Podcast

Gecenin Fethi

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde gündüzü yaşama, geceyi uykuya hediye eden bu düzenin kökenlerine, normları kimin ve neyin tanımladığına; dolayısıyla gündüz ve gece insanlarına bakıyoruz.



Bölümde Bahsi Geçenler

Sunum: Till Roenneberg: Social jetlag and its consequences.

Kitap: Internal Time: Chronotypes, Social Jet Lag, and Why You're So Tired / Till Roenneberg.

Kitap: Vücut Saati / Russell Foster / Domingo Yayınları.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.369 kelime · ~17 dk okuma

Gece düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis... Daha doğrusu yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır. Sokakta devriye gezen, nöbetçi polis dışında... Tüm kurumlar içinde en baskıcı olan askerlik kurumunun mensupları en erken yatanlardır. Aslında tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu tüm kurumlarda... Tüm kurumlar totaliter değil midir zaten? İnsan her zaman erken yatmak zorundadır.

Yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde. Kişinin istediği saatte yatağa yatma hakkını, özgürlüğünü savunan hiçbir kurum olduğunu anımsamıyorum. Aşk üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür istemleri aracılığıyla gerçekleştirilen evlilik kurumunda bile her iki taraf aynı zamanda yatmadığı, biri daha geç yattığı, geceyi daha fazla yaşadığı takdirde sorunlar çıkmakta gecikmeyecektir. Kurum her zaman geç yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri ışıklarını aynı saatte söndürmek zorundaydılar, festivaller dışında. Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin her zaman erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır.

Ancak gündüz gece kurallarına uyma alışkanlığımızı ortaya çıkarır. Oysa gece, kendimizi özgür hissederiz. Düzen güçleri bizi geceden, özgürlükten kaçınmamız için koşullandırır. Geceleri aşık olur, birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanemize kapanmaya zorlar.

Transkriptin tamamını oku

Gün boyunca baskı güçleri aşkın özgürlüğüne karşı savaşır. Ancak gece bir daha aşık olur ve seni seviyorum deriz. Gündüzleri söylenen seni seviyorumlar geceye gönderme yapar. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız. Her şeyden arınmış çıplak vücut geceye aittir. Vücutlar gece bir araya değer, bir araya gelir.

gün boyunca yapılanların aksine. Gün boyunca istediğimiz gibi tuvalete gitme özgürlüğüne bile sahip değiliz. Çünkü gündüzler bize ait değil. Geceleri dünya özgür, birbiriyle haşir meşir olmuş, meraklı insanların ruhuyla canlanır. Gündüzleri kaçınılan şeyler gece çekicilik kazanır. Gündüzlerin rasyonel insanı zevkü sefa peşinde koşan insanla yer değiştirir geceleri. Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle yüzleşemeyen kişilerdir aynı zamanda. Bu insanlar gün boyunca her şeyi izlemekle oyalanırlar. Oysa gece artık izlenecek bir şey yoktur. Yalnızca yaşamın o belirgin sesi duyulur içten içe. Gündüzden soyutlanmış, kurutulmuş olan anlamsızlık, absürti de artık saklı değildir.

İnsan yaşadığının daha bilinçli olarak farkındadır. Ayrıca ölümün de var olduğunu anımsar. Yaşamın anlamı gece duyum sanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam gecenin konusudur.

Bu satırlar görmüş olduğunuz gibi kaç defa okuduğum, kaç defa hayran olduğumu unuttuğum Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü kitabının ilk bölümü olan Geceye Övgü bölümünden. Görmüş olduğunuz gibi hani başucu kitabı desem yeridir, kitabın geldiği hali sanırım görüyorsunuz ne hallere gelmiş. Artık sayfaları dağılmak üzere. Tarihte atmışım. 10 Mart 1992 tarihinde Merzifon'dan almışım bu kitabı. Kim bilir hangi beklentiyle, hangi ruh haliyle ama hala benim için özelliğini, güzelliğini ve yol göstericiliğini koruyor.

