
3.323 kelime · ~17 dk okuma
Şu hayatta hiç başka derdimiz yokmuş gibi önceki bölümlerde tenis dünyasının politik mücadelelerini ve amatöründen profesyoneline kadar herkesin çektiği maddi zorlukları ele almıştık. Görünürde para konuşuyoruz da aslında rekabetin felsefesini yapıyoruz. Sporun temel vaadi adalet. Kim olursan ol, nereden gelirsen gel, yeterince iyi olduğun sürece tahta oturabilirsin.
Öte yandan elitlerin sistematik olarak korundukları bir yapı gözlemiştik. Herkes aynı puan cetvelinde ama aynı puan sisteminde değil. halk merdiveni birer birer tırmanmaya çalışırken tepedekiler üçer beşer çıkıyorlar. O yüzden hep tanıdık simalar görüyoruz.
Kolayca anlaşılan ve kolayca satılan hikayeler ortaya çıkıyor. İşin ruhu ile pazarlaması arasındaki bu çatışma günün teması. Bu arada geçen bölümün adı Sakın Tenisçi Olmayın'dı. İnşallah yanlış anlamıyorsunuz.
Tenis tabii ki süper bir şey. Sporun her türlüsü faydalı zaten. Curling bile faydalıdır herhalde. İnsanın fiziksel ve zihinsel gelişimle katkısı mutlaka büyüktür.
Ben sadece maddi beklentileri gerçekçi bir zemine oturtmak istemiştim. Federer olacağım diye yola çıkıp Hederer olup gitmeyin. Beterin betereri var. Tamam tamam kapamayın ya.
Sondu bu. Profesyonel Tenis Oyuncuları Birliği. Bugünün başrolündeki aktör bu. Vallahi, Tenis Profesyonelleri Birliği diye bir şey vardı zaten.
ATP'nin Türkçe açılımı. Devrimci sosyalist partiler gibi aynı iki üç kelimeden her türlü kombinasyonu türetiyorlar. Bunun kısaltması PTP'ye. Ama her seferinde PTP'ye PTP'ye demek istemiyorum.
Sendika deyip geçelim. Nasıl ki zamanındaki oyuncu birlikleri sistemi çalkalamış, bozgunculuk yapmışlardı, Novak Djokovic önderliğinde birkaç oyuncu da aynısını onlara karşı yapmak istediler ve sadece oyuncuları temsil eden bir yapı kurdular. Başlangıçta kamuoyuna açıkladıkları misyon alt sıralardaki oyuncuların şartlarının iyileştirilmesiydi. Ne güzel.
Kim bunu desteklemez ki derken o dönemki büyük isimlerin hiçbiri desteklemediler. Alinen karşı çıkmadılar da işte Covid döneminin ortasında her şey çalkantıdayken bir de bununla uğraşmayalım. Şimdi zamanı değil deyip kestirip attılar. Tenis forumlarındaki eski tartışmalara bakarsanız... Gece gece bunlarla uğraşıyorum.
Bir noktada bakıp yapay zekaya duygu analizi yaptırdım zaten. Bu eski yazışmalara bakarsanız ezici çoğunluk Sendika'dan yana. Özellikle Federer mevcut sistemin altın çocuğu olduğu için bu devrimci muhabbetlerde düşman rolüne gayet uygun. Tabii ki desteklemiyor çünkü bu sömürü düzeninde kazanıyor.
Bencil herifler vs. vs. Ama biraz düşününce pek mantıklı gelmiyor. Büyük isimlerin hepsi zaten kariyerlerinin sonlarındaydı.
Sendikanın resmen kurulduğu 2021 yılında hiçbirinin ciddi bir başarısı yok. Aşağı yukarı 500 bin dolar ödül kazanmışlar. Farkına bile varmazlar. Geçen bölüm gördük işte.
Hepsi sağ dışından milyonlar kazanıyor. Gerçekten bencil olsalar, marka değerlerini maksimize edecek şekilde davranırlardı. Halka şirin gözükecek bir iki destek açıklaması yaparlardı. Bunu yapmamış olmaları dikkat çekici.
