
4.140 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 26 Ağustos'ta alıyoruz. Bizim tarihimiz açısından enteresan bir gündür 26 Ağustos. Tarih kitaplarındaki ifadeyle, Anadolu'nun kapılarının Türklere açıldığı Malazgirt Zaferi'nin tarihi bugün. Şimdi düşününce ne kötü bir eğitim sistemimiz varmış. Ne zaman Malazgirt Savaşı konu edilse bu ifade mutlaka kullanılırdı. Anadolu'nun kapıları Türklere açıldı.
Ben de çocuk aklımla yıllarca Anadolu'nun gerçekten bir kapısı olduğunu düşünürdüm. Kapının önünde bir savaş, savaşı bizimkiler kazanıyor ve kapıları sonra açıyoruz. Ne kapısı bu? Anadolu'nun kapısı. Malazgirt, Türklerin Anadolu'ya girdiği ilk savaş. Malazgirt'ten 851 yıl sonra, Türklerin Anadolu'ya sahip çıktığı son savaş olan büyük taarruzda yine 26 Ağustos 1922'de başladı. 103 yıl önce bugün, Kurtuluş Ordusu, işgalci Yunan cephesini yarmakla uğraşıyordu.
30 Ağustos'ta cephe yarıldı ve Yunan ordusu kıskaca alındı. Kurt Kapanı adı verilen bu operasyon 5. gününde sonuca ulaşmış ve 10 gün sürecek bir kovalamaca 9 Eylül'de İzmir'e kadar sürmüştü. 8 Eylül günü İzmir'i tepeden gören İzmir yolu üzerindeki Belkahve'de konakladık Kurtuluş Savaşı karargâh komutanları. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cevesi Komutanı İsmet Paşa, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve tüm bu olaylara tanıklık edip bizlere aktaran onbaşı Halide Edip. Evet, yarın İzmir'de olacağız. Peki, biz niye böyle sessiz oturuyoruz?
Bir öncü birliğimiz Bursa'ya girmiş. Halde Edip bizzat Milli Mücadele Karargâhı tarafından yaşananları yazması için görevlendirildi ve onun tanıklıkları Ateşten Gömlek adlı romanda toplandı. Belkahve'deki şarkılı-türkülü, beyaz-deblebili, rakılı zafer kutlamasının ardından ertesi gün İzmir'e girildi. 10 Eylül'de Mustafa Kemal Paşa, 14 Eylül'e kadar konaklayacağı Karşıyaka'daki İplikçizade Köşkü'ne gitti ve köşkün girişinde paşanın ayakları altına Yunan bayrağı serildi.
Bu ne için? Ne olur paşam, siz de onun gibi yapın. Kral bu eve bizim bayrağımıza basarak girmişti. O bir milletin timsalini çiğnemekte hata etmiş. Ben o hatayı tekrar edemem. Kaldır çocuğum. Bu olay bize ilkokuldayken anlatıldı. O tarihten bu yana aklımdadır. Şimdiki çocuklara anlatılır mı bilmem. Dolayısıyla bu olayı çeyrek asırdır düşünürüm. Genellikle mistifike edilerek anlatılır ve kurucu önderin asaleti bu olayla vurgulanır. Fakat bu asalete tek başına odaklanılır ve tarih mistifike edilirse hakikat berraklığını yitirir.
Mustafa Kemal Paşa'nın Yunan bayrağına basmadan köşke girmesi hem erdemli bir davranıştır hem de oldukça politiktir. Önceki gün savaş meydanından çıkmış ama yine de öfkesi zihnine esir almamış. O tarihten itibaren diplomasinin çalışacağını ve barışın konuşulacağını biliyor. Dolayısıyla son derece akılcı davranıyor ve Yunan bayrağına basmıyor. Zaten o tarihe kadar da diplomasi yolu önerenler oluyor. Büyük taarruzu şöyle düşünün. Önceki son karşılaşma Sakarya Muharebesi. Tarih 22 Ağustos 1921 ile 13 Eylül 1921 arası. Yani büyük taarruzla Sakarya Muharebesi arasında bir yıllık bir süreç var.
Kurtuluş ordusu Sakarya Savaşı'nda savunmada. Taarruz gücü Yunanlılar. Ama Sakarya'dan sonra işler değişecek. Onlar çok büyük kayıp veriyor Sakarya'da ama Ankara'ya da ulaşamayacaklarını anlıyorlar. Şimdi Yunanlar Ankara'yı gözden çıkardılar da İzmir'i de vermiyorlar. Bakın aylar geçiyor büyük taarruza kadar ve statüko aynı. İzmir'de Yunanlar, artık savunmadalar. Ankara'da bizimkiler. Onlar taarruz edecek mi yoksa barışacak mıyız?
Sakarya Savaşı'ndan sonra barış görüşmeleri başlıyor. Karşılıklı diplomasi işletiliyor. Aylar sürüyor bu görüşmeler. Hatta 9 Eylül'den yani İzmir'in kurtuluşundan 15 gün önce Mustafa Kemal Paşa, itilaf güçleri konsoloslarıyla İzmir Kemal Paşa'ya randevu kesiyor. Nutuk'ta vaziyeti şöyle anlatıyor.