Gündüz adlı bir yazarın geceyi böylesine övgülere boğmasının ironisi bir yana, her satırında kendimi ve zihnimin haritasını bulduğum bu kitabın azire yaparcasına, hayatımın hiçbir anında erken kalkma ya da akşamları erken yatma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Kimi zaman ekşi sözlük ve benzeri yerlerde kendi özgür iradesiyle bezelye seven insan türü başlıklara denk geliyorum. Hepsi de sayfalarca tartışmaya konu oluyor. Ben de benzer şekilde kendi özgür iradesiyle erken kalkmak isteyen insanı merak ettim hep. Mecburiyetleri bir yana bırakırsak, o harala güreleye, keş mekeşe, kaosa kendini bir an önce kaptırmayı, kendi rızasıyla iple çekmenin benim göremediğim bir gerekçesi olmalıydı. Ama neydi? Gecenin sessizliğine, sakinliğine, birbaşılığına, huzuruna tercih edilebilecek ne olabilirdi gündüz vaktim?

Mesleğim gereği tanımlı bir çalışma saatim yok. Sanıyorum yaptığım işi de biraz bu yüzden seçtim. Fakat tek kişilik bir dünyada yaşamadığım ve tüm kuralları kendim koyamadığım için genellikle gündüz çalışıp gece uyuyanlara ayak uydurmaya çalışıyorum. Bir yandan da mecburen gündüz iş koşturmacasına kapılmanın kaçınılmaz sonucuyla karşı karşıyayım. Yani uykusuzluk. Onunla da kalmıyor üstelik. Zihin bulanıklığı, hafıza kaybı, insülin dengesizliği, hormon bozukluğu, şiş, göz altları ve nihayetinde Alzheimer'a kadar varan bir yol bu. Tam bu noktada geceyi öven görkemli vitrat belki iyi giderdi ama bu bölümün konusu da, amacı da bu değil.

Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde gündüzü yaşama, geceyi uykuya hediye eden bu düzenin köklerine, normları kimin ve neyin tanımladığına, dolayısıyla gündüz ve gece insanlarına bakıyoruz. Her zaman olduğu gibi kavramlarla başlayalım. Sözlüğümüzde sözcüklerimizi bir yerli yerine oturtalım. Tabii ki birkaç temel konudan bahsedeceğiz. Gündüz gece vesaire. Gündüz de başlayalım. Türkçe öz Türkçe bir sözcük. Küntüzden geliyor. Yani esasen tam karşılığıyla öğle vaktini temsil ediyor. Ama biz güneşin gökyüzünden olduğu bütün o zaman dilimini tanımlıyoruz. Türk Dil Kurumu sözüyü de böyle tanımlıyor. Diyor ki, günün sabahtan akşama kadar süren aydınlık bölümüdür gündüz. Bir de gün var onun kökeninde olan. Gün de malum dünyanın işte kendi ekseni etrafında bir kez dönmesiyle o 24 saatlik zaman diliminde olan biten. Yani bir bakımdan da çağı, devri de anlatıyor gün. Hani gün bugün, gün bu zaman gibi.

Bir de gece var. O da Öztürkçe. Onun Öztürkçedeki tam karşılığı aslında keçe. Günün son bölümü. Geç vakit anlamında. Hani gece, geçmiş gün manasında. Türkçe kurumuna göre de baktığımızda gece, akşamdan sonra başlayan ve gün ağarıncaya kadar geçen zaman dilimini temsil ediyor. Sabah var. Yine sıkça anlayacağımız o da Arapça bir sözcük. Gün doğumu. Güneşin doğduğu andan

Öğlene kadar geçen zaman dilimini ifade ediyor. Uyku dediğimiz şey, Öztürkçe, yani uyumaktan geliyor. Onun belki çok detaylarına girmeye gerek yok ama sözlük karşılığıyla dış uyaranlara karşı bilincimizi bütünüyle ya da bir bölümüyle yitirdiğimiz, tepki gücümüzle gözünüzü zayıfladığı, işte her türlü etkinlik. Bir yandan da tabii uykunun aymazlık, gaflet gibi manaları da var. Hani uyuma uyuma kendine gel dediğimiz şey. Ve tabii ki anacağımız, bu şekilde anar mıyım bilmiyorum ama çokça atıfta bulunacağımız insomnia var. Giderek daha fazla duyduğumuz, aşina olduğumuz, tanıştığımız kavramlardan. O da uyuyamama hastalığı.