Ama daha da dikkat çekici olan, alt sıralardaki oyuncuların da çok destek vermemesi. Öyle proletarye aristokrasi bölünmesi olmadı. Bunu tahminen söylüyorum çünkü normal bir sendikanın aksine bunlarda bir üye listesi yok. En tepedeki 500 kadın ve erkek oyuncuya ulaştık, %70'i %80'i bizi destekliyor gibi açıklamaları var da gerçekten o kadar kuvvetli olsalardı zaten anında iş bırakma eylemi düzenleyip istedikleri her şeyi alırlardı.
Orjinal oyuncu birlikleri öyle yapmışlardı, çok daha az üyeyle. Kurulur kurulmaz grev yapıp ses getirmişlerdi. Bunlarsa herhangi bir tehdit oluşturacak o kritik eşiği bir türlü aşamadılar. Djokovic'in isminin ağırlığı yüzünden her tartışmada varlar ama hiçbir masada yoklar.
O sebeple de yargı yolu, istedikleri o bozucu etkiyi yaratmanın tek yoluydu. Nihayet bu senenin Mart ayında beklenen dava açıldı. Kime karşı açıldı? Herkese karşı.
Oyuncu birlikleri, Grand Slam'ler, Uluslararası Federasyon Doping Kurulu, Ankara Tenis Kulübü, oradaki yengen büfesi, kısacası tenis dünyasının tüm köşe taşları hedefteydi. Sonradan çoğunu geri çektiler. Grand Slam'lere de ekstra süre verdiler görüşmek için. Şimdilik geriye kadın ve erkek oyuncu birlikleri kaldı.
Davacının kimliği de ayrı bir tartışma konusu. Sendikanın tüzel kişiliğinin yanında 14 oyuncu kişisel olarak davacı gözüküyor. Fakat aralarında hiçbir ağır top yok. Sendikanın kurucusu Djokovic dahil.
Hatta kısa bir süre sonra davanın desteklediğim kısımları da var, desteklemediğim kısımları da var diye açıklama yapmıştı. Muhtemelen millet geldi, imza atarım ama gıcık olduğum şu spesifik şeyi de eklersek diye diye dosyayı şişirdi. ve sonra normalde destek verecek insanlar da kaçmaya başladılar. Geride kaldı 14 isim.
Dolayısıyla durumu şöyle özetleyebiliriz. Birkaç oyuncu, sözde her oyuncu adına daha büyük bir oyuncu grubunu dava etti. Suçlama ne? O da her şey.
Doping testleri, maç saatleri, ödül paraları, her konuda şikayet var. Yalnız sonuçta esas mesele tekelcilik. Bir antitröst davası bu. Ana şikayetlerinden birini doğrudan alıntılayım.
Resmen onaylanmamış bir gösteri maçında veya turnuvada başarı önemsiz. Bir oyuncu dünya sıralamasındaki ilk beşin hepsini aynı hafta içinde yense bile eğer bunu tur parçası olmayan bir etkinlikte yaparsa sıfır sıralama puanı kazanacaktır. Demek istedikleri puan sisteminin gücü ve sezonun uzunluğu yüzünden teoride bağımsız olan oyuncular pratikte aynı işverene mahkum oluyorlar. Serbest piyasada iş bakamıyorlar.
İyi de her spor böyle işlemiyor mu zaten? Herhangi bir ligi düşünün. Takımlar oradaki sıralamaya göre para ve prestij kazanıyorlar. Sıralamayı belirleyen de sadece Fixtür'deki maçlar.
Özel maçlar sayılmıyor. Real Madrid sezonun ortasında kalkıp Katar'da bir gösteri maçına çıkarsa İspanya'daki lig sıralamasının değişmemesi veya Şampiyonlar Ligi'ne katılımının etkilenmemesi gayet normal. Aksi halde her spordaki her lig davalık olmalı. Görünürde pozitif anlamlı olan serbestleşmenin yapacağı ters etkileri çok ilginç buluyorum.
