
2.909 kelime · ~15 dk okuma
Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz. Hadi başlayalım.
Arkadaşlar hoş geldiniz. Yanımdaki sandalyeyi size ayırmıştım. Hoş geldiniz. Hoş geldin. Biz de Esra'nın tatilinden bahsediyorduk. Evet, evet. Çok güzel bir sebep için burada toplandık. Çok güzel bir gece. Tabii ki. Gelsen gelmesen olmaz. Bakın herkes ne kadar sevindi gelmenize.
Neyse ki fazla geç kalmadınız biz de. Yemeğe yeni başladık sayılır. Kaçırmanızı hiç istemezdim doğrusu. 111 Hertz'in 200. bölümünü kutluyoruz. Evet, gerçekten de o kadar oldu. İnanması zor belki ama birlikte sayısız hikayenin peşinden gittik. E doğal olarak şimdi bunun keyfini çıkarma zamanı. Her şey olması gerektiği gibi. Lezzetli bir akşam yemeği, zevkli bir müzik, hoş sohbetler...
Evet, açılışı ben yapayım o halde. Hepimiz Barış'ı kutlamak için buradayız. Ne ilham verici bir başarı. 200. bölüm şerefine neler söylemek istersin Barış? Çok teşekkür ederim gerçekten. Beni utandırıyorsunuz ya. Olur mu ama hiç ya? Bunu fazlasıyla hak ettin Barış'cığım. Yaptıklarınla gurur duyuyoruz biz. Kesinlikle. Hikayeleri etkileyici bir şekilde anlatabilmek... ...merak, cesaret ve yetenek gerektiren bir şey. Bunların hepsi de sende fazlasıyla var.
E o zaman hep birlikte koca bir alkış patlatalım. Bravo! Güzel başarılarına. Tabağıma bir kutu bırakılmış. Üzerinde bir isim de yok. Kime ait acaba? Ama buraya bırakıldığına göre bana gelmiş olmalı. Açalım bakalım içinde ne varmış. Bakın bir kart buldu.
Etrafındakileri bir de bu özel kulaklıklarla dinle. Eminim sana başka şeyler söyleyecekler. Arkadaşlar çok ilginç, isimsiz bir hediyeyle karşı karşıyayız. Üstelik bir kulaklık. Özel kulaklıklar. Ne demekse bu? Neyse, takıp öğreneceğiz anlaşılan.
Eee Barış, sırada hangi hikayeler var? Aslında önümüzdeki dönem için çok fazla hayalim var. Hangisini ge... Bıktım artık şu podcast muhabbetinden. Başka konu yokmuş gibi. Nasıl? Neden duraksadın Barış? Ben... Şey... Başka bir şey dedin gibi geldi de... Aa yok canım anlat. Hiç umursamıyorum ama anlat sen yine de. Anlamadım. Sen onu kafaya takma Barış ya. Seni lafa tutuyor işte. O değil de bu yemeğin bitmesine kaç saat kaldı acaba? Sıkıldım burada kasıntı bir şekilde oturmaktan. Kasıntı mı?
Hayır, bir de 200. bölüm yani. Ne bu tantana? Arka Sokaklar 700 bölümü geçti. Bu kadar konuşulmuyor. Arka Sokaklar mı? Ya ben de yaparım. Bunda ne var ki? Mikrofona uzun uzun bir şeyler anlatmak için özel bir yetenek gerekmiyor. E ama az önce... Ay, ne kadar da zoraki bir buluşma. Öyle değil mi? Yeter
artık ya. Çıkarıyorum ben bunları. Ay ne kadar da güzel bir buluşma öyle değil mi? Gerçekten ya çok keyifli bir akşam. Keşke daha sık buluşabilsek. Ya inanılmaz bir enerjim var Barış. Bulunduğun masayı canlandırıyorsun resmen. Bunu hep yapalım. Hep yapalım hakikaten. Arkadaşlar gönül ister daha saatlerce kalayım ama çok acil bir işim çıktı ne yazık ki. Sizlerden ayrılmam gerekiyor. Aaa nereye? Sonra görüşürüz. Yani herhalde görüşürüz.
