
1.557 kelime · ~8 dk okuma
Hazırsanız sizinle şimdiden çok geriye, tam 4,5 milyar yıl öncesine bir yolculuğa çıkıyoruz. Şayet araba kullanmıyorsanız lütfen gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Henüz kara yok. Okyanuslar yok. Dünya devasa bir ateş topu. Üzeri kıpkırmızı lavlarla kaplı. Gökyüzü gece kadar karanlık. Fakat yıldızlar yok. Onların yerine devasa ateş topları var.
Kimisi ince bir çizgi gibi kayıp gidiyor. Kimisi ise gökyüzünü yararak yere çarpıyor. Çarpıştıkları anda yer sarsılıyor. Ufukta parlak bir ışık patlaması oluyor. Hava yanık taş kokusuyla dolu. Sanki gökten hiç bitmeyen bir yağmur yağıyor. Ama bu yağmur damlalardan değil, ateşten, külden ve çığlık gibi yankılanan çarpışmalardan oluşuyor.
Dünyanın her köşesi bu ateş yağmuruyla şekilleniyor. Şimdi etrafınıza bakın. Her şey yanıyor. Yer kabuğu henüz oluşmamış. Üzerinde durduğunuz zemin eriyor. Yeniden katılaşıyor, sonra tekrar parçalanıyor. İşte böyle bir kaosun ortasında yavaş yavaş şekillenmeye başladı gezegenimiz.
lavların arasından kara kütleleri yükseldi, çatlaklardan buhar fışkırdı ve gelecekte üzerinde okyanusların, kıtaların ve nefes alan canlıların olacağı bir dünya doğdu. İşte o ilk günlerde her şeyin başlangıcına tanıklık eden sessiz şahitler var. Kayaçlar. Ve onların arasında bir tanesi var ki bugün size ondan bahsedeceğim.
Amfibolit. Başkalaşım kayacı. Yani tıpkı bu gezegen gibi yanarak, parçalanarak, baskı altında yeniden doğmuş bir tür. Gözlerinizi daha açmayın. Bu hikaye yalnızca taşlarla sınırlı değil. Çünkü ardından kara parçaları yükseldi. Yüzeyi kaplayan sular çekilip tekrar doğdu. Okyanuslar doğdu ve bir gün sıcak, dumanı tüten küçük bir gölde beklenmedik bir şey oldu.
İlk yaşam kıpırtısı belirdi. Basit, neredeyse görünmez bir form. Ama bu bütün hikayemizin başlangıcıydı. E sonrası? Sonrası insanı da içine alacak koca bir yolculuktur. Hadi bu yolculuğa beraber çıkalım.
Dünyanın hikayesi biliyorsunuz aslında bir toz bulutunda başlıyor. Uzaydaki bu bulutun içinde milyonlarca küçük parçacık zamanla birbirine tutunarak gezegenimizi oluşturdu. Ardından bitmek bilmeyen meteor yağmurları başladı. Derken T'ye adı verilen başka bir gök cismi dünyamıza çarptı.
Aslında büyük bir felaketti ama aynı zamanda büyük bir şanstı da. Çünkü bu çarpışmanın ardından dünya, güneşin etrafında tam da olması gereken açıyla dönmeye başladı. Ve uydumuz olan ay bu çarpışmanın artıklarıyla şekillendi. Ama tüm bunlara rağmen hala bir şeyler eksikti. Hatırlarsanız
amfibolitler demiştik. yeryüzündeki kara parçalarının önemli bir kısmı bu kayaçlardan meydana geliyor. Bunlar genellikle derinlerde, yüksek ısı ve yüksek basınçta oluşan volkanik lav kaynaklı başkalaşım geçirmiş oluşumlar. Yani epey bir eski olduğunu biliyoruz. Bunların arasında Kanada'da bir tane vardı ki. Tüm kayalardan farklı bir görüntüye sahipti.