Gerçekten de söz verdiğim gün ben Kemal Paşa'da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe Akdeniz'e ulaşmış bulunuyorlardı. Yani son dakikaya kadar taktiksel bir diplomatik ilişki sürdürülmüş ve büyük taarruz hazırlıkları büyük bir gizlilikle üretilmiş. Ama Yunanlıların İzmir'i bırakmama konusundaki ısrarı diplomasyonunu tıkıyor ve 26 Ağustos'ta taarruz başlıyor.
Düşmanın hava keşfi yapmasına da engel olalım. Yeteri kadar uçağımız var. Başüstüne. Paşalar, gazanız mübarek olsun. Bakın Nutuk'ta Kurtuluş Savaşı kısmı bitiyor ve ilk paragraf direkt şöyle başlıyor. Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz.
Gerçi ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş olduk. Bununla birlikte sonunda benim de diplomasi alanında ciddi olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz. Bakın direkt diyor ki sıra geldi diplomasiye. Böyle bir durum var. Çok keskin. Önce İzmir'i alıyoruz, ardından masayı yeniden oluşturuyoruz. Şimdi gelin tekrar masaya oturalım diyoruz. Peki ya üslup dikkatinizi çekti mi? İğneleyici bir dili var Noto'nun. Fikir edilmiş Atatürk anlatısında Nutuk, Atatürk'ün gelecek nesillere bıraktığı bir tavsiyeler metni gibi kavranır. Halbuki Nutuk aslında 15-20 Ekim 1927 tarihinde CHP'nin ikinci büyük kurultayında Mustafa Kemal Paşa'nın 36 saate aşan konuşmasıdır. CHP kongresinin bu 6 günlük açış konuşması aslında oldukça politik bir konuşmadır ve politik rakiplerine verilen bir cevaptır.
Tüm bu Kurtuluş Savaşı gözlemlerini bizlere aktaran Halide Edip örneğin nutuk okunurken İngiltere'de sürgündedir. Bakın çok enteresandır Cumhuriyet'in ilk 5-10 yılı. Anlamak çaba ister. 9 Eylül 1922'den 10 Ekim 1927'ye kadar geçen 5 sene içinde örneğin onbaşı Halide Edip sürgüne gönderilecek, örneğin Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşa istiklal mahkemesinde yargılanacak karmakarışık hadiseler, Nutuk'ta da tüm bu karmakarışık hadiselere cevap veriyor Mustafa Kemal Paşa. Bu nedenle iğneleyici bir dili var, muhaliflerine seslenen, onlara cevap veren bir üslubu var. Tümüyle politik bir metin. Girişi uzattım. Nedeni şu, Atatürk gibi tarihsel figürleri anlamak hakikaten çaba istiyor.
Bir aşamada 1881'de doğmuş bir tarihsel figürle empati yapmanız gerekiyor ki bu çok zor. O dönemin ruhunu iyi anlamak gerekiyor. Ayrıca o dönemin ruhunu iyi bilmek gerekiyor. Profesör İlker Aytürk, Bilkent'te siyasi tarih dersleri veriyor ve akademik çalışmalarında Mustafa Kemal'i anlamaya yoğunlaşıyor. İlker Canikligil de Flu TV'ye konuk almış bir yıl önce İlker Aytürk'ü.
Bu kültüre çok yabancı oldu. Hayır, hiç öyle değil. Yani Mustafa Kemal alt-orta sınıftan, İsmail Saymaz'ın meşhur deyişiyle Selanikli bir yetim yani. Her şeyin gayet farkında. Kendinizi bu kadar niye değiştirmek istiyorsunuz? Farklı bir rejim kurmaya niye ihtiyacınız var? Mustafa Kemal'in verdiği cevap belli. Yani güvenlik meselesi çok önemli.
O günkü dünya bugünkü dünyaya hiç benzemiyor. Bugün yani mesela Rusya, Ukrayna'yı işgal edince ne kadar şaşırdık değil mi? Çünkü yıllardır kimse kimseyi işgal etmez. Sınırlar kutsaldır. Biz hani Birleşmiş Milletler sonrası dünyaya ait. O yıllar öyle değil. Zayıfsanız yiyorlar sizi. Ve o nesil için şey çok gerçek bir tehlike. Bizi buradan atacaklar. Devletimiz kalmayacak.
Anlamak bu denli bir çaba isterken, bugün birileri Atatürk'ü kullanarak olmadık bir şey dayatıyor bizlere. Bol miktarda Atatürk diyorsunuz, bol miktarda Atatürk resmi kullanıyorsunuz ve Atatürk yaşasa belki de onay vermeyeceği saçma sapan şeyleri Atatürkçülük diye anlatabiliyorsunuz ve öyle bir temsil ediyorsunuz ki Atatürk'ü, hakikaten dışarıdan bakanın oldukça antipatik bulacağı biçimde yorumluyorsunuz kendisini. Ve bol miktarda Atatürk dediğiniz için size dokunulmuyor. Dokununca bir de Türklükten aforoz ediliyorsunuz. Çünkü çok öfkeli de bir topluluksunuz aynı zamanda. Bu haliyle İslamcıya ne kadar benziyorsunuz. Size demiyorum tabii, yanlış anlamayın. Yani böyle bir ulusalcılık üredi memlekette. Atatürk'ün mistifike edilmesinden beslenerek, bu mistik kalkana sığınarak, son derece tırt politik fikirlerine Atatürk'ü alet eden bir ulusalcılık.
