Podcast

481: Ankara, Rojava ve Şam Üçgeni

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Toplumun bir kesimi Türkiye'de ırkçılık değil "suça meyilli bir Kürt sorun" olduğunu düşünüyor. Peki bu fikir ne kadar gerçekçi? Trend Topic'in bu bölümünde Ozan Gündoğdu, Kürtlerin genetik ve kültürel açıdan suça eğilimli olma fikrini tümden gelerek ele alıyor. Aynı zamanda giderek uzaklaşmaya başladığımız barış olasılığını da bu bağlamda değerlendiriyor.



Tüm bölümleri dinlemek ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------



Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir.

Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠⁠⁠⁠keşfet⁠⁠⁠⁠⁠!

Bölüm Transkripti

5.167 kelime · ~26 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 2 Eylül'de alıyoruz. Son bölümde Türkiye'de giderek yükselen ıkçılık sorunu üzerine konuşmuştuk. Son bölümler için de en çok sevilen ve aynı zamanda en çok öfke duyulan bölüm oldu bu son bölüm. Bölümleri çok uzun bir süredir sadece başlığıyla paylaşıyorum kendi sosyal medyamda. Dolayısıyla bu ex-Twitter'a bölümün linkini bırakıp Yeti'ye de sadece giderek yükselen ırkçılık sorunu yazdım geçen bölümde. Tren Topik dinleyicisi olmayıp sadece başlığa tetiklenen bir X kullanıcısı şöyle yazmış. Hayır, giderek yükselen tas kafa tıraşlı PKK'lı ergen sorunu ve Kürtçülerin Türk solunu koyun güder gibi gütmesi sorunu.

Irkçılık sorunu değil, tas kafa tıraşlı PKK'lı ergen sorunu. Arkadaşlar hadi bu bölümde Kürtlerin genetik veya kültürel olarak suça eğilimli olma konusunu konuşalım. Rahatsız mı etti yoksa hoşunuza mı gitti? Evet, tümden gelerek Kürtlerin suça eğilimini konuşacağız. Kürtleri masaya yatıracağız. Şöyle rahatlayalım hep beraber. Milliyetçi dinleyicilerimizin taleplerini yerine getirelim ve bu bölümde tas kafa tıraşlı PKK'lıları ele alalım. Irkçılıktan endişe etmeden, ırkçılığın herhangi bir sorun oluşturmadığını zannederek, rahat rahat Kürtlerin suça olan eğilimini masaya yatıralım.

Ama sadece bunu yapmayalım, bir yandan da barış olasılığını konuşalım. Giderek uzaklaştığımız barış olasılığını. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Evet, sanırım sadece gözlemlerimiz yeter. Bilimsel verilere ihtiyaç duymuyoruz. Kürtler belli ki suç eğilimli. Okey, hadi başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

Kürtler suça eğilimli. Peki bunun nedeni Kürt genetiği mi yoksa Kürtlerin kültürleri mi? Aslında kan yani genetik ya da kültür seçeneklerinin ikisinde de çıkan sonuç aynıdır. Zira önermedeki varsayım hatalıdır. Önden zaten bir kimliğin suça eğilimli olduğunu kabul ediyorsunuz. Bu saatten sonra kimliğin kendisine mensup kimseleri de bir tehdit haline getiriyorsunuz.

Bu varsayım yanlış olduğu için cevapların tümü aynı yanlışa sürükleniyor. Ama biz yine de soralım. Kürtler neden suça eğilimlidir? Klasik ırkçı versiyon doğrudan kimliğin genetiğiyle ilgilenir. Pakistanlılar, bunlara insan diyemeyiz. Bunlar kesinlikle insan değil. Bir dakika abi, ben genetiğinle çalıştım bu işim, ben biliyorum bu işi. Bu konuda lütfen. Genetik olarak bunlar insan değil, bunlar hayvan.

Kürtler suça eğilimlidir çünkü bunların genetiği bir alt insan gibidir. Undermensch. Hocam ben genetik çalışıyorum. Genetikte de amigdalası bu adamların daha büyük. Yani daha ilkel bir beyine sahipler. Daha aşağı bir etiğe sahipler. Daha un termenşi bir adam. Çünkü kanları bozuktur. Genetik nedenleri var bunun. Bunu diyen, biraz önce de dinlediğiniz genç gibi olanlar, klasik ırkçıdır, biyolojik ırkçıdır. Zaten bu argümana bağlı kalanlar ırkçı olduklarını da reddetmiyorlar. Evet diyorlar ırkçıyız ya. Tartışma burada değil, tartışma diğer cevabı verenlerle onlara ırkçılık bu diyenler arasında. Kürtler neden suç eğilimdir sorusuna, çünkü Kürt genetiği değil, Kürt kültürü böyledir diye cevap verenler de var. Sizi manipüle etmeyeyim, bu röportajda bahsedilen alt insanlar Kürtler değil, Afgan sığınmacılardı.

Bu 1 farklılık değil mesela 1 türk ile 1 yunan farklı olabilir. Bu 1 farklılıktır ama bu afgan arap pakistan yani 1 mağreb yan kuşağı arapya kuşağı diyelim. Doğası gereği aşağı 1 kültür bunu kabullenmeli ve bu aşağı kültüre ait 10 milyon insan var ve bu 10 milyon insan tarihte görüp görebileceğiniz her şeyi yapmaya muktedir 1 yaratıklar süresi hiçbir etik değerleri yoktur. Hiçbir ahlaki değerleri yoktur. Hiçbir şeref, haysiyet, namus, onurları yoktur.

Fakat sığınmacılar üzerinden yükselen ırkçılık toplumsal anlamda değil ama politik olarak Kürtlere yönelebiliyor. Sonuç itibariyle üstünlükçü bir fikre sahipsiniz ve üstünlüğünüzü ırkınızla veya kültürünüzle özdeş kabul ediyorsunuz. Diğer kültürler veya diğer ırklar bu üstünlükçülüğünüzün mezesi olabiliyor. Bazen Afgan oluyor, koşullar değiştiğinde Kürt'e yönelebiliyor.

Son çözüm süreciyle birlikte bu tip bir politik eğilim anti-Erdoğancılığın da desteğini alıyor, haliyle bu soruna dikkat çektiğiniz anda Erdoğancılıkla suçlanabiliyorsunuz. Yani bir yükseltme var, bu tespit zamandan ayrı söylenebilir ama bu zaman söylediğinizde çözüm süreci nedeniyle Erdoğancılığa ittirilebiliyorsunuz. İlk çözüm süreciyle şimdiki arasında böyle bir fark da var. İlkinde karşıtlığıyla politikleşmiş bir sığınmacı sorunu yoktu. Yani 2013-2015 arasında sığınmacı sorunu görünür değildi ve politikleşmemişti. Ama geride bıraktığımız birkaç yılda, anti-Erdoğancı-Atatürkçü halk kesimleri, sığınmacı meselesini ele alış biçimleriyle kültürel manada ırkçılık mürüsünü bünyelerine aldılar.

