Podcast

tek eşli olmaya mecbur muyum?

mecbur muyum?

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir yandan ruh eşimizi bulalım, ailemizi kuralım, sonsuza kadar mutlu yaşayalım istiyoruz. Diğer yandan da en çok "aldatmalar" yüzünden ayrılıyoruz. Peki bu çelişki nereden kaynaklanıyor? E madem öyle, tek eşli olmaya mecbur muyuz?



Kaynak: Fisher, H. E. (2016). Anatomy of love: A natural history of mating, marriage, and why we stray (2nd ed.). W. W. Norton & Company.



Tüm bölümler ve daha fazlası için !



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.859 kelime · ~19 dk okuma

Merhaba, Mecbur Muyum Podcast'in yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugünkü bölümde can alıcı bir soruyu masaya yatırıyoruz. Tek eşliliğe mecbur muyum sorusunu masaya yatıracağım. Aile yılı özel bölümü olacak. Şaka tabii.

Bana bu sorunun ilhamını bir özel dedektiflik Instagram hesabı verdi. Her zaman dediğim gibi Fuko günümüzde yaşasa o da yedi yirmi dört Instagram'da gözlem yapardı. Bu dedektiflik hesabında işte aldatıldığından şüphe eden insanlar dedektife gidiyorlar ve bu Antalya'daki bir özel dedektif tutuyorlar ve onun canlı yayınlarıyla arabalı takipte aldatan insanları izliyoruz. Ben de izlerken içimden düşündüm ya ama abartıyorlar ya bu aldatılmayı gibilerinden.

Ama insanlar için çok büyük bir tabu tabii ki tek eşlilik ve sadakat. Hepimize de çocukluktan itibaren masallardan dizili tek eşliliğin doğal ve güzel olduğu anlatılıyor. Ama işin ilginç tarafı şu ki doğada tek eşlilik hiç de yaygın değil. Memeli türlerinin yalnızca %4'ü kalıcı çift bağları kuruyor. Yani insan aslında evrim açısından tuhaf bir istisna. Peki biz neden böyle olduk?

Transkriptin tamamını oku

Bu bölümde antropolog Helen Fisher'ın Aşkın Anatomisi adlı kitabını temel alacağım. Bu kitabın başlığı Kulağa Hande Yener'in son albümünün adı gibi gelebilir ama oldukça saygın bir antropolojik çalışma, bol atıf almış. Fisher dünyanın tanınmış antropologlarından biriydi. Kendisini geçen sene bu zamanlarda kaybettik.

Ve aşkın, bağlılığın ve cinselliğin evrimsel kökenlerini araştırıyordu kendisi. Kitapları da son derece kolay okunuyor. Meraklılara tavsiye ederim. Fischer'ın araştırmalarına göre tekeşlilik sanıldığı gibi evremsel ve doğal bir norm değil. Aksine doğada oldukça nadir görülen bir şey. Peki biz insanlar olarak neden tekeşli olduk? Bugün bu sorunun peşinden gideceğiz. İnsan biyolojisine, çaresiz bebeklerin yarattığı zorluklara, aldatma ve kıskançlığın evrimsel gelişimine bakacağız. Hazırsanız başlayalım.

Birinci bölüm, çaresiz bebekler. Tek eşliliğin evrimsel kökenlerini anlamak için insan biyolojisine dönelim. İnsanı farklı kılan şeylerden biri bipedalizm, yani iki ayak üzerinde yürüme ve bütün başımıza gelen, özellikle kadınlar olarak bütün başımıza gelen bu dertler iki ayağa geçmemizden dolayı oluyor. Bu adaptasyon kadın pelvisin, yani doğum kanalını daraltıyor. Bir yandan da aynı dönemde insan beyninin hacmi hızla büyüyor. Daha büyük beyin, daha büyük kafatası demek.

Ve burada bir problem ortaya çıkıyor. Giderek büyüyen bebek kafaları daralanan doğum kanalından geçmekte zorlanıyor. Zaten insan doğumları da diğer memelilerin doğumlarına göre çok daha zor ve ölümcül hala. Doğanın bulduğu çözüm ise erken doğum oldu. Yani insan bebekleri tam gelişimle tamamlayamadan dünyaya geliyorlar.