İki bölüm önce, anti-Erdoğancılığın travma sonrası stres bozukluğu bölümünde şöyle demiştim. Hadi kendimden 6 yapayım bu sefer. Birbirimize düşüyoruz. Öfkeli, birbirini duymayan, duysa bile anlamak istemeyen, sürekli bir hainlik arayan tuhaf insanlara dönüştük. Bu düzen Erdoğancı'yı delirttiği gibi bizleri de delirtti. Diyorum ya, günahımıza ortak ettiler, onların günahlarına da biz ortak olduk.
Peki tedavi nerede? Ben tedavinin Mustafa Kemal'in paradigmasını yeniden yorumlamakta buluyorum. Yeni bir cumhuriyetçi paradigmaya ihtiyacımız var. Bu cumhuriyetçi paradigmayı da Mustafa Kemal'siz inşa edemeyiz. Yeniden ulus olmamız gerekiyor. Yeniden bir Atatürk çıkaramayacağımıza göre Atay'ı yeniden yorumlamak zorundayız. Bugünkü yorumların tüm dışlayıcı, hepsi öfkeyle dolu ve hiçbiri kapsayıcı değil. Bizi bir ulus yapmıyor bugünkü Atatürk yorumları.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılına dair yeni bir fikir, yeni bir bir araya geliş nedeni yaratılacaksa, bu yine Mustafa Kemal'den beslenmek zorunda olacağı için 1923 büyük bir kırılmadır. Mustafa Kemal'i geride bırakıp önümüze bakmamalıyız. Hayır, Mustafa Kemal'i geçmişten aldığımız güçle yarına taşımalıyız. Bu çok faydalı bir fikir. Bu kırılma sanki hiç yaşanmamış gibi hayaller kurmak çok saçma.
Öyleyse Mustafa Kemal'in bugünkü yorumundan sıyrılıp daha vizyoner bir yorum yaratılmak zorunda. Çünkü bugün ırkçıların eline düştü Atatürk. Bakın açık açık söyleyelim, ırkçıların eline düştü. Tarihin önceki dönemlerinde de ırkçılar vardı. Ama o dönemin ırkçıları mesela Nihalatsız, Atatürk'ü tenkit eden bir kişiydi. Tarihimizde ırkçılık 1940'lardan sonra ilk kez bu kadar açık, seçik bir halde ve ilk kez Atatürk'e de sahip çıkıyor. Yanlış anlaşılmasın. Atatürk'ü seven herkes ırkçıdır demiyorum. Yanlış anlama konusunda çaba göstermeyin ama ırkçılık diye bir şey var artık memlekette ve bu ırkçılık Atatürk'e sahip çıkıyor. Bunu konuşalım artık. Bu yeni durum üzerine konuşmaya değer diye düşündüm.
bu ıkçılık meselesini ele alalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Türkiye suça sürüklenen çocuk meselesini tartışmaya devam ediyor. Çok öfkeliyiz. Bu canavarlara suça sürüklenen çocuk diyenleri parçalayacak kadar öfkeliyiz. Bunlara çocuk diyenler, Ahmet Minguzi'nin annesinin yerine koysun kendisini, bir daha çocuk diyebiliyorlar mı? Gibi bir öfke nöbetine bazı fikirler ekliyoruz arkadaşlar. Yani fikrimiz var ve bu fikri anlatmıyoruz. Bir öfke nöbeti yaşıyoruz. Bu öfke nöbeti yaşamakta yer yer haklıyız. Ama bu öfke nöbetine bazı fikirler ekliyoruz. Ortaya çıkan şey de bir fikir değil dolayısıyla.
Halbuki aklın yolu birdir bakın. Yani öfkeden bağımsız düşünün, aklın yolu bir. Bataklığı kurutmadan sinekleri öldürmeye çalışmak şeklinde de özetlenebilecek toplumsal durumu işaret etmemiz lazım değil mi? Yani Raquel Dink'in ifadesine hak vermemek mümkün değil, değil mi?
Yaşı kaç olursa olsun, on yedi veya yirmi yedi olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. Aklın yolu bir, çok açık, 14-15 yaşında çocuklara cinayet işlettiren bir düzen varsa, bu düzen barbarlık üretiyordur. Çocukları elbette cezalandırın. Cezasız suç olmaz. Bunu demiyorum. Ama suç neden olur diye de bir düşünün. Düşünmemek yerine, öfkenizle manipüle ettiğiniz zihninizle içgüdüsel cevaplar bulursunuz.
