3.132 kelime · ~16 dk okuma
Efendim, Pod B Media'nın sunduğu Bakıcaz podcastinden hepinize tekrar merhabalar. Size gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ediyoruz. Ben Serdar Aliçerikler, partnerim Korhan Yılmaz'la beraber sıkıcı hayatlarımızın içine 20-25 dakikalık molalar vermek üzere karşınızdayız. Sohbetlerimiz de hiç olmazsa küçük bir mola olsun, küçük bir ara olsun istiyoruz.
Korancım hoş geldin. Hoş bulduk abi nasılsın? İyiyim ben iyiyim de sen iyi değilsin. Geçen haftadan beri iyi değilsin. Bir haftadır iyileşmiyorsun. Öyle hastalık mı olur ya? Kara veba gibi. Ama ilaç kullanmıyorum abi. Koray ilaç kullanmıyor. Benim ablam var, ince ablam o da öyle. O da ilaç kullanmıyor. O da karşı. Ya onun şöyle bir düşüncesi var. Her ilacın bir de işte 20 tane yan etkisi var. Onu alınca bir de onlarla uğraşıyorum falan deyip hani mecbur kalmadıkça... Peki kaç yaşındasın? Sağlığı nasıl? Bayağı sigaretin yakisi. Yaşı da var. Sağlığı fena değil, iyi yani. Doktor falan da çok iyi. Benim için bir rol model olabilir o zaman. Ben de hiç sevmem doktora falan gitmeyi. Tabii böyle bir tavsiye değil bu ama... Bazı insanlar öyle, evet. Sen ilaç kullanmaya gittin ama bazı hastalıklar mecbursun ilaç kullanmaya. Mesela iltihabik hastalıklardır. Örneğin benim gibi sinüzitten muzdaripsen bir süre sonra mecbursun antibiyotik kullanmaya veya amelet olacaksın. Kendi kendine geçmiyor mu? Geçmiyor. Bana hep her şey bir süre beklersen kendi kendine geçermiş gibi geliyor. Yok abi. Yani iltihap varken vücutta onu bir şekilde çözmen lazım. Yani iltihabı kurutman lazım. İltihabı kurutman için de bir süre denesen bile başka türlü yöntemler. İltihabı kurutmak için de mutlaka antibiyote girmen lazım. Ya da Herbalistlerin, yani işte bizim bu İbrahim Saraçoğulların falan. Yalnız bu bizim başımıza geldi. Bunu da anlatayım. Eşim kızımıza hamileydi ve yüksek bir
iltihabik bir hastalıkla karşı karşıya kaldık. Bir kan tahlili yapıldı ve CRP'si işte 230'a falan, 230 yüksek, çok yüksek bir CRP çıktı. Dediler ki mutlaka antibiyotik kullanman lazım. Hamileliğin de daha birinci ayıydı. Çocuğun düşmesi de dahil birçok riski barındırıyor bu. Alayım almayayım doktora. En son doktor dedi ki yani alamazsan sen sıkıntıya gireceksin. Mecbursun bu CRP'yi düşürmeye. Kendisi de eski bir televizyoncu olduğu için zamanında programına konuk aldı. İbrahim Saraçoğlu'nun şeylerine girdi.
Ondan bir tavsiye almak istedi. Kendisine aradı. Sağ olsun o da dedi ki, kuru dut suyu, kaynamış suya, 5 dakika kaynamış suya, birkaç yemek kaşığı dut suyu açacaksın. Dut suyu, kaynamış sunun içinde 5 dakika suyunu salacak, onu içeceksin. Bir de günde bir tane sarımsak yut, hiçbir şeyin kalmaz dedi. Bunu yaklaşık 4-5 gün uyguladık ve 200 küsurlardaki CRP önce 60'a düştü, sonra 5'e düştü. Bu bizzat bizim yaşadığımız bir şeydir yani. Süper, işte böyle olması lazım. Ondan sonra...
