığımızda her şey bitiyor. Değil. Keşke bu kadar kolay olsa. O yüzden hiçbir şey değişmiyor zaten. Yani biz toplum olarak ve özellikle muhalif ekosistem olarak derinliksizleştirildik. Yani sadece sosyal medya ve medya kısıtlandık. Halbuki siyaset çok daha devingent, atılgan ve çok daha dinamik bir şey.

Devingenin şu an mı aklına geldi yoksa bunu hazırlamış mıydın? Tam olarak şu an aklıma geldi. Ve de söylediklerinin şunu ekleyeceğim, biraz paralize edici de bir faktör oluyor yani. Hiçbirine yetişemiyorum. Orada orman yangını oldu, orada bir kadın cinayeti oldu, başka bir yerde LGS soruluyor. Hani gündeme yetişemiyorum, en iyisi hiçbir şey yapmayayım gibi bir yere de.

Gidiyor aslında. Kesinlikle insanları daha da umutsuzluğa sürüklüyor. Bak, bunun karşısında olan şeyler de var mesela, değil mi? Mesela Pod B'de Ozan Gündoğdu'nun programı daha yavaş habercilik açısından bakıyor. Yani bir meseleyi alıyor. Bütün o duygusallığından arındırıyor ve insanlara bu şundan oldu. Buraya doğru yol açtı. İnsanlar böyle tepkiler verdi. Bunun arkasında şu olabilir veya bu olabilir gibi yavaş gazeteciliği bize sunuyor. Birazdan 49 W reklamı gelecek. Yok, gelmeyecek. 49 W reklamı gelmeyecek. 49 W'den bahsetmeyeceğim.

Ama yani siz de şimdi ben seni öveyim şimdi senin kendini övmen zor olur. Eyvallah bunu bekliyordum zaten. Sizin yaptığınız da böyle bir şey. Kesinlikle biz de bunu yapıyoruz falan diyormuşum.

Yeni sonunda medyanın ve özellikle tık üzerine çalışan medyanın yapısını iyi anlamamız lazım. Bunlar dikkat ekonomisinden faydalanıyor. Dikkat ekonomisi artı negatifiti bayez. Bu bizi bitiren bir şey. Beni medyaya dair şu da çok irite etmeye başladı. Yani ana akıl medyadan bahsediyorum bu arada. Biraz sen sosyal medyadan, ben de ana akıl medyadan bahseder olduk organik bir şekilde. Özellikle batı medyasında bunu fark ettikten sonra hani şey, Jackie'nin lafı var ya, ideoloji gözlük gibidir, bir taktın mı geri çıkaramazsın, başka şekilde bakamazsın. Birazcık o oldu bana ve artık o batı medyasına aynı şekilde bakamıyorum. Bu mesela bazı seçici temsil...

şeyini gördüm Chomsky'de benim kafamda olan ama onun böyle sistematize ettiği bir örnek diyor ki bu işte propaganda sisteminde bilgi doğrudan sansürlenmiyor ama titizlikle süzülüyor ve diyor ki medyada neyin öne çıkarıldığı veya görmezden gelindiği nesnel haber değerine göre değil yani neden bu haber önemli ya da önemli mi? diye değil, elit çıkarlarına göre belirleniyor ve burada birkaç tane örnek veriyor Chomsky. Ben bunları vereceğim, bir de kendi örneklerimi de ekledim. Bir Armando Valladerez diye bir Kübalı muhalifin örneğini veriyor Chomsky. Bu Fidel Castro rejim zamanında işkenceye uğradığını, Söylüyor ve tabii ki ne falan hani Amerikan medyası bunun üzerine çullanıyor. Gel bize de röportaj ver. Nasıl? Ne? Anlat bakalım. Kastrolerci mi? Ne kadar kötü falan. Şu komünistler ne kadar kötü diye adamın üzerine çullanıyorlar. Ama hani karşısında kontrast olarak hani her kanala çıkıyor, sürekli röportaj veriyor falan bu Kübal'ın muhalif. Ama karşısında mesela Herbert Anaya diye birinin örneğini veriyor Chomsky. Bu da El Salvador İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ve ABD destekli hapishanelerdeki sistematik işkenceyi çok böyle detaylı bir şekilde belgeliyor. 730 mahkumdan yeminini ifade topluyor ve bu ifadelerde bir Amerikan subayının da işkenceye katıldığı anlatılıyor. Ama bu belgeler ve videolar Amerikan basın tarafından tamamen yok sayılıyor. Anaya sonra serbest bırakılıyor ama muhtemelen ABD destekli güçlerce daha sonra suikasta uğrayıp öldürülüyor.