Öfkeyle bulanmış bir zihin, Yunan bayrağına basan bir Mustafa Kemal gibidir. Düşünsenize. Bayrağın üzerine ayaklarını böyle siliyor Atatürk. Sonra da etrafa kibir dolu bir tebessüm bırakıyor. Böyle bir Mustafa Kemal hayal edin. Oldu mu? Olmadı değil mi? Çünkü hiç akılcı değil. Mustafa Kemal akılla özdeştir.
Sık sık tekrar ediyorum. Öfke aklın katilidir. Öfkenin hüküm sürdüğü bir aklın üreteceği şeyler içgüdüseldir. En ilkel duyguların zihni ele geçirmesini sağlar öfke. Öfkeli bir zihin içgüdüsel sonuçlar üretir. Öfkenin politikleştiği zaman değerli olduğunu bilelim. Bu noktada ırkçıların yaptığı şey, öfkenin doğru yere kanalize edilmesini engellemek oluyor.
Kürtlere kızıyoruz. De bileyim bir dolu insana kızıyoruz. Ne gibi mesela? Kendine benzemeyeni tehlikeli saymak gibi. Türkiye'de 2019'dan itibaren Suriyelilere, ardından Afgan sığınmacılara dönük öfke, sosyal medyada toksik bir ırkçılık tartışmasında başlaması neden oldu. Yıllarımız neyin ırkçılık olmadığını tespit ederek geçti. Bir bir eledik ırkçılığın ne olmadığı konusunda şıkları. O yıllarda neyin ırkçılık olmadığına ilişkin en temel önerme şuydu. Sığınmacılara karşı olmak ırkçılık değildir.
E bu hak vereceğiniz bir şey. Türkiye'nin sığınmacı politikasının iler tutar yanı yoktu. Geçmişte uzun uzun konuştuk. Gerçekten ırkçılıkla uzaktan yakından alakası olmayan insanlara sosyal medyada ırkçılık bu falan yazılınca insanlar kendiliğinden sığınmacılara karşı olmak ırkçılık değildir demeye başladı. Haklılardı da. Dediğim gibi ırkçılık ağır bir itham. Öyle herkese dememek lazım. Ama şu da var. Sığınmacılara karşı olmak ırkçılık değildir diye başlayan süreçte hiçbir şeye ırkçılık diyememeye başladık.
Zaman içinde ırkçılık utanılacak bir şey olmaktan da çıktı. Bakın, yaşadığımız toprakların gerçekliğinin farkına varın. Bu topraklarda ırkçılık korkunç bir sonuç doğuracak. Öyle herkese dememek lazım ama şu da var. Sığmacılara karşı olmak ırkçılık değildir diye başlayan süreçte hiçbir şey ırkçılık olmadı. Zaman içinde ırkçılık utanılacak bir şey olmaktan da çıktı.
Son derece öfkeliyiz. Öfkeli olmakta haklıyız. Bizim öfkelendiğimiz şey, öfkelenmeyen de vatan haini ılık solcudur, tamam mı? Bu yaptığımda ırkçılık falan değildir. Bazı insan alt türleri vardır. İnsan bile değil. Humanistiğin anlamı yok. Kesin sesinizi. Böyle bir üslup, böyle bir bakış açısı hakim olmaya başladı.
Geçen hafta İstanbul Valiliği bir duyuruyla sokak köpeklerin toplanacağını söyleyince güvenli sokaklar meselesi yine tartışma konusu oldu. Sokakların tekinsizliğinin nedeni köpekler miydi yoksa 17'sinde 20 suç kaydıyla ortalıkta dolanan bu tipler mi? Böylece hayvanseverler de güvenli sokaklar kervanına infaz yasasını eleştirerek katılmış oldu. Asıl tehlike köpekler değil, bu suç makineleriydi.
Ben de bu görüşe daha yakınım açıkçası. Bu çeteler, ergen psikopatlar, köpeklerden daha korkunçlar. Gecenin bir yarısı, tas kafa bir ergenle mi yoksa bir köpekle mi karşılaşmak istersiniz sokakta? Ben gözleri metanfitaminden patlamış bir ergenle karşılaşacağıma bir sokak köpeğini tercih ederim. Ha tabii her ikisi de olmasın. Neyse işte. Mevzu güvenli sokaklarsa köpeklerden daha dehşet verici bir başka mesele de var. Çok açık biçimde daha önce çok kez konuştuğumuz gibi memlekette suç işleyenin hapse de girmediği, milletin de suç işlemeye giderek daha meyilli olduğu, Cezaevi nüfusunun buna rağmen 410 binle rekor kırdığı kocaman bir asayiş sorunumuz burada dururken, güvenli sokaklar diye yola çıkıp köpekleri toplayın demek gerçekten tuhaf oluyor. Oluyor da, biz bu köpek olmayan asayiş sorununu nasıl tanımlayacağız? Yani köpeklerin dışında ortaya çıkan insan kaynaklı asayiş sorunu nasıl ete kemiğe bürünecek?