Ama şimdi mesela yapıyoruz olmuyor. Anladın mı? O bir kerelik. Ya da işte o dönemde hani bir kere tuttu veya mesela bana o bana etkisi olmadı. Anlatabildim mi? Belki bünyeden bünyeydi. Bende anlamıyorum. Öyle şeylerden şifacılık vesaire ama hoş geliyor kulağım her barizim falan filan. Witcher falan da oynadığım için. Ama şey de var mesela ona inanıyor musun? Doğal taş. Taşlar falan. Bu inanmaktansa
Hani deneyimlemekle ilgili mesela sırta bardak atma, kupa çektirme denir, küp çektirme denir. O mesela bence en güzel tedavilerden biridir. Yani o mutlaka soğuk algının, üşütmenin, böyle vücudun birbirine girmiş halin bence bir tek tedavisi. Bazıları ona küçük jiletlerle işte kan da akıtıp hacematta yaptırıyor. Onun ağrıyı giderdiğini, işte vücudun yenilediğini falan söylüyorlar. Yaptıranlar da var. Ben yaptırmadım hiç ama mutlaka faydası var ki bu kadar insan yaptırıyor. Doğru ya ben işte bir hayatımda reni var. Mide ilacı. Parol. Yani onlarda zaten ilaçtan sayılmıyor herhalde. Parol satamalı zaten hani uçakta bile veriyorlar. Aynen öyle. Sadece parol satamalı öyle. Ben de hep bir şeyden korkuyorum çünkü böyle şeylerin yan etkilerinden korkuyorum. Yani bir ilaç alıyorsun dediğin gibi 50 tane yan etkisi var. Ama herhalde başlayacağız abi. Hani ülkede şeker gibi kullanılıyordu. İşte Avrupa'da mesela duyuyoruz. Adam dört tane veriyor mesela. Bir kutu vermiyor. Dört adet antibiyotik veriyor mesela. Ama bazen de mecbursun. Hatta biz İngiltere'de ateşli bir hastalığa yakalandık kızım. Bir doktor bulduk. Türk doktor sağ olsun. Ona gittik muayeneye. Kovid değil dedi. Test yaptı evinde. Ondan sonra kovid değil. Antibiyotiklik bir şey bu. Hastalık işte bademcikler şunlar bunlar. İkişi şey yazdı. Antibiyotik. Çocuk antibiyotiği. Eczaneye gittik. Söyledik işte reçeteyi verdik. Doktorun reçetesi şu bu. Bekliyoruz ki bize ilacı versinler. İlacı hazırlayıp verdiler.
Yani onun söylediği bir ölçü var. Doktorun tavsiye ettiği bir ölçü var. Diyelim, bilmiyorum, hatırlamıyorum. Diyelim 100 miligram. O 100 miligramı hazırlayarak bize verdiler. Bu kadar içireceksiniz diye. Fazlası olmasın diye. Ve iki şişe yerine bir şişe verdiler. İkinciyi de toz halinde verdiler bize. Bu bittiği zaman hala geçmezse gelin bir daha yapalım.