Bu strateji sayesinde doğum sırasında annenin hayatı kurtuluyor ama çok önemli başka bir sonuç doğuruyor. İnsan yavrusu prematüre olarak doğduğu için aslında yani normal 9 aylık doğum bile aslında bir erken doğum, çok çaresiz bir varlık halinde dünyaya geliyor. Bütün diğer primat yavruları doğar doğmaz tutunabiliyor annelerine, kürklerine, yürüyebiliyorlar. Kısa süreçte kendi başına yiyecek arayabiliyorken, insan bebekleri yıllarca anneye bağımlı kalıyorlar. Yürüyemez, kendi kendine beslenemez hatta annesinin kürküne bile tutunamaz haldeler.

bildiğimiz gibi. Fischer burada kritik bir noktayı vurguluyor. Tek başına bir kadın en becerikli avcı toplayıcı bile olsa hem bebeğini emzirip ona bakamaz hem de aynı anda yeterince yiyecek toplayıp grubun temposunu yakalayamaz. Yani çocuk doğurmak avcı toplayıcı toplumlarda kadınları çok zorlu bir çıkmaza itiyordu. Bu çıkmazı çözmenin tek yolu ise iş birliğiydi. Evrim'in götürdüğü çözüm, çift bağlarının gelişmesi oldu. Yani çocuğunun yanında kalan, yiyecek toplayan ve kadına destek olan erkeklerin çocukları daha yüksek hayatta kalma oranına sahipti. Bu erkeklerle birlikte olan kadınlar daha güvenilir ve düzenli bir destek bulmuş oluyordu. Yani hem babaların hem annelerin işine gelen bir iş birliği, çift bağ olarak gelişiyordu.

Bir başka deyişle, tek eşlilik romantik bir tercihten değil, çaresiz bebeklerin hayatta kalma zorunluluğundan doğdu aslında. İnsan yavrusunun bu uzun bebeklik dönemi, kadın ve erkeğin iş birliğini neredeyse mecburi hale getirdi. Şimdi gelelim antropoloji tarafına. Fisher sadece biyolojik değil, kültürel kanıtlarını da aynı noktaya işaret ettiğini söylüyor. İnsanlar neredeyse her toplumda uzun süreli eşleşmeler kuruyor. Tek eşlik sadece modern toplumlara özgü bir kurum değil, çok daha eski bir kökene sahip. Bunun için avcı toplayıcı topluluklardan kısaca bahsettim zaten. Hani daha spesifik örnekler üzerinden mesela Tanzanya'daki Hatsa, topluluğundan bahsedelim. Bugün hala küçük gruplar halinde yaşayan Hadsa halkı, erkekler düzenli olarak ava çıkıyor ve getirdikleri eti doğrudan eşleri ve çocuklarıyla paylaşıyorlar. Kadınlar özellikle emzime döneminde bu katkıya çok ihtiyaç duyuyor. Bebek bakımına yoğunlaşan kadın tabii ki de tek başına yeterli besini toplayamıyor.

Bu toplumda da hala görüyoruz ki çift bağ, çocuk bakımının yükünü paylaşmaya yarayan pratik bir işbirliği biçimi aslında. Yine Kalahari Çölü'ndeki Kungsan topluluğu. Burada antropolog Richard Lee uzun yıllar gözlem yapıyor ve çok önemli bir ayrıntıyı fark ediyor. Yiyecekler aslında komünel olarak yani herkese paylaşılıyor avlanan yiyecekler ama erkekler av başarılarının önemli bir kısmını özellikle kendi eşleri ve çocuklarına Yani toplumsal paylaşım bile olsa bireysel düzeyde bir öncelikli yatırım ilişkisi var. Bu da çift bağını güçlendiriyor. Yine benzer Paraguay'daki Ake topluluğu. Burada yapılan araştırmalarda düzenleyecek sağlayan erkeklerle birliktelik yaşayan kadınların çocukları. Yalnız yaşayan kadınların çocuklarına kıyasla çok daha yüksek hayatta kalma oranına sahip. Yani burada da çift bağ çocukların doğrudan olarak yaşam şansını arttırıyor. Bütün bu örneklerde şöyle bir örüntüyü fark ediyoruz. Çift bağları, kadın ve erkeğin tek eşli olması romantik bir idealler sistemi değil aslında bu avcı toplayıcı toplumlarda. Pratik bir hayatta kalma, çocuğunu hayatta tutma sözleşmesi aslında. Kadın ve erkek arasındaki bu iş birliği de insan yavrusunun bakımının yüksek maliyetini dengelemek için evrimleşiyor. Tarım toplumuna geçince başka bir hikaye ama yine benzer bir hikaye görüyoruz. Bundan yaklaşık 10 bin yıl önce tarım devrimiyle birlikte insan yaşamı köklü bir dönüşüm geçiriyor.

Artık insanlar sürekli göç etmiyorlar, yerleşik köyler kuruyorlar, toprağı işliyorlar, hayvan evcilleştiriyorlar ve bu yeni yaşam biçimi beraberinde üç temel ihtiyacı getiriyor. Daha istikrarlı hane ihtiyacı, miras ve soy takibi ve toplumsal düzen ihtiyacı. Yani işte bu noktada çift bağları artık yalnızca biyolojik bir zorunluluk olmaktan çıkıyor ve kurumsallaşıyor. Tek eşlilik, mülkün, soyun ve mirasın kontrolünü sağlamak için giderek daha sıkı bir biçimde düzenleniyor. Toplumlar bu birliktelikleri evlilik ritüelleriyle, dini tabularla ve yazılı kanunlarla destekliyorlar.