Rakel Dink gibi bir bebekten bir katil yaratan karanlığa mı odaklanmalıyız? Yani aklın yolundan mı gitmeliyiz yoksa aklımızı öfkemize meze edip içgüdüsel cevaplara mı koşmalıyız? Kardiyolog Prof. Dr. Bengi Başar, bir hayvansever önerme olarak meseleye bu çerçeveden yaklaşmış ve şöyle bir tweet atmış. Sokak hayvanlarını yok etmek için harcadığınız enerjiyi şu insan alt türlerini ıslah etmek için harcasanız ya,
Mesajın sonuna katliam yasasına hayır hashtag'ı iliştirmiş ve bir de üzerinde hırtlar vadisi yazan bir karikatür paylaşmış. Karikatürde hırtlar var. Kim bu hırtlar? Çirkin burunlu, ince suratlı, kirli sakallı, kısa saçlı, esmer erkek suratları. Kim bu hırtlar? Şimdi kim bu hırtlar sorusunu bir ara verelim ondan sonra cevap verelim bu soruya.
Bengi Başer bilmiyor olsa gerek diye düşünüyorum fakat sosyal medyada yürüyen nefret grupları arasında Kürtler için söylenen onca şeyden biri de hırtlar. Bu ergen suçluların önemli bir kısmı Kürt olduğu için Kürtlükle suçluluk yan yana getirilebiliyor. Dünya zaten iyiler ve kötülerden oluştuğu, iyilik ve kötülüğün büyük oranda şartların bir sonucu olarak ortaya çıktığı sabit değilmiş gibi, iyilerin ve kötülerin olduğu, kötülerin de alt insanlardan oluştuğu bir böyle pembe tablomuz var bizim ve bu alt insanların da büyük çoğunluğu Kürt efendim. Bu Kürtleri ıslah edersek sorun çözülüyor. Ne kadar kolay değil mi? Suç denilen şeyi insan alt türleri işler, devlette cezasını keser, sorun böylece biter gider.
Bengi Başar bu tweetinin ardından sosyal medya lincine maruz kaldı. Hatta o kadar ki Diyarbakır barosu hakkında suç duyurusunda bulundu. Bengi Başar'ın demesi gereken tek bir şey vardı. Ben, hırtlar ifadesinin, Kürtler için kullanılan argo bir ifade olduğunu bilmiyordum. Yanlış anlaşılma için özür dilerim. Bunu dese meselenin tortusu kalır, o da zamanla uçar giderdi. Ama Bengi Başar, hırt ile kastettiğinin Kürt olmadığını söyledi durdu.
Hırt demek, kürt demek değildir tezini savundu. Halbuki biliyoruz ki memleketin sosyal medyasında üreyen nefret grupları, kürtlere hırtlar demekte. Bunu demenin ayıp olmadığını savundu ama Bengi Başar. Sputnik Radyo'da Mustafa Hoşak konuşan Bengi Başar kendisini şöyle savunuyor.
Mustafa Bey, ben hiçbir ırkın, hiçbir insanın düşmanı değilim. Tek düşman olduğum şey kötüler. Bana göre dünyada iki tür insan var, iyiler ve kötüler. Ve tek karşı olduğum başkalarının haklarını yani başkalarına kötülük için yaşayan ve toplum düzenini bozan ve bundan nem alanan insanlar.
Benim başka derdim yok. Hiçbir zaman hayatım boyunca ben ırkçı olmadım ki. Bize bu öğretilmedi çocukluğumuzdan itibaren. Ben insan olmayı becerebilmiş bir insanım. Ve burada bu yaşananlar bana çok şey gibi geliyor. Yani bu bir film seti gibi falan. Black Mirror setinde olsam herhalde böyle bir absürt bir ortam yaratılırdı. Benim ne kastettiğim ortada? Tümüyle iyi niyetli yorumluyorum. Bengi Başar'ın hakikaten hırtlar ile Kürtleri kastetmediğini düşünüyorum. Ama şu açık. Bunu gören Kürt'ün de alınması olağandır. Bu çok açık yani. Hani hakikaten alınarak kızamazsınız. Öyleyse ne yapmalıydı Bengi Başar? Ben böyle anlaşıldıysam özür dilerim. Hemen kaldırıyorum paylaşımımı. Ben Kürtleri kastetmek istememiştim. Kırdıysam özür dilerim.
Bu kadar basit ya. Bu kadar basit. Üstelik mesajında da ırkçı bir üslup kullanarak insan alt türleri diyor. Her ne demekse insan alt türü nedir arkadaşlar? Yani paylaşımın iler tutar yanı yok. Özür dile konuyu kapat. Ama öyle olmuyor. Bu paylaşım aynı zamanda taraftar da buluyor. Daha da tuhaf olan bu zaten. Öfkeli bir kalabalık da bengi başarıya sahip çıkıyor.
Hayır, Benge Hoca hırtlarla Kürtleri kastetmedi. Bu sokak çetelerini kastetti. E okey, olabilir. Ama dikkatli de davranmadı. Bak, birçok insanı kırdı bunu derken yani, değil mi?