Şimdi ben de şeyden kaynaklanıyorum, bir belgesel izlemişim şu an adını hatırlamıyorum. Bu ilaç şirketleri, bu bir film de olabilir ya bu arada belgesel filmi uzun zaman önce izlediğim bir şeydi. Yani Afrika'da ilk önce araştırmasını yapıyorlar, denek grupları üzerinde hatta kendi ürettikleri laboratuvarlarda virüsleri enjekte ediyorlar. Sonra bu ilaçları denemek için orayı bir üs olarak kullanıyorlar. Yani ben de diyorum ki burada bir şey var yani. Bize dayattıkları o gıdalarda vesaire de sanki bu sektörler hep birlikte çalışıyor. Öyle söylentiler var, doğru. Öyle bir şey var. Yani ilaç endüstrisiyle ilgili Soner Yalçın'ın filan da kitabı vardı biliyorsun. İlaç endüstrisi, ilaç bağımlılığının, daha ilaç endüstrisinin, daha vahşi kapitalizmin motorlarından biri olduğunu söylerler. Başat aktörlerinden. Öyle birinin olduğunu söylerler ama Allah da ilaçsız da bırakmasın. Bazı ilaçlarda sızda yaşayamıyorsun. Örneğin şeker hastalığı. Örneğin işte benim gibi hormonal bir hastalığım varsa... Ama işte benim konuyu getirmek istediğim yerde orası o. Mesela şeker hastalığının yakalanma oranı daha çok arttı ya bu tek tip gıdadan vesaireden. Biz sanki böyle dayatılan her şeye mecburen boyun eğiyoruz ve bunun sonuçlarına katlanıyoruz gibi geliyor bana. Çok güzel bir noktadasın. Yani Korhan Yılmaz diyor ki, gıda endüstrisi hastalattıyor seni, hastalandırıyor. İlaç endüstrisi de tedavi ediyor. İkisi de zaten en tepede birlikte çalışıyorlar gibi bir teori var. Zaten böyle bir teori de var yani gerçekten böyle konuşuluyor da. Gıdaların, özellikle paketli gıdaların bizi hastalandırdığı kesin. Fast food ürünlerinin hastalandırdığı kesin. Bunların sende bir takım hastalıklara neden olduk bilimsel olarak da kanıtlanması
şeyler işte şeker hastalığı gibi efendim insülin dirençleri gibi efendim hatta bazı maddelerin kanser yaptığına dair çok net bir şeyler var. Bazen ne yediğimizi anlamıyorum da yiyorum yani garip garip paketlenmiş. Dolayısıyla evet paketlenmiş ürünler de birazsa. Ha bir de bir şey mesela bir sene falan raf ömrü nasıl olur abi değil mi? Bir sene altı ay. 6 ay filan nasıl olabilir yani? Dolayısıyla bunların da bir süre sonra sağlık sistemini tetiklediği ve sağlık sisteminde bundan yararlandığı hatta en tepede birlikte çalıştıklarına dair komplo teorisi de var doğru. Ama işte mesela birazcık Avrupa'da bir süre yaşayan birisinin mutlaka fark ettiği şey şudur ki, onu da gel aradan sonra konuşalım.
Nedir abi? Avrupa Birliği'nde bir yıl, bir süre, bir yıl civarında yaşayan herkesin eminim söyleyeceği şeylerden biri şudur. Amerika'da böyle olduğunu sanmıyorum ama Avrupa Birliği'nde var bu. Avrupa Birliği gerçekten gıda güvenliği abi. Ne açıdan? Gerçekten gıda güvenliği. Çünkü sana mevsiminde olmayan sebze meyveyi satıyor. Marketlerde veya manavlarda bulabiliyorsun. Ama o hep pahalı oluyor. Çünkü ithal geliyor. İki, pestisit.
Veya işte gübre artığı konusunda aşırı titizler. Zaten okuyorsun işte bilmem nereden, bilmem kaç ton kiraz geri geldi falan. Bilmem kaç ton incir... Alt yapısı da geri geldi. Herkes Dubai çikolatası yaptı falan. Aynen öyle efendim. Dolayısıyla o tip ölçümleri çok titizlikle yapıldığını düşünüyorum. Ama ayrıca şöyle şeyler var. Mesela gerçekten doğal ürünler, doğal marketler var mesela. Organik marketler. Mesela o Organic Market'te de paketli ürünler var. Ama o paketli ürünlerde iç içeriğine baktığın zaman diyor ki mesela şekersiz bir şey diyor. Örneğin içinde diyor şeker kullanılmamıştır. Şekere benzer bir şey de yok. Aspartan yok. Şeker tadı verecek herhangi bir şey yok. Diyor ki mesela hurmadan yaptık. Elmadan yaptık. Bunun şekerini falan. O yazıyor üstünde. Ve diyor ki bunun ömrü üç gün. Üç gün sonra yok yani. Üç gün sonra çöp. Olması gerektiği gibi. İngiltere'de de bir kural var. Bu başka ülkelerde varsa bilmiyorum. Bilenler de bize katkı da sağlayabilir. İngiltere'de de günlük ürünler bir veya iki günlük çıkıyor. Bir günlük veya iki günlük çıkıyor. Ve akşamına toplanmak zorunda. Mesela sütler bir günlük. Bazı gıda marketlemeleri iki günlük. İngiltere'de çok sıklıkla görülür. Marketlerde yemek satarlar. Hazır yemek veya sandviçler olsun. Ve hatta bazen üçlü paket satarlar. İşte salata, bir yemek, tavuk şişmi, körlü tavuk. Mesela tavuk masala.
Bir tane de yanına bir şeker, bir paket haline getirirler. Onu satarlar paket paket. Komple bir paket haline satarlar. Akşam da saat altıdan sonra günlük ürünse bu ya da iki günlük ürünse onun ömrü bittiğinde çöpü olmasın diye indirim yaparlar altı altı buçuktan sonra. Çöp pazarı. Aynen öyle ve bazı aplikasyonları vardır. Şahit işte 6.30'da bilmem ne markette, 92 tane ürün son kullanma tarihine gireceği için indirimlidirler diye bir mesaj gelir sana ve millet şeye gider, marketlerde atıyorum işte bir pounds'a ürün, bir pound'luk ürünü atıyorum işte 80 cent'e alır gibi bir durum vardır. En sonunda da zaten kalınca atmak zorundasın çünkü akşam yönetimciler gelir falan market kapanmadan evvel. O yüzden İngiltere'de akşam markete gittiğinde yiyecek bir şey pek bulamazsın. Paketli ürünler hariç öyle yiyecek bir şey pek bulamazsın. Çünkü günlük tüketilmek zorunda ve kaldırılmak zorunda olduğu için seni zehirlemiyor yani her şeyin başında. O yüzden hakikaten Avrupa Birliği ne derse bir kere gıda güvenliği çok önemli bir şey. Bunun da bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu da düşünüyorum.
Tabii canım. Ben de onu diyecektim. Ben mesela ilginç bir şekilde bu yaşıma kadar bir gıda zehirlenmesi yaşamadım. Ben yaşadım bir kere. Tamam. E vurayım şöyle. Ama düzgün bir şey de yemiyorum açıkçası. Özellikle 2019 bu pandemiden sonra yediğim hiçbir şeyde doğru düzgün bir tat alamıyorum. Çok tüketim var. Çok nüfus var. Saçma sapan şeyler. Sası derler yani. Paketli ürün olmak durumunda. Çok fazla nüfusu beslemen lazım. Atıştırmalık diye bir kültür oluştu.
Ya işte o yüzden o İngiltere'deki pazarların falan da hani ben çok böyle insanlar da doğru düzgün bir şey yedirmiyorlar gibi geliyor ya bana genel olarak. Burada ama durum daha vahim. Burada parayla da ulaşamıyorsun şeye. Yani şöyle... Ya restorandan yediğim hiç güzel bir şey yok. Burada da şöyle bir şey var. Burada da yani tamamen organik ürünler satan marketler var. Ülkede yüzde yüz glütensiz ürünler satan yerler var falan. Ama tabii hem erişimi zor hem de çok pahalı. Hem de çok kısıtlı yerlerde var yani, her yerde yok. O yüzden de bu beslenme türünün ve beslenme güvenliğinin hakikaten bir toplumsal mesele olduğunu, bir devletin ele alması gereken, gerektiği bir şey olduğunu da düşünüyorum. Zaten daha basit şeylerle ve daha basit ve gerekli şeylerle ilgilenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim siyaset anlayışım biraz bu. Mesela hakikaten... Temel meselelerle. Gerçekten mesela gıda güvenliği önemli bir şey. Yani orman güvenliği önemli bir şey ağabey. Yangın önemli bir şey. Toprak güvenliği önemli bir şey. Kimisi için uçak gemisi falan daha büyük kaygı, ilginç bir şekilde. Toprak güvenliği dediğim şey, şey değil. Mayın döşeyelim anlamında diyorum, savunma anlamında söylüyorum.
Onu demiyorum ya. Toprağın kalitesi abi. Evet, evet. Toprağın kalitesi düştü. E şimdi Beyşehir Gölü kurudu. Sen Beyşehir Gölü'nü gördün mü abi? Ben iki kere. Dünya cennete bir yer. Olağanüstü güzel bir yer. Beyşehir Gölü kurulmuş. Ya bu Saklıvadi'de şey olmuş. Çok sinir oldum. Kurulmuş. Acı Göl. Denizli Acı Göl. Kurulmuş. Eğirdir Gölü ölüyor. Ya bütün mesela bunların sorun olması gerektiğini düşünüyorum ben. Devletin bunlarla daha çok ilgilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki savunma önemli bir şey. Tabii ki efendim diğer politik meseleler de mutlaka mühimdir. Ama asıl bence ulusal güvendikleri zaman önce kendi topra
Abi burada yani senin suyun kalmadık sonra burada nasıl yaşayacaksın? Ya bu saklı vadiyle alakalı bir video gördüm. Su kalmamış ya şeyde. Şarılşurlu'da su akardı o vadiden eskiden. Abi yani su yok. Çok büyük bir sorun bu. Çölleşiyorsun. Yani senin Fırat ve Diclen'den başka bir de işte Yeşilırmak'la Kızılırmak'ın var. Değişiyor ya dünya belki. Ondan sonra sen göllerini kurutursan, ırmaklarını kurutursan ne yiyeceksin abi? Bu kadar insan neyle besleyeceksin? Yine şeye geleceğiz ama günün sonunda. Hayvancılık falan zaten öldürüldü. Kimse yapmıyor. Hani hayvancılığı ithalata mahkum ediyoruz, anladık. Çok güzel. Ama yani kendi toprağını, kendi ormanını, kendi ağacını, kendi hayvanını, kendi gübreni, kendi tohumunu koruyamazsan nasıl olacak? Nasıl besleyeceksin insanları? Kendini nasıl gelişeceksin? Nasıl sağlıklı toplumları yaratacaksın?
Bütün dünya sağlık sistemine, sağlık sistemi bütün toplumlar üzerinde, bütün devletler üzerinde yük olmaya başladı. Eskiden İngiltere'de adam diyordu ki adam 65 yaşında ölüyordu. Erkek ömrü 65 yaştı, kadın ömrü 70 yaştı. Şimdi millette emekli oluyordu 58-60 yaşında. Kadın 58, erkek 60 yaşında emekli oluyordu. Ben de 5 yıl bakıyordum, 5 yıl sonra ölüyorlardı. Şeyden düşüyordum hizmetten. Maliyetten düşüyorlardı. Şimdi erkek ömrü oldu 80 yıl, kadın ömrü oldu 85 yıl. Kadın hep uzun yaşıyor.
65 yılda çektik emekliliği işte biraz uzatalım mı falan. Bütün bu emeklilikten falan da ziyade bu. Kardeşim sağlıklı beslet adamı ki hastaneye az gelsin yani. Bu senin için yani ekonomik olarak da doğru olan senin bu toprağı koruman, ağacı koruman, ormanını koruman, suyunu, ırmağını, nehrini, gönlünü koruman yani. Bence bunların çok çok önemsenmesi lazım ama... Tamam ama sistemi o zaman baştan yıkıp inşa etmek gerekiyor. Bu sistemle mümkün değil. Abi sistemi yık bir daha yap abi. Yani mesela Çevire Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı var. Bir de Tarım Orman Bakanlığı var. İklim Değişikliği'nin tarım ormanla alakası olması lazım. Türkiye'de bence çok fazla bakanlık olduğu gibi bu işlere önem vermek gerekiyor ayrı zamanda. Mesela İklim Bakanlığı diye bir şeyin belki de kurulması lazım. Hani çok fazla bakanlık var ama bir tane de İklim Bakanlığı kurulsun. Ya da İklim Bakanlığı, Tarım Orman Bakanlığı... Bunu bir ulusal mesele olarak ele almak lazım ama... Yani bu ulusal mesele olarak görülmesi gerekenlerin görülmeyip, başka şeylerin çok fazla öneri çıkartılması gerçekten çok ilginç. Ve toplumun da bunlara, politize olmuş toplumun da bundan ziyade, bildiğin yaşa bir şey yiyeceksin ki, bir su içeceksin yani, su içmen lazım. Ya bir de yemek yemek çok keyifli bir şey ya. Bu hayatta neden keyif alacaksın ki başka? Yani yemek yiyeceksin ve su içeceksin. Yoksa ölürsün. Şimdi bunun yerine başka bir şeyle ilgilenmenin bireysel vatandaşı olarak söylüyorum. Çok da saçma olduğunu düşünüyorum açıkçası. Yani vay efendim, biz bir bilmem ne yaptık, gemi yaptık atıyorum. Peki de, ya da bunu eleştirmek de yani. Bir de burada eleştirme tarafı da var. Ya işte sen yapmadın, bilmem nereden aldın filan parçalarını. Ya bırak, o başka bir şey değil. Onlar yaptı, okey. Ama burada gölün kurudu abi. Burada balığın öldü. Burada ormanın yandı. Burada nehrin kurudu. Yarın su içemeyeceksin ya. Ne yapacaksın abi?
Kar yağmıyor şeye. Uludağ'a kar yağmıyor. Doğru ya. Kar yok değil mi bayağıdır? Hayır, Uludağ'a falan geçtim. Normalde görmüyorum ben kar. İstanbul'da en son ne zaman şey yaptık? Geçen sene yağdı. Hayır, onu saymıyorum ben ya. Kalmalı. Kalmalı ya. İki, üç sene oldu. Kalmalı, çıldırmalı kar. Ben çocukken çok oynardım. Karın keyfini yine çocuklar çıkardı. Öyle derlerdi, haberlerde.
Hatırlar mısın? Yani bu iklim konusunun, toprak konusunun, tarım konusunun birinci öncelik olması gerektiğini düşünüyorum ben. Su meselesinin birinci öncelik olması gerektiğini düşünüyorum. Güney Afrika'da şeyi geçmişlerdi en son, sıfır noktasını. Yani bir tarih belirlediler, sıfır noktası diye. Galiba bundan üç sene öncesiydi sıfır noktası. Yani artık eksi değere geçiyoruz. Johannesburg'da falan karneyle dağıtıyorlar suyu artık. Tabii. Cape Town'da öyle değil ama. Cape Town'da yaşayan arkadaşlarım var ya, şöyle bir karne var, ne yok. Karne dediğim bir kontör işte. Belli miktarda alabiliyorsun. Sen ne kadar kullanıyorsun? Hollanda'da da haftada üç kere çöp atabiliyorsun. Bir şey varmış, akbil gibi bir şey. Eski akbil gibi. Onu basıyorsun, çöp kapağı açılıyor ve çöp atıyorsun. Bunu ayda 12 tane hakkın var. Ekstrası, ücretli falan. Minimum çöp çıkar. Minimum atık çıkar durumu yani. Ama atıktan, sudan, suyun kontrolü dağıtılmasından dünyada da sorun. İspanya'da falan da denizden su arıtılmadan falan başlandı. Duşlar, spor salonundaki şeyler falan kısıtlandı yani su tüketimi. Ama göl kuruması, orman yanması, ağaç yanması, toprağın verimsizleştiriliyor olması bunlar çok büyük sorunlar bence. Bu dediğin az önce şey, alakasız bir şey söyleyeceğim biraz da belki yine de alakalı olabilir yani bağlayabilirim oradan. Kendi kafamda bağladım çünkü. Bağladıysan söyle.
Hollanda dediğin ya, Hollanda ile alakalı bir haber izledim geçen. Aynı bizim Türkiye'deki muhabbet orada da var. Genç nüfus büyük çoğunlukla kaçmış, taşınmış yani. İspanya'yı tercih eden var, İngiltere'ye giden var ama çoğunlukla işte Güney Amerika, Uruguay vesaire gibi yerler. Güney ülkelerine evet. Güney ülkelerine, Amerika'ya gidenler var. Bu şey gibi geldi bana ya. Nasıl eskiden şey vardı ya, kavimler göçü diye bize kitaplarda anlatıyorlardı. Vizigotlar, ostrogotlar gelir. Ve bu neye kadar gitti? En sonunda Roma medeniyetinin yıkılmasına kadar ve bir çağın sona ermesine sebep oldu. Hemen hemen son 10 senedir, 15 senedir aynı şeyi yaşıyoruz. Büyük bir göç dalgası var. Diyasporalar oluşuyor vesaire. Evet, kaynaklar yok oldu ve insan şey arıyor, ne göç etmek için de doğdular.
Aynen öyle. Angela Merkel senin dediğini diyor zaten. Bu mülteci akını değil, kavimler göç ediyor. O zaman demişti. Evet, çok fazla seyahat, göç var. Pandemiyle bunu bir süre durdurdular. Hareketi kısıtladılar. Belki bir pandemi daha gelir. Ama ondan sonra bence daha tek bir dünya, tekil dünyaya doğru gidiyoruz. Böyle komplo teorileri de var zaten. Az önce konuştuğumuz şeyi söyleyeyim ben de. Kendi fikrimi. İşte o sende ne olacak dedin ama ben sonucunu bilmiyorum. Yani bu milliyet kavramını falan da ortadan kaldıracak bu göç. Çünkü nüfus oranları dengesizleşecek. Çünkü sen gelen kadar çocuk sahibi olmuyorsun. Öyle bir kültürün yok. Yani gelen Orta Doğu'dan gelenler büyük sülalelerle geliyorlar. Sen daha çekirdek kaldın. Avrupa. Avrupa'da aşırı sağcı diye tabir edilen, daha korumacıların diyeyim ya da göçmen karşılıklarının sosyal medya hesaplarında EY'le yapılmış görüntüler var. İşte 2100 yılında Avrupa diye. Her yerde böyle Müslüman, Arap kıyafetli insanlar geziyor falan. Oraya doğru bir giriş olabilir gerçekten ve Avrupalıları da Avustralya'ya, Güney Amerika'ya, Güney Afrika'ya, Amerika kıstasına çok gidiyor.
Bunu çok duydum. Yani Almanya'da Alman kalmadı, herkes Avustralya'da ve Amerika'da diye çok duydum. Yeni topraklar, işlenebilecek topraklar. İsviçreliler, Almanyalılar ve Almanlar ve Hollandalılar dediğin gibi özellikle bu üç millette çok fazla Güney Afrika, özellikle Cape Town'a bir yoğun göç var.
Valla ben en sonunda şehir devletlerine ve küçük klanlaşmalara doğru gideceğim. Değil mi? Böyle surların örüldüğü yine. Yani bu ta şeylere varmış ya işte Spartalılar, Atinalılar falan. Öyle olacağını düşünüyorum. İtalya gibi. Londra diye bir ülke olacak bence. Yani İstanbul ayrıca bir ülke. İşte ne bileyim belki hani dört tane şehir bir araya gelecek. İşte atıyorum Manisa, İzmir, Uşak diyelim bir şey gelecek. O bir şey olacak. Ege bir tek onlardan mütevellit değil ama onlar bir şey olacak. Başka üç tane kent bir araya gelip bir şey olacak.
Manizuş. Üçünün isminin birleşimi. Manizuş. Manuş Baba'ya ne oldu ya? Manuş Baba'yı görmüyorum. Alakası bir şey sorayım dedim. Manuş Baba'ya. Manuş Baba askere gitmişti. Herhalde şarkı bulamıyor neyse. Efendim bu sohbetimizin de sonuna geldik. Manuş Baba'yla bitirelim. Güzel şarkısı vardı ama şeyle. Vay vay vay kimler gelmiş Nazan Öncel'le söylediği. Vay vay vay.
Ha bir de Demet ablam hoş geldin var. O değil değil mi dediğin şarkı? Yok be abi başka karıştırdım yani hadi. Millet de o şarkılardan ikisini de dinlesin şimdi bizi dinleyenler. Aynen öyle. İlaç kullanın arkadaşlar doktor tavsiyesiyle. Görüşürüz. Görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.