Nasıl tanımlarım diye böyle Wikipedia'ya bakıyordum, şeyi fark ettim, 84 ayrı dilde madde olarak işlenmiş insomnia. Yani bu artık gerçek anlamıyla küresel sorunlarımızdan biri. Üstelik Wikipedia'da bakarken çok ilginç bir anekdotla da karşılaştım. Birinci Dünya Savaşı'nda gönüllü olarak Macar ordusuna katılan biri var, Paul Palken. 1915'de Rus asker birliği tarafından başından vuruluyor ve ön lobunda yani bu kısımdan yara alıyor ve bir kısmını kaybediyor ön lobunun. Ve hastanede kendine gelip uyandıktan sonra

ölünceye dek, yani 40 yıl boyunca hiç uyumuyor bir daha. 40 yıl. 24 saatini uyanık geçiriyor. Daha da ilginci, onu enteresan hale getiren şey, böyle hiçbir belirgin sağlık sorunu da yaşamıyor. Tuhaf. İster miydik, istemez miydik bilmiyorum ama sözümüzü de bu şekilde tanımlamış olduk. Şimdi bakalım şu geceye, gündüze, uyku hallerine ve hangisinin normal olduğunu.

Biraz zamanınız var mı? Başlıklı bölümümüzde değindiğim antik Yunan mitolojisinden iki tanrıyı hatırlatarak başlayayım bu bölüme. Kronos ve Kairos tahmin ettiğiniz gibi. Kronos zamanın tanrısı, Kairos ise vaktin. Birisi zaman, birisi vakit. Çoğunlukla birbirine karıştırdığımız iki kavram. Zaman kesin ve net. Vakit ise

tanımlı olmakla birlikte daha geniş bir kesit. Bu yüzden zamanı temsil eden Tanrı Kronos, elinde kimseye ayrıcalık tanımayan merhametsiz keskinlikteki kum saati ya da terazisiyle, vaktin Tanrısı Kairos ise topuklarındaki kanatlarıyla yani uçarılığıyla temsil edilmiş hep o resimlerde, görsellerde. Kaçtığı zaman kimse onu tutup yakalayamasın diye saçlarının arkasını da kazımış o Kairos adlı Modern yaşama kıyasla muhtemelen çok az sorumluluk ve yükümlülüğe sahip antik çağ toplumlarında dahi zamanın ve vaktin tanrısal değerleri olması düşünmeye değer şüphesiz. Bizzat aynı sebeplerden ötürü bir bakıma da anlaşılabilir.

Modern çağ dediğimiz dönemin bilimsel keşifler, sanayi devrimi, şehirleşme, siyasi dönüşümler gibi pek çok etkin olmakla birlikte en büyük belirleyicilerinden biri elektrik olarak kabul ediliyor. Enerjinin dönüştürüp depolanıp başka bir noktaya aktarılabilmesini sağlayan bu buluş sayesinde en büyük dönüşümlerden biri de aydınlatma olmuş. Yani aydınlanma bir nevi ikinci aydınlanma çağı da diyebilir miyiz bilemedim. Öncesindeki dönemlerde gün battıktan sonra ancak mum ışığı ya da daha yakın çağlarda gaz lambalarıyla yaşanılabilir hale gelen o tekinsiz sokakların aksine ampulün keşfiyle hem evler hem de sokaklar bir anda basit, temiz ve kesintisiz bir şekilde aydınlanır hale gelmiş. Böylece insanlık tarihi boyunca

belki de pek bir şey yapılamadığı için verimsizlik ve tekinsizlik ile özdeş akşamlar ve tabii ki geceler birden günün ve hayatın içine dahil olmuş. Artık sokaklar karanlık ve ürpertici değil. Evlerin de mum ve gaz lambalarının titrek ışıklarına mahkumiyeti son bulmuş. Aynı dönemde mesela ışıklar şehrinin varlığını alan Paris, yaratıcılığın ve üreticiliğin de merkezi haline gelmiş.