Neyse, eskiden daha dikkatliydik. Eğer bir şey söylerken istemeden birilerini kırıyorsak özür dilerdik. Ama öfkeliyiz, öfkeden çelik gibiyiz. Yok öyle ılık ılık hareketler, özür dilemeler falan. Hırt demek, kürt demek değildir lan işte. Tamam, konuyu kapatın. Hırtlar gerçekten vardır. İşte sokak cetelerine bakın, hepsi hırt.
Irkçılık artık ayıp değil. Çünkü ırkçı argümanlar bu öfke dolu ortamda son derece akılcı. Akılcı dediysem, öfkeli bir akıldan ne kadar akıl beklerseniz o kadar akılcı. Bu kadar öfkeliyken iç güdülerimizden fışkırıyor aklımız. Bu arada ırkçılık Türklere özel değil. Aynısı Kürtlerde de oluyor. Kürt ırkçılığı diye bir şey var artık. Nur topu gibi bir bebeğimiz Kürt ırkçıları var. Bunlar Dem partili falan da değiller. Dümdüz Kürt ırkçısı. Türk düşmanı bir Kürt gençliği de var. Bu çözüm mözüm var ya bunlara Kürt ırkçıları da karşı. Yani biz niye barışıyoruz Türklerle falan diyorlar.
Bunlar Türk ırkçılarıyla sosyal medyada birbirlerine sövüp bilenip duruyorlar. Öfkeden sürekli alınları terli bunların böyle. Birbirlerini kudurtuyorlar sosyal medyada, sonra millete sataşıyorlar. Bengi Başer'in tweetinin altına şöyle şeyler yazılmış mesela.
Ben anlamıyorum. Sokakta gelişi güzel insan öldürüyorlar ve bunu Türk öldürdük diyerek kutluyorlar. Öldürdükleri çocuğun mezarını dahi dağıtıyor, ailesini tehdit ediyorlar. Ağır silahlarla pozları var. Bunların yaptıkları ırkçılık sayılmıyor ama bunları eleştiren ırkçı oluyor.
Kürt ırkçılarını görüp sinirleniyorsunuz ve Türk ırkçısı oluyorsunuz. Kürt ırkçılarını görünce aksi mümkün değilmiş gibi. Zaten diğeri de Türk ırkçısını görüp Kürt ırkçısı oluyor. Irkçılık birbirine baka baka yükseliyor. Bir başkası şöyle yazmış. Ozan, bu ılık götlü solculuğunuzdan gına geldi. Minguzi'nin katillerinden tut da sokaklarda eşkıyarlık yapan alt insan türü yokmuş gibi yapmanızdan bıktık kardeşim.
Alt insan türü. Var artık böyle bir argüman. Bazılarımız insandır, bazılarımız alt insan türüdür. Bak ayrı bir tür gibi yaklaşıyoruz artık. Bazı insanlar insandır, bazıları var oluşu gereği ayrı bir türdür. Alt insan türü. Bu alt insanlara gereken ceza verilse suç muç kalmaz kardeşim. Bitti gitti işte bu kadar kolay her şey. Aklımızı kullanmaya, konfor alnımızdan çıkmaya ne gerek var? Çok konforlu bakın. Bazı insanlar vardır, bir de alt türleri vardır. Çok güzel. Bu arada Türk ırkçılığını eleştirdiğiniz anda itileceğiniz çukur da Türk düşmanlığıdır. Irkçı değilseniz siz Türkiye düşmansınız.
Ve biz bunlara ırkçı diyemiyoruz. Çünkü yıllardır şu ırkçılık değildir, bu ırkçılık değildir diye diye hiçbir şey ırkçılık olamaz gibi bir yere çekildik. Artık hiçbir şevkçılık değil. Şu insan alt türlerini ıslah edin diyorsun. İnsan alt türü her ne demekse. Sonra Kürtler için kullanılan argo ifadelerden biri olan hırtları bir karikatüre başlık olarak ekliyorsun, hırtlar vadisi diye. En iyi ihtimalle yanlış anlaşılmışsındır, bilmiyorsundur. Bu durumda da özür dilersin, silersin paylaşımını. ABD'li bir zenciye nigger deyip, nigger derken seni kastetmedim demek gibi bir şey bu. Sevgili dostlar, sosyal medyaya, Twitter'a, Reddit'e falan şöyle bir bakın. Hırtlar diye Kürtlere deniyor ya.
Bu ırkçılık konusunda zihin açı çalışmalar olan bir siyaset bilimci Etyen Balibar. Irk Ulus Sınıf kitabında bu yeni tür ırkçılığı ele alıyor. Şöyle diyor Balibar. Günümüzde ırkçılığın yeni biçimi biyolojik farklılıkların reddi üzerine değil, kültürlerin bağdaşmazlığı üzerine kuruldur.
Farklı kültürlerin bir arada yaşaması olan haksız görülür. Çünkü bunlar birbiriyle uyuşmaz, kaynaşmaz, yan yana var olamazlar. Yani yeni tür ırkçılıkta biyolojik farklılıklardan daha önemlisi kültürler farklılıklardır. Zaten bizde ırkçılık yoktur derken arka planda biz zencileri severiz demek vardır. Zaten sanki ırkçılık sadece zencilere yöneliyormuş gibi.
