Podcast

Yol Üstü Hatıralar

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Binlerce kilometre direksiyon sallamış bir seyyah olarak, taptaze tecrübelerimle yolculuk kavramına ve onu bahane ederek biraz da yaşam pratiklerimize bakacağız.



Bu bölüm Opet Fasty reklamı içermektedir.


Opet’te Lezzetlerin Enfesti!

Şehirler arası yolculukta ya da şehir içi kaçamakta, Opet istasyonlarında sizi Fasty’nin lezzetli ürünleri bekliyor. Opet Fasty'i ⁠⁠keşfet!

Bölüm Transkripti

1.877 kelime · ~9 dk okuma

Üç bin kilometre yayılan uzun bir tatilin ardından yollar ve yolculuk hakkında konuşmamak olmazdı. Ne anlatayım diye düşünürken aklıma bir konuşmasıyla hayatımı şekillendiren Alan Watts geldi. Hayat bir yolculuktur, varış noktası değil diyordu. Bir şarkıyı dinler gibi yaşamalıydık hayatı Watts'a göre ve Haklıydım. Şarkıları mesela son notasını duymak için dinlemiyoruz, değil mi? Şarkıyı dinliyoruz. Fakat ne ilginçtir ki hayatı tam da böyle algılıyor. Tam da böyle yaşıyoruz. Bir sincap gibi ciddiyetle değil, tuhaf bir telaşla. Sanki esas yapmak istediğimiz başka bir şeymiş de şu an ilgilendiğimiz bizi ondan alıkoyuyormuş gibi.

Böyle yaşayınca yaşamın büyüsü de bozuluveriyor. Hayatın ulaşılabilecek nihai bir hedef değil de ulaşabileceğimiz son noktasına dek acısıyla tatlısıyla yaşayacaklarımız olduğunu unutuyoruz. Bir an önce yetişebilmek için menzile kilometre taşlarını sayıp duruyoruz. Ancak bu durum için kendimizi suçlamak değersiz. Çünkü hayatı oluşturan sistemin özü bizi başka türlü düşünmekten alıkoyuyor. İnsanlığın en büyük korkusu rahat bırakılmış, dingin, sakin zihinler. Bu yüzden önümüze sürekli havuçlar konuluyor. Yeni havuçlar. Anaokulu, ilkokul, lise, üniversite, iş, evlilik, atölyeler, kurslar, sertifikalar. Yeni hedefler, yeni yıllar, yeniler, yeniler.

Bu cennet eden bir sürü inek de olsa kurtulmak için hepimizin planı aynı. Tatil. Ve ne ilginçtir, tatil kavramı da hep seyahatle özdeş. Seyahat, bir yerlere gitmek, farklı bir yerlere gitmek, farklı bir yere gidilmeyen tatil, tatilden sayılmıyor zihnimizde.

Transkriptin tamamını oku

Belki sahiden de öyledir fakat aynen yaşam algımız gibi tatil amaçlı seyahatlerde hep varmak istediğimiz hedefe kitlendiği için başlangıç ve bitiş noktasına indirgeniyor. Seyahatin de bizzat o sürece ait bir şey olduğunu unutuyoruz çoğu zaman. Haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümünde binlerce kilometre direksiyon sallamış bir seyah olarak tat taze tecrübelerim ve hatıralarımla yolculuk kavramına ve hepsini bahane ederek biraz da yaşam pratiklerimize bakacağız. Başlıyoruz.

Her zaman olduğu gibi kavramlarımıza bir önce göz atalım. Neden bahsedeceğiz? Ne kastedeceğiz? Çok sık anacağım zannediyorum. Kavramların başında tabii ki buraya kadar olan kısımda da andığım seyah geliyor. Seyah tahmin edeceğiniz üzere Arapçadan dilimize geçmiş, çok gezen, gezgin anlamına geliyor.

Seyahtan türeyen, çok yine aşina olduğumuz bir kavramda seyahat. Seyahat de hani seyyahların meşguliyeti, yani yolculuk, yani gezi anlamına geliyor. Yolcu, Öztürkçe bir tabir. Kökeninde yol var ve yola çıkmış kimseyi bize anlatıyor.