Bu konuşmalara daha fazla katlanamayacaktım. Herkes bu kadar mı sahte? Yoksa bu kulaklıklar beni kandırıyor mu? Herkes her an rol mü yapıyor? E o zaman gerçek olan kim? Ya da ne? Ben biraz kafamı toparlayayım. Sizinle stüdyoda görüşürüz. Yeniden
hoş geldiniz arkadaşlar. Açıkçası moralim hala biraz bozuk. Yani o yemek masasında yaşadığımız durum neydi öyle? Kulaklıkları takmamla herkesin söylediklerini farklı duymaya başlamam bir oldu. İnsanlar kendilerini çok farklı şekillerde gösterebiliyor. Anlattıklarınıza ilgi duyuyor gibi ya da sizi destekliyor, adınıza mutlu hissediyor gibi davranabiliyorlar.
Fakat bu işte bir sahtelik yok mu? Bu bir aldatmaca değil mi? Yani düpedüz ikiyüzlülük bu. Evet, ikiyüzlülük. Bir tarafta topluma ya da karşımızdaki spesifik bir insana göstermeyi seçtiğimiz o idealize edilmiş halimiz, diğer taraftaysa gerçek kimliğimiz.
Sahi buna gerçek kimlik demek de ne kadar doğru aslında? Yani içimizde sakladığımız dünya, hislerimiz, düşüncelerimiz bunlar elbette samimi. Peki ama dışarıda taktığımız maskeler, giydiğimiz kostümler, oynamayı kabul ettiğimiz rol, E bu da bizim tercihlerimizi, dolayısıyla bizi yansıtmıyor mu? Günün sonunda nasıl ki iç sesimiz dış etkilere açıksa, davranışlarımız da, yani saklayalım ya da saklamayalım, inançlarımızdan, yargılarımızdan, duygusal dünyamızdan etkileniyor. Yine onlarca soruyla kuşatıldı etrafımız, o halde bu bölümün istikameti de belli oldu. Evet, 200. bölümde ikiyüzlülüğü konuşacağız.
Esasında bu kavramı ve temsil ettiklerini daha etraflıca anlamak için önce bu kelimenin kökenine insek iyi olacak. İkiyüzlülük İngilizce'de hypocrisy olarak geçiyor ve Yunanca Hippokrites kelimesinden geliyor. Bu kelime ise sahnedeki oyuncu anlamını taşıyor. Fakat Hippokrites aslında iki ayrı kelimenin birleşiminden meydana geliyor. Hypo ve krites yani tam karşılığı aslında altta yatan yorumcu gibi ilginç bir benzetme. Bunun da elbette ki bir sebebi var.
Antik Yunan'da aktörler kendi karakterlerinin duygularını ve kişiliğini anlatan büyük böyle maskeler takarlardı. Dolayısıyla bir oyuncu hikayeyi taktığı maskenin ardından yorumlardı, oradan canlandırırdı. Kendi kimliği ise gizlenirdi. Bu kelime gerçek niyetlerini veya inançlarını gizleyen, dışarıya farklı bir yüz gösteren kişiler için de mecazi olarak kullanılarak geniş bir anlam kazanmış. İlk olarak Orta Çağ'da konuşulan Fransızca'ya, oradan da İngilizce'ye geçip 13. yüzyılda dini metinlerde dahi kullanılmış. Başkalarını kandırmak için ahlaken iyiymiş gibi davranan insanlar böyle isimlendirilmiş.