Kültürel manada diyorum bak. Kültürel ırkçılık mı olur demeyin. Sadece Enes adlı YouTube kanalında ''Neden ırkçı olduğunu biliyorum'' başlıklı yayın 2 yılda 305 bin kez izlenmiş. Kanalın abone sayısı da 1 milyonun üzerinde.

Argümanız şöyle, sadece enesin. Toplumu oluşturan bireylerdir. Bireylerin benzer alışkanlıkları kültürleri oluşturur. Bu kültürler zaman içerisinde aralarında farklılaşır ki bunun içine DNA'dan da kaynaklı ırksal yapılarda girer, bir millet yapısı oluşmaya başlar.

Türklerin bir kültürü vardır, Arapların bir kültürü vardır ve bu kültüre sahip olabilmek için o kültürün coğrafyasında büyümek ve yetişmek lazımdır. Yani etnik, ırki olarak senin Türk olman Türk kültürünü taşıyacağın anlamına gelmez ve bence bir milleti millet yapan şey en temelde onun kültürüdür. Ve ben insanların bu kadar radikal ırkçılara dönüşmesinin altında etnik bir sebepten ziyade kültürel farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Kürtler suça eğilimlidir ve bunu diyen bir ırkçı değildir çünkü bu durum onların genetiğiyle ilgili değil, kültürleriyle ilgilidir. Evet, kültürün kendisi de tıpkı genetik gibi varoluşsaldır ve bu nedenle zamanlar ve mekanlar üstüdür kültür. Her ne olursa ve her ne zaman olursa olsun bu kültürün bazı sonuçları vardır ve suça eğilimli olmak da bu sonuçlardan biridir.

Yani biz ırkçı değiliz, ırkçıları anlıyoruz çünkü kültürel farklılıklar var. Yani evet, uzlaşmaz çelişkilerimiz var ama bu çelişkiler ırka dair değil, kültüre dairdir. Irkçılarla aynı çelişkiyi kabul ediyoruz ama nedenleri konusunda ayrışıyoruz. Onlar ırk diyor, biz kültür diyoruz.

Farklılıktan kaynaklı olabilir. Ama bazı kültürler vardır ki bunun kültürler farklılıkla bir alakası yoktur. Pakistan'daki çocuklarla alakalı bir kültür arkadaşlar, bunun devamını açmak istemiyorum. Bilenler vardır aranızda. İşte o kültürün farklılıkla bir ilgisi yoktur. O aşağı bir kültürdür.

Evet, ırkçılığı dar anlamıyla ele aldığımızda bence de bu kişiye ırkçı denemez. Zaten bu kişi de ırkçı olduğunu reddediyor. Ve insanlar böyle bir ayrımcılık yaptıkları zaman ırkçı olduklarını düşünürler. Ancak bunun literatürde bir adı vardır. Kültür ayrımcılığı. Ve aslında hepimiz kültür ayrımcılığı yapıyoruz, hatta yapmak zorundayız.

Bu kişiler ırkçı olduklarını reddediyorlar. Haklılık payları var zira biyolojik manada bir şey söylemiyorlar. Irk atıfları pek az. Yok değil, DNA'lardan falan da bahsediyorlar da kültüre odaklanmış haldeler. Ama kültürü de tıpkı genetik gibi ele alıyorlar. Kültürü varoluşsal, mekanlar üstü ve zamanlar üstü ele alıyorlar.

500 yıl önce de böyleydi ve yüzlerce yıl sonra da böyle olacak ki X kültürü suça eğilimlidir diyebiliyorlar. Bir X kişisi bu kültürün içine doğup büyüdüyse o da suça eğilimlidir. Ha bunun klasik ıtçıdan ne farkı var? Kültüel koşulları değiştirebilirsiniz. Mesela bu X kişisini alıp bambaşka bir kültürün içinde büyütürsünüz. O zaman bu X kişisi suça eğilimli olmayabilir.

Klasik ırkçı için mekanlar değişse bile sorun çözülmüyor da kültürel ırkçı da çözülebiliyor. Bir X kişisi Y kültüründen bir çevrede yaşıyorsa sorun kültürel ırkçıya göre kalmayabiliyor. Böylece kültürün kendisi tamamen olmasa da neredeyse genetik gibi kavranıyor ve klasik manada ırkçılık yapmamış olsanız bile sonuçları itibariyle ırkçılıkla birebir düşünce elde ediyorsunuz. Irkçı olduğunuzu reddetseniz dahi, ırkçılıkla benzer sonuçlara varıyorsunuz. Aynı siyasi hareketin omuz başında bulunuyorsunuz. Zaten ilk varsayımınız hariç bütün çelişkileri temizleseniz, belki siz de buz gibi bir klasik ırkçıya dönüşeceksiniz de, o sıfattan hoşlanmadığınız için, konfor alanınızı terk edip bu kültürel farklılık meselesini güvenli alanda tutuyorsunuz.

Halbuki düşüncelerinizi şöyle bir serbest bıraksanız, Enes'le aynı yere varmanız son derece olağandır. Şimdi biraz daha perspektifi yukarıdan tutalım. Daha geniş bakmaya çalışalım. Bu iki birey evlendi arkadaşlar ve bu DNA'lardan çocuk yaptılar. Sonra onlar da çocuk yaptılar. Nesiller boyunca bu aktarıldı ve her nesil daha da kötü bir şekilde yoluna devam etti. Doğal olarak bu bir zaman sonra senin DNA'na kodlanmış oldu. Çünkü senin anne babandan gelen şeyler zaten seni var eden etmenler.

Şimdi bunu toplum genelinde düşünelim. Nasıl bir toplum elde ettik arkadaşlar? Bu toplumu nasıl dönüştürebiliriz? Peki böyle bir toplumun gelenek, görenekleri ya da kültürleri ne kadar faydalı olabilir? Ne kadar saygı çerçevesinde gelişebilir ya da ne kadar IQ'su yüksek şekilde hareket edebilir? İşte bu noktada şunu fark etmeye başlıyoruz. Bazı kültürler diğerlerinden daha altta. Bu böyle basit farklılıklardan kaynaklı bir şey değil. Gerçekten de altta. Bazı kültürler altta, bazıları üstte. Irk demek yerine kültür demeyi tercih ediyorsunuz. Politik arzularınız bir ırkçıdan çok farklı değil ama siz ırkçı değilsiniz. Evet, kabuç, siz ırkçı değilsiniz. Buna ne diyelim peki? Irkçılık demeyelim, bu tetiklenme konusu oluyor. Daha genel bir isim verelim buna. Buna üstünlükçülük diyelim. Irkçılık değil. Irkçılık da bir tür üstünlükçülük ama ırkçılık değil. Çatı kavramımız üstünlükçülük.