çok aslında gündem olması gereken bir şey. O iktidarın ya da eli çıkarlarının şeyine uymadığı için asla gündem olmuyor ve hani esamesi bile okunmuyor aslında çok gündem olması gereken bir şey. Mesela Navalni örneği benim aklıma geldi bunları okurken. Rahmetli hani adamı da öldürdüler şimdi kötü konuşmak istemem ama hani Navalny aslında bir Rus muhalifti ve Putin'e muhalifti ama gücü batı medyasında Rusya'da olduğundan çok daha fazla gösteriliyordu. Sanki işte ne bileyim onların imamoğlusu falan gibi hani gerçekten sahip olmadığı bir kamuoyu desteği varmış gibi. Aslında yüzde 2-3 falan böyle çok kenarda köşede kalmış bir şeydi. Ben hatta birkaç Rus arkadaşla konuşmuştum ya işte Navalny çok

İşte ilham verici bir karakter falan filan diye. Onlar da ne Navalny'si ya? Hani kim ki o? Falan seviyesindelerdi yani. O Batı'nın parlattığı bir tip falan gibi. Ama her dakika o esnada Navalny. Bütün BBC'de, CNN'de sürekli Navalny dönüyordu mesela. Ya da işte Wikileaks olayları. Aslında çok çığır açıcı, dünyayı yerinden oynatacak şeyler oluyor. Ama gündem olmayınca sanki böyle bir izleyici de bu önemsiz ya da herhalde çok da yalan haber falan gibi böyle bir

...şey oluşuyor, algı oluşuyor. Ben bu medyanın bu sinsi kürasyon yöntemine... ...ben iriti oluyorum ve şey, biraz bu bence sosyal medyaya da artık tezahür etti. Bu sefer böyle atıyorum, şimdi kendisi hapiste gerçi ama mesela... ...Fatih Altaylı gündem belirliyordu, muhtemelen bu yüzden hapiste ama... ...hani gündemin ne olduğunu hani sosyal medyada belirliyor ama... ...orada da bir ideolojik bir süzgeçten geçiyor tabii ki. Bence hem ideolojik ama daha önemlisi algoritmik bir sözleşme geçiyor. Yani biz mesela sosyal medyayı kafamıza canlandırsak belki bomboş bir arazi gibi düşünüyoruz değil mi? Yani işte orası bir meydan. Agora, Twitter dediğin şey insanlar bir şeyler yazıyor ve orada bir havuz gibi toplanıyor. Sen tweet atıyorsun, o sana alıntıları ete atıyor vesaire. Halbuki orası bir meydan değil.

Çok daha derinlemesine baktığında orası belli duvarlarla ayrıştırılmış bir labirent ve herkes o labirentin belli bir hücresinde ve kimse labirentin hangi hücresinde olduğunu da bilmiyor. Karşısına çıkarılan duvarlar aslında algoritmalar tarafından belirleniyor. Dolayısıyla sana çizilen yol günün sonunda bir takım mühendislerin elinden geçiyor. Bu da orayı özgür bir yer değil. Aslında önceden ayarlanmış ve imal edilmiş bir yer haline getiriyor. Fakat... Bence buna düşmemizin ve sürekli gündemi takip etmek zorunda hissetmemizin bir başka sebebi var. Onu da kendi hayatımdan bir örnekle anlatacağım. 2016'da başladım ben Boğaziçi'nde okumaya ve benden önce okuyan insanların işte hikayelerini dinliyorum, sohbet ediyoruz. Bana öyle bir Boğaziçi ve İstanbul'da entelektüel yaşamı anlatıyorlar ki işte Fatih'te bilmem ne okuma kursu, işte şöyle bir etkinlik Cihangir'de, işte Kadıköy'de bir tiyatro gösterisi falan ya dedim. Ben de İstanbul'da okudum, ben de Boğaziçi'nde okudum. Benim okuduğum üniversite hayatım böyle bir üniversite hayatı değildi. Sonra birazcık üzerine düşünce şunu fark ettim. Orada 2016'da başlamış olman bir şeylerin değişimini aslında işaret ediyor. Yani ben 15 Temmuz darbe girişiminin ardından üniversiteye başlamış biriyim ve Türkiye'de...