Aydınlanan akşamlar yepyeni alışkanlıkları ve hayat tarzlarını doğurur. O zamana dek güneşin doğuşu ve batışı ile belirlenen biyolojik saatlerimiz artık tamamen bizim kontrolümüze geçer. Gündüzün ve gecenin sınırları belirsizleşir. Ne var ki geceyi fetheden sadece bireyler de değildir. Sanayi devriminin bu altın çağına denk gelen keşif, diğer yandan fabrikaların da karanlıkta çalışabilmesini sağlayarak gece vardiyası denen kavramı doğurur. İnsan gece eğlenebiliyorsa pekala çalışabilirdi. Öyle de olur.

yüz binlerce yıl boyunca gündüz avlanan ve çalışan insanoğlu geceyi de çalışabilir hale getirir. Belki de laneti bu olur. Alman sosyolog Max Weber modern çağı dünyanın büyüsünün bozulması kavramıyla açıklar. Bilim ve akılcılık doğaüstü ve mistik olanın yerini alır ve bütün bilinmezlik ve kutsalları hesaplanır ve kontrol edilebilir hale getirir. Benzer şekilde Alman kültür tarihçisi Wolfgang Schwarzbuch da modern çağı gecenin büyüsünü yitirmesiyle adlandırır. Bilinmezlik, tehlike ve korku ile özdeş geceler gaz ve elektrik lambalarıyla evcilleştirilmiştir. Bu da bir anlamıyla gecenin fethidir.

Fakat tüm bu değişimlere rağmen gündüz ve gece kavramlarının algısı değişmedi. Gündüz işlerini görüp gece dinlenme hali bugün dahi neredeyse evrensel bir norm. Gün ışığında uyumak, gece vakti çalışmak ya da bir şeylerle meşgul olmak hala hepimiz veya da çoğumuz için sıra dışı. Ne var ki ilginç bir şekilde uyku aynı zamanda yaşadığımız dönemin en evrensel sorunu.

uyuyamama, uyuduğu zaman yeterince uykuyu alamama gibi pek çok sorun hiçbir dönemde olmadığı kadar duyduğumuz meselelerden, sorunlardan birisi. Bunun sorun haline gelme sebebi ise esasen yine kapitalizmin evrensel inanışı olan verimlilik arayışı. Gece yaşanan uykusuzluk gündüz bizi daha verimsiz yapıyor. Bu da gün içindeki performansımızı yani kapitalizme yönelik katkımızı zedeliyor. Ve bu asla kabul edilebilir türden bir şey değil. Öyleyse çözeceğiz. Ama nasıl? Gündüz yaşayıp gece uyuyan makbul insanların en ortak yanılgısı gece uyuyamama halinin kendi sorunları olduğunu sanmaları değil. Bu çağın sorunlarının neredeyse hepsinde olduğu gibi o sorunu var etmek için çalışan dev sistemler var. Ancak buna gelmeden önce çok faydalandığım kitaplardan birine değinmek istiyorum.

Bölüm hazırlanırken baktım, henüz Türkçe'ye çevrilmemişti. Yanılıyordu, olabilirim. Yazarının ismi Till Runenberg. 1953'te Almanya'nın Münich şehrinde doğan Runenberg, kronobioloji alanında dünyanın en tanınmış profesörlerinden. Belki duymamış olabilirsiniz diye şu kronobioloji kavramını da biraz açmak istiyorum şimdi. Yunan Tanrıları kısmında Kronos'un zaman kavramını temsil ettiğinden bahsetmiştim. Zaten işte kronometre falan gibi birçok terimle de kulağımızda yer eden kavramlardan biri. İşte ondan türü yani kronobioloji de canlıların içsel yani biyolojik saatlerini ve bu saatlerin çevresel etkenlerle ilişkisini inceleyen bilim dalı.