Burada Fischer önemli bir ayrım yapıyor. Tek eşlik tarımla başlamıyor. İnsanlar tarımdan binlerce yıl önce de bu tarz çift bağları kuruyorlar. Bahsettiğim gibi ama tarımın yaptığı şey, esnek bir evrimsel ve pratik çözümü katı bir kültürel kuruma dönüştürmek oluyor ve bu kültürel kurum işte o aldatmanın tabulaşması, evliliğin kutsallaşmasını da yanında getiriyor.

Tek eşliğin ortaya çıkışı yalnızca çocuk yetiştirmede sorunu çözmekle kalmadı. Toplulukların istikrarını da sağladı aslında. Çift bağları bileysel ailelerin ötesinde tüm toplulukların düzenini etkiledi. Çünkü erkekler eşleştiği için aralarındaki rekabet ve çatışma azaldı. Eğer herkes sürekli eş peşinde koşsaydı, erkekler arasındaki şiddet ve grupçi kavga çok daha fazla olurdu. Ama çift bağları yani bu tek eşlilik sayesinde bu rekabet büyük ölçüde yatıştı ve daha barışçıl topluluklar elde etmiş olduk. Bunun sonucu olarak da aileler aslında toplumsal işbirliğinin temel birimi haline geldi. Yani kadın ve erkek arasındaki işbirliği yalnızca çocuk bakımına değil, daha büyük grupların bir arada kalmasına hizmet etti. Böylece insanlar daha geniş topluluklar halinde yaşamaya ve işbirliği yapmaya başladılar. Tek eşitlik aslında karmaşık toplumların ortaya çıkışını mümkün kılan bir sosyal çimento görevi gördü diyebiliriz.

Kısacası insanlar tek eşli oldu çünkü çaresiz bebekler iş birliği gerektiriyordu. Avcı toplayıcı yaşam bu iş birliğini pekiştirdi. Tarım ise onu kurumsallaştırdı. Ama aslında burada bir paradoks başlıyor. Eğer tek eşlik bu kadar kritikse neden bu kadar çok insan aldatıyor? Neden aldatma tarih boyunca ve bütün kültürlerde görülüyor ve neden hala bir tabu? Bir sonraki bölümde bunu konuşacağız.

İkinci bölüm, neden aldatırız? Çoğu insan tek eşlik deyince ömür boyu tek bir partner düşünür ama Fischer başka bir tablo çiziyor. Aslında biz insanlar olarak çoğumuz seri sosyal tek eşlik eğiliminde. Yani biriyle mesela sevgili oluyoruz, 5 yıl çıkıyoruz ya da evleniyoruz, 10 yıl beraberiz, birine bağlanıyoruz. Çoğu zaman derin bir bağ kuruyoruz ama hayat boyunca tekrar tekrar yeni bağlar da oluşturuyoruz. Ve bu sürekliliğin içinde gizli saklı aldatmalar da devreye giriyor. Fisher'a göre bu bir hata, bir bug değil. Aslında insan türünün bir stratejisi. Çok eşlilik ya da çok kocalılık gibi düzenler ancak fırsat çıktığında kullanılan ikinci taktikler. Birinci taktik monogami yani tek eşlilik ama seri tek eşlilik, seri sosyal tek eşlilik.

Burada biyologların neden sosyal tek eşlilik terimini kullandığını da hatırlatalım. Çünkü birçok tür insanlar da dahil çift bağı kuruyorlar ama bu bir cinsel sadakati garanti etmiyor. Burada 4 yıl kaşıntısı diye bir kavram kullanıyor Fisher. Bu meşhur 4 year itch diye. İnsanlar ilişkilerinde böyle 4 yıl geçtikten sonra bir kaşınmaya, böyle karşı tarafın yaptıkları batmaya falan başlıyor.

Fischer hem hayvanları arasında karşılaştırmalardan hem de antropolojik verilerden yola çıkarak şunu söylüyor. İnsan çift bağları çocuğun en savunması dönemini atlatacak kadar uzun sürmek üzere evrimleşti. Yani emzirme ve erken çocukluk dönemine kadar. Bu da yaklaşık 3-4 yıl ediyor. Bu yüzden o 4 yıl kaşıntısı ifadesi ortaya çıkmış ve insanlar da bunu deneyimliyorlar aslında.