O dönemden itibaren sivil yaşam, kolektif yaşam aslında çok değişti. Giderek daraldı ve insanlar eskisi kadar bir araya gelmemeye başladı. Farklı fikirler eskisi kadar birbirini görmedi veya birçok sivil inisiyatif kendini daha çok içine kapattı. Bu giderek arttı maalesef. Buna pandemi sebep oldu. Üzerine Türkiye'deki ekonomik kriz sebep oldu. Üzerine 19 Mart süreci sebep oldu. İnsanlar hem siyasi olarak hem ekonomik olarak hem de daha böyle duygusu olarak...

Gittikçe örselenmiş hissetti ve biz giderek daha az bir araya gelen bir toplum olduk. Giderek daha az birbiriyle real anlamda konuşan bir toplum olduk. Bu da bizi sosyal medyaya veya medyaya muhtaç bıraktı. Bence bizim günün sonunda en büyük problemimiz Türkiye'de maalesef küçük kamusal alanların bitmiş olması. Türkiye'de zaten sivil toplum o kamusallık her zaman çok zayıftı ve devlet en güçlü aktördü. Şu an devlet daha da güçlenmiş durumda ve üzerine biz sadece birbirimize sosyal medyadan veya iletişim üzerinden...

...haberleşme zorunda hissediyoruz. Halbuki sosyal medya, medya çok insani taraflardan soyutlanmış bir yer. Birbirine çok rahat küfredebiliyorsun veya çok rahat tetiklenebiliyorsun. İnsanlar bir araya gelse, bir arada konuşsa o gündeme dair belki çok daha derinlikli fikirlere erişecek. Ama her şey medya indirgendiğinde biz sadece o medyanın seyircisi oluyoruz. Dolayısıyla gündemi takip etmeye mecbur muyum derken aynı anda şu soruyu da soruyorum insanlara.

Ya biz siyaseti veya hayatı sadece medya üzerinden anlamaya mecbur da değiliz. Biz aslında bir araya gelerek, insanlarla konuşarak, o etkileşimleri kurarak, bir yerin parçası olarak bir dernek, bir siyasi parti, bir kolektif yapı o zaman daha anlamlı hissediyoruz. Çünkü Ariso'nun dediği gibi insan günün sonunda sosyal bir hayvan. Politik bir hayvan onun lafı da. Politik kadar yapalım ama sosyalliği vurguluyor. Kolektif bir varlık. O kolektiflik olmadığında... Şimdi geçenlerde Çin'e gittim ya. Bu arada Çin'i anlat ama sence şu mesela Saraçhane protestoları, bu dediğin şeyi yeniden canlandırmadı mı? O komisodan da yeniden bir araya gelip o kolektif gücü hissetmeye, yalnız olmadığını hissetmeye.

Protestolar bence en çok bu yüzden anlamlı. Yani insanlar bir araya geldiği için anlamlı. Orada ilk defa bir genç dışarı çıkıyor ve dışarı çıkmanın ne anlama geldiğini anlıyor. Nasıl devlet otoritesiyle karşı karşıya geldiğini anlıyor. Kendi yaşıtlarının gözünün önünde coplandığını gördüğünde devlet işletinin ne olduğunu anlıyor. Veya dedin ya Gezi Parkı benim fikirlerimi çok değiştirdi. Evet birçok kuşak için o kitlesel protestolar medyaya, egemene, sermaye olan bakışı değiştiriyor. Bu yüzden bence de orada bir umut var ve o umut bugün