Bir yandan da ilginç de bir şey var. Yolcu dediğimiz kavramın içerisinde hani bu son durak manasına gelen iyileşmesi, umutsuz hastalara da yolcu diyoruz. O da bir yandan manidar, bir yandan ilginç detaylardan biri. Bir de menzil var. Çok farklı anlamlar içeren bir kavram. Yine tahmin edeceğiniz üzere Arapçadan dilimize geçmiş. Dinlenme amacıyla durulan yer. Öztürkçesiyle erim diyebiliriz. Ama onun da kendi içerisinde birçok farklı kavramı var. Mesela bir at ile bir gün boyunca alınabilecek yol falan gibi bir sürü farklı tabir var. Bir de mola var. Mola değil mi? Tatille, seyahatle, yolculukla çok özdeş kavramlardan biri. Mola... İtalyancadan dilimize geçmiş, böyle düşününce gayet mantıklı duruyor. Venedik İtalyancasında böyle sal, bırak anlamına geliyor mola. Yani bir bırak, bir dinlen, ara ver gibi bir manaya sahip. Gündelik dilimizde ise yorgunluğu gidermek için durakladığımız, ara verdiğimiz noktaları...

temsil ediyor. Yani aynen spor karşılaşmalarındaki mola gibi. Evet, derdimizi anlattık, gerekçelerini sunduk, sözlüğümüzle hangi kavramlardan bahsedeceğimizi değindik. O zaman gelin bakalım bu tatil, seyahat ve mola kavramının bende bıraktığı hatıralara ve zihnimde bıraktığı tortulara.

Tatil boyunca verdiğim molalarda, yakıt aldığım istasyonlarda, yolumun düştüğü şehirlerde, köylerde, kasabalarda birçok dinleyicimle denk geldim. Çok mutluluk verici bir ayrıntıydı. Bu sayede Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin birçok kişinin tatil yolculuğuna da eşlik ettiğini öğrenmiş oldum. Sevindirici bir kavramdı. Hatta beni arabasına çağırıp böyle arabanın ekranında Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin logosunu gösterenler oldu.

Son dönemlerde hatırı sayılır miktarda beni uyurken dinlediğini söyleyenler oluyordu. Buna kıyasla çok daha sevindirici bir şey. Böyle insanların uyurken dinlediği bir podcast kulağa hoş geliyor ama hepsinin ortak paydasında şu var. Bütün bölümlerinizin başını biliyorum ama sonunu hiçbirinden bilmiyorum diye. En azından yolda böyle bir talihsizlikle karşılaşmak mümkün değil. Şimdi tatil için ya da değil, eğer şu an beni bir yolculuk esnasında aracınızda ya da birinin kullandığı bir araçta kulaklığınızla dinliyorsanız, lütfen çok rica ediyorum gözünüzü biraz etrafta gezdirin. Gezdiriyorsanız biraz daha dikkatli gezdirin.

Yolu ve güzergahı keşfetmeye çalışın. Etrafınızdaki o çoğu zaman dikkatinizden kaçan insanlar, binalar, manzaralar, mekanlar hepsi fark edilmeyi, keşfedilmeyi bekleyen ayrıntılarla bezelim. İyi ve uslu bir çocuk olup şirinleri görme fırsatı yakalayamamış olabilirsiniz ama sükunetle etrafınıza bakarsanız belki bir gün benimle bile karşılaşma fırsatı bulabilirsiniz. Şöyle kanlı canlı bir sohbet fena mı olurdu yani? Güzel olurdu mutlaka. Antonio Macado bir şiirinde şöyle diyor. Yolcu senin yolun yoktur. Yol yürürken oluşur.

Bu mısra bana hep babamı hatırlatır. Size biraz ondan bahsedeyim. Babam hayat dolu biriydi. Dili geçmiş zaman kullandığıma da bakmayın hala hayatta. Allah uzun ömür versin, sağlık versin. Fakat sanıyorum artık hayat dolu değil. Yaşının gereği olduğunu düşünerek kendimi avutmak istiyorum ama daha dürüst olmak gerekirse onun kaybı bizzat yaşamın gereği. Çalışmak dışında her şeyi kabahat gibi gösteren bu merhametsiz hayat, onun hayatın kendisine yönelik coşkusunu usulca emdi bitirdi.

Neredeyse 80 sene süren mücadelesini yeterli bulmuş olacak ki, bu yıl nihayet emekli olmaya karar verdim. Önünde kendisini yeniden hatırlamak ve var etmek gibi zorlu bir görev var. Hayatının işleri ve sorumlulukları tarafından yutulması onun tercihi değildi şüphesiz. Tutunması gereken bir şehir ve büyütmesi gereken çocukları vardı. Bizler büyüdükçe onun sorumlulukları da büyüdü. Sorumluluklarıyla birlikte hayatı küçüldü.

Oysa düşünebiliyor musunuz? Bir zamanlar babamın bagajında olta seti ve kovası vardı. Olta seti ve kovası. Aklına düştüğünde bir punduna getirip arabasını bir sahile çeker, oltasını çıkarıp balık tutardım. Nasibimize düşeni akşam soframızda görürdük. Balık temizlemeyi babamın marifetli ellerini seyrederek öğrendim ben.