Örneğin başka bir şikayetleri tur bünyesindeki etkinliklerin kafalarına göre ödül parasını arttıramamalarıydı. Ya oyunculara daha çok para vermek istiyorum işte diyen biri bizzat oyuncu birliği tarafından engelleniyor. Hakikaten saçma bir durum ilk bakışta fakat bir mantığı var. Düşük prestijli turnuvalar alt sıralardakilerin ekmek kapısı.
Eğer bunların organizatörleri bir anda büyük ödüller vaat etmeye başlarlarsa, daha iyi oyuncuları çekecekler. E zaten bu turnuvaların kapasitesi belli. Çok uzun süremediklerinden ötürü ana tabloya 48, bazen sadece 32 kişi alınıyor. Dolayısıyla normalde katılmayı bekleyen bir sürü insan dışarıda kalacak.
Eğer prestij, puan ve para el ele gitmezse, ironik olarak oyuncuların tur içindeki kısmi serbestlikleri yüzünden, hangi turnuvaya katılabileceklerini az çok seçebilmeleri yüzünden tüm dengeler bozuluyor, olan yine alt sıralardakileri oluyor. Şimdi bir adım geri çekilip, daha genel bakalım, istedikleri gibi oyuncuların çok daha özgür olduğu bir sistem hayal edelim. Puan sistemi gevşemiş yahut tamamen ortadan kalkmış, sezon kısalmış, hangi spor olduğu bile önemsiz. Şimdi çemişkezek spor gelsin de yaz ligimizde oynasın diye sıraya mı girecek girişimciler?
Alttakileri bekleyen alternatif işbolluğu mu var? Onların piyasa değeri yıldızlarla aynı sistemde olmalarından ileri geliyor. Tek başlarına pek değerleri yok. Yıldızlar için de durum tam tersi.
Onların gerçek piyasa değeri mevcut sistemde aslında baskılanıyor. Şimdi boş kalacak zamanları üstüne bir nevi açık arttırma başlayacak. En çok parası olana gidecekler. Kimsenin de Suudilerden daha çok parası yok bu işe ayıracak.
Geçen sene alt tarafı 15 milyon dolara, en ünlü isimlerden 6'sını özel bir turnuva için Riyad'a çekmişlerdi. Konuşmuştuk. Bunun senede bir defa değil, 5 defa, 10 defa yapıldığını düşünün. Şimdi hangi sendika işçilerin çoğunun iş güvencesini riske edip zaten iyi kazanan azınlığın piyasa değerini arttırmayı savunur ki?
Ha, buna şöyle bir karşı argüman getirmek mümkün. Evet, mevcut teker kırılır kırılmaz herkes yıldızlara hücum edecek, bir sürü insan zarar görecek. Yalnız bu doğanın kanunu değil, mevcut sistemin bir sonucu. Herkesi toplayıp dimdik bir piramidi tırmanmaya zorlarsan, tepede sadece birkaç kişiye yer bırakırsan sadece onlar ışıldar.
Biz hem piramidin tabanını genişletmeye çalışıyoruz hem de birden fazla piramit olsun istiyoruz. Hepsi zamanla kendi pazarlama yollarıyla kendi yıldızlarını parlatacaktır. Başka bir de işte, tenisin o eski dağınık günlerine dönelim ama aradan geçen 50 sene sonunda spora çok daha fazla para harcanan bir dünyada yapalım bunu. Bu fantezinin hazır yapılmışı var aslında.
Boks. Ekonomik büyüklük ve gelir dağılımındaki uçurum bakımından tenise yeterince benziyor. Yalnız ekosistem iyice dağınık. Kendi sıralamasını yapıp kendi şampiyonluk kemerlerini dağıtan farklı farklı kuruluşlar var.
Sayısız organizatör var. Dövüşçüler her maç öncesi organizatörle pazarlık yapıyorlar. Biletlerin şu kadarı, TV gelirlerinin bu kadarı benim olacak diye. Şimdi ortalama bir profesyonelin durumunu bilmiyorum.