Belki bir kandil ışığı gibi ama on sene sonra o çok daha güçlü bir ateş olmaya başlıyor. Çin'i vurgulamamın sebebi şuydu. Orada birazcık distopik bir ortam hissettim. Çünkü orada bir gece kulübüne gittim. Normalde ne bileyim bir gece kulübüne veya bir bara gittiğinde nasıl bir ortam olur? İnsanlar dans eder, eğlenir, birbiriyle sohbet eder. Değil mi? Çok fiziksel bir interaksiyon vardır. Halbuki olan şey şuydu, kocaman bir led ekran vardı. Bu led ekranda da küçük bir karekod vardı ve bir yandan da mesajlar akıyor. Elbette Çince olduğu için anlayamıyorum ama orada oturan insanların mesaj attığını da anlayabiliyorum. Çünkü her birinin bir fotoğrafı var vesaire. Olay şuymuş, o karekodu okutuyorsun ve o chat grubuna dahil oluyorsun. Sonra insanlar bildiğin aynı mekanda oturarak telefondan mesajlaşıyorlar. Espresso'la getirmeye başlamış bu arada. Boykota karşı bir flörtleşme uygulaması. Gerçekten insanlar birebir konuşuyor. Burada ortak chat grubuna...

Ve bütün Barkovizyon'da mı yayınlanıyor? Aynen, aynen. Böyle orada, LED'de insanlar, chat grubunda mesajlaşıyor. Şimdi bence bu çok distopik bir yere götürüyor bizi. Şimdi gündemde böyle bir şey bir yerden baktığında. Gündemde insanları alıp götürüyor ve sen orada kendi ajanlarını kuramamaya başlıyorsun. Bence bireyin 21. yüzyılda sahip olacağı en önemli özellikler bir dikkatini toparlayabilmesi.

Yani kendi gündemini oluşturabilmek çok önemli bir şey. Orada çünkü yağmur bulutu gibi üzerine gelen bir akış var. Medyanın, sosyal medyanın, insan paylaşımlarının. Burada sen kendi ayağını yere sağlam basıp kendi gündemini oluşturabiliyorsan... ...işte o zaman bence gerçek bir politik bilince ulaşabiliyorsun. Aksi halde rüzgarda savrulan bir yaprak veya bir nehirde akıntıya kapılmış bir fitik gibi oluyorsun. Pastoral bir duygu kattın evet.

Güzel dedin, beğendim. Bana ilham verdin o sevdiklerin. Hemen 49W yayınlarını izlemeye başlayacağım galiba. Hayır kesinlikle. Ben tam tersine şeyi davet ediyorum insanları, gerçek hayata, sosyalleye davet ediyorum. Bu çok daha kıymetli bir şey.

Bu arada hani Chomsky'ye geri dönecek olursak, hani o nasıl bir hani hiç gündem takip etmeyelim, gündem takip etmeye mecbur muyum sorusuna, o aslında hani takip etmeyelim değil de şöyle bir tavsiyede bulunuyor, ben bunu değerli buldum açıkçası. Yavaş, derin ve tarihsel bir okuma yapacak şekilde gündemi takip etmek. ...gündem yerini diyor Chomsky. Tarih, kuram, işte yerel deneyim, etik düşünce... ...yani kestirme olmayan böyle hani löp bilgi olmayan şekilde gündemi takip ederim. Daha derinlikli ve yapısal sorunları görerek... ...daha yapısal bir çerçevede olayı bakıp değerlendirelim. Hani her bir böyle token, tek tek tek bir sürü olay oluyor değil de bu olayların hepsi... ...bize nasıl bir çerçeveye götürüyor ya da işte neoliberal düzende bu olan işte orman yangınlarına... ...nasıl bir çerçeveye oturtabiliriz gibi daha geniş bir kapsamdan bir okuma yapmayı... ...ve böyle anlamlandırmayı ve bu anlamlandırmayı yaparken de medyadan aldığımız bilgilere... ...şüphecilikle biraz da bakmayı daha böyle... Kuramsal bir çerçeveden aslında yorumlamayı tavsiye ediyorsan... ...sen ne düşünürsün? Sen gündemi takip eden birisin ve... ...sonuçta senin de bir gündem takip etme yöntemin var. Bir okuman var gündeme dair. Sen nasıl bir yöntem izliyorsun?