Neyse. Halbuki kültürel farklılıklar son derece esnektir. Aşılmaz değildir. Eğitimle, kentlileşmeyle insanların kültürleri birbirine eklemlenir. Yani kültür dediğiniz şey doğal değildir. Sonradan edinilmiş özelliklerdir. Sığınmacı meselesini ele alalım. Eğer milyonlarca değil de daha makul sayıda Suriyeli göç etseydi 2011'de, şu aralar hangisinin Suriyeli, hangisinin Türk olduğunu uzaktan ayırt edemezdiniz.
Ama milyonlarcası geldi ve get dolaştılar, entegrede olamıyorlar. Böylece araya karışan ve toplumla uyumlu hale gelen Suriyeliler yerine, get dolaşan, bir arada yaşayan Suriyelilere odaklandık. Irkları farklı olduğu için kültürleri de farklıydı ve kültür de ırk gibi mutlak bir şeydi. Balibar şöyle diyor.
Yeni ırkçılığın kalbinde farklılıkların doğallaşması vardır. Kültürel farklılık, biyolojik ırk gibi mutlaklaştırılır ve değişmez, aşılmaz bir engel olarak sunulur. Farklılıkların doğallaşması, yani sosyal hayatın dayattığı farklı yaşam biçimlerinin sanki doğal, biyolojik farklarmış gibi kavranması ve yeni ırkçılığın bu zemin üzerinden yükselmesi. Bakın sadece ırklar arasındaki bir farklılık olamaz bu. Sınıflar arasında da benzer farklılıklar bulunur. Haliyle yoksullar daha farklı yaşar sizden, fakirler daha farklı yaşarlar.
Çünkü bu yoksul, gariban yıllar da farklıdır. Aynı ırktan olabilirsiniz ama farklı bir yaşam biçimi sürerler. Bu haliyle bu bahsettiğimiz biçimdeki yeni tür ırkçılık, bir orta sınıf ideolojisi olarak belirir. Kültürel ırkçıdırlar, nefretlerin hedefinde genellikle ezilenler bulunur, ezilenlerin büyük çoğunluğu farklı bir ırka mensup olduğu için de bu ezilenleri dövmek kolaydır. Ama mesele yalnızca ezilenleri dövmek,
değil, farklı ırktan olanı dövmek değil, bütün ezilenlere yönelik bir öfkeye dönüşür. Mesele sadece Kürtleri sevmemek değil, genel olarak farklı bir kültüre sahip olan ezilenleri de sevmezler. Ezilenlerden kastımız ne? Geniş, yoksul, fakir kalabalıklar, garibanlar. Selçuk Koz Ağaçlı'nın ezilenler üzerine yaptığı şu konuşmayı beraber dinleyelim.
Ezilenler şöyle bir millettir. Karılarını döverler. Birbirlerinin mallarını çalarlar. Duş almazlar. Dişlerini fırçalamazlar. Pis kokarlar. Fotoğraf çekemezler. Avukatlık yapamazlar. Çok rezil bir millettir yani. Kumar oynarlar. İçki içerler. Erken ölürler. Birbirlerinin karılarına kızlarına sarkıntılık yaparlar. Yoksul sever misiniz? Ay çok iğrenç.
Yoksul kokuyor yani. Korkunç bir şey yoksul dediğiniz. Yoksul gördünüz mü hiç gerçekten? Dolayısıyla bir ıkçıya ıkçı dediğiniz zaman çok kolay biçimde ıkçı olduğunu reddediyor. Çünkü o bir klasik ıkçı değil. Yok diyor ben hani sıkıntı yok. Benim için Kürt olabilir diyor. Kürt olabilsin de yani kültürel olarak Kürt gibi davranmasın. Ya da her ne demekse işte. Türk'üm ben diyor. Türk'ü elbette anayasa olarak kavramıyor. Kimdir Türk? Şu 85 milyona bir bakın. Kimdir Türk?
Ben size söyleyeyim. Kürt olmayandır Türk. Kürdün diğeridir. Kürde hırt diye küfrediyor. Sonra da hırt dediği kişiye sen de anayasa olarak Türksün ama diyor. Dönüyor. Türk değilsin zaten ben ona anayasa olarak söyledim. Keşke Türk olabilsen de nerede diyor. Yani Kürtlüğü komple inkar etse daha az çelişkili bir pozisyonda kalacak. Ama yok. Kürt gerçekliğini de kabul ediyor. Kürt o diyor. Ve aşırı öfkeliler.
Zaten ırkçı olabilmek için önce aklınızı katletmeniz lazım. Yani akılla aranıza mesafe koyacaksınız, ondan sonra ırkçılık yürüyecek. Aklınızı öfkenize öldürüyorsanız, öldürdüğünüz aklınızın yerine öfkenizi koyuyorsunuz ve artık sizin gibi düşünmeyene saldıracak kadar kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Evre Clark.
Adını duydunuz mu bilmem. İngiltere'ye yerleşmiş, orada hayata tutunmaya çalışan bir Türk. Genç bir kadın, bir İngilizle evli ve ileri derecede kanser hastası olan bu kadın önceki gün hayatını kaybetti. Evre bir gün, zamanın birinde şöyle bir tweet atmış. Olur da bir gün mekan falan açarsam, Türkler giremez, ben hariç yazdıracağım.