Kitabının bir bölümünde Fischer boşanmanın planı diye bir başlık koymuş. Daha önce For Your Reach diye bir makalesinde de aynı fikri savunuyor. Düşünce de işte dört yıl dolunca ilişkiler otomatik olarak bir böyle kaşıntı durumuna giriyorlar ama bu bir ilişkinin bitişi anlamına gelmiyor. Aradaki bağım belki biraz gevşemesi anlamına geliyor ve bu da aslında evrimsel modele dediğim gibi uyuyor. Çünkü çocuğun hayatta kalması gereken minimum süre

4 yıl olarak ortalama olarak aldığımız zaman o 4 yılda böyle gelen bir kaşıntının evrimsel modele uyduğunu Fischer savunuyor. Fischer neden aldatırız başlıklı bölümüne şöyle bir cümleyle başlıyor. Antropologların yaptığı onlarca etnografi ve tarihsel kayıt erkeklerin de kadınların da evlilik dışı ilişkilere girdiğini gösteriyor. Yani flört ediyoruz, bağlanıyoruz, evleniyoruz ama yine de aldatıyoruz.

Rakamlar kültürden kültüre değişse de şu çok net, aldatma her toplumda görülüyor. Aldatmanın bazen ölüm cezasıyla ya da kastrosyonla, hadımla cezalandırıldığı toplumlarda bile aldatma görülüyor. Mesela Amerika'da yapılan bir araştırmada evli erkeklerin yaklaşık yüzde yirmi ile kırkı arası, evli kadınların ise yüzde yirmi ile yirmi beşi hayatında en az bir kez aldattığını beyan etmiş tek eşli ilişkilerinde. Flört eden çiftlerde bu oran yüzde yetmişlere kadar çıkıyor.

Bekarlara sorulduğunda ise erkeklerin %60'ı, kadınların %50'i için mate poaching yani başkasının partnerini ayartmaya çalışmayı denediğini söylüyor. Bu davranış Fisher'in aktardığına göre 30 farklı kültürde de görülmüş. Bunlar tabii ki az önce verdiğim datalar hani self report dediğimiz kişilerin kendi beyanları üzerinden yapılan datalar. O yüzden kesinlik oranları tartışmalı olabilir ama bir şey kesin o da aldatmanın evrensel oluşu.

Burada şunu da sormak lazım. Aldatma dediğimiz şey her kültürde aynı anlama gelmiyor aslında. Farklı toplumların sadakatsizlik kavramını nasıl tanımladığına bakıyor Fischer. Ve çoğu kültürde aslında sınırlar çok esnek. Mesela bazı kültürlerde ritüelleştirilmiş evlilik dışı cinsellik var. Bazı inuit topluluklarında. işte bir misafirperverlik seromanisi altında ya da aradaki ilişkileri geliştirmek için bir erkek eşini cinsel bir hizmet olarak sunabiliyor misafirine. Ama bunu aldatma değil, toplumsal bağ kurma olarak görüyorlar. Ya da turu halkında, ergenlik törenlerinde geçici cinsel özgürlük tanınıyor.

Ama bu da aldatma sayılıyor. Daha çok böyle bir ergenliğe geçişi kutlama niteliğinde. Yine benzer olarak Micerya'daki kofyer topluluğunda evli kadınların ev dışında sürekli birlikte olduğu bir partneri olabiliyor. Ama bu ilişki toplum tarafından aldatma olarak değil, normal bir düzen olarak kabul ediliyor.

Ama modern toplumlara geldiğimizde işler tabii ki de karmaşıklaşıyor. Amerika'da yapılan anketlerde insanların büyük çoğunun için aldatmanın illa cinsel birleşme olması gerekmiyor. İşte romantik mesajlaşma, öpüşme, hatta duygusal yakınlaşma bile insanlar tarafından aldatma kapsamında değerlendiriliyorlar. Ama psikologların kullandığı bir çerçeve var. Üç farklı kategori. Biri cinsel sadakatsizlik, ikincisi duygusal sadakatsizlik, üçüncüsü de ikisini birden kapsayan durumlar. Yani aldatma evrensel ama neyin aldatma sayıldığı yerel ve toplumsal anlamlara bağlı diyebiliriz. Peki neden aldatıyoruz?

Fisher üç tane beyin sisteminden bahsediyor ve evrimsel nörebilime bakıyor aldatmanın sebebini anlamak için. Fisher'a göre insanlar tek bir aşk devresiyle yönetilmiyorlar. Beynimizde farklı amaçları hizmet eden üç ayrı sistem var. Birincisi hepimizin yakından tanıdığı cinsel arzu. Bu hormonlar tarafından yönlendirilen testosteron ve östrojenle ilişkilendirilen bir dürtü. Amaç genetik çeşitlilik peşinde koşmak ve üreme şansını arttırmak. İkincisi romantik aşk. Bu sistem dopamin tarafından desteklenen bir sistem.