Bir kere benim işim yani ben aslında iş olarak gündemi takip ediyor ve insanlara trend olarak anlatıyorum. Günden bir yağmursa o yağmur suyunu toplayıp süzüp insanlara sıcak bir yaz gününde soğuk bir su olarak veriyorum. Onları ferahlatsın ve susuzluğunu gidersin diye. Ama bence şeyi de vurgulamak lazım. Türkiye'de bu kadar gündemi takip ediyoruz çünkü fakiriz abi.

Yani yapacak başka bir şeyimiz yok. Bu kadar sosyal medyada niye bu kadar vakit geçiriyoruz veya niye bu kadar gündeme kendimizi adeta yapışmış hissediyoruz? Çünkü bir hobimiz yok, bir zamanımız yok, bir enerjimiz yok. Yapacağımız tek şey de telefonu açıp iki üç saat boyunca işte şurada şu olmuş, Instagram'da bunu paylaşmış, YouTube'da bu bunu söylemiş şey indirgeniyor. Dolayısıyla paramızın olmaması... Hobimizin olmaması, enerjimizin olmaması, İstanbul'da sadece eve gitmek için bile 3 saat harcamamız aslında günün sonunda belli bir ekonomiye, belli bir sınıfsallığa geliyor. Bir kere bunu net bir şekilde vurgulamak lazım. Ama şunun da bir keyfi yok mu? Bu Deniz Göktaş'ın stand-up'unda vardı ama bu şey seçim öncesi, hani 2023 seçimi öncesi. Herkesin böyle Kılıçdaroğlu'nun kazanacağını düşündüğü bir zamanda Deniz Göktaş'ın şöyle bir esprisi vardı hani yani Tayyip Erdoğan gideceği için üzülüyorum çünkü hani ortak bir muhabbet ve nefret objesini kaybediyoruz ve hani ortak konuşacak bir şeyimiz kalmayacak hep beraber sevmeyeceğimiz bir şey kalmayacak falan gibi. O yüzden kalsın mı diyor. Yok, öyle bir espri yapıyordu yani stand-up'un esprisiydi. Tayyip Erdoğan'ın seçimi kaybedeceğini varsayarak yaptığı bir espriydi. Aslında ben mesela şimdi yabancılarla iç içe olduğum bir profesyonel hayatım var ve onların konuşmalarına da çok maruz kalıyorum dolayısıyla.

Muhabbetlere bayık yani. Hani hiç olmazsa bir gündemi takip ettiğin zaman bir üzerine konuşma. Hani sadece ben onu fakirlikle ilgili değil de hani dert olunca böyle üzerine konuşma karşındaki insanın etik değerlerini anlıyorsun. Böyle cüsi bir şeyler çıkıyor falan filan yani hani ne bileyim. Norveçli biriyle konuşuyorsun abi. İşte yok süpermarkette şu vardı. Yok havalar bu aralar kötü. Geçen hafta şu tatile gittim falan seviyesinde muhabbetler. O yüzden ben şey kültürünü seviyorum yani hani.

Masada oturunca siyasi şeyler, konuşma kültürü. Yani diğer alternatiflerine göre bence fena değil. Ya çok katılamadım. Sebebi şu, çünkü şundan dolayı şimdi tarih, Edem Eldem o da bir tarihçi. Türkiye'deki tarih ilişkisini, Türkiye'yi hem bir tarih delisi... ...hem de bir tarih korkusu olan bir ülke olarak anlatıyor. Yani insanlar tarih konuşmayı çok seviyor. Sürekli tarihle yatıp kalkıyor. İşte tarih dizileri, tarihi kavramlar, tarihi şansiyetler, tarihi olaylar, savaşlar... Ama bir yandan da gerçekten bu savaşlar ne anlama geliyor? Neden biz bunları yaşadık? Tarih bizim için ne ifade ediyor? Sorusuna da verdiğimiz bütünlüklü, anlamlı, felsefi bir cevap da yok. Bence siyaset içinde benzer bir şey var. Biz evet sürekli siyaset konuşuyoruz. Diyorsun işte arkadaşlarla oturup işte rakı masasında şu şöyle, bu böyle, bilmem ne şöyle oluyor. Ülke çok kötü veya ülke çok iyi değil mi? Bunlar çok konuşuluyor. Ama bunlar aslında sadece kendi eko çemberimizde konuştuğumuz, arkadaşlarımıza veya birbirimizi pohpohladığımız ya da beraber enerjimizi düşürdüğümüz sohbetlerden ibaret oluyor. Onun daha derinlikli...