Bu hâliyle üstünlükçülük İslamcılığa da çok benziyor. Geçen bölümde İslamcıya ne kadar benziyorsunuz derken demeye çalıştığım buydu. Çünkü İslamcı da bir tür üstünlükçüdür. Bir biçimiyle eşitlik fikrine aykırı bir virüs zihne girdiğinde bu zihin çalıştıkça virüs tarafından ele geçiriliyor ve dünyayı üstünlükçü bir gözlükle görmeye başlıyorsunuz. İslamcı bir hukukçu Furkan Gurbetoğlu kendi üstünlükçülüğünün meşruluğunu mağdurluk üzerine kuruyor.

Türkiye'deki sosyal hayat, benim sosyalleşmemi, insanların giyim kuşamı, hayat tarzları, benim sosyalleşmemi ciddi anlamda olumsuz etkiliyor. Ben sokağa çıktığım zaman sürekli kafamı havada gezmek zorunda değilim. Ben bir Müslüman'ım. Diğer insanların anlamadığı, anlamak istemediği, hep böyle bir yaftayla yaklaştığı sekülerlerin, işte siz sapıksınız bilmem ne. Senin düşüncenin aksine ben senin sokakta teşhir ettiğin bölgelerini görmek zorunda değilim. Ben metroda Turnike'ye basarken basamıyorum, kafamı aşağı yemiyorum ya. Böyle bir dünya mı var? Bu benim için haram. Ben bunu görmek istemiyorum. Bu benim yapamadığım bir şey. Yapmamam gereken bir şey. Allah bana sınırlar koymuş, bu haram demiş.

Ve benim senin vücudunu teşhir ettiğin bölgelerini görmemem gerekiyor. Gerekiyorsa Üsküdar'la Kadıköy'ün arasına bir şey çekelim abi, bir set çekelim. Şu dress code'lar olsun. Buradan öteye geçtiğiniz zaman şu kıyafetlerinizi düzgün giyin olsun. Ya en azından... Pek uygulanabilir olmasa da. Hadi bunu da sağlamıyorsak Selahattin camilerin içerisinde mini etekle girilemesin abi ya. Selahattin camilerin şeyine, neyse. Selahattin camilerin dışına, o iç bölgenin, dış surlarının olduğu bölgenin içine Süleymaniye camisinin kuru fasulyecilerden içeriye

Giremesin abi mini etekli birisi. Mini etekli giremesin de şortlu girebilsin. Şortlu da giremesin. Erkek şortlu erkekle giremesin, mini etekli de giremesin. Ben en azından diyim ki Süleymaniye camisine gittiğim zaman huzurla günaha girme ihtimali olmayacak bir şekilde sosyalleşebileceğimi düşüneyim en azından. Süleymaniye camisinde mini etekli kadının ne işi var abi? Ya bu soruyu soramıyoruz ya. Türkiye'de Süleymaniye camisinin bahçesinde mini etekli bir kadının ne işinin olduğunu soramıyoruz ya. Ya hakikaten çıldırırsın. Yani yok abi gündemimiz de iyi. İşte gündeme aslında böyle şeyleri taşımak lazım. Taşımamız lazım ya. Demek ki tek gündemimizin bu olmaması lazım ama gündem

Buz gibi bir şekilde erkek egemen bir düzenin içinde yaşıyoruz. Ama mağdur olan kim? Mağdur olan erkek olabiliyor. Erkekleri mağdur ediyorsunuz hanımlar. Bakın neler yaşıyorsunuz ama yine mağdur ediyorsunuz. Günaha sokuyorsunuz insanları varoluşunuzla. Bu haliyle İslamcı da bir üstünlükçü olduğu için ırkçıya benziyor. Üstünlükçülük, eşitlik fikrini baltalayan bir virüs gibi.

Bu sığınmacı karşıtlığı siyasi duruşumuzun tüm çelişkileri içinden bizlere üstünlükçülük zehrini daha da fazla bulaştırdı. Ama yanlış anlamayın. Daha da gelsinler, 20 milyon olsunlar vs. demiyorum. Zaten sığınmacı politikasını burada çok sık eleştirdik. Geçmiş bölümlerde konuya ilişkin çokça konuştuk. Sorun olduğu ortada ama sorunun sonuçlarından biri de bir başka sorun olarak ırkçılık oldu. Yani bunu da reddedemiyoruz.

Geçen bölüme gelen reaksiyonlardan biri de ırkçılık reaksiyonu gösterenlerin aslında mağdur olduğuydu. Irkçılığın bir realite olduğunu kabul eden ama ırkçılıkla empati yaparak bu reaksiyonu normal gören bir bakış açısıydı. Yine kendi meşrutiyetini korumaya çalışan ülkenin mağdur insanlarını eleştirmişsiniz. Çok teşekkürler. Mağdurluk, tıpkı İslamcıda olduğu gibi kendini üstün görene has bir deneyimdir. Furkan Gurbetoğlu sokağa çıktığında tesettürlü olmayan kadınlar gördüğü için mağdurdur mesela. Türkiye'de ırkçılık yükselmektedir çünkü Türkler mağdurdur.

Mağdurluğun sınıfsal ve kültürel arka planında sayıları milyonlarla ifade edilen sığınmacılar olsa da zehir bir kere bünyeye girince hedefi sadece sığınmacılar olmaktan çıkıyor. Sığınmacı sorununun neden olduğu klasik ya da kültürel ırkçılık sorunu bugün Atatürkçü halk kesimlerine de bulaştı. Hele hele genç kesimlere. Böylece, Atatürkçülük sol ile, yani eşitlik ve özgürlük mücadelesiyle iyiden iyiye uzaklaştı. Sol kemalizm sadece lafta kaldı. Atatürkçülüğün temsili tümüyle sağa kaydı. Atatürkçülük, üstünlükçülük fikriyle bir araya geldi. Halbuki tam tersi, saltanat karşısında cumhuriyetçilik fikri, eşitlik fikrinin temelini oluşturuyordu. Bugün tam tersi bir noktadayız. Örneğin, Uğur Mumcu'nun temsil ettiği, Ahmet Tener Kışlalı'nın temsil ettiği, Atilla İlhan'ın, İlhan Selçuk'un temsil ettiği Atatürkçülük gittiği, yerine onun sağ daha yakın, daha otorite heveslisi,

eşitlik ve özgürlük fikrinden daha uzak bir yorumu galip geldi. Bunda Erdoğan düzeninin dayattığı hegemonyanın da etkisi vardır. Bu hegemonya içinde eşitlik ve özgürlük fikri yaşayabileceği ortam bulamıyor maalesef. oldukça acıdır. Bugün Atatürkçü kesimlere adını gizleyerek Uğur Mumcu okutsanız, Uğur Mumcu'ya bile kim bu liboş diyecek durumda insanlar. Bakın henüz 1989 yılında hegemonik söylem Kürt realitesini dahi tanımazken, bakın Kürtler yok iken yani, Kürtler kartkurt seslerinden ortaya çıkmış dağ Türkleri iken, Uğur Mumcu şunları yazıyordu Cumhuriyet gazetesinde.