Bu sistem sayesinde dikkatimiz tek bir kişiye yoğunlaşıyor. O kişi bize çok özel geliyor. O kişiyle zaman geçirme motivasyonumuz artıyor dopamin sayesinde. Adeta bir ödül sistemi gibi çalışıyor. Üçüncüsü de bağlanma. Bu da oksitosin ve vazopresinle ilişkili bir sistem. Uzun vadeli sakinlik, güven ve bağlılık hissi yaratıyor. Çocuk büyütmek ve aile kurmak için vazgeçilmez bir sistem bu bağlanma sistemi.

Bu üç sistem bazen senkronize olabiliyor ama çoğu zaman da çatışıyor. Mesela bir kişi eşine bağlılık hissedebiliyor ama aynı anda başka birine romantik takıntı geliştirebiliyor ya da romantik ilgi geliştirebiliyor. Üçüncü bir kişiye karşı da güçlü bir cinsel arzu duyabiliyor mesela. Bu biyolojik mimari sadık eşlerin bile neden bazen aldattığını açıklıyor aslında. Aldatma her zaman insan için mevcut ilişkiyi terk etmek anlamına gelmiyor. Çoğu zaman mevcut bağ korunurken yeni bir cazibe, yeni bir arzu devreye giriyor aslında. Bu da bir bu üçlü modelde içsel bir çatışma yaratıyor. Şimdi kısa bir ara verelim. Üçüncü bölümde kadınlar da erkekler kadar çapkın mı? Erkekler kadar fazla aldatıyorlar mı? Bunu konuşacağız.

Üçüncü bölüm. Kadınlar ve erkekler eşit derecede mi aldatır? Uzun süre boyunca şöyle bir varsayım vardı. Erkekler doğası gereği aldatır, kadınlar ise sadıktır. Fisher bu düşüncenin çok yanlış olduğunu söylüyor. Aslında tarihsel kayıtlar ve antropolojik gözlemler aldatmanın cezalandırılmasındaki çifte standart eşitlendiğinde kadınların da erkekler kadar

aldatmaya yatkın olduğunu gösteriyor. 1950'lerde Ford and Beach'in yaptığı karşılaştırmalı bir çalışmada cinsel çifte standartın olmadığı toplumlarda kadınların da erkekler kadar aldatma fırsatını değerlendirdiğini ortaya koymuş bu çalışma. Burada mesela bir tane etnografik örnek var. Bazı Amazon topluluklarında kadınlar cinsel ilişkilerin başlatıcısı. Kadınlar yalnızca eşlerinin dışında ilişki kurmakla kalmaz. Bu ilişkileri kendileri stratejik şekilde başlatırlar. Fırsat bulduklarında ilk adımı kendileri atarlar. Bu kadınların cinsel arzularının toplumsal koşullarla değil, biyolojik olarak da güçlü bir şekilde var olduğunu gösteriyor bu ve bu gibi etnografik örnekler.

Fischer şu noktanın altını çiziyor, kadın cinselliği tarihse olarak aslında hiç pasif değil, stratejik ve oldukça aktif. Kadınlar kendi arzularını takip eder, fırsatları değerlendirir ve hatta koşulları kendi lehlerine çevirebilirler. Bu nedenle sadakat, aldatma veya eş seçimi konularında erkeklerin doğal olarak daha aktif olduğuna dair eski varsayımlar hem insan eknografisi hem de karşılaştırmalı hayvan davranışlarıyla çürütülmüş. Günümüzde yenilişmiş toplumlarda bu çifte standart yani aldatmanın cezasındaki çifte standart yavaş yavaş ortadan kalktıkça kadın ve erkek arasındaki aldatma oranlarının genç kuşaklarda birbirine yaklaştığı görülüyor.

Ama bu motivasyonların aynı olduğu anlamına gelmiyor. Kadınlar ve erkekler eşit derecede aldatıyor olabilirler ama aldatma motivasyonları çok farklı. Erkekler genellikle kısa vadeli çeşitlilik arayışı, daha fazla genlerini yayma fırsatı olarak görüyorlar aldatma fırsatlarını. Kadınlar ise bir tür çifte strateji uyguluyor.