Till Runenberg'in 2012 yılında yayınladığı Internal Time kitabını aynı sene denk geldiğim bir konuşması sayesinde keşfettim ki benim gibi izlemek, faydalanmak isteyenler için bağlantısını bölüm notlarına ekliyorum. Aklınızda bulunsun. Oradan tıklayıp siz de bakabilirsiniz. Sonrasında kitabında da edinip bir çırpıda okudum. Elbette, unutmadan söyleyeyim, geceleri okudum. Runenberg insanları kronotip olarak ikiye ayırıyor. Gececiler ve gündüzcüler. Sanıyorum bu kısım kimse için sürpriz olmamıştır ama bunun sebeplerine yönelik çalışmalarını derlediği kısımda konunun hem genetik

hem de çevresel faktörlerine hakim oluyorsunuz. Pek çok kültür gibi biz de gececilere baykuş diyoruz. Hani duymuş olmalısınız gece, gece kuşu, baykuş falan gibi. Erken yatıp erken kalkma konusundaki arketiplerimiz ise tavuklar. Onları uyandırmak için sabahın kör karanlığında avazı çıktığı kadar bağıran kovuş ağları, horozları da unutmayalım ama genelde hani erkencilere horoz demiyoruz da tavuk diyoruz. O da enteresan.

Hatta tam olarak böyle geçmese de buradan itibaren geçici ve gündüzcüleri baykuşlar ve harozlar olarak tanımlayayım müsaade ederseniz. Ronenberg'e göre insanların ortak bir biyolojik saati yok. Bazılarımız baykuş, bazılarımız ise tavuk olarak programlanmış. Yani böyle doğmuşuz. Bunu belirleyen üç etken var. Genetik, çevresel faktörler ve yaş.

Genetik ve yaş meselesini anlamlandırmak, tahmin etmek kolay. Çevresel faktörler ise oldukça karışık. Örneğin modern toplum her zaman tavukları ödüllendirirken baykuşlar tarihin her döneminde tembel, disiplinsiz, avare, aykırı hatta başıbozuk olarak nitelenmiş. Gündüzcüler her zaman çalışkan, iradeli, disiplinli, sağlıklı. Gececiler ise iradesiz, uyumsuz, kendini toplumdan soyutlamış zavallılar sürüsüdür değil mi? Oysa kitapta da sıkça değinildiği gibi gececi olmak çoğunlukla bir tercih değil. Doğuştan gelen bir yatkınlık, bir eğilim. Ama gel de bunu işte bu müesses nizama yani kurulu düzene anlat bakalım. Okulda, işte hep sabah başlıyor değil mi genellikle? Boşuna da değil. Ne demişler? Erken kalkan yol alır. Peki bu ikilemin, açmızın ve sorunun kökeninde ne var?

Merhaba, ben Ezgi Emel. Felsefe, Psikoloji ve Sosyoloji hocasıyım. Mecbur Muyum? hepimizin kabullendiği toplumsal normlara entelektüel bir başkaldırı. Siz de ezberlenmiş doğrulara karşı açtığım bu savaşta bana eşlik etmek isterseniz PodB'yle birlikte hazırladığımız Mecbur Muyum? podcast'ı dinleyebilirsiniz. Mecbur Muyum? podbimedia.com ve tüm podcast platformlarında yayında.

Ya ne güzel şarkı dinliyorduk, reklam girdi araya. Arkadaşlar arayı açmasak iyi olur. İyi olacak notlarım ama çalışmak lazım. Çalışan Demir Işıldar. O söz öyle mi diye. Kafalar baya karışık. En azından bankacılık işleri dağılmasın diye hepsini Garanti BBBA Genç'te topladık. Hesaplar, etkinlikler, kampanyalar, staj fırsatları ve çok daha fazlası Garanti BBBA Mobilde. Birlikte yaparız.