Bugün Kürt sorunu, azınlık şovenizmi, ayrımcılık ve terörle değil, demokrasinin yerleştirilmesi ve insan haklarının Edirne'den Ardağan'a kadar her yerde uygulanmasıyla çözülür." Uğur Umcu Kürt sorunu diyor, demokrasi diyor, insan hakları diyor. Aynı yazıyı bugün yazsa Atatürkçüler tarafından liboşlukla suçlanırdı. Halbuki liboş ifadesinin kendisi Uğur Umcu'ya aittir.

20 Eylül 1992'de, yani aslında içinde bulunduğumuz ay, Kürt yazar Musa Anter, nam-ı diğer Ape Musa, bir suikast sonucu öldürüldü. Uğur Mumcu, Musa Anter'in ardından şunları yazacaktı. Anılarını ve yazılarını hep okurdu. Kendi davasının inançlı, dirençli ve yürekli bir savaşçısıydı. Davasına katılır ya da katılmazsınız. Savunduğu görüşlere karşı olursunuz ya da olmazsınız. Ne fark eder?

Hangi ideoloji, hangi görüşü savunursanız savununuz, Musa Anter gibi insanlara saygı duymalısınız. Musa Anter, örneklerini son yıllarda sık sık gördüğümüz türden devre göre kişilik ve görüş değiştiren ideoloji tüccarlarından değildi. Anter, yaşamını kendi davasına adamış bir Kürt aydınıydı. 1992'de Musa Anter hakkında bunları yazabilen, Atatürkçülüğün 1993'teki temsilcisi Uğur Mumcu, bu satırları kaleme aldıktan 3 ay sonra öldürülecekti.

Bugün sırrı Süreyya Önder eceliyle öldükten sonra rahmet dileyenler liboşlukla suçlanıyor. Ve bunu yapanlar da kendilerini Atatürkçü diyenlerdir. Bakmayın millet solculuğu sekülerlikle özdeşleştirdiği için solu söylem düzeyinde sahipleniyor. Biz de solcuyuz diyor da ne düşünüyorsun dediğin zaman nazilerden farklı bir sonuç çıkmıyor. Ama sol ile artık hiçbir ilgileri kalmadı bu kesimlerin. Üstünlükçü fikirlere sahipler.

eşitlik ve özgürlük, ılık popolu solcuların benimseyeceği fikirlere dönüştü. Dediğim gibi, yazarını saklayıp Uğur Mumcu okutsak bu gençlere, Mumcu'ya da Paragöz, Foncu, Liboş diyebilecek kadar akılla aralarına mesafe koymuş durumdalar. Biz akla sahip çıkmalıyız, yüzsever bir görevdir bu, akla sahip çıkmak. Bir dinleyicimiz, ırkçılık konusunu işlediğim bölümde Atatürk'ten bahsetmemi alaya almış.

Atatürk'ü Türk'ten koparmaya çalışan bir liberal olduğumu yazmış. Bugünlerde ırkçılık meselesini ele almamın nedeni de iktidara yanaşmaya çalışmammış. Hatta o kadar ki ben artık Erdoğan'cı saflarda yer aldığım için benimle vedalaşmış şöyle yazıyor. Ama sen çok önemli bir karakter değilsin bu mücadelede zaten. O kadar değerli ve cesur insanlar var ki senin yokluğunu hissetmeyeceğiz bile. Kazanacağız, güneşli günler göreceğiz ve biz kazandığımızda da sen yine bize yakın pozisyon alıp devam edeceksin eminim.

Ben yükselen büyüklüklük sorundan bahsettiğime göre ve aynı anda Erdoğancılar da Kürtlerle masaya oturduğuna göre ben de artık Erdoğancı sayılırım. Zaten Erdoğan Kürtlere birkaç şey veriyor diye Erdoğan'a yanaşmaya meyilliyim. Neden? Çünkü ben bir Kürtçüyüm. Böyle düşünüyor. Yani kendi zihin dünyası nasıl çalışıyorsa herkesin zihin dünyasının öyle çalıştığını düşünüyor. Ben bir Türkçüyüm. E karşı taraf Türkçü değilse herhalde Kürtçüdür diye düşünüyor.

Neden Erdoğan'cı olmadığımı kısa bir aranın ardından anlatmak isterim. Şu anda Türkiye'de her ne oluyorsa bu olanı biteni Suriye'yi hesaba katmadan anlayabilmek mümkün değil. Suriye an itibariyle bir devletsizlik sorunu yaşıyor. Türkiye için böyle fail state benzetmeleri yapılıyor ama fail state değil Türkiye'nin durumu. Bak Suriye'nin durumu tam fail state. Yani çökmüş bir devlet var orada. Devlet bile denemez zaten. Şam'da Jolani geçici hükümeti bir devletin egemenlik haklarını koruyabilecek bir düzen tesis edemedi. Kuzey Suriye'de ise SDG güçlerinin askeri gücü, Şam'daki Jolani güçlerinden daha fazla. Yani,

Ülke ikiye bölünmüş durumda. Yukarısı Rojava, daha doğrusu kuzeydoğusu Rojava, güney batısı ise Şam yönetiminde. Ve bu ikili durum fiili bir gerçeklik. Bunlar silahlı topluluklar. Ama Suriye'de bir de silahlı olmayan topluluklar, Colani güçlerinin katliam tehdidiyle baş başa. Aralık 2024'ten bu yana Suriye'de binlerce sivil alevi öldürüldü, on binlercesi yaralandı, kadınları tecavüze uğradı.

Suriye'de rüzgar tersine döndü. 4 ay önce HTŞ'nin Alevilere verdiği vaatler buhar oldu. Umut yerini sivil katliama bıraktı. İslamcı barbarlık Alevilere saldırırken Türkiye'de Yeni Şafak gazetesinde Aleviler hedef gösteriliyordu.