Belki ileride başka bir bölümü tamamen bunlara adarız da. Belli bir seviyedekilerin payları, bürüt gelirin %60'ını aşabiliyor. Floyd Mayweather son maçından neredeyse 300 milyon dolar kaldırmıştı. Tek gecede.
Adamın lakabı o yüzden money zaten. Bir yüz kağıtla McGregor'a gitti. Toplam 400 oyunculara gidiyor. O maçın toplam geliri 600 milyondu.
Tabii vergisiydi, menajeriydi, antrenörüydü. Onlar yine dövüşçünün cebinden çıkıyorlar da. Yine de oransal olarak tenisteki o %15-25 bandından çok daha yüksek. Bir de burada sadece iki kişi paylaşıyor onu.
Tamam iyi hoş da kaçınız boks takip ediyor? 40 yılda bir düzenlenen mega maçları geçersek, düzenli takip ediyor musunuz? Çok zor. Bir kere zaten 17 farklı siklet var, bir sürü de kuruluş var işte.
Şimdi baktım, 66 tane farklı isim saydım. Kendine dünya boks şampiyonu diyebilecek 66 kişi var bugün. Elini sallasan şampiyona çarpıyor. Çarpmaz gerçi, kartlarını alıp kroşeyi çakanlar.
Elinizi fazla sallamayın. Sonuçta dapdağınık bir ürün var ortada. En iyi boksör hiç maç yapmayabilir. Yıllardır beklediğin maçlar organizasyonlar aralarında anlaşamadıkları için gerçekleşmeyebilir.
Çok köklü bir tarihi olmasına rağmen çok daha popüler olabilecekken sürekli diğer dövüş sporlarına zemin kaybediyor. Demek istediğim şey, monopolinin kalkmasının oyuncular için daha iyi olacağını varsaysak bile, ki bu büyük bir varsayım, bunun sporun geneli için daha iyi olacağı garanti değil. Serbest piyasa bir sürü şeyde güzel. Elma alırken, telefon seçerken güzel hakikaten.
Spor da pek iyi değil. Bu bir tekel davası olduğu için davacılar bu sonuçları düşünmek zorunda değiller. Herhangi bir alternatif sunmak zorunda da değiller. Tek yapmaları gereken mevcut yapının bir tekel olduğunu kanıtlamak.
Peki bunu yapabilirler mi? Davanın sonucu ne olur hocam? Maç sonucu tahmin eder gibi. Vallahi çok ortada.
İyi itiraz eden kazanır diyorum. Her davanın amacı kazanmak değil. Profesyonel tenis tamamen yasa dışıymış, kapatıyoruz her şeyi şeklinde bir karar çıkacak değil sonuçta. Daha gerçekçi senaryo, mesele jüri önüne gelmeden tarafların aralarında anlaşması.
Yalnız burada bir Meksika açmazı olduğunu unutmayalım. Sendika, Eski Oyuncu Birlikleri ve Grand Slam'ları arasında ayrı ayrı görüşmeler var. Ve bu görüşmeler, Suudi Arabistan'ın tenise gömmek istediği milyar dolarların gölgesinde gerçekleşiyor. Suudilerden şu ana kadar gösteri maçları bağlamında konuştuk ama o buzdağının görünen kısmı.
Küresel olan ve ekonomik açıdan henüz olgunlaşmamış sporlara yayılmak için stratejik planları bulunuyor. İçeriden bildiriyorum. Tenise'de yıllardır para akıtıyorlar. Sponsorluk anlaşmalarıydı, ATP finallerinin ev sahipliğiydi, kadınlar için hamilelik fonuydu derken asıl amaç Riyadh'ı turun bir parçası yapmak.
Alelade bir parçası da değil, en üst kategoriden milyar dolarlık yatırımların konuşulduğu bir turnuva. Oyuncu birliklerinin ağzının suyu akıyor. Zaten tıka basa dolu olan takvimde yer açmak için ufak bir iki turnuvayı feda edecekleri kesin. Normalde kimse Suudilere oyalayıp kızdırmayı göze alamıyor.