Her yaz tatilinde arabaya atlayıp yolculukları çıkardık. Her çocuk gibi biz de kardeşimle üstümüze düşeni, Arfiyen yerine getirir ve yolu onların burunlarından getirirdik. Arka koltuk neferleri olarak biz ona söylenmeyi bir an olsun ihmal etmezdik. Ama babam hiç sinirlenmez, asla kızmazdı. Ya da sinirlenir kızardı da ben unuttum. Belki de hatırlamaya değecek kadar kızmamıştım. Muhtemelen de öyleydim. Ama bir an vardı. Bir an. Annemin de bize katıldığı, cephemizi güçlendiği bir an.

Kahverengi tabela var. Hani şu turistler için, seyyahlar için, gezginler için yola konulan ve bizzat keşfedilmeyi, gezilmeyi, uğranmayı, bakılmayı hak eden şeyleri temsil eden kahverengi yol tabelaları. Babam o hiç bitmeyen, bazen günler süren yolculuklarımız boyunca gördüğü her kahverengi tabelaya sapar, rotamızı alt üst ederdi. Gene şuraya bir bakalım diye direksiyonun kırmasıyla isyan dolu feryatlar arabanın içini doldururdu.

İhtişamlı ve ibretlik bir tarihi eser görme ümidiyle girdiğimiz o toprak yollarda çoğunlukla birkaç taş yığınından öte bir şey bulamazdık. Çoğunu açıklayıcı bir tabelasından bile mahrum görürdük. Nadiren bazılarında onların başını bekleyen bekçilere denk gelirdik. Ama hiçbiri gün boyu, aylar boyu, yıllar boyu nöbetini beklediği o eser hakkında hiçbir şey bilmezdi. Hiç mi merak etmezsin be adam? Etmez derdi işte. Biz de elimiz boş dönerdik. Tabii bunların hepsi bizim için yeni mızmızlanmaların, dırdırlanmaların bahanesi olurdu. Babamsa gülümserdi. Olsun en azından görmüş olduk derdi. Sahiden de görmüş olurduk ve görmüş olduk.

Bugün yaşadığım şu memleket hakkında bildiklerimin neredeyse büyük bir kısmını işte o babama zehir ettiğimiz yolculuklarda öğrendim. O kahverengi tabelaların bizi taşıdığı köyler, mezralar, karşımıza çıkardığı çobanlar, insanlar, türlü çeşit hikayeler, başka türlü hiç ziyaret etmeyeceğimiz şehirler, mezralar, mekanlar. Bagajında olta takımı olan bir insanın yaşama şevkinden nasiplenmemek mümkün müydü sizce? Değildi. Biz de nasibimize düşeni aldık. Ne mutlu bize. Çocukluğumun bölük pörçük hatıralarına dönüşen bu seyahatler birçoğumuzun anılarına benziyor olmalı. Yani çok da sıra dışı olduğunu zannetmiyorum. Fakat bugün yolculuk dediğimiz bu sıradan süreç esasen insanlık tarihinin çok yakın bir zamanına has.

Bilginin yayılma hızını tarihte o zamana kadar hiç olmadığı kadar hızlandıran matbaanın keşfine dek yani 15. yüzyıla dek yaşayanların neredeyse hiçbiri ömrü boyunca yaşadığı köy ya da kasabanın dışına çıkmazmış. Dolayısıyla gündelik hayat ortalama 10 kilometre çapında bir alan içinde geçermiş. Bunun sebebi öte diyarları merak etmeyi olmaları değilmiş elbette.

Ama ne yolculuk için gerekli araçları varmış, ne de yolları, ne haritaları, ne de konaklama mekanları. Seyahat denen kavram bugünkü tabiriyle macera, perest denebilecek seyyahlara has bir ayrıcalıkmış. Ötekiler, öteki diyarlar hakkında bilinenler, bu seyahatların kim zaman abartılı, kim zaman da düpedüz uydurma aktarımlarından ibaretmiş. Diyar diyarda ulaşıp bir şey alıp satan tacirleri ve savaş için sefere çıkan askerleri katmazsak hesaba, neredeyse endüstri devrimine dek seyahat diye bir şeyden söz etmek mümkün değil. Bugün ise daha ulaşmadan hakkında neredeyse her şeyi öğrendiğimiz yerlere, medeniyetle dolu nimetlerle bezeli yollar üzerinden hangi gün ne yapacağımızı belirlediğimiz, dijital haritalarımızla ayrıntılı ve seçenekli rotalar çıkardığımız seyahatler yapabiliyoruz. Oysa 1900'lerde yani 20. yüzyılda bile bu büyük bir hayaldi ve bu imkansızlıklar uluslararası şöhrete kavuşan bir fikrin ilham kaynağı oldu.