Bir yandan güvenilir bir partnerden besin ve koruma sağlarken, iyi genler arayışına girebiliyorlar. Bu bazen terk edilme riskine karşı bir sigorta görevi de görüyor. Bazen de ek kaynat getirebiliyor bu eşini aldattığı sevgilisi tarafından diyeyim. Kadın ve erkek arasındaki aldatma kapasitesi ve potansiyeli eşit ama motivasyonlar farklı. Erkekler için kısa vadeli fırsatlar ön plandayken, kadınlar için uzun vadeli güvence ve stratejik çeşitlilik daha önemli. Peki biraz da aldatmanın cezalandırmasından bahsedelim. Burada aldatma tabusunun evrensel olduğunu görüyoruz aslında antropolojik çalışmalarda ama cezalandırılma biçimleri çok büyük farklılık gösteriyor. 1900'lerin ortasında yapılan bir araştırma buldum. Burada 148 toplum incelenmiş. Bu 148 toplumun 120'sini de aldatma kesin olarak yasak. 19'unda belirli koşullarda izin veriliyor. 5 toplumda serbest. 4'ünde de hoşkarçlanmıyor ama doğrudan yasaklanmamış. Ve bu veriler, bu araştırma verileri şunu gösteriyor. Aslında sınılanın aksine her zaman kadınlar daha fazla cezalandırılmamış. Evet, çoğu ataerki sistemde kadınların cinselliği daha sıkı kontrol ediliyor.

Ama tarihsel kayıtlar bazı toplumlarda erkeklerin de ciddi şekilde cezalandırıldığını gösteriyorlar aldatma karşısında. Mesela bazı Orta Doğu ya da Asya toplumlarında kadınların zinası aile namusu üzerinden kontrol altına alınırken Pasifik adalarında ya da Afrika'daki bazı kabilelerin erkeklerin evlilik dışı ilişkileri daha sert şekilde cezalandırılıyor. Yani buradan Fisher şöyle ilginç bir teze geliyor. İnsanlar hem tek eşlilik bağı kuruyor, hem de aldatmaya yatkın bir tür. Bu iki davranış aslında birbirine zıt değil, aynı evrimsel stratejinin parçaları. Nasıl işliyor bu? Çift bağı kadın ve erkek işbirliği yaparak çocuk yetiştirmesini sağlıyor. Aldatma da hem erkek hem kadın için bazı ek faydalar sağlıyor. Tabii bu riski alma karşılığında ya da bedelini ödeyerek. Erkek için daha fazla başka genlere ulaşma fırsatı, kadın için ise bazen iyi genler, bazen ek kaynak, bazen de terk edilme riskine karşı bir sigorta ama Fischer diyor ki bu ikili düzen bir hata değil, insanın evrimsel tasarımı. Yani bizler aynı anda hem sadakatle bağlanmaya hem de gizli fırsatları değerlendirmeye programlanmışız.

Dördüncü bölüm, toplumlar sadakati nasıl kontrol etmeye çalışır? Evet, aldatma biyolojik bir eğilim olabilir ama evlilik ve evliliğe bağlı kurallar, kültürel icatlar, çift bağı evrimsel kökenli fakat sadakat nedir, aldatma nasıl tanımlanır, hangi davranış cezalandırılır gibi sorulara verilen cevaplar aslında kültürlerle ilgili. Burada da evlilik devreye giriyor. Evlilik sadece çocukların hayatta kalması için değil, aynı zamanda mülkiyetin, mirasın ve toplumsal ittifakın güvence alınması için ortaya çıkıyor. Çünkü böyle olunca sadakat kişisel bir duygu olmaktan çıkıyor, politik ve ekonomik bir meseleye dönüşüyor. Soy ve zenginlik söz konusu olduğunda cinselliğin kontrolü, özellikle de patriarkal toplumlarda kadınların cinselliğinin kontrolü toplumsal düzenin temeli haline geliyor.

Mesela Hammurabi gibi eski hukuk sistemlerinde kadının zinası yalnızca ahlaki değil, miras haklarını tehlikeye atan bir suç olarak ele alınıyordu. Ama buna karşılık miras sisteminin güçlü olmadığı daha eşitlikçi avcı toplayıcı toplumlarda zina, aldatma konusundaki kurallar çok daha gevşek. Çünkü orada ne toprak mülkiyeti var, ne soy takibi var. Bunlar kritik olmadığı için aldatmaya dair tabular da çok daha gevşek aslında.

Dolayısıyla sadakatsizlikle ilgili kurallar aslında toplumun ekonomik yapısına göre değişiyor. Tarımsal, patrilineal yani babanın soyuna dayalı toplumlarda kurallar daha sert, daha eşitlikçi, göçebe veya avcı toplayıcı yapılarda ise kurallar daha esnek. Yasalar çoğu zaman hem erkeğe hem kadını aldatma için cezalandırıyor gibi görünse de uygulamada bazı farklılıklar var. Fisher burada biyolojik riskleri hatırlatıyor. Erkek için aldatıldığı zaman en büyük tehlike biyolojik olarak başka bir erkeğin çocuğunu büyütmek. Kadın için ise en büyük tehlike erkeğin kaynaklarını başka bir kadına aktarması. Ama erkeklerin riskleri daha görünmez. Kadınlarınki daha görünür sayıldığı için kültürler genellikle kadınları daha sıkı denetledi.