Çünkü o milyar dolarlık havucun yanında büyük bir de sopa taşıyorlar, golfün başına gelenler. Ya siz uyurken dünyada neler oluyor? Önemli milli değerlerimizden golfü de kaybettik. Aslında ekonomik yapı açısından tenise açık ara en çok benzeyen spor golf.
O da turbazlı ve en prestijli yarışmaların yönetimi bağımsız. Hatta turun da tek bir yönetimi yok, her bölgede farklı. 2-3 sene önce Suudiler geldiler, Live Golf adı altında kendi turlarını başlattılar. Oyuncu Birliği buna katılımı direkt yasakladı, kendi ödüllerini de arttırdı ve tabi herkes birbirini dava etti.
Fakat sürekli oraya kan kaybettiler yani 100 milyonları bulan transfer ücretleri var. Sonunda 2023'tü galiba sürpriz bir ön anlaşmaya vardılar. Liv hala devam ediyor da davalar geri çekildi ve oyuncu yasakları kalktı. O görüşmelerin parçası olan biri durumu net biçimde özetlemiş.
Dünyadaki en büyük varlık fonlarından birinden bahsediyoruz. Düşman mı olmak daha akıllıca, ortak olmak mı? Tenisteki en büyük oyuncu birlikleri de aynısını düşünüyor. Madem her halükarda eşek yüküyle para akıtacaklar, bari az çok bizim kontrolümüzde akıtsınlar, diyorlar.
Yalnız Grand Slam'lerin konumu farklı. Bir kere golfteki Major'ların bile erişemediği bir özgül ağırlıkları var. Başka hiçbir sporda rastlanmayan bir durum. O yüzden kendilerini biraz daha güvende hissediyorlar.
İkincisi takvim sorunu. Suudilerin Riyad'ı bir tenis merkezi haline getirme çabaları iklim dolayısıyla Ocak-Şubat dönemine odaklanacak. En çok Avustralya'ya etkilenecek. Hatırlarsanız oyuncular sezon başında oraya gidiyorlardı.
Saat farkına ve agresif kangurulara alışmak için. birkaç ufak turnuva sonrası Avustralya açık ile final yapıp başka bölgelere yollanıyorlardı. Şimdi Suudiler o ritmi bozacaklar. Dolayısıyla Avustralya Federasyonu önderliğinde tüm Grand Slam'ler bir araya gelip önce davranalım diye kendi bozguncu önerileriyle çıka geldiler.
Futboldaki süperlik benzeri bir premier tur. Diyorlar ki sezon içindeki turnuvaların çoğu tırıvırı. Bunların en baba 10 tanesini alalım. 4 de bizde var zaten.
Yıl sonu finalini ekledik mi tamam. İşte kısaltılmış elitoğlu elit tur. Seyirciler için anlayıp takip etmesi çok kolay. Çünkü birbirle çakışan, aynı anda yapılan etkinlikler yok.
Hepsinde de her şey standart. 10'ar gün sürecekler ve 96 erkek ile 96 kadın katılacak teklere. İlk yüze özel bir lig gibi. Aslında daha da elit.
Çünkü ilk 64'ün yıl boyunca tüm turnuvalara katılma garantisi olacak. Diğerleri de zaten genelde 1. 2. turda elenip gideceklerinden sabit kalmayacaklar.
Esas üst taraftakiler hep çarpışacaklar. Bu turun yayın haklarını da topluca satmaya razılar. Hani biz Grand Slam'iz kendimiz hallederiz diye gıcıklık yapmayacaklar. Herkes daha çok kazanacak.
Herkes tırnak içinde tabii. Zira şu an tur bünyesinde oldukları için ayakta duran ufak turnuvalar tüm değerlerini kaybedecekler. Oralardan geçinen profesyonelleri de geçmiş olsun. Biz bu filmi daha önce görmüştük tabii.