Kadın Türk ama Türkiye'den koşarak uzaklaşmış anladığım kadarıyla. Burada hep diyorum ya halka kızılmaz, halka kızılmaz diye. Evre Clark da halka kızma hastalığına tutulmuş ve soluğu İngiltere'de almış. Türk ırkçıları da Evre'ye nefret kusuyorlar. Ama kadın ileri derecede kanser. Sayılı günü kalmış. Yok, yalan söylüyor. Milleti kandırıyor. Türk düşmanı o. Her türlü kötülük bundan beklenir çünkü Türk'ü sevmiyor. Bak bu daha ötesi mi var? Jahren şöyle demiş Evre Clark hakkında.
Arkadaşlar, Twitter şu anda bir dolandırıcılık hikayesiyle çalkalanıyor. Evre B. Clarke adında, ya da Clark, yarı İngiliz, Türklerden aşırı nefret eden Türklere holokost yapacaksın diyecek kadar hatta... Bir mekan açarsam ileride Türkler giremez, ben hariç diye tabelasına yazacağım şeklinde söylemleri olan bu Türk düşmanı, ırkçı faşist abla, son evre kanserim, ailemin yanına gitmem lazım, kara ciğerlerim iflas ettiği için ilaç bile alamıyorum diyerekten GoFundMe açıyor, 250 bin pound'un üzerinde para topluyor.
Evre Clark geçen gün öldü. Elbette ölümüyle birlikte onu linç eden nefret grupları da teşhir oldu. Türkiye buhranlı günlerden geçerken, Türkiye'nin orta sınıfları da bu buhranlar içinde savrulup duruyor. Özellikle orta sınıf ailelerin evlatları yeni arayışlar içindeler. Bu arayışlar içinde popüler bir akım haline geldi ıkçılık. Adıyla sanıyla ıkçılık evet. O ıkçılık değildir, bu ıkçılık değildir deyip hafifletmeyelim. Ikçı bir yükseliş var şu anda memlekette.
Atatürk'ü de kendilerine sembol bellemişler ve bu yüzden milyonlara son derece antipatik bir Atatürk temsiliyle görünüyorlar. Sadece bunlar sevebilir Atatürk'ü. Atatürk kimdir? Baş üstünde baş bırakmayan, acıması olmayan, Türk için dünyayı ateşe verecek bir muzaffer komutan. Öfkesi dağları deler. Ilık olmayan biridir Atatürk. Öyle hümanist falan değil. Öfkesi arşı titretir. Öyle bir Atatürk.
Bir anti-kahraman olarak kavranan Atatürk, tıpkı İslamcıların anlattığı gibi bir Atatürk. Acıması olmayan bir lider. Atatürk'ü buradan çıkarmak zorundayız. Bunun için Kemalist mahalleye de çok iş düşüyor. Bir zamanlar İlhan Selçuk'un, Atilla Hyan'ı temsil ettiği Atatürkçülüğü, bugün jahren gibi zibidiler temsil ediyorlar.
Çok acil bir ihtiyaç olarak bu yeni saat çerçevenin içinden Atatürk'ü çekip alamazsak çocuklarımız Atatürk'ü minnetle yad edemezler. Gerçekten ölür Atatürk. Halbuki bir arada yaşamaya devam edebilmemiz için yeni bir Atatürk yorumuna ihtiyacımız var. O yüzden Yunan bayrağına basmayan Atatürk'ü anlamak ve anlatmak gerekir diye düşündüm. Bu noktada ulusunda etnik kimlikten öte vatanla özdeş hale getirilmesi gerekir.
Ulus, etnik kimlikler bütünü olamaz. Bu topraklarla özdeş hale gelmeli. Nazım'ın ifadesiyle, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşesine diyor ya hani, ormanı vatan ile tanımlamak ama ağacı da kimliksizleştirmemek. İşte marifet bu. Yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyuyoruz. Aksi halde bu öfkeli akımlar bize huzur içinde yaşayabilecek bir vatan bırakmayacak. Şunlara şöyle uzaktan bir bakın Allah aşkına. Çocuk gibiler. Zihinleri öfkeleri tarafından ele geçirilmiş. Öyleyse bu yeni paradigma Türkçü veya İslamcı olmadan önce yurtsever olmak zorundadır.
Bize memleketi önemseyen, vatanı önemseyen, yurdu önemseyen yeni bir paradigma lazım. Yoksa burada, bu topraklar üzerinde birbirimizi yiyip duracağız. Bu memleketi seviyoruz, bu ırkı değil. Bu memleketi seviyoruz, bu ülke bizim, bu hatta biziz. Vatan marşındaki gibi, aşkıyla çarpıyor kalbimiz.
Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme de öfkenizin aklınıza zarar vermesini engelleyin. Ortak paydamızın bu memleket olduğunu bilerek yaşayın. Hoşçakalın.
İngilizce şarkı söylüyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.