Benzer katliam girişimleri Suriye'nin güneyindeki dürzülere de yapıldı ve İsrail dürzi katliamlarını bahane ederek Şam üzerindeki nüfusunu arttırmaya çalıştı. Şu çok açık, Şam'dan tek bir Suriye'yi yönetebilecek bir vizyon çıkmıyor. El-Nusra kalıntısı bir herif tüm Suriye'yi yönetme iddiasına sahip çıkabiliyor ama bu herif tüm Suriye'yi barışçı yönetebilecek kabiliyette değil. Suriye'de an itibariyle bir devlet yok, bana soracak olursanız, İslamcıların herkesi kapsayabilecek ve barış tesis edebilecek bir devlet kurma vizyonları da yok. Jolani'ye emanet edilmiş ve bölünmemiş bir Suriye, yeniden iç savaş çıkaracaktır, bu çok açık. Bu atmosferde Kuzey Suriye'deki Kürtlere, silahlarınızı bırakın, Şam'ın otoritesini tanıyın demek ne kadar gerçekçidir.

Bunu düzene düşünmek durumundayız. Zihnimiz üstünlükçü fikirlerle manipüle değilse bu hiç makul bir talep değildir. Ben olsam Kuzey Sure'deki Kürtlerin yerinde silah falan bırakmam. Silah bırakıp Şam'a biat edilir mi ya? Neyse, bu Şam'a biat edilmez en azından.

Öyle ya da böyle, Kuzey Suriye'de mekanize halde olan, yani tankı, dronu, hatta helikopterleri olan, yüz bine aşkın savaş deneyimi olan bir düzenli ordu var ve bu güç Kuzey Suriye'yi, vatanı biliyor. Şimdi önümüzdeki soru şu, Kuzey Suriye'deki özel Kürt yönetimini ne yapacağız? İki yolumuz var. Ya savaşarak onları oradan def edeceğiz ya da onlarla barışacağız. Samimiyetle soruyorum, aklın yolunu arıyorum. Ne yapmalıyız? SDG ile savaşa mı girmeliyiz? SDG ile savaşa girmeliyiz diye yetten ezberden söyleyecekseniz o zaman bir SDG gücünü ortaya koymanız lazım. Bunu düşünelim ama bir yandan da Erdoğan'ın böyle bir barışı gerçekten isteyip istemediğini de düşünelim.

29 Ağustos'ta Ahlat'ta konuşan Erdoğan, açık açık Kuzey Suriye'de bir savaş durumu oluşmaması için şartlarını sundu ve ardından SDG'yi tehdit etti. Dolayısıyla Suriye'deki tüm kardeş halklar gibi Kürtlerin de güvenliğinin, huzurunun, esenliğinin teminatı Türkiye'dir. Yönünü Ankara'ya ve Şam'a dönenler kazanacak. Kardeşlik Ve Komşuluk Hukukunu Gözetenler Kazanacak Kıblesini Şaşırıp Kendilerine Yeni Yabancı Patronlar Arayanlar İse Elinde Sonunda Kaybedecektir Şunu Da Biliyoruz Ki Kılıç Kınından Çıkarsa Kaleme Ve Kelama Yer Kalmaz Tekrar Ediyorum Biz Tüm bölgemizde kalıcı barışın tesisinden yarayız. Kuzey Suriye'ye girmemek için, kılıcın kınından çıkmaması için şartımız ne? SDG'nin yüzünü Şam'a ve Ankara'ya dönmesi. Sadece Ankara'ya dönmesi dense bunu anlayabiliriz. Ama sadece Ankara değil. Bir de Jolaniye, yani Şam'a kefil oluyoruz ve Jolaniye'nin arkasına geçerek Suriye Kürtlerini Jolaniye'ye biat etmeye zorluyoruz.

Bu bence çok kötü bir dış politik tutum. Kötü ve faydasız. Biz Türkiye olarak neden Şam ve Rojava arasında taraf tutuyoruz? Şam bizim dış politik hedeflerimiz için ne tip bir önem arz ediyor? Önemini geçtim. Şam'a egemenlik gücüne haiz bir devlet muamelesi yapmak ne derece doğru? Diğer yandan Rojava'daki Kürt güçlerini Şam'a biat etmeye zorlamak ne derece gerçekçi?

Üstelik SDG tehdit edildiğinde, SDG'nin İsrail'in kucağına itildiğini görmemek ne kadar mümkün? Kuzey Irak'ta bölgesel Kürt yönetimi var. Aynısını Suriye'de de fiili olarak oluştuğu ortada. Bu fiili durumu tersine çevirmek ancak savaşla mümkün. Peki böyle bir savaşın bölgeye ve Türkiye'ye ne tip bir katkısı olacaktır?

Üstelik Kuzey Suriye'yi kontrol eden SDG güçleri de Türkiye ile bir ittifakı, İsrail ile ittifaka tercih ederken, biz neden SDG'yi tehdit etmeye devam ediyoruz? Bu noktada Erdoğan'ın arzusunu daha iyi anlamak durumundayız. Anlamak çaba istiyorsa, Dem Parti eşgenel başkanı Tuncer Bakıran'ın Aralık 2024'te mecliste grubu adına yaptığı konuşmaya biraz odaklanalım. Türk-Kürt ittifakını demokratik bir zemine çekerek Barış ve kardeşlik projesini başlatmamız gerekir. Bugün tarihi Türk-Kürt ittifakının test alanı Rojava'dır. Rojava'da Kürt'ün kazanımlarını kendisine düşman gören anlayış bu tarihi ittifaka en büyük zarar verir. Gelin Kamışlodan, Kobani'den Ankara'ya tarihi birlikteliği eşit ve adil bir temelde yeniden kuralım.

Tuncer Bakıran diyor ki, Kobani'den Kamışlo'dan Ankara'ya tarihi Türk-Kürt birlikteliğini kuralım. Bunun Türkçesi şudur. İcabında, Şam'dan bağımsız bir Rojava özel bölgesi olabilir. Siz bunu destekleyin, biz de Suriye'nin kuzeyindeki nüfuz bölgesini Ankara ile ittifak halinde tutalım, barış içinde yaşayalım. Bu Kuzey Suriye için de hayati önemlidir. Kuzey Suriye güçleri de, SDG de Türkiye ile çatışmalı biçimde bölgede varlığını sürdüremez. O da Türkiye ile barış yapmaya muhtaçtır.