Futbol tarihi, elit takımların periyodik olarak diğerlerinden kopup ayrı bir oluşum kurmalarının tarihiydi. Önce lig ayrımı yapıldı. Sonra birinci ligler federasyonlarından koptular. Kendi yayın haklarını ele geçirdiler.
Sonra Şampiyonlar Ligi ayrı bir kast yarattı. Oradan gelen paranın büyüklüğü yerel rekabette dev bir avantaj sağlıyordu. Neredeyse kalıcı bir avantaj sağlıyor. En sonunda bazı kulüpler Şampiyonlar Ligi'ni bile fazla şişmiş ve meritokratik bularak kendi yerlerinin garanti olduğu ayrı bir lig istediler.
Kültürel engeller büyük olduğundan şimdilik gerçekleşmedi. Premier Tur teklifi de henüz bir yere varmadı fakat onun önünde futboldaki kadar köklü kültürel engeller yok. Oyuncu birliklerinin direnişi var daha ziyade. Bu yeni yapının yönetimi muhtemelen Grand Slam'ler tarafından domine edilecek.
Altın tepside her şeyi onlara sunup ellerinde sadece düşük seviyeli turnuvalar kalmasını istemiyorlar. Hiçbir örgüt gönüllü olarak geri plana itilmeyi kabul etmez. Onlar da bir yaşam formu gibiler, hayatta kalmak istiyorlar. İşin ilginç yanı bu premier tur önerisi, Suudilerin planlarına ters değil tamamen.
İkisi bir arada olabilir. Yani Grand Slam'lar, oyuncu birliklerinin direncini kırmak için, Suudiler de gelsin bu turun bir parçası olsun derler. Herkes birbirini arkadan hançerleyebilir. İşte tüm bu olasılıklar sendika davasıyla tekrar hortladılar.
Bunu düşünmemin en önemli sebebi de finansman. Parayı takip edin denir ya hep. Sendikanın parası nereden geliyor? Normalde bunlar üye aidatlarından karşılanır.
Burada üye yok ki aidat olsun. Onun yerine Winners Alliance adlı kar amacı güden bir iştirak var. O iştirak da özel sermaye firmalarından yatırım alıyor. En büyük yatırımcı da Bill Ackman.
İsmi tanıdık geliyor olabilir. Geçenlerde bir tenis skandalına karışmıştı çünkü. Yıllardır çeşitli vakıflara bağış yapıyor. 10 milyar dolar kişisel serveti var ne de olsa.
Binde birini tenise verince olay oluyor zaten. Böyle tipleri genelde tatmin olsunlar diye gösteri maçlarında oynatırlar. Golfte profesyonel amatör formatı vardır mesela. Bir grup amatör ile bir profesyonelden oluşan takımlar birbiriyle yarışır.
Zevkine işte. Fakat Ekman bir adım ileri gidip resmi bir tenis turnuvasına katıldı. Wildcard yoluyla. Yani gerçekten ihtiyacı olan profesyonellerini yerine almış oldu.
Ve bu turnuva sembolik açıdan önemli. Çünkü organizatörü Uluslararası Hall of Fame. Öyle bir vakıf var. Yüz küsur senedir bunu düzenliyorlar.
Hem de Amerika açığını orijinal yerinde. Bir tarihi var işin. Maçın videosu tam rezalet bu arada. Zira çiftler maçındaki diğer herkes profesyonel ve hiçbiri çaba harcamıyor.
Resmen adam eğlensin diye ağırdan alıyorlar. Öyle her milyarder gelip fantezisini yaşayacaksa, hem de bu kadar köklü bir yerde, sporun ciddiyetine gölge düşer. O yüzden skandal oldu bu. Sonra Ekman tam bir milyarder refleksiyle, karşılaştığı her sorunu parayla çözmeye alışmış, Hall of Fame vakfına 10 milyon dolar bağış yapacağını duyurdu.
Ulan dingil, zaten parayla oynadığın için suçlanıyorsun. Böyle PR hareketi mi olur ya? Vakıf bağışı reddetmek zorunda kaldı doğal olarak. Fiyasko yani.