İşte bu etimolojik bağ kavramın özünü anlayabilmemiz için büyük bir önem taşıyor zira ikiyüzlülük sadece yalan söylemekten ibaret değil. Kökeni gereği aynı zamanda bir performans sergilemek demek. Kişinin kendi benliğini geri plana atarak toplumun veya belli bir kitlenin beklentilerine uygun bir rolü oynaması bunu da çoğunlukla bir çıkar elde etmek için yapması demek. Daha tehlikeli geliyor ama kimi zaman bunun için tebrik bile ediliyoruz. Hatta ödüllendiriliyoruz. Tiyatro
için kullanılan o ingeye eminim birçoğunuz aşinasınızdır. Hani böyle bir gülen bir de ağlayan suratın yan yana durduğu sembol var ya. İşte o da Antik Yunan'dan geliyor. O dönemde oyuncular sadece duyguları anlatmak için değil, anfitiyatrolarda seslerini en arkadaki seyirciye kadar duyurabilmek için de bu maskelerden faydalanıyorlardı. Tahtadan ve deriden yapılan maskeler sesi yükseltmeyi sağlıyordu. Aynı zamanda o dönemde kadınların sahneye çıkması da yasak olduğundan, erkek oyuncular kadın karakterlere bu maskeler sayesinde bürünebiliyorlarmış.
Fakat yine de semboldeki maskeler asıl olarak duygularla ön plana çıkıyorlar ve biri tragediayı, diğeri ise komediayı temsil ediyor. Eşleşmeleri tahmin etmek pek de zor olmasa gerek. Üstelik bu maskelere özel verilen isimler de var. Ağlayan yüze trajedinin ilham perisi olan Melpomene'nin ismi verilirken, gülen yüze ise komedinin ilham perisi olan Talia'nın adı koyulmuş.
Melpomene ve Thalia, Yunan mitolojisinde Zeus'un sanat ve yaratıcılığı perçinleyen dokuz kızından ikisi, yani aynı soydan geliyorlar. Bazı kaynaklarda tiyatro maskeleri, daha önce yılbaşı bölümünde de kendinden bahsettiğimiz Yunan tanrısı Janus'la da ilişkilendiriliyor. İki tane yüzü olan, başlangıcı ve bitişi simgeleyen Janus'un da bu maskelere ilham verdiğini düşünenler var. Çıkış noktasını kesin olarak bilemesek de bu simgenin ortak bir kaynaktan çıkan, birbirine zıt gibi görünürken aslında oldukça yakın iki keskin duygunun tasviri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Antik tiyatronun iki temel direğini oluşturan komedi ve trajedi, insanın farklı yüzlerini ve duygu durumlarını göstermenin yanı sıra bunları farklı bir üslupla da aktarır. Tragedia, insanın kaderine karşı mücadelesini ve onurlu duruşunu anlatır. Ağlayan maske dışarıya gösterilen bu yüce duyguların altında ne kadar kırılgan bir taraf yattığını hatırlatıyor bize. Çünkü o asil, o mağrur duruş bazen iç dünyamızdaki korkuyu, utancı, çaresizliği gizleme çabasından besleniyor.
Sevinç ile gülen maske ise insanın komik ve kusurlu yönlerini vurguluyor. Komedi, toplumsal kuralların ve insan ilişkilerinin absürt doğasını gözler önüne serer aslında. Yani bu maskenin de mutluluk ve başarı maskesinin ardındaki yalanları, riyakarlığı, uyumsuzlukları ortaya çıkardığını söylemek mümkün. Herkesin neşeli davrandığı bir ortamda gizlenen sürtüşmeleri, kamufle edilen duyguları düşünün mesela.
Yani bu maskeler esasında seyirciye insanlığın temel bir gerçeğini fısıldıyorlar. Sahnenin dışına çıktığımızda da bu maskeleri taşımaya devam ediyoruz. Günlük yaşamda dışarıya gösterdiğimiz duygular, tavırlar da bir çeşit maske. Bu illa hepsinin sahte olduğu anlamına gelmez ama en gerçek duygular bile seyircilerin önünde bir filtreden geçirilir öyle değil mi?