Internal Time adlı kitabında Runenberg bunu sosyal jet lag adını verdiği bir kavramla açıklıyor. Aynı tanına geçmeden önce hamile diyeceğiniz gibi dayanamayıp şu jet lag olgusunu da biraz açıklamak istiyorum. Jet motorlarının icadı ile ortaya çıkan yeni nesil uçaklar çok kısa sürede çok uzun mesafeleri kat edebilmemizi sağlamış. Artık birkaç saatlik yolculukla kıtaları aşmak mümkün hale gelmiş. Ama yolcuların çoğu kısa sürede kat ettikleri bu yolla vardıkları mekanın zamanına uyum sağlamakta zorluk çekmeye başlamış. Mesela gündüz bindiğiniz bir uçakta 8 saat boyunca işte o uçuşu geçirip sonra vardığınız yerde yine gündüzü karşılamak birçok insanın biyolojisini, bedenini, iç saatini allak bullak etmiş. Biyolojik saatleri uyku vaktinin geldiğini söylüyor ama kol saatleri uyanma vaktini işaret ediyor. İşte bu yüzden uzun mesafe uçuşlarda yolcuların vardıkları yerin zamanlı alışmalarının gecikmesi ortaya çıkmış. 1960'larda bu sendromada jet lag adı verilmiş. Özetle, bulunduğunuz yer ile bedeninizin zaman algısındaki uyumsuzluğu temsil ediyor jetlag kavramı. Şimdi bu bilginin ardından gelelim sosyal jetlag kavramına. Runenberg'e göre modern insanın zaman algısını, dolayısıyla yaşamını düzenleyen üç farklı saat var. Birincisi doğanın saati.

Yani güneşin doğuşu ve batışıyla tanımlanan gündüz ve gece. İkincisi alarmınızı kurduğunuz saat. Yani güneşin doğuşundan batışından bağımsız olarak sizin sorumluluklarınız sebebiyle uyanmanız ve benzer şekilde yatmanız gereken zaman. Sonuncusu ise zihninizin saati. İşte buna genetik saat diyebilir miyiz bilmiyorum ama hadi demiş olalım. Ya da size kalsa şahsen kendi rızanızla yatmak ve kalkmak istediğiniz saat diyelim. İşte modern yaşamda bu üçünün eş zamanlı yani senkronize olması neredeyse imkansız.

Çoğumuzun uyanması gereken yani alarmı kurduğumuz zaman güneşin doğuşuna denk değil. Bize kalsa uyanmak istediğimiz zamanın da farklı olduğuna eminim. İşte bu üç arasındaki kargaşaya Runenberg sosyal jetlag adını veriyor. Bu uyumsuzluğu doğuran en büyük etkense yine modern yaşamın meyveleri. Elektrikle aydınlanan evler bugün yine elektrikle neredeyse her an açık televizyon ekranlarıyla ışıldıyor. Hepimizin elinde her an her yere taşıdığımız telefonlar hiç kapanmayan ekranlarıyla bizi sürekli uyanık tutmaya çalışıyor.

Aklıma bir hatıram geldi. Meşhur video platformu Netflix'in Türkiye'de hizmet vermeye başladığı gün, lansmanında kurucusu ve CEO'suyla birlikte sahnede bir söyleşi yapmıştım. Benim için çok güzel hatıralardan biriydi. Sohbetin bir yerinde öylesine aklıma geldi. Aslında gazetecilik mantığıyla çok böyle ucuz, uyduruk bir soru ama sormadan da edemedim. Dedim ki, rakip olarak kimi görüyorsunuz?

O da biraz düşündü düşündü ve uyku cevabını verdi. Rakibimiz uyku. Salondan tabi anlaşıldıktan sonra bir kahkaha ve alkışlar yükseldi. O da oldukça keyiflendi. Sonraki pek çok söyleşisinde bunu tekrar etti. Netflix'in en büyük rakibi diğer video platformları değil uykuydu. Çünkü uyuduğumuzda Netflix izleyemiyorduk değil mi?

Keşke uykumuzla rekabet eden sadece ve sadece video platformları olsaydım. Telefonunuzdaki her ikon sizi uyanık tutmak ve onunla, daha doğrusu kendisiyle meşgul etmek için kıyasıya bir rekabet halinde. Bu yüzden her gece şarjınızın bitmesine yakın telefonu elinizden bırakırken hissettiğiniz o son duygu hep pişmanlık oluyor. Ve bu size has bir şey değil. Sizin suçunuz da değil. Çünkü bunun böyle olması için uğraşan milyarlarca dolar bütçesiyle, yüz binlerce insan var mühendisiyle, psikoloğuyla bilmem nesiyle.