Velhasıl bu adam bizim bu yeni sendikanın bir numaralı finansal destekçisi. Yahu hangi sendika hedge fundlar tarafından fonlanır? Bu fonlar hayrına iş yapmıyorlar. Milli varlık fonları gibi stratejik işlevleri de yok.
Para kaybını göze alabilecek. Tersine getiri beklentileri var, hızlı getiri. En iyi nasıl olacak bu iş? Ya Premier Tour gibi bir devrimle, o olmazsa her halükarda kısalacak olan resmi takvimi fırsat bilerek kurulacak alternatif liglerle, mini turlarla, neyse artık.
Ona yatırım yapıyorlar. Çok kaotik bir durum var anlayacağınız. Tam taht oyunları. 3-5 seneye kalmaz Wimbledon merkez kortunun ortasına ejderha indirebilir birileri.
Şimdi davayı bir kenara bırakıp genel çerçeveye odaklanalım. Her sporda var olan daha adil ve eşitlikçi bir rekabet iddiası ile yıldızların etrafında dönen ve finansal olarak daha cazip olan kahramanlık hikayeleri arasındaki gerilim iyice somutlaşmış olmalı. Eşitlikçilik lehine bir kavram var, muhtemelen daha önce bahsi geçmiştir. Sonucun belirsizliği hipotezi.
Buna göre bir spora duyulan ilgi, maç sonuçlarının belirsizliği ile doğru orantılı. Hep aynı kişiler, hep aynı takımlar kazanırsa, seyirciler ve yayıncılar için heyecan azalır. O nedenle yönetimler çeşitli müdahalelerde bulundururlar. Her takımı belli bir seviyede yatırıma zorlamak gibi, para harcasınlar da başarılı olsunlar, maaş sınırlaması gibi, gelir paylaşımı gibi, oyuncu seçme hakları gibi yollarla rekabeti dengelemeye çalışırlar.
Böylece yapay olarak arttırılan belirsizlik sıradan seyircilerin olduğu kadar fanatik taraftar gruplarının da aktif kalmasını sağlar. Üstelik herkesin şampiyonluk hayali kurabilmesi genç sporcular için de motivasyon kaynağı. Bu özellikle takım sporları için etkili bir yaklaşım, zira en azından yerel taraftarların o takımla organik bir bağı var. Şehrin tarihiyle özdeşleşmiş bir tarihleri var.
Oyuncular gelip geçici ama takım kalıcı. Bireysel sporlarda işin bu boyutu yok. Hele ki böyle global tur bazlı sporlarda, bağlılık tamamen kişilere yönelik oluyor. Dolayısıyla bu sporlardaki dominant etken, adil rekabetini yaratacağı belirsizlikten çok, aynı kişiler etrafında dönen uzun soluklu hikayeler oluyor.
Federer, Nadal ve Djokovic üçlüsünün 20 seneye yayılan rekabeti bunun en güçlü örneği. Hele tam da böyle kolayca ayrışmaları mümkünse, işte biri daha zarif, daha estetik, diğeri hayvan gibi güçlü, bir diğeri makine gibi hiç hata yapmıyor, Böyle böyle betimlemelerle karakterler yaratıyorsun ve onları yarıştırıyorsun, Pokemon gibi. Sıradan seyirciler arasındaki tenis muhabbetlerinin %90'ı bu üçlüden hangisinin tüm zamanların en büyüğü olduğu üstünedir. Millet deli gibi kavga ediyor.
Ben de Federerci Hizibdenim bu arada. Hiçbir mantıklı açıklaması da yok ha. Yani oturur bir saat konuşurum ama bir tane esas sebebi var hepsinin temelinde. Bu adam diğerlerinden önce geldi ve bir sürü insan için bir altın çağı fikriyle özdeşleşti.
Nadal'la olan rekabeti de bunu perçinledi. Djokovic bunlardan sonra geldiği için eski nesilce pek kabul görmüyor. O kadar. Şimdi bu hikayelerin bir benzerini Alcaraz-Sinir rekabeti için yapıyor medya.