Çünkü kimi zaman gerçek duygularımızı göstermek bizi kırılgan, bizi savunmasız kılar ya da avantajlı bir konumdan mahrum bırakır. İkiyüzlülük bu bağlamda insanlık tarihi boyunca bazen hayatta kalma, bazense basamakları tırmanma sanatı haline gelmiş durumda. Belki de hepimiz Antik Yunan'daki gibi birer Hippokrites yani birer oyuncuyuz. Yüzlerin gündelik hayatımızdaki önemine Yüzler Bize Ne Anlatır adlı bölümümüzde bolca değinmiştik. Yüzler bizim için adeta bir güvenlik anahtarı, bir kimlik anahtarı gibi. Birinin ne hissettiğini, ne düşündüğünü ya da gerçekten kim olduğunu anlamak için ilk baktığımız yer yüzdür değil mi?
Bu nedenle popüler kültürde yüzü gizlenen ya da çarpıtılan karakterler bizde hani böyle tanımlayamadığımız bir ürpertiğe, garip bir hisse yol açabilir. Çünkü karşımızdakini en temel tanıma aracımız elimizden alınmıştır. Bu durumun en net örneklerini popüler eserlerin ikonik karakterlerinde rahatlıkla görebiliriz. Joker mesela değil mi? Onun bir makyaj olan o tehditkar gülümsemesi. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın zıt karakterleri. Anakin Skywalker'ın insanlığından sıyrılarak Darth Vader'a dönüşmesi. Ya da Norman Bates'in ölen annesinin kimliğine bürünmesi.
Beklentimizin dışında gelişen, bilinmez, kontrol edilemez bu dönüşümler, konfor alanımızı yıkarak bizi huzursuz eder. İkiyüzlülük meselesi tam da bu noktada mecazi bir anlamda devreye giriyor. Tanıdığımızı sandığımız ve güvendiğimiz o sima bir yalanın parçası haline gelince o kişiye dair kafamızdaki imge de paramparça oluyor. Kurduğumuz bağ yerini garip bir boşluğa bırakıyor. Çünkü karşımızda duran aynı kişi olsa da artık onu tanıyamıyor oluşumuz içgüdüsel olarak bizi güvensiz hissettiriyor.
İşte bu yüzden... Ne oluyor şimdi? Kim geldi tam da bölümün ortasında? Kim o? Barış, benimle gelmelisin. Kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden? Öğrenmen gereken şeyler var. Konuşmalıyız. Kusura bakmayın ama tanımadığım, üstelik yüzünü de görmediğim birine kapıyı açamam. Diğer tarafı merak etmiyor musun? Çizginin öte yanını.
Ne diğer tarafı, ne çizginin öte yanı ya. Bütün tuhaflıklar da hep beni buluyor. Biri gelip kapıma dayanmış. Üstelik yüzü de gölgede kalmış. Kimsin nesin bilmeden neden açayım ben şimdi kapıyı öğrenmem gereken şeyler varmış. Hayır maceracı yanımın da farkında yani. Merak edeceğimi biliyor. Ne yapsam acaba? En iyisi biraz ara verelim. Böylelikle ben de bu garip misafirin daveti üzerine biraz düşünme şansı bulurum.
Şu kimliği belirsiz misafir de bir gitmedi kapımın önünden. Ama kararımı verdim ben açmayacağım. Tamam evet yani macerayı seviyor olabilirim ama göz göre göre de böyle tehlikenin içine atamam yani kendimi. Gerçi tehlikeli olduğuna nasıl karar verdim? Yüzünü göstermemesi beni rahatsız etti. Evet beni korkutan asıl şey bu oldu ama az önce de bahsettiğim güvenlik algısıyla ilgili olmalı herhalde.
Peki gerçek yüzün belirsiz olduğu durumlar bizi ürkütüp tedirgin ederken iki yüzlü davranmak bazen nasıl bu kadar gündelik, hatta sıradan bir seçime dönüşebiliyor? Ne oluyor da ahlaki pusulamız bizi yarı yolda bırakıyor? Kansas Üniversitesi Psikoloji Departmanı'ndan akademisyenler Daniel Batson ve Elizabeth Thompson, dürüstlüğün iki ana motivasyonel nedenle sekteye uğradığını savunuyor. Bazen sarsılmaz etik değerlere sahip olduğunu düşündüğümüz insanlar bile dürüst davranmakta sorun yaşayabiliyor. Bu durum kimi zaman doğru olanı ayırt etmekte zorlanmaya ya da şartların yarattığı baskıya atfediliyor.