versiyonunu yapmıyoruz. Yani mesela bir etik, siyasi etik ne demek sorusuna cevap vermiyoruz veya kurumlar nasıl çalışıyor? Herkes bu kadar bu arada kurumsal siyaset bilmek zorunda değil elbette ama insanların hani belli bir iki konu hakkında derinliği de olmuyor. Yani evet sürekli gündelik siyasi şeyler konuşuyoruz ama muhtemelen işte bir sinema hakkında, bir film hakkında, bir hobi hakkında ya da dünyadaki herhangi bir olay hakkında derinlemesine de konuşmamızı engelliyor bu. Dolayısıyla şey gibi hissediyorum. Hani hangi iki senaryoyu tercih ederdim? Herhalde ikinci anlattığım şeyi tercih ederdim gibi geliyor bana. Burada bitirirken şunu da söylemek istiyorum. Şunu iddia etmiyorum. İşte gündemi takip etmeyelim. Türkiye'den kendimizi kurtaralım. Kendi bireysel hayatlarımızı yaşayalım. Tamamen tüketim toplumuna adapte olalım. Bunu bahsetmiyorum. Bu da bence kötü bir şey. Bunun alternatifi ve bize iyi olarak sorulan, sürekli gündemi takip eden, sürekli... Her şey hakkında fikri olan öfkeli veya iyimser insan profili de bence onun sadece simetrik tersi. Yani arada bir yer var, arada bir yer. Kendi iki üç konumuzu seçtiğimiz, onlar hakkında derinlemesine tefekkür ettiğimiz, siyasi anlamda gerçek bir politik bilinceye iliştiğimiz ve onları uygulamak için ufak da olsa çaba gösterdiğimiz. Bir örnek anlatayım sana. Şimdi yaz ayları çok terliyoruz. Metroya biniyorum. Metroda klimalar on sekiz, yirmi derece çalışıyor ve çok güçlü çalışıyor.

Aslında bir şok vücut için değil mi? Yani vücudun çok ısınmış. Sen ise metroya giriyorsun ve çok soğuk bir alana maruz kalıyorsun. Ben de bunu eleştirdim. Yani bu klimalar daha az çalışabilir veya insan sayısında... Hafta oluyorum. Sırtıma vuruyorsun. Sen ofiste nefret edilen kızsın. Aynen. Ki ben bu arada genç, sağlıklı bir erkek olarak bunu söylüyorum. Yani bunun yaşlısı var, hamilesi var, çocuğu var, bilmem ne bir sürü insan profili var. Yaşaraksızsın. Hayır. Şuna demek, insanlar tepki gösterdi. Derdin bu mu?

Evet kardeşim, derdim bu. Yani derdimiz bazen günlük hayatın bu kadar ufak şeyleri olabiliyor ve biz daha ufak şeyleri çözemiyorsak, bırak büyük şeyleri çözmeye gücümüz ve mecalimiz olsun. Yani bizim toplum olarak bir şeyleri konuşma kapasitemiz var, niyetimiz de var ama çözme becerimiz yok. Çözme becerisi ise direkt büyük problemleri çözerek başlamıyor. Yani Türkiye'nin işte demokrasi sorunu, Türkiye'nin ifade özgürlüğü sorunu, Türkiye'nin kalkınma sorununu, Türkiye'nin ulaşım sorununu, belediyelerin yaptığı işte bir takım uygulamaları veya çok ufak parçaları çözmeden çözemezsin. Çünkü önce meta düzeyde problem çözebilmeyi öğrenmemiz lazım. Önce meta düzeyde bir şeyler hakkında derinleşeceğiz ki o parçalar birleşecek, uzaktan baktığımızda anlamlı bir resim oluşturacak.