Yeni nesilde de kahramanlar lazım, ikili rekabet lazım ve onlar da hakikaten süper oynuyorlar. Yine benzer anlatılar işlenecek. Son hezimetinin intikamını alır mı? 38 yaşındaki eski kraliçe son bir defa şampiyon olur mu?
Hep böyle şeyler. Birçok taraftar için tenis, aralarında ben de varım, birkaç tane ana karakterin olduğu bir hikayeden ibaret. Her yıl farklı bir ismin zirveye çıkması, her bölümünde farklı bir ana karakterin olduğu bir roman yazmaya benziyor. İmkansız değil ama zor.
Bence tenis gibi sporlarda kahraman anlatısının baskın çıkması kaçınılmaz. Dolayısıyla giderek elitlere yoğunlaşan ekonomik modeller türüyecek. Yani elitler diğerlerinden kopacaklar. Esas mücadele bu şekilde yaratılan değerin ne kadarının aşağıya akacağı.
Diyecekler ki, biz premium bir ürün olalım, ona odaklanıp markamızı öyle netleştirelim, böylece toplam satışımızı arttırırız ve kalan herkesi sübvanse edecek kadar paramız olur. Oyuncu birlikleri yoluyla, federasyonlar yoluyla bunları aşağı kanalize ederiz. Umulan bu. Yoksa öyle kendi yağında kavrulacak binlerce profesyonelin olduğu bir dünya hesapta yok.
Ekonomik teşvikler buna izin vermeyecektir diye düşünüyorum. Belki de yanılıyorumdur. Yani fedeler konusunda fikrimi değiştirmem ama bu konuda o kadar duygusal değilim. İleride fikrim değişebilir.
Neyse, yeterince yordum sizi sanırım flarsızlar. En azından benim çenem baya yoruldu. Geçen bölüm fırsat kalırsa kadın erkek muhabbetlerine de biraz dalarız demiştim. Fırsat kalmadı.
Bir sonraki bölümde bambaşka bir konuda olacak. Belki ondan sonra geri dönebiliriz veya bonus olarak Patreon'a koyarım. İşlemek istediğim temel fikirler bitti. Üç bölümde hallettik bunları.
Umarım diğer seriler kadar bilgilendirici olmuştur. Birtakım temel kavramları böyle yeni yeni konularla, yeni dünyaları keşfederek işlemek benim hoşuma gidiyor. Eğer benzer seriler için tavsiye etmek istediğiniz bir spor, belki bir sanat dalığı, veya bir kaynak, bir röportaj vs. varsa siteden benimle iletişim kurun.
Sosyal medyadan da ulaşabilirsiniz diyecektim de epeydir Twitter'a girmiyordum. 1 Ağustostan beri hesabım engelliymiş meğer. Kendimle dalga geçtim bir cevap tweetini şikayet etmiş birisi. Onu da herhalde yapay zeka incelemiş, kural ihlali diye uyarı muyarı olmadan kalıcı olarak kapattılar hesabı.
Hangi kural olduğunu söylemiyorlar. O cevap tweetinin cevap verdiği şeyi de göremiyorsun. İtiraz ettik günlerdir dönen yok. Yani haklı olup olmamalarını geçtim.
İnanılmaz lakayt bir sistem var. Ne demişler? Bir gün herkes 15 dakika içinde platformunu kaybedecektir. Neyse artık zorla Instagram kullanacağız.
Trendleri 10 sene geriden takip ediyorum. Birkaç patrona teşekkür edeyim bugün. Nihan Tuncer, Oğuzhan Atasever, Altan Atabarut, Hamza Oğuz Ertuğrul, Yusuf Savrun, Selin Kaledelen, Can Çilingir, Haşim Solmaz, Emin Keleş, Gökhan Samur, Selim Sanje, Buse Bakal, Zeynep Kurt ve Banu Çelik. Diğer isimleri sonraya bırakayım.
Proleter Aristokrat tüm dinleyicilerime tekrar tekrar teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.