Arkasına İsrail alsa da sürdüremez. Sürdürdüğü şey savaş olur, sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla Rojava da Türkiye'yle barışmaya muhtaç. Fakat buna karşın, Türkiye yanlış bir tezi işleyerek, Suriye'de tek muhatap olarak Şam'ı görüyor. Kuzey Suriye'deki fiili durumu görmezden geliyor ve daha güçlü olan SDG'nin daha zayıf olan Şam'a biat etmesini istiyor. Ancak bu şartlarda SDG'yi tanıyacağından bahsediyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 7 Ağustos'ta Şam'ı ziyaret etti. Burada mevkidaşı Şam Dışişleri Bakanı ile bir basın toplantısı düzenledi. SDG'yi Şam'a biat etmesi yönünde yine uyardı, onları oyunbozanlıkla suçladı ve şunları söyledi. Bu süreçten rahatsız olan bölgedeki belli aktörler, Suriye'deki bu olumlu gelişmeyi olumsuza çevirmek, durdurmak için belli eylemleri hayata geçirdiğini görüyoruz. Laskiye'de başlayan olaylar, daha sonra Suriye'deki hareketlilik, YPG'nin bir türlü sisteme entegre olmamadaki oyunbozanlık rolü gösteriyor ki Suriye'de açılan bu olumlu sayfanın insanların umduğu gibi, istediği gibi gitmesi bir hayli zor olacak gözüküyor.

Rojava yönetimi Türkiye ile iş tutmak istiyor. Ama Türkiye, Şam'la iş tutmayı tercih ediyor. Fakat Şam dediğiniz yönetim gerçek anlamıyla bir devlet dahi değilken, kendisi savunma kapasitesinden bile mahrumken, Rojava'yı Şam'a biat etmeye zorlamak gerçekçi görünmüyor. Erdoğan'ın sık sık tekrar ettiği Türk-Kürt-Arap üçlemesi de aslında bu denkleme işaret ediyor.

29 Ağustos'ta Ahlat'taki konuşmasında bu üçlemeyi tekrar ediyor Erdoğan. Tuncer Bakır Han'ın ifade ettiği Tarihi Türk-Kürt İttifakı'na Erdoğan, Arap'ı da eklemek istiyor. Bu Türk, Kürt ve Arap'ı real politik zeminde kavradığımızda tablo daha net görülür. Tuncer Bakır Han, Rojava ve Türkiye ittifakından bahsederken Erdoğan, Rojava'nın Şam'a biat etmesini ve ancak böyle bir durumda Türk, Kürt ve Şam'la beraber Arap ittifakının gerçekleşebileceğinden bahsediyor. Bu haliyle Erdoğan tüm yumurtalarını Şam yönetiminin başarısına koymuş oluyor.

Böylece, Arap ve Türk'ün egemenliğinde Kürdü kardeş bilebiliriz diyor. İşte bu çelişkili hal, Ağustos ayı boyunca Öcalan'la görüşmelerin aksamasına ve komisyonun yerinde sayması neden oldu. Şu anda çözüm süreci denilen şey, ya da süreç denilen şey, an itibariyle donmuş durumda. Erdoğan da ayaktırıyor, AKP de ayaktırıyor.

Bölgede savaşın eşiğindeyiz. Komisyon ise okulların başlamasını bahane ederek bir hafta tatil yapma kararı aldı. Saçmalığa bak. Evet, gelelim süreç komisyonuna. Süreç komisyonu bir uyum haftası tatili yapıyor. Uyum haftası derken siz bunu okullardan bilirsiniz. Süreç komisyonu okulların açılması nedeniyle toplanmamış efendim, toplanmamış. Bir haftalık tatile girmiş. Neden acaba yani? Bu gerçekten

Bu sebep buysa, uyumdan kasıt okullarla ilgili bir şey olamaz herhalde. Başka bir şey mi uyum sağlamaya çalışıyorlar? Süreç askıya alındı alınacak. Sürecin tamamen bittiğini ise, Suriye'ye yönelik bir operasyon gerçekleştiğinde anlayacağız. Yani, ya bu süreç Rojava ile Türkiye arasında bir dostluk anlaşmasıyla sonuçlanacak, ya da savaş ile sonuçlanacak.

Bana kalırsa Erdoğan'ın çıkarları savaştan yana. Yani savaş arzu ediyorsanız siz de, ya girelim böyle şey mi olur, orada bir Rojava devleti olur mu diyorsanız ve bu işin savaşla çözülmesi gerektiğini düşünüyorsanız, Rojava düğümünü Gordio'nun kılıcı çözer diyorsanız, bence Erdoğan'cının kim olduğu üzerine biraz daha düşünün derim. Bu tavrınız Erdoğan'ın çıkarlarına daha yakın bir yerde konumlanıyor bana kalırsa. O yüzden Erdoğan'cı ithamını ben reddediyorum, size yöneltiyorum. Yani bana bunu diyenlere yöneltiyorum. Bana kalırsa Erdoğan'ın çıkarları savaştan yana. Kuzey Suriye'ye dönük girişilecek bir operasyon, öncekiler gibi olmayacak.

Türkiye'nin İdlib ve Afrin'e dönük operasyonları, YPG, Fırat'ın doğusuna çekildikten sonra gerçekleşmişti. Yani YPG'yi Amerika ikna etti, Fırat'ın doğusuna çekti, ardından biz Afrin ve İdlib'e girdik. Dolayısıyla korakor bir savaş değildi daha önceki operasyonlar. Yani aslında YPG ile hiç gerçekten savaşmadı TSK. Kuzey Suriye'ye dönük yapılacak bir operasyon, Kuzey Irak'a dönük alışageldiğimiz kara ve hava operasyonlarına da benzemez. Zira karşımızda mağaralarda konuşlanmış vurkaç ile savaşan bir gerilla gücü yok.

Rojava'da olan 100 bin kişilik bir düzenli ordudur. Sayı çeşitli kaynaklarda artıyor ama en az 100 bin. Bakın, 100 bin kişi. Bu savaş sırasında daha önce terörle mücadele yıllarında görmediğimiz ölçekle can veririz. Bakın sizi korkutmaya falan çalışmıyorum, realite bu yani.

O da sorun değil. Artık alıştık zaten şehit meselesini sömürmek bizim memlekette sadece solcuların yapamadığı bir şey. Bana kalırsa asıl onlar üzülüyorlar. Asıl onlar canları yanıyor yani. Yoksa sorun değil artık alıştık öfkemize meze yaparız onlarca şeyde ne olur ki ya. Ölen kim ki? Mehmetçik ölür. Bu düzenli orduyla savaşılır ve kazanılır bu arada. Yani Rojava'daki SDG yönetimi bertaraf edilir.