Milgram ve Ash deneylerini örnek olarak gösterebiliriz bu duruma. Bunlar otoriteye boyun eğdiğimizi ya da gruba uyum sağlamak adına kendi doğrularımızdan vazgeçtiğimizi gösteren çalışmalardı. Watson ve Thompson ise bu açıklamaların doğru fakat yetersiz olduğuna kanaat getirmekle beraber düşüncelerini bir araştırmayla da desteklemişler. İlk adımda erdemli olmanın doğasını incelemişler. Yani amaç gerçekten erdemli olmak mı yoksa erdemli görünmek mi?
ahlaki ikiyüzlülüğü, insanın başkalarına ve hatta kendine dahi erdemli gibi görünürken hiçbir kişisel bedel ödememek olarak tanımlamışlar. Bunu kendini aldatmanın bir türü olarak düşünün. İyi olduğumuza inanmak istiyoruz fakat kendi çıkarlarımızdan feragat edecek kadar da değil. Bunu açıklığa kavuşturmak için Watson ve Thomson bir yazı tura deneyi gerçekleştirmişler. Bu deneyde katılımcılara iki görev arasında seçim yapmaları söyleniyor. Görevlerden birisi ilgi çekici ve ödüllü, diğeri ise son derece sıkıcı ve sonunda da ödül mödül yok. Dolayısıyla katılımcılar karar vermek için en adil yol olan yazı turaya yönlendiriliyor.
Fakat burada da bir oyun var, o da şu. Yazı tura kimse görmeden katılımcı tek başınayken yapılıyor. Üstelik karşıdaki kişi katılımcının görevleri isteğine göre dağıtma şansı olduğundan da habersiz. Katılımcıların yaklaşık %80'i kendilerini pozitif göreve atıyor fakat sadece %10'u bunun doğru bir şey olduğunu düşünüyor. Yani eylemleri prensipleriyle örtüşmüyor.
İşin daha da ilginç tarafı, yazı tura konusunda yalan söylemenin, deney öncesi öz değerlendirmede kendilerine yüksek dürüstlük skoru verenlerde daha sık görülen bir davranış olması. Fakat yine de bundan yola çıkarak erkenden insanların çoğunun ikiyüzlü olduğunu söylemeyelim çünkü Watson ve Thompson, insanları dürüst olmamaya iten başka, daha masum bir faktör olduğunu da belirtmişler. Buna da overpowered integrity yani dürüstlüğün yenik düşmesi olarak tanımlamışlar. Demek istedikleri şey şu, katılımcıların büyük kısmı aslında deneye iyi niyetle başlıyorlar fakat dürüst olmanın kendilerini zarara uğratacağını fark ettikten sonra biraz da bencilce bir dürtüyle bundan vazgeçiyorlar.
kendi çıkarlarını düşünmek dürüst ve doğru olmaya çoğunlukla galip geliyor. Burada araştırmacıların biraz daha odaklandıkları konu, katılımcıların yazı tura konusunda yalan söyleyip söylememiş olması. Yani yazı tura attığını, sonucun şansla belirlendiğini iddia edip eşitlikçi bir görünüm çizerken perde arkasında başka türlü davranmak. İşte bu, araştırmacılara göre çok daha net bir ikiyüzlülük.
Erdemli olmanın bedelini ödemeden erdemli görünmek, çalışkan olmaya efor harcamadan çalışkan gibi davranmak, yardımsever olmanın sorumluluğunu almadan yardım ediyormuş gibi rol yapmak. Başlangıçtaki niyetin samimiyeti, Batson ve Thompson için önemli bir kriter. Bu karara sadık kalabilmekse bir sonraki adım. Ve ne yazık ki katlanılması gereken bedeller büyüyüp zorlaştıkça pek çok kişinin pes edeceği kadar zor bir aşama.