İçindeki mineraller, kimyası bir garipti. Jeologlar da radyometrik tarihleme yöntemiyle bu kayaçların tarihini incelemeye karar veriyor haliyle. Bakıyorlar ve gördüklerine inanamıyorlar. Yanlış olabilir deyip tekrar deniyorlar. Sonra tekrar. Ama yok. Doğru. Kanada'da bulunan bu kaya parçası tam 4.28 milyar yaşındaydı.
Yani dünyanın oluşumundan sadece birkaç yüz milyon yıl kadar sonra oluşmuş. Bu kayaçların üzerinde yürüdüğünüzü bir düşünsenize. Neredeyse dünyanın oluşumuna tanıklık ediyorsunuz. Gerçi çok uzağa gitmenize de gerek yok. İstanbul Üniversitesi Jeoloji Müzesi'nde bu bölgeden alınan taş örnekleri mevcut. Bir gidip görmekte fayda var.
İşte böylelikle elimizde dünyada bulunmuş en eski kaya örneklerinden biri duruyordu. Peki bu bize ne anlatıyor? Bu şu anlama geliyor. Dünyanın kıtaları, kara parçası aslında neredeyse dünya ile birlikte oluşmuştu. Çok gecikmemişti bu halini almaya başlaması. Fakat işin asıl çarpıcı kısmı burası değil. Şimdi sıkı durun.
Bu kayaçları inceleyen bilim insanları çok acayip bir şey daha keşfediyor. Şimdi düşünün. Her kaya yalnızca bir taş değildir. Oluştuğu anda çevresindeki dünyanın bütün izlerini de beraberinde taşır. Yani kimyasal oluşumuna bakarsanız nasıl bir çevrede oluştuğunu çok rahat anlayabilirsiniz. İşte Kanada'da keşfedilen bu amfibolitlerin kimyasal oluşumunu inceleyen bilim insanları ne keşfetti biliyor musunuz?
Bu kayaçlar oluştuğunda dünyada sadece kıtalar oluşmamıştı. Orada aynı zamanda su da vardı. Bu kayaçların kimyasal birleşimi bize bu kayaçların su altında oluştuğunu anlatıyordu. 4.28 milyar yıl önce dünyamızda su, okyanuslar vardı. Bunu da nereden mi anlıyoruz?
Yine bu bölgede keşfedilen kayaçlarda bulunan şeritli ya da bantlı demir oluşumları adı verilen bir tür kayaçtan. Bu kayaçlarda bulunan ve doğal bir şekilde oluşan bir mineral var. Manyetit. İsminden de anlaşılacağı üzere en manyetik minerallerden birisi ve çoğunlukla su bulunan ortamlarda oluşuyor. Yani dünya oluşumundan birkaç yüz milyon yıl içinde hem bir kıtaya hem de okyanuslara sahipti.
Ama buradaki milyon dolarlık soru şu. Su nereden geldi? Bugün dünyanın %71'ini oluşturan su nasıl oldu da bu seviyeye ulaştı? Kayalardan oluşan ve bir dönem binlerce derece sıcaklığa sahip olmuş bir gezegende hem de. Bu milyon dolarlık sorunun cevabını da bize yine uzayın derinlikleri verecekti. Bir meteor.
Ne ararsak meteorlarda buluyoruz sanki. Cevap hep orada bir yerde. İşte 30 yıl kadar önce dünyamıza düşen bir meteorun analizleri sonucunda meteorun içinde bildiğiniz tuz bulunduğu anlaşılıyor. Sofrada kullandığımız tuz var ya hani. Bu tuz tanelerine daha da yakından bakıyor bilim insanları. Mikroskop altında inceliyorlar.
Bir şey bulmak amacıyla değil bu arada. Standart analiz. Ama yakınlaştıkça bu tuz kristallerinin içinde bir hareket görüyorlar. Ve anlaşılıyor ki bu hareket ufak, çok ufak bir su damlasıymış. Bir tuz kristalinin içinde bulunan minik bir su damlası. Bunun yanında yine bu meteoru ve içindeki tuz kristallerini aynı şekilde inceliyorlar. Ve 4,5 milyar yaşında olduğunu buluyorlar.