Kazanılır da sonra ne yapacaksınız? Sonra bölgede hakimiyet mi kuracağız? Sizce böyle bir atmosferde bölge halkı TSK'yı bağırına mı basacak? İyi ki kurtardınız bizi o eski zalim yöneticilerden mi diyecekler? Hadi onlar öyle dedi. Peki ya Diyarbakır'daki, Mardin'daki, Rojava'daki Kürtlerin birinci derecedeki akrabaları ne yapacak böyle bir durumda? Böyle bir savaş onların ne tepki vermesi neden olacak?

İç barışımız da bozulmaz mı böyle bir durumda? IŞİD, Kobani'yi kuşattığında Türkiye'deki Kürtler ayaklanmıştı hatırlayın. 6-7 Ekim 2014'te Türkiye'nin güneydoğusundaki HDP'lilerin büyük kısmı sokaklara dökülmüştü. Ne için? Kobani'nin IŞİD kuşatmasından kurtarılması için. Eğer Kobani düşseydi sınır komşumuz IŞİD olacaktı.

Dönemin HDP eşgenel başkanı Selahattin Demirtaş, 5 Ekim 2014'te, yani 6-7 Ekim ayaklanmasından bir gün önce, Başbakan Ahmet Davutoğlu'yla yaptığı görüşmeyi aylar sonra şöyle anlatmıştı. 5 Ekim akşamı, Sayın Başbakan'la kapalı bir telefon görüşmesi yaptım, 10 dakika kadar. Aslında kamuoyunun bu görüşmeyi bilmiyor. Ben o görüşmede 10 dakika boyunca Sayın Başbakan'a şunu anlatmaya çalıştım. Biz çağrı falan da yapmamıştık Başbakan'la konuştuğumda. Şu anda insanlar sokağa çıktı dedim. Her tarafta sokağa çıkıyor insanlar. Durum çok kritik. Ve lütfen bu gece müdahale edelim. Ne yapılacaksa bu gece birbirimize yardım edelim ve sınır kapısı işidin eline geçmeden gerekli desteği sunalım. Çünkü söz vermiştiniz.

üzerinden bir hafta geçtiği görüşmemizden söz vermiştiniz destek yollayacaktı ama olmadınız ve insanlar çok öfkeli şu anda da sokaktalar haberiniz var mı dedim çağrı da yapmamıştık. Sayın Başbakan bunu inkar edemez herhalde. O günlerde de Erdoğan'ın yöntemi Kuzey Suriye'deki Kürtleri silah yoluyla dize getirmekti. Hatırlayalım, o dönemde çözüm süreci vardı ve IŞİD saldırganlığı çözüm sürecinde Kürtlerin elini zayıflatıyor, Kürtleri Türkiye'ye mecbur bırakıyordu. Karadan destek vermemize muhtaçsınız. Bu desteği vermezsek yok olursunuz. Bizimle pazarlık yapacak gücünüz yok. Kobani düştü düşüyor diyordu Ekim 2014'te Erdoğan. Havadan bombalamak suretiyle

Bu sorunlar çözülmez. Yerde, kara harekatında bu görevi ifade edenlerle işbirliği kurulmadıkça hava harekatıyla bu iş bitmez. İşte aylar geçti, herhangi bir netice yok. Şu anda Ayn-ül Arap'ta diğer adıyla Kobani'de buyurun düştü düşüyor. Ne oldu?

Kürtler Rojava için direndi, Barzani güçleri Türkiye'den transit geçerek Rojava'ya destek verdi, Türkiye'den düşmanlık gören Rojava yönetimi ABD'ye sığındı, ABD'nin vekalet gücüne dönüştü. İyi mi oldu? O dönem Türkiye Rojava'ya sahip çıksa ve bölgedeki Kürtlerle birlikte IŞİD'le mücadele etse, IŞİD'e karşı Kürtleri desteklese daha iyi olmaz mıydı? Ne oldu? IŞİD'in bir fraksiyonu olan El Nusa komutanlarından biri, Esad'ı devirdi ve Şam yönetimini ele geçirdi. Türkiye, 2014-2015'te ilk çözüm sürecini bitiren hataya yeniden düşüyor ve yine Kürtleri İslamcılara biat etmeye zorluyor. Halbuki bölgedeki layıklık yanlısı demokratik yönetime en yakın güç Rojava'da. İlk çözüm süreci bittikten sonra Türkiye'de nasıl bir düzen kurulduğunu hepimiz yaşayarak gördük. Görmedik mi?

Ekim 2024'te Bahçeli'nin başlattığı sürecin de merkez üssü, tıpkı ilki gibi Suriye'dir. 2016'dan, 2015'den, 2024'e kadar ne yaşadıysak, bu süreç gerçekleşemezse eğer, bu süreç başarıyla taçlanamazsa eğer, daha sertini yaşayacağız. Bu sürecin başarıyla taçlanması, derken PKK'nın silah bırakmasından ve Rojava ile Türkiye arasında bir sulh tesis edilmesinden bahsediyorum. Eğer Rojava gerçeğini kabul etmez, bu düğümü kılıçla çözmeye kalkarsak, ki öyle görünüyor, Türkiye'deki demokrasi, insan hakları, eşitlik ve özgürlük davasını unutun. Unutun! Yeni bir darbe mekaniği çalışmaya başlar bu durumda. Erdoğan karşıtı muhalefet tümüyle kriminalize olur.

Erdoğan'cı olmak zorunda kalırsınız o zaman. Ve emin olun bürokratik oligarşi içinde savaş isteyen, yeni bir güç tahkimatı isteyen bir otakta var. Bu haliyle ben barışı savunuyorum diye Erdoğan'cı olmuyorum, tam tersine bana kalırsa savaş çığırtkanlığı Erdoğan'cılığın tam da sevdiği şey an itibariyle. Ve şunu da unutmayalım, eğer Türkiye, Kuzey Suriye'deki SDG gücünü dağıtmak üzere bir operasyona yeltenirse, bu çok açık biçimde bölgede İsrail ile Türkiye'nin burun buruna gelmesi anlamına gelir. Artık bu olasılık çok daha açık biçimde konuşuluyor, İsrail-Türkiye çatışması. Küçük bir olasılık olsa dahi bu olasılık üzerine de düşünmeye değer. Gazeteci Serdar Akinan, 1 Eylül'deki YouTube yayınında bu meseleyi ele almış. Eğer,

Gemileri yakarsa, yani %1 ihtimali bile vermiyorum. Ama ben olsam bunu yaptırırım. Danışman olsam derim ki, kardeşim sen devam etmek istiyor musun cumhurbaşkanlığına? Çok basit. Çok basit. Tanklara talimat ver. Birlikler sınırı geçsin. Şam'a kadar tanklar gitsin. Hava kuvvetleri de desteklesin. İsrail'i söküp at. Gola'nın güneyini at. Gerek yok. Gola'nın güneyini at. Kuneytra'yı al. Kuneytra'ya Türk bayrağını dik. Bitti gitti.