Evet, ben bu arada sana bu konuda katıldığım şey... Benim de bir tane videom vardı Kötü Ömerler kanalında. Şey hakkında işte erkekler için tasarlanmış bir dünyada yaşamak. Kadın olarak. Kadın olarak yaşamak. Orada da umumi tuvaletlerle ilgili bir yani mevcut bir veriyi anlatıyordum. İşte umumi tuvaletlerin kadınlara daha fazla metrekare tahsis edilmesi lazım. Çünkü işte kadınlar pisuar kullanamadıkları için... ...herhangi bir, işte hatta T zamanında çok daha az tuvaletini yapabilen insan oluyor... ...kadınlar tuvaletinde ve bu devamlı kadınlar tuvaletinde bir sıra olmasına sebep oluyor. Carolina Crioda Perez'in, bu arada çok iyi bir kitabıydı, ''Görünmez Kadınlar'' diye. Herkese de tavsiye ederim bu arada, konusu geçmişken. Onun altına işte bunu ben TikTok'a koydum böyle bir kesit olarak hani birçok şey var işte ne bileyim arabalardaki güvenlik mankenlerinin erkek olarak kullanılması vs. vs. ya da ilaç şirketlerinin hep erkekler üzerinde deneylerini yapması falan filan gibi. Ama bu umumi tuvaletlerle ilgili şey TikTok'a koydum ve altına hep bu senin söylediğin şey abla ülkede dert mi kalmadı da bunu yapıyorsan. Hani bu aslında bir fallacy yani, bu bir düşünme hatası yani. Sadece böyle tek büyük bir problemi var Türkiye'nin ve onu hep beraber çözmeden hiçbir şey çözülmez falan gibi değil. Bence de hani ufak ufak aynı anda simultane olarak farklı farklı problemleri, bizim için önemli olan problemleri değerli bulduğumuz...

Problemleri çözmeye çalışarak ve bunun için efor sarf ederek bence güzel bir politiklik yakalarız aslında. O açıdan da sana katılıyorum. Derken burada bitirelim istersen. Bence güzel bir sohbet oldu. Peki sence gündemi takip etmeye mecbur muyum diye sana sorsam ne cevap verirsin? Ben mecburum. Ben mecburum. Sizde ki... Sokaktaki adam olarak.

Sokaktaki adam da gündemi takip etmeye mecbur olanları takip etsin. Böylece zaman tasarrufu yapmış olsun. Kendi reklamında. Aynen. Satıcı olarak. Siz beni takip edin. Boşverin gündemi. Ama böyle ara elemanları yani senin gibi hani ben değerli bulurum yaptığımız işi bu arada. Şaka bir yana. Çünkü siz böyle sindiriyorsunuz. Bir çerçevede insanlara sunuyorsunuz. Sen ve senin gibi insanlar. Çağrı Mert Bakırcı'yı düşün mesela. Yani insanlar oturup o makaleleri okuyacak ne bilgi birikiminde zamanı var. Birileri onun iletişimini yapıyor.

Evet, yani ben de kendimi işte felsefede böyle bir yere konumlandırmaya çalışıyorum. O açıdan böyle hızlı hızlı hızlı böyle fast food haberler yerine daha böyle geniş çerçevede gören bir okumayla haberlere yaklaşmak belki daha sağlıklı bir tavsiye olabilir. Aslında bütün bu bölümü kendimizin reklamı yapmak için çekmişiz. Türkiye'deki medyacılıkla ilgili değil de sadece reklam için çekmişiz. Ya ben medyacılığı konuşmak istedim ama sen devamlı konuyu kendine getirdin. Şaka tabii ki.

Yaşar'cığım geldiğin için çok teşekkürler. Çin'den ayağının tozuyla geldin. Ben teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde seni yeniden karşımda görene kadar sana hoşça kal diyorum ve dinleyicilerimize de hoşça kalın diyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Bay bay.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)