Yani su da gezegenimizle birlikte o toz bulutunda hidrojen ve oksijen atomları yeterince zaman geçirdikleri için bağı oluşturmuş. Aslında su en başından beri vardı. Dolayısıyla bu bulgu tek teori olmasa da en geçerli açıklamalardan birine işaret ediyor. Suyu bize yine meteorlar getirdi. Başka geçerli bir teoride ise aslında dünya oluştuğunda su zaten mevcuttu diyor.
Ancak dünya bir dönem aşırı ısınarak adeta bir alev topuna dönüşmüştü ve o sırada var olan suyun buharlaşıp kaybolmuş olması muhtemeldi. İşte bu yüzden suyun asıl kaynağının sonradan düşen meteorlar olduğu görüşü daha güçlü kabul ediliyor. Peki şimdi bir dönüp bakarsak. Birkaç yüz milyon yıl içinde dünyamızda kara parçaları ve su bulunuyordu. Yörünge ve sıcaklık olarak da stabil hale gelmeye başlamıştı. Ama hala bugünkü halinden çok çok uzak. Çünkü evrimine baktığımızda dünyayı bugünkü dünya haline getiren en önemli unsur hala ortada yoktu. Yaşam ortada yoktu.
İşte bu sırrın cevabı uzayın karanlığından gelen bir parça sayesinde ortaya çıkacaktı. Çünkü gökyüzünden düşen taşların bazıları yaşamın yapı taşlarını da beraberinde getirdi. Onların içinde bugün hayat dediğimiz şeyin ilk kıvılcımı saklıydı. O halde şimdi kısa bir ara verip sonrasında başka bir milyon dolarlık soruya gelelim. Yaşam nasıl oluştu?
Buraya kadar geldiğimiz yeri bir toparlayalım isterseniz. Amfibolitler bize kıtaların ve okyanusların çok erken dönemde oluştuğunu gösteriyor. Suyun kaynağı ise büyük ihtimalle meteorlardı. Yani yaşamın temeli, dünya daha yeni doğmuşken atılmıştı. Peki gelelim diğer milyon dolarlık soruya. Yaşam mucizesi bu ortamda nasıl ortaya çıkabildi? Yaşam nasıl başladı?
Biliyoruz ki yaşam olmadan ne kömürden ne doğalgazdan ne de başka bir şeyden bahsedebiliriz. Yaşam dünyanın coğrafyasını kökten değiştirdi. Onsuz gezegenimiz kurak ve cansız gezegenlerden biri olmaktan öteye gidemezdi. Bunu yani yaşamın kaynağını bulmak gerçekten hiç ama hiç kolay olmayacaktı. Ama elbette bir yerden bir cevap gelecekti bir şekilde. Tahmin edin nereden ve nasıl gelecekti bu cevap.
1969'da Meksika'ya düşen bir meteor. E analiz ediliyor haliyle. Ve ilk analizde müthiş bir bulgu yakalıyor bilim insanları. O da şu. Bu meteorun içinde az miktarda aminoasit bulunuyordu. Bildiğiniz üzere aminoasitler proteinlerin yapı taşı. Protein dediğimizse hayatın.
Dünyada yaşayan her şeyde ama her şeyde, bitkilerde, hayvanlarda amüne asitler bulunuyor. Bunlar olmadan yaşamdan asla bahsedemezdik. Yani yaşamın yapı taşlarından birini taşıyordu bu meteor. Bu volgudan önce bilim insanları amüne asitlerin dünyadaki sıcak su birikintilerinde, şimşeklerin yarattığı elektrik akımlarının tetiklediği kimyasal tepkemelerle oluştuğunu düşünüyordu.