Bu nedenle erkeğin sadakatsizliği kim zaman hoş görüldü ya da bazı toplumlarda sessizce tolere edildi. Bugün taşlama, sürgün ya da ölüm cezası gibi yaptırımlar birçok yerde kaldırılmış olsa da sadakatsizlik aldatmanın kültürel yankıları hala sürüyor. Günümüzde aldatma dünya genelinde boşanma dilekçelerinde sunulan başlıca sebep. Amerika'da yapılan anketlerde insanların yüzde doksanından fazlası birini aldatmayı ahlaki olarak yanlış buluyor.

Yani resmi cezalar ortadan kalksa bile ahlaki yargılar, toplumsal baskı ve siyasi skandallar hala aldatmayı gündemin merkezinde tutuyorlar. Fischer aldatma ve kalp kırıklığının beyinde hangi sistemleri harekete geçirdiğini de biliyor. Dopamin ve romantik aşk beynin ödül sistemiyle yani dopamin devreleriyle bağlantılı. Bu sistem bağımlılık ve arzu devreleriyle aynı bölgeleri içeriyor.

Yani ihanet yaşadığında bu sistem basitçe kapanmıyor. Aksine dopamin eksikliği, bağımlılık yoksunluğu gibi belirtiler doğuruyor. Takıntılı düşünceler, özlem, öfke, umutsuzluk. Bu yüzden hani kalp kırıklığı yaşamak neredeyse bir bağımlılık krizine benziyor aslında. Oksitosin, vazopressin ve bağlanma ilişkisinden de kısaca bahsedeyim. Uzun vadeli ilişkilerde oksitosin ve vazopressin tarafından desteklenen bağlanma devreleriyle sabitleniyor. Bu sistemde güven, sakinlik ve huzur hissi veriyor. İhanete uğradığımızda bu devre altüst oluyor ve yoğun stres, kaygı ve uykusuzluk yaşıyoruz.

Amigdala ve tehdit tepkisi. Bu da nöro görüntülenme çalışmalarında kıskançlık anında beynin amigdala bölgesinin aktif olduğunu görüntüledi araştırmacılar. Amigdala tehlike ve korku işleme merkezi. Bu nedenle aldatma sadece üzücü değil melankolik bir yerden aslında beyin tarafından bir tehlike olarak varoluşsal bir tehlike olarak kodlanıyor ve kortizol gibi stres hormonları da devreye giriyor. Bu nörolojik tabloda ihaneti neden ihanet edilmiş insana ne kadar neden bu kadar yıkıcı hissettirdiğini açıklıyor. Beyin bunu hem bağımlılığın kesilmesi hem de varoluşsal bir tehdit olarak algılıyor.

Kıskançlık ve aldatılmada erkekler ve kadınlar farklı şeylerden rahatsız oluyorlar. Fisher bunu da biyolojik bir çerçeveye koyacak bu arada. Erkekler en çok cinsel sadakatsizlikten, kadının partnerlerinin bir başkasıyla bir cinsel birliktelikte bulunmasından rahatsız olurken, kadınlar en çok duygusal sadakatsizlikten, yani partnerin ilgisine ve sevgisine başka birine yönlendirmesinden rahatsız oluyorlar. Çünkü neden? Erkekler için asıl risk biyolojik anlamda başka bir erkeğin çocuğunu büyütmek demiştik. Kadınlar için ise kaynak ve korumanın kaybedilmesi. Dolayısıyla bu kıskançlığın farklı cinsiyetlere göre farklı tezahürlerini de buradan anlayabiliriz.

Peki buraya kadar tek eşliliğin evrimsel kökenlerini aldatmanın biyolojik stratejilerini, kültürlerin kontrol çabalarını ve bireylerin yaşadığı duygusal yıkımı gördük. Şimdi son soruya gelelim. Peki biz modern dünyada tüm bu biyolojik mirasla nasıl yaşayacağız? Günümüzde tek eşlilik ve sadakat nasıl bir hal almalı?

Beşinci bölüm. Tek eşlik ve aldatmanın geleceği. Fischer şu önemli bilginin altını çiziyor. Biyolojimiz yüz bin yıldır hiç değişmedi ama kültürel ortamımız tamamen değişti. Bu yüzden tek eşlik ve aldatma bugün geçmişten çok farklı koşullar altında yaşanıyor.

Bugünün dünyasında aldatma artık yalnızca gizli köşelerde yaşanmıyor. Teknoloji hem bunu kolaylaştırıyor hem de ifşa edebiliyor. Mesela yakın zaman Coldplay'in konserinde yaşanan aldatma olayını hatırlayalım. Kadınların ekonomik bağımsızlığı eğitim ve toplumsal eşitlik sayesinde kadınların kendi biyolojik potansiyellerinde daha açık şekilde yaşayabilmesine sebep oldu. Bu da tarihsel aldatma farkını daraltıyor. Kadınlar da ekonomik bağımsızlık elde ettikçe aldatmaya biraz daha eğilimli oluyorlar diyebiliriz.