Ama deneyin en can alıcı kısmını daha henüz anlatmadım arkadaşlar. Araştırmacılar sadece basit bir yazı tura testiyle sınırlı kalmamışlar ve çalışmanın ilerleyen safhasında başka bir şey daha denemişler. Bazı katılımcılardan görev dağılımını bir aynanın önünde otururken yapmaları istenmiş. Amaç ne? Öz farkındalığı arttırmak. Böylece katılımcıların baştaki prensipleri ve eylemleri arasındaki uyumsuzluğu azaltmak. Peki işe yaramış mı sizce?
Evet, işe yaramış. Erdemli davranma kararıyla başlayan katılımcılar ayna karşısında bu kararlarını çok daha büyük bir kararlılıkla uygulamış. Çok ilginç değil mi? Daha önce ben bu konuda bir videoda yapmıştım ayna konuşmaları diye bir teknikten bahsetmiştim. Aynanın gerçekten çok büyük faydaları var. Kişinin kendi gerçek yüzüne bakıyor olması mecazen iki yüzlü bir davranışta bulunma oranını ciddi ölçüde azaltıyor.
Kendini tanımanın, kendinin farkında olmanın davranışlarımız üzerindeki etkisine çok güçlü bir ışık tutuyor bu sonuç. Bu farkındalığı, eylemi henüz yapmadan önce kazanmadığımızda sonradan hissettiğimiz pişmanlık, utanç çok daha yıkıcı olabiliyor. Macbeth adlı eserinde Shakespeare bunu Lady Macbeth'in içsel çatışmasına çok iyi yansıtır değil mi? Oyunun başında kral Duncan'ı öldürmek için kocasını ikna ederken tam olarak şu sözleri sarf eder Lady Macbeth. Üstelik
Shakespeare bu benzetmeyi öylesine yapmamış. Tarihsel bir arka planı var onun. 5 Kasım 1605, İngiltere Kralı I. James'in parlamentoyu açacağı gün. Tarihe Gunpowder Plot yani Barut Komplosu olarak geçen bu olayda yönetim karşıtı grup, kralı ve tüm parlamento üyelerini yok ederek İngiltere'yi yeniden Katolik bir krallık haline getirmek istiyordu. Bu planın başındaki isimlerden biri Guy Fawkes'ti.
Ve plan çok basitti. Parlamento binasının altındaki mahzene tonlarca barut fıçısı yerleştirmek ve Kral 1. James'in açılış konuşması sırasında her şeyi havaya uçurmak. Aylar süren çalışmalar sonucunda 36 fıçı barut mahzene taşınmış ve sırada sadece son adımı uygulamak kalmış.
Ama son anda komple üyelerinden birinin parlamentoda olan bir yakınına yazdığı uyarı mektubu bu planı ortaya çıkarmış arkadaşlar. Guy Fawkes'ta 5 Kasım gecesi Mahzen'de elinde fitil ve kibritle kıskıvırak yakalanmış. Bu komplonun başarısızlıkla sonuçlanması Kral 1. James için büyük bir zafer olduğundan, olayı ölümsüzleştirebilmek için bir madeni para bastırmış. Bir yüzünde çiçek, diğer yüzünde ise yılan kabartması olan bir para.
İşte bu sembol kralın gözünde komplocuları temsil ediyordu. Shakespeare, Lady Macbeth'in tiradında ilhamını tam da buradan alıyor işte. Fakat yazdığı karakter işlediği bu suçtan ve devamında gelen ölümlerden sonra geceleri uyuyamayan, elindeki hayali lekeyi ne kadar ovalasa da çıkaramayan birine dövdüşüyor. Hırsı için büründüğü benlik, çıkar elde etmek için karşı geldiği doğası günün sonunda onda ruhsal bir çöküntüye yol açıyor.
Sosyal psikolojideki rol teorisi tıpkı antik Yunan'da maske takan oyuncular gibi bizim de günlük hayatımızda farklı rollere büründüğümüzü ve bu rollerin gerektirdiği şekilde davrandığımızı savunuyor. Ebeveyn olabiliriz, çocuk olabiliriz, kardeş, çalışan, komşu ya