Hayatın sonuna kadar ebedi cumhurbaşkanı. Net. Yapabilir mi? Yapamaz. Geçen gün de söyledim. Bana kalırsa Kuneytra'ya kadar gitmesine gerek yok. Bölgede yıllarca sürecek bir istikrarsızlık ortamı, askeri bir güçle yaratılırsa, Türkiye'de herhangi bir demokratik reform beklemeyin.

Böyle bir savaş halinde Türkiye'deki tek parti yönetimi tahkim edilir, muhalefet yok olur. Hiçbir sözü anlamlı olmaz muhalefetin böyle bir savaş olursa. Şimdi soruyorum size, barışı savunmak Erdoğancılık mıdır? Barışı savunmak ılıklık mıdır? Barışı savunmak fonculuk mudur? Atatürk karşıtlığı mıdır?

Haftalardır burada anlatmak istediğim mesele tümüyle real politiğe ilişkindi. Duygulardan ayrıştıramazsak zihnimizi, real politiği doğru ele alamıyoruz. Atatürk mezarından kalksa gelse, tabloya baksa, Kuzey Suriye'ye savaş ilan ederdi diyorsanız eğer, bence Atatürk'ü de doğru kaynaklardan okumamışsınız demektir. Yani benim okuduğum Atatürk, bu durumda sizin düşündüğünüz gibi yapmayabilir.

Hatta daha ileri gideyim. Bugün Suriye'nin kuzeyindeki bir savaşı arzu ediyorsanız, oh ne güzel orada PKK devleti kurulmayacak falan diyor iseniz, bu arzunuz da bürokratik oligarşi içindeki Erdoğan'cı güç odaklarıyla benzer bir arzuya sahipsiniz demektir. Ama her şeyden önce üstünlükçü fikirlerden kurtulmak durumundayız. Zihnimizi altüst eden, bizi insanlık davasından uzaklaştıran üstünlükçü fikirleri zihnimizden söküp atmalıyız. Haftalardır sürece dair bölümlerde anlatmaya çabaladığım buydu. Bölüm boyunca Uğur Mumcu'dan da bahsettik. Onun 1992'de yazdığı bir köşe yazısı 33 yıl sonra bile bakış açımıza yön verecek cinsten. Şöyle diyor Uğur Mumcu,

Çağdaş bir dünyada ırkçılık ve din iki büyük tehlikeli silahtır. Irkçılığın bir türü başka bir ırkçılığı, şovenizmin bir türü başka bir şovenizmi kışkırtır. Her ırkçı ve şoven duygu bir başka şoven ve ırkçı düşüncenin düşman kardeşidir. Dünya ırk ve din savaşları yüzünden ne büyük acılar çekti. Uygar ve çağdaş insan için barıştan başka bir yol, uzlaşmadan başka seçenek var mı?

Bizleri uygarlıktan uzak tutan, insanlık davasından uzak tutan üstünlükçü fikirleri bir kenara atma başarısı gösterebilirsek bu topraklarda huzurlu bir hayat inşa edebiliriz. Aksi halde nefret dolu, mutsuz bir düzen içinde yaşayıp gidecek ve çocuklarımızdan beddualar işiteceğiz. Biliyorum ki bu anlattıklarım pek çoğunuzun zihnindeki bariyere çarpacak ve PKK Türk solunu davar güder gibi gütmeye devam ediyor. tekerlemesine sığınacaksınız. Ve muhtemelen sizin arzu ettiğiniz olacak ve sürecin sonunda savaş çıkacak. Evet, bu süreç iyi bir yere gitmiyor. Bu esnada zaten nefes almakla zorlanan fikir dünyamız daha da kuraklaşacak ve ülkemiz otoriterliğe daha fazla teslim olacak. Bu süre boyunca temel odak konum bu mesele oldu. İşin aslı, artık kendimi tekrar ettiğimi, söyleyecek sözümün kalmadığını görüyorum. Bunu siz de görüyorsunuz.

Ben dört yıldır Tren Topik'i hazırlayıp sunuyorum. Bu dört yılda hiçbir zaman Tren Topik dinleyicilerinden hakaret işitmemiştim. Tren Topik'i bu yüzden seviyordum. Anlattıklarıma katılmasanız bile yanlış anlama çabası içinde değildiniz.

Anlattıklarımı yanlış anlama çabasında olmayan bir dinleyici kitlesiyle sohbet ediyormuş gibi hissediyordum ve çok mutluydum. Ama bu süreç, son on ay beni oldukça yordu. Yaz boyunca, hafta içi her gün ana haber sunuculuğu da bu yorgunluğumun bir diğer nedeni oldu. Fakat asıl yorgunluk, derdimi doğru anlatamadığımı düşünmemdir.

Eskiden Tren Topik bölümlerini yayınladıktan sonra 2-3 hater dışında hakaret eden olmazdı. Şimdilerde öyle değil. Ne para gözlüğüm kalıyor ne Erdoğancılığım. Bir dinleyicimiz şöyle yazmış.

Bu dinleyicimizin haklılık payı var. Tren topuya vakit ayıramıyorum ve bu fark ediliyor. Bu nedenle benim adıma tren topuya veda vakti yaklaştı bence. Kendimi tekrar ediyorum. Odak konumu değiştiremiyorum. Çünkü bir savaş olasılığı karşısında dehşete düşüyorum. Bu korkum, daha önemli bir konu olmadığına göre, yine süreci konuşmalıyı sonucuna götürüyor beni. Bu süreç Türkiye'yi uçurumdan uçurumuna sürükleyecek kadar risklere gebedir. Ez cümle.

Artık vedaya yaklaşıyoruz tren topikte. Bu nefret ortamı içinde belki bir başka sohbet odası kurar, orada nefretten uzak ezber bozan fikirleri tartışma fırsatı bulabiliriz. Çünkü bizim memleketimizin geleceği yeni fikirlere muhtaçtır. Bu kısır döngüde didişip durursak memleketin geleceği de karanlıktır. Bu memlekette serbest fikir ne kadar mümkünse o kadar konuşmaya devam ederiz fırsat buldukça.

Trend to People bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek. Halka kızmayın elbette. Halk sorumluluk sahibi değildir. Öfkeniz egemenlere yönelmeli. En azından benim bu 4 yıl boyunca savunduğum tez buydu. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)