İşte bu analiz tüm algıyı değiştirecekti. Yaşamın yapı taşı uzaydan gelmişti. Ve işte yaşamı da başlatacak olan bu uzaylılardı. Ama hala sorumuz cevaplanmış değil. Yaşam nasıl ve ilk nerede başladı? Nasıl bir yaşam formundan bahsediyoruz? Puzzle'ın son parçası eksikti.
Oksijen yoktu bir kere. Ve bundan 3,5 milyar yıl öncesine kadar da olmayacaktı. Su vardı ancak dünyanın atmosferi inanılmaz dengesizdi. Çoğunlukla karbondioksit, sülfür, sülfürük asit ve azottan oluşuyordu. Ve çok çetin şartlar nedeniyle ancak 3,5 milyar yıl önce belli bir dengeye oturacaktı. Oksijenle dolmaya başlaması da işte bu döneme denk geliyor. Ne sayesinde?
Stromatolitler. Daha önce duydunuz mu bilmiyorum ama bundan sonra unutmamanız gerekiyor. Çünkü bunlar dünyada bulunmuş en ilkel ve ilk yaşam formları. Milyonlarca mikroskobik organizmadan oluşurlar. Ve az önce de bahsettiğim gibi 3,5 milyar yıldır varlar. Bu stromatolitler de yine öncesinde suda çokça bulunan çok önemli mikroplardan oluşmuştur.
Cyanobakterilerden. Cyanobakteriler işte bu stromatolitleri oluşturarak dünyanın kaderini değiştirecekti. Çünkü çok çok önemli bir yeteneğe sahiplerdi. Oksijen üretebiliyorlardı. Her biri adeta oksijen üreten bir fabrika gibiydi. Cyanobakterilerin oluşturduğu bu küçük kabarcıklar önce suya karışıyor ardından buharlaşarak atmosfere yükseliyordu.
Bu bakterilerden önce de bizim alışık olmadığımız sülfürden enerji alan yaşam formları mevcuttu. Ve cyanobakterinin ürettiği oksijen inanılmaz zehirliydi. O nedenle dünyayı kökünden değiştirerek, milyonlarca yıl boyunca, trilyonlarca ton oksijeni atmosfere yayarak, bugün soluduğumuz oksijeni üretiyorlardı. Oksijenle dolan atmosfer sayesinde de artık dünyada yaşamın oluşması için her şey hazırdı. Dünyanın coğrafyası kökünden değişecek, bitkiler tüm kara oluşumunu kaplayacak ve milyarlarca yıl içinde bugün kıtaların altını kaplayan organik kalıntılara dönüşecekti. Fakat herkesin aklında bir soru daha olduğunu biliyorum. Stromatolitler, cyanobakterilerden organik bir şekilde oluşuyor. Ama nasıl?
Nasıl oldu da inorganik maddelerden organik maddeler ortaya çıktı? Bu sorunun net bir cevabı henüz yok. Bilim insanları bu konuda farklı teoriler öne sürüyor. Kimi yıldırım ve sıcak su birikintilerinin tetiklediği kimyasal reaksiyonların yaşamın temelini atmış olabileceğini düşünüyor.
Kimine göre yaşam derin denizlerdeki sıcak su kaynaklarında başladı. Başka deneyler ve hipotezler de bu gizemi açıklamaya çalışıyor. Yani yanıt hâlâ tartışmalı. Bildiğimiz tek şey yaşamın ortaya çıkışının hâlâ bilim için en büyük sırlardan biri olduğu.
Özetle dünyamızın ve yaşamın hikayesi şimdilik böyle. Altını özellikle çizmek lazım. Şimdilik. Çünkü yarın yeni bir keşif. Bugün bildiklerimizin çoğunu değiştirebilir. İşte bilimin güzelliği de burada. Belki de bu yüzden geçmişi anlamaya çalışmak aslında geleceğe bakmanın en iyi yoludur.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.