Türkiye üzerinde düşünürsek Meksika'dan sonra dünyanın en uzun çalışma saatlerine sahip bir ülkenin vatandaşları olarak işe gidip gelirken trafiğe feda ettiğimiz zamanı da hesaba katınca gerçekten kendimize kalan birkaç saati biraz daha uzatma çabası yani uykudan biraz daha süre çalma gayreti hiç de anlamsız görünmüyor değil mi? Dolayısıyla sosyal jetlag bir bakıma kaçınılmaz bir sendrom. Bahsettiğim gibi Internal Time kitabı henüz Türkçe'ye çevrilmedi ama bölüm notlarına eklediğim Russell Foster'ın Domingo yayınlarından çıkan Vücut Saati adlı kitabını bu konuyla ilgili son derece kapsamlı, güzel ve Türkçe bir kaynak olarak hatırlatmış olayım. Meraklısı ona da bakabilir.

Foster da benzer şekilde insanı 24 saatlik biyolojik döngüleriyle tanımlıyor ve bu yapay ışıkların, gece işlerinin ve ekranlarla bozulmasına dikkat çekiyor. Kitaptaki ilginç bir bulguyu paylaşayım. Araştırmalara göre insanların çoğu çocukluk döneminde sabahçı, ergenlikte gececi, yaşlanınca tekrar sabahçı oluyormuş. Bunu çevrenizdeki pek çok örnekle ya da bizzat kendinizde gözlemlemiş olabilirsiniz. Bu yüzden Foster kitabında ergenlik döneminde erken yaşta okula gitme zorunluluğunun çocukların ve gençlerin biyolojik ritmine aykırı olduğunu savunuyor, katılıyorum. Bir gün bile coşkuyla uyanıp okula gittiğimi hatırlamıyorum.

Şimdi kitapları bir kenara bırakırsak konuyla ilgili psikiyatrik araştırmalara göre gececi insanlar sosyalleşmeye daha az ihtiyaç duyuyor. Bu ilk başta bir sorun gibi çünkü insanın doğası gereği sosyal bir varlık olduğunu kabullenmişiz değil mi? Araştırmalar, çalışmalar da genellikle bize böyle söylüyor. Diğer insanlarla etkileşimin azalmasının fiziksel ve ruhsal sağlıkta gerilemeye sebep olduğu birçok araştırmayla da sabit ama tercihen bir başına olma arzusunun Neden sağlıksız kabul edildiği konusu hala belirsiz. En azından ben bununla ilgili bir şeye denk gelemedim. 10 bin yıl önce avcılık ve toplayıcılık ile hayatını sürdürenlerle bugünkü insanın şartları mukayese dahi edilemez değil mi bakıldığında? Dolayısıyla ötekilere olan ihtiyacımız da aynı değil bugün.

Dünyanın her yerinde artan şehirleşme ve beraberinde getirdiği o kalabalıklar içinde yaşama mecburiyeti sanıyorum çok azımızın tercih ettiği bir sonuç olmalı. Gece çalışmasını gerektiren bir zorunluluk yokken tercih eden gece yaşayanların ortak özelliği sükunet ve kontrol arayışı. Araştırmalar içe dönüklerin de genellikle gececi olduğunu gösteriyor. Özetle gündüzcülere inanması zor gelse de geceyi yaşamak gececiler için son derece mutluluk veren bir durum. Haddin Aşan Yaşam rehberinin dinleyicileri olarak hani bir rehberlik beklentisiyle peki ne yapalım kardeşim sorusu aklı geliyor olmalı. Rehberimiz Runenberg gündüz vakti gün ışığına çıkmayı akşamları ve geceleri mümkün olduğunca yapay ışıktan kaçınmayı tavsiye ediyor. Bu kolay değil, kabul ediyorum. Hafta içi ve hafta sonunda aynı saatte yatıp kalkmak da önerilenler arasında. Hani hafta içi çok erken kalkıp hafta sonu öğlen saatlerine kadar yatmak da biyolojik ritmimizi, dengemizi bozan unsurlardan biri. En önemli pratiklerden biri ise beslenme uzmanlarının da her fırsatta hatırlattığı yemek saatleri. Geç saatlerde bir şey yemek.