Fischer'e göre günümüzdeki evlilik ve ilişkiler eğilimi onun yıllardır savunduğu bu seri tek eşlilik argümanını doğruluyor. Çünkü hani baktığımız zaman sanayileşmiş toplumlarda insanlar artık hayat boyu tek evlilikten çok ardışık, uzun süreli ilişkiler yaşıyorlar. Boşanmalar en çok ilk 3-4 yılda yoğunlaşıyor evlilikten sonra. Bu da Fischer'in bu 4 yıllık kaşıntı, 4 year each modelini aslında destekliyor.

Fark şu ki geçmişte bu döngüler daha artık gizli yaşanırken bugün boşanma ve yeniden evlenme çok daha görünür hale geldi ve bu konuda daha sağlıklı konuşabiliyoruz. Peki kültür biyolojiyi yenebilir mi? Fischer burada önemli bir uyarı yapıyor. Biyoloji her zaman oyunda kalacak. Cinsel arzu ve dopamin sistemi insanı her zaman yenilik arayışına itiyor. Oksitosin ve vozopressin ise uzun süreli bağlanma ihtiyacını

Sürdürüyor yani bu tansiyon bu ikilik her zaman kalacak ve hiçbir kültür tarafından bu üçlü aşk sistemi yani arzu romantik aşk ve bağlanma iptal edilemez. Ne kadar güçlü ya da ne kadar caydırıcı cezalar olursa olsun. Asıl mesele bu sistemle nasıl başa çıkacağımız. Birkaç tane senaryo öne sürüyor. Fisher diyor ki bir ihtimal ya seri tek eşlik devam edecek, yine insanlar birden fazla evlilik ve uzun ilişki yaşayarak hayatlarını sürdürecekler ve bu model aslında evrimsel esnekliğimizle uyumlu.

İkinci model çok eşliliğin meşrulaşması olabilir diyor Fischer. Açık evlilikler, poliamori ya da rızaya dayalı çoklu ilişkiler biyolojik gerçekleri kültürel olarak kabul etmenin belki bir yolu olabilir ama bunun gelecekte geniş ölçekte istikrar kazanıp kazanamayacağı belirsiz böyle deneysel bazı ilişkiler olarak şu anda kenarda köşede kalmışlar. Peki baştaki sorumuza geri dönecek olursak tek eşli olmaya mecbur muyum? Şimdi hatırlayacak olursak biyolojik olarak insan çift bağları kurmak üzere evrenleşti dedik. Çocuk yetiştirmek, iş birliği yapmak ve toplum kurmak için tek eşlilik ya da en azından seri tek eşlilik doğamızın bir parçası ama aynı anda arzu ve yenilik arayışı da bizim doğamızın başka bir parçası. Bu yüzden aldatma evrensel demiştik. Kültürel olarak toplumlar binlerce yıldır sadakati korumaya çalıştılar. Yasalar, dinler, ahlak kuralları da hep bu amaçla gelişti ama hiçbir kültür biyolojiyi tamamen bastıramadı dedik. Psikolojik olarak ise kıskançlık, kalp kırıklığı ve ihanetin verdiği acı beynimizin bu çelişkiye verdiği doğal tepkiler olarak gördük. Tek eşit olmaya mecbur muyum sorusunun cevabı? Basit değil. Evrim bize hem bağlanmayı hem de aldatmayı miras bıraktı. Ama şunu unutmamak gerekiyor. Aldatma sadece bir heyecan ya da kaçamak değil. Beraberinde ciddi riskler getiriyor. Partnerinizi kaybetme riski, çocukların düzenini sarsma riski, toplumsal dışlanma ya da bazı toplumlarda hatta şiddet riski ve en önemlisi bazen de kendinizde bir güven krizine yol açma riski.

Aldatma evrensel ama hiçbir zaman bedelsiz değil. Kısa vadede bir kazanç gibi görünebilir ama uzun vadede maliyetleri ağır olabilir. O yüzden belki asıl sormamız gereken soru tek eşli olmaya mecbur muyum değil. Hangi riskleri göze alarak nasıl bir ilişki modeli seçeceğim olmalı?

Çünkü ister tek eşliliği seçin, ister farklı yollar deneyin, her tercihin beraberinde hem fırsatları hem bedelleri olacak. Ama belki de işte insanı insan yapan, bizi biz yapan şey bu çelişkilerle bir şekilde yaşamayı öğrenmeye çalışmamız. Mecbur muyumun bu bölümünde tek eşliliği konuştuk. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)