Fransa'nın henüz toplamda üç bin kadar otomobile sahip olduğu 1889 yılında iki kardeş Edward ve Andre Michelin bir lastik fabrikası kurmaya karar verir. Bir süre sonra daha fazla lastik satmanın en garantili yolunun sürücülerin daha fazla yol yapması olduğunu fark ederler ve 1900 yılında tam 1900 yılında Michelin rehberi adlı bir kitapçık yayınlarlar ve ücretsiz bütün araç sahiplerine dağıtmaya başlarlar. Bu kitapçın içinde Fransa'nın tüm benzin istasyonları, bütün tamircileri, lastik değişim noktaları elbette, konaklama tesisleri ve yol boyunca yemek yenebilecek mekanları vardır. Ve bu rehber kısa sürede her araç sahibinin kılavuzuna, demirbaşına dönüşür.

Ardından derler ki insanlar parasız şeylere çok kıymet vermiyorlar, para verirlerse daha da kıymete biner diye. 1920 yılında bu rehberi ücretli hale getirirler. Ve aynı dönemde rehber daha çok içindeki... Yemek mekanlarıyla dikkat çeker, anılır ve kullanılır hale gelir. Çünkü nihayetinde tamirci ancak araba arızasında ihtiyaç duyulan bir şeydir. Ama onun dışında açlık ve iyi bir şeyler yeme arzusu insanın en kadim, en değişmez dürtülerinden biri. Ve Miştan rehberinin içerisinde de bu mekanlar var. Bundan yola çıkarak... 1926 yılında bu rehberin içerisindeki seçkin, denenmiş ve önerilen restoranlara bir yıldız işareti eklenmeye başlanır. 1931 yılında bugün de kullanılmakta olan 1-3 arasındaki o yıldızlı sistem gelir. İşte bir yıldız iyi, üç yıldız baya baya iyi. Yani bir gastronomik bir keşif anlamında.

Zamanla rehber, Türkiye'nin de dahil olduğu otuzdan fazla ülkeye yayılır ve bugünkü referans özelliğini kazanır. Başka bir değişlem, lastik aşındırma niyetiyle hazırlanan bir yol rehberi, gastronominin küresel bir pusulasına dönüşür. Yirmi bininci yüzyılda seyahat, gündelik yaşamın en olağan süreçlerinden. Karnımızı lezzetli ve sağlıklı besinlerle doyurma isteğimiz de sürüyor. Ama lezzetli bir yemek için lastiklerimizi aşındıracak kadar yol yapmak çoğumuz için olası değil. Neyse ki bu iki mecburiyetin kesişiminde artık cazip, güvenilir ve ulaşılabilir bir seçeneğimiz daha var.

Türkiye çapında 1300'den fazla noktada hizmet veren Opet'in ultramarket istasyonlarında yerini alan Fasti hem şehirler arası uzun yolculuklarınızda hem de gündelik rotalarınızda yiyecek ve içecekleriyle 24 saat boyunca lezzet ve kaliteyi yol güzergahınızda garantiliyor. Aracınızın karnını doyururken kendinizinkini de ihmal etmeyin derim. Uzun yolculuklara sahne olan seyahatim boyunca epey kitap okudum. Yeni yerler keşfettim. Birçok yeni insan tanıdım. Onlarla uzun uzun sohbetler ettim. Macado'nun o yol yürürken oluşur dizisi kulağımda çınladı durdu.

Sahiden de öyleydi galiba. Tatil mi iyi geldi yoksa yolda olmak mı emin olamıyorum. Birkaç parça kıyafetten ibaret bavulumu her toplayıp boşaltışımda yaşamın her anını ve her detayını yeniden düşünme fırsatı buldum. İşim gereği sürekli seyahat halinde olduğumdan mıdır bilmem. Tatilde olma bilincine varmanın ne kadar zor ve aslında ne kadar zaman alan bir şey olduğunu fark ettim. Öyle tatilim başladı diye tatil kafasına giremiyor. İnsan zihin böyle bir şey değil. Oysa o zaman dilimine sığdırdığım pek çok şey için tatile çıkmam gerekmiyordu. Yaşamın telaşının kurbanlarından biriydim sadece. Pek çoklarımız gibi. Haddini aşan yaşam rehberinin bu bölümüne en yarışacak tavsiyeyi bundan yüz yıllar önce Goethe vermişim. Ben de onu hatırlatarak bitirmek istedim bu bölümü. İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemeli.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)