Ya da hani geç saatlere daha has bir eylem olarak o atıştırma hali buzdolabının başında geçen süre gayet iyi bildiğimiz gibi sağlıklı bir uykunun en büyük düşmanı. Tabii bir de alkol, tein mesela çay, kafein mesela kahve ya da hani o malum kolalı içecekler diyelim. Bunlar da uykumuzun en büyük düşmanları. Fakat en büyük tavsiye aynı zamanda en zor olanı.

kendi kronotipinizi kabullenmek. Yani saati değil, bedeninizi dinlemek. Baykuşsanız geceyi, tavuksanız gündüzü yaşamak. Hatta mümkünse mesleğinizi dahi buna göre seçmek. Şimdi bu teorik olarak elbette mümkün ama pratikte ne kadar kolay kararı size bırakıyorum. Ama tavsiye mi? Evet, tavsiye. Mantıklı mı? Mantıklı. Uygulanabilir mi? Kişiden kişiye, durumdan duruma, dönemden döneme değişir mi?

Geceyi yaşayıp gündüzün bir kısmında uyuyanlara yönelik en önemli tavsiyelerden biri de karartma perdeleri. Benim en çok işime yarayan unsurlardan biri söylemiş olayım. Karanlıkta uyumak beynin algısı ve salgıladığı hormonlar açısından son derece önemli. Zira gözümüz kapalı olsa bile beynimiz aydınlık bir ortamda mıyız? Karanlık bir ortamda mıyız? Bunu algılayabiliyor. Dolayısıyla saat kaçta uyursanız uyuyun karanlıkta uyumak

Çok önemli. Antik Yunan'a çok atıfta bulunduk. Onlardan bir sözü hatırlatarak kapanış bölümünü başlatalım. O dönemin filozoflarından Heraklitos'un meşhur sözüdür. Başkalarına da atfedildiği çok olmuştur ama bildiğim kadarıyla Heraklitos'a aittir. Der ki, uykuda ölürüz.

uyanınca yaşadığımızı anlarız. Yani her uyku bir ölümdür. Uyanınca tekrar yaşama döneriz. Doğanın en büyük gizemlerinden biri olma özelliğini koruyan uyku kavramına belki başka bir bölümde ayrıntılarıyla bakarız. Fakat biyolojik saatimizi temsil eden Sirkadiyen ritimde geceden yana en büyük beklentimiz şüphesiz uyku.

Dalabilmek için çabaladığımız, bir türlü doyamadığımız ve uyandıktan sonra da garip bir şekilde her dakikasından pişmanlık duyduğumuz uyku. Oysa belki hepimiz Matrix'in o meşhur sahnesindeki gibi Morpheus'un çıkıp gelip bizi uyandırıca kapı vermesini bekliyoruz. Evet, geceyi fethedip yaşanılabilir kıldık ama bu bedelsiz olmadı. Biyolojimize ve doğaya inat, geceden çaldığımız zamanla günümüzü uzatmaya çalışıyoruz. Belki bir gün uykuyu da yeneceğiz ve her fırsatta şikayet ettiğimiz hayatlarımızın her anını aklıbali şekilde yaşayacağız. Kapanışı yine gündüz vasraftan yapalım. İş günü süresince tutsak olduğumuz gerçeğini öylesine kabul etmişizdir ki, onun dışındaki saatlerden serbest zamanımız diye söz ederiz.

Hiçbir zaman bunun bilincinde olmayız ama serbest saatlerin tam tersi hemen hepimizin işte olduğu gündüzlerdir. Gecelere ve nispeten serbest zamanlara sevgi, hürmet ve saygı.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)