Podcast

Bir Video Oyunun İçinde Olabilir miyiz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Felaketler, yangınlar, pandemi, savaşlar… Bir sürü acı, yığınla sorun… Tüm bunlar bizi derin sorgulamalara da itiyor elbette. Teknolojik gelişmelerle birlikte bu sorgulamalar da form değiştirdi tabii ki. Artık yaşadığımız hayatın bir video oyun tasarımcısı tarafından yaratıldığını düşünenler de var. Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde biz de aynı sorgulamayı yapıyoruz. Fizikten felsefeye, bilim kurgudan inanç sistemlerine kadar uzanıp; "Acaba bir oyunun içinde mi yaşıyoruz?" sorusunu kendimize soruyoruz.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.710 kelime · ~9 dk okuma

Ölçülen, bu ölçüm cihazlarıyla ölçülen en büyük 10 depremden biri dün meydana geldi. Değerli izleyenler, Çanakkale'nin merkez köyüne bağlı Sarıca elinde başlayan orman yangını rüzgarın etkisiyle hızlanarak maalesef ki devam ediyor. İlk olarak Çin'de görülen salgında şu ana kadar hayatını kaybedenlerin sayısı dünya genelinde 5500'ü geçti. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ağzındaki baklayı çıkardı. İsrail'in Gazze şehrini tamamen işgal edeceğini açıkladı.

Felaketler. Yangınlar. Pandemi. Savaşlar. Bir sürü acı, yığınla sorun. Çok bunaltıcı değil mi tüm bunlar? Özellikle tarihin akışını değiştiren çok büyük felaketlerde ya da savaşlarda göze çok çarpmayan çok büyük sosyolojik değişimler gerçekleşir. İnanç sistemleri sarsılır. Özellikle de her şeye gücü yeten bir yaratıcının varlığını kabul eden inanç sistemleri. Ve bunlara inanan insanlar için zorlu süreçlerdir hepsi.

Mesela 1755'te, Lisbon'da gerçekleşen yıkıcı deprem sonrasında daha önce sorgulanmayan bazı dogmalar tartışılmaya başlanmış ve bu Walter gibi önemli isimlerin daha derin soru sormasına yol açmıştı. Elimizdeki en iyi yaşam bu mu? Daha iyisi olamaz mı? Bu kadar acı çok fazla değil mi?

Transkriptin tamamını oku

1918'de İspanyol gribi, dünya nüfusunun ciddi bir kıspını yok edince bu sorular daha da derinleşmişti. Elbette dünya nüfusunun büyük bir kısmı bu felaketleri, yaratıcının, insanların işlediği suçlara karşılık verdiği bir ceza olarak değerlendiriyordu. Bunun için tüm yasaklara rağmen tedaviyi reddediyor, kiliselerde toplu halde şefaat dilenmeye gidiyorlardı. Tüm bu felaketlere teolojik açıdan baktığımızdaysa tarih boyunca sonu gelmeyen bir tartışma çıkıyor karşımıza. Kötülük problemi. Filozof Galen Strelson, düşünüldüğü gibi Tanrı'nın her şeye gücü yeten, sonsuz iyilik timsali olmadığı aşikar. Bu kadar acı, tüm bu felaketler bunun en önemli kanıtı sözleriyle açıklar bunu mesela. Fakat teknolojik gelişmelerle birlikte ayyuka çıkmış başka bir bakış açısı.

Tanrı'nın üzerindeki bu yükümlülüğü de kaldırabilir. Evet, bir bakış açısına göre içinde bulunduğumuz dünya, tüm bu yaşadıklarımız ve biz insanlar Tanrı'nın eseri değiliz. Bu yaşananların esas sebebi bizden daha gelişmiş bir tür olabilir. Bir tasarımcı. Belki de bir video oyunu programcısı.

İşte tüm o hastalıklar, acılar ve felaketler de o tasarımcının oyuna eklediği standart özelliklerdir belki de. Peki ya biz? Bu oyunun içinde özgür irade ilüzyonuyla yaşayan NPC'ler, yani oyun karakterleriyizdir belki de. Kulağa çok fantastik geliyor değil mi? Aslında değil. Madem öyle, hadi ayarlarınızı yapın. Oyun başlıyor.

Evet, farkındayım. Her şeyin bir video oyunu olma ihtimali çok fantastik duyuluyor. Ancak bu tip oyunlarda tasarlanan minik evrenlerin arkasında karmaşık bir matematik ve mekanik bulunuyor. Ve bunların üzerine çalışan çok sayıda bilim insanı var. Diğer taraftan, insan beynini doğrudan makineye bağlamaya çalışan Elon Musk gibi kişileri de hesaba katın. Henüz tam olarak realistik olmasa da günümüzde gerçeğe çok benzer deneyimler yaşatan oyunlar oynuyoruz.

Tüm bunların gerçek olma ihtimali, bölümün girişinde bahsettiğim kötülük probleminin çözümü için de önemli bir anahtar aslında. En azından Tanrı'nın üzerindeki yükümlülüğü azaltıyor diyebiliriz. Tüm inanç sistemlerinin bir yerde tıkandığı bir noktadır bu. Tüm bu acıların sorumlusunun Tanrı olduğu problemi yani. Eğer yaşadıklarımız bir tasarımcının ya da bir mimarın işi ise bu durum da suçlayacağımız tarafta değişir.

Zira bir görüşe göre biz insanlar, özgür irademizle iyilik ya da kötülük yapmaya karar verebilecek çok özel bir türüzdür. Genel olarak Tanrı da bu seçimlerimize ve haliyle de seçimlerimizin sonuçlarına müdahalede bulunmaz. Yani yaptığınız bir kötülüğün sonunda bir acı yaşanıyorsa, bu pişman olmanız gereken bir şeydir ve bu durumda suçlu kesinlikle Tanrı değildir. Orada mısınız? Bir yere ayrılmayın. Bu soruyu neden sordum anlayacaksınız.

Burada söz konusu özgür irade ve elbette ahlak. İkisi bir madalyonun iki yüzü gibi aslında. Biri bir kötülük yaptığında sadece hipnotize edilmişse veya beyni yıkanmışsa bu konuda sorumluluğu hafifler. Ya da tam tersi. Bir iyiliği kafanıza bir silah dayanmışken yapıyorsanız bu sizin iyi olduğunuz anlamına da gelmez. 1500 yıl önce Aziz Augustine aynı şeyi söylemişti.

Özgür iradeniz var. O nedenle kötülük varsa bunun sebebi sizsiniz. Buraya kadar sorun yok. Ancak bu yaklaşım doğal felaketlere bir cevap sunmuyor. Bu noktada bir grup peki ya tanrı bu felaketlerden kaynaklanan acıların sorumlusu kabul edilemez mi? Bu konuda bir şeyler yapamaz mıydı diye soruyor. Mesela DNA'da yapılacak birkaç değişiklikle kansere ya da diğer tüm virüslere karşı bağışıklık kazandırılamaz mıydı?

veya canlıların oluşumunda doğal seçilim gibi oldukça yavaş, hatalarla dolu ve çok fazla acıya neden olan bir yol izlemese olmaz mıydı? Tüm bu soruların cevapları bizi o teoriye getiriyor. Yaşadığımız hayatı oluşturan, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir varlık değilse bazı taşlar yerine oturuyor bu teoriye göre. Bizim dünyamızı ve olası başka dünyaları yaratan, ilahi olmayan bir varlık yani.

Bilim kurgunun ve oyun dünyasının da en sevdiği varlıklardan birisi bu. Ki zaten bu dünyaların tasarımcıları da kendilerini birer tanrı olarak tanımlamaktan hiç geri durmaz. Fakat sadece sanal evrenlerden de bahsetmiyoruz, dikkat edin. Büyük hadron çarpıştırıcısının önündeki en büyük engellerden birisi insanların minik kara delikler nedeniyle yok olmaktan korkmasıydı mesela. Bu tehdit gerçek olmasa da bu tip endişeler hiç de yersiz değil. 80'ler ve 90'larda Alan Gould ve Andre Linde gibi çok önemli bilim insanları bir gün laboratuvarda cep evrenler oluşturabileceğini söylemişlerdi.

Bu baloncuk ya da cep olarak bilinen evrenler de tıpkı bizim evrenimizdeki gibi atom altı parçacık kadar küçük bir noktadan yola çıkıyor olabilir. Daha sonra genişleyerek bizim evrenimizde hiçbir yer kaplamasa da kendi uzay zamanını yaratarak evren içinde evrenler oluşturabilir. Stephen Hawking'in de en sevdiği konulardan biriydi bu. Bu fikir ortaya atıldığından beri de bazı fizikçiler, laboratuvarlarda böylesi cep evrenler oluşturmaya çalışıyor. Elbette o cep evrenlerin nasıl oluşturulabileceğine dair de yığınla teori ortaya çıktı. Mesela çok küçük kara delikler ve güçlü manyetik alanlar kullanarak uzayın yapısını sıra dışı bir şekilde değiştirmek,

Bunları oluşturmak için gerekli bilgi ve teknolojiye şu anda sahip olmasak mı? Linden'in de dediği gibi belki de evrenimiz ilahi bir tasarımın değil de fizikçi bir hackerın oyuncağı olabilir. Tabi laboratuvarda oluşturulabilecek evrenler gerçekliği söz konusu olana kadar tamamen yeni bir evren yaratmanın başka yolları da mevcut. Misal tüm insanlık süper güçlü bir bilgisayarda çalışan, çok oyunculu bir online video oyunun içinde yaşayan karakterler olabilir. Bu teorinin dayanak noktası da aslında tanıdık bir yerden geliyor. Onu da anlatayım kısaca. 80'lerde Ian Banks, Greg Baer ve Greg Egan gibi bilim kurgu yazarları tamamen bilgisayarla oluşturulmuş sanal gerçekliklere dayanan kurgusal hikayeleri araştırmaya koyuldular.

Bu sanal dünyaların sakinleri de aslında bir bilgisayarda akan verilerden ibaret olacaktı. 1982'de Disney'nin yapımcılığında vizyona giren Tron filmi mesela. Bu tip bir sanal dünyanın ilk örneklerindendi. Şu an için çok eski görünse de film, Pong oyununun çok daha gelişmiş bir örneğini sunuyordu bize. İşte tüm bu fikirler, felsefi bir teorinin de zeminini hazırlamıştı.

Bugün konuştuğumuz birçok şeyin dayandırıldığı bir düşünceydi bu. Onu da kısa bir aranın ardından anlatacağım size. Buraya kadar geldiğimiz kısmı bir toparlayalım isterseniz. İnsanın sebep olmadığı bazı felaketler ve acılar, inanç sistemlerine yönelik sorgulamalara da zemin hazırlamıştı. Teknolojinin de gelişmesiyle, gerek fizik dünyasındaki cep evrenler gibi teoriler, gerekse bilim kurgu tarafındaki fikirler bir şeyi işaret ediyordu.

Her şeyin arkasında Tanrı'nın eli olmayabilirdi. Belki de bir oyunun içindeydik. Tasarlanmış bir karakter ya da bir figürandık belki de. Tüm bu fikirlerden ve fantezilerden beslenen felsefi bir teori çıkmıştı ortaya. Felsefe alanında çalışmalar yürüten profesör Nick Bostrom, 2003'te simülasyonda yaşıyor olabileceğimize dair bir makale yayınlamıştı. Tıpkı Tron filminde olduğu gibi, bizim de bu tip bir evrenin içinde olabileceğimizi öne sürüyordu bu teorisinde. Temel argümanını ise gelecekte bilgisayarların sahip olabileceği inanılmaz işlem gücüne dayandırıyordu. Fakat biz simülasyonda yaşıyor olma ihtimalinde de bir problem vardı.

bir türlü anlayamadığımız o mesele. Evet, bilinçten bahsediyorum. Eğer bilinç biyolojik bir olguysa, Bostrom'un tüm argümanı çöküyordu. Fakat 70'lerde başlayan ve 80'lerde zirveye çıkan bilgisayar çılgınlığının da etkisiyle birçok filozof bilincin biyolojik olmadığını iddia etmeye başladı. Onlara göre bilinçle bedenimiz arasındaki bağlantı bir bilgisayarın yazılımıyla, donanımı arasındaki bağlantı gibiydi.

Yani bilinç dediğimiz şey bir nevi insanın yazılımıydı. Bu benzetme özellikle psikologlar ve nörobilimcilerinde epey ilgisini çekmişti tabii. Bilinç ve zihin bir tür veri akışından ibaretse o zaman bilgi işleyebilen herhangi bir şeyin de bilinci olabileceği sonucunu çıkarabilirdik. Haliyle bilgisayar yani bilgi işlemcileri en önemli adaylardı.

Sanal evrenler deyince aklınıza Matrix geliyordur eminim. Ki çok da haksız sayılmazsınız. Matrix'te Bostrom'un bahsettiği şeyin daha az radikal bir çözümlemesiydi aslında. Bu senaryoda insanlar kendilerini gerçek dünyaya çok benzer bir yerde buluyordu. Fakat bulundukları bu sanal dünyada olup biten her şey kitlesel bir halüsinasyondan ibaretti. Bir ara yüzle insanların beynine takılan güçlü bir bilgisayarın ürettiği sanal bir dünyaydı Matrix.

Ya da her şeyin ötesinde, tüm evrenden ziyade, bireysel bir sanal evrende olabilirdi söz konusu. Belki de 22. yüzyılda yaşayan bir ilkokul çocuğunun, insanlar 2020'lerde nasıl yaşıyordu projesi kapsamında tasarlanmış birer karakteriz hepimiz. İşi bittiğinde, yani ödevi teslim ettiğinde biz de yok olacağız belki de. Tüm bunlar çok uzak ihtimaller gibi geliyor olabilir size. Fakat bunun mümkün olabileceğine dair bazı gelişmelerde yaşıyoruz.

Dahası yeni gelişmelerde yolda gibi duruyor. Örneğin 2017'de Pentagon Araştırma Merkezi tamamen felçli bir kadının uçuş simülasyonunda bir uçağı sadece beynine bağlı elektrotlar aracılığıyla uçurmasını sağlamıştı. Yakın zamanda Elon Musk'ın öncülüğündeki Neuralink şirketi bir farenin beynine herhangi bir kanama olmadan dakikada 192 elektrot bağlayabilen bir nörocerrahi robotu geliştirdiğini duyurmuştu. Hatta 2024'te daha da ileri gidip bir felç hastası olan Noland Arbaugh'un zihnine geliştirdikleri beyin bilgisayar arayüzü implantını dahi yerleştirdiler.

Kısacası bu bebek adımlarının sonunda gerçekten ayırt edilemeyecek, tamamen sanal yeni evrenleri ziyaret etmeye, dahasa orada yaşamaya başlayabiliriz. Kimine göre en fazla yüz yıl içinde, kimine göre ise çok daha kısa bir sürede bunun gerçekleşmesi mümkün. Şimdi en baştaki sorumuza gelirsek. Ne olursa olsun, bu dünyaları yaratacak insanlar, her şeye gücü yeten bir tanrının yeteneklerine erişebilecek düzeyde olmayacak.

İçinde yaşadığımız ve bir sürü hatanın bulunduğu bu dünyanın da böylesi bir tasarımcı tarafından yapıldığını düşünebiliriz yani. Tamamen teoriler üzerinden gittiğimizi, bir nevi felsefi bir düşünce pratiği yaptığımızı tekrar belirtmeliyim. Bu teoriler elbette inanç sistemlerindeki tanrıyı boşa çıkarmıyor. Tam tersine ezelî kozmosun yaratıcısı bir tanrı olabilir. Ancak ortaya çıkan, belki de bize benzemeyen üstün canlılar onun yaratmış olduğu kusursuz dünyalarda bizim dünyalarımızı yaratmaya karar vermiş olabilirler. Elbette bu durum o canlıların yaşadığımız acıları yaratması anlamına geliyor. E o zaman bu da tanrının sorumluluğu diye düşünebiliriz.

Yani soruları ve teorileri daha da ileri taşıyabiliriz değil mi? 1999 yapımı Joseph Rusnak filmi The 13th Floor'u izleyenler vardır aramızda. 13. kat. İzlemeyenlere bölümün tavsiyesi olsun. Çok spoiler vermeyeyim. Ancak orada güzel bir sorgulama vardı. Bu yaşadığımız bir video oyunuysa, bu oyunu tasarlayanın da bir video oyununda olmadığını nereden biliyoruz mesela?

Dolayısıyla bu konu bir soğan gibi katman katman yeni sorular doğuran bir mesele. İşin keyifli yanı da bu zaten. Sorgulamak, fikir yürütmek ve tartışmak. Biz de sorgulayalım öyleyse. Bölümün başlarında orada mısınız diye sormuştum. Tekrar yöneltiyorum bu soruyu size. Orada mısınız? Fakat bu sefer bir takip sorusu da ekliyorum. Oradaysanız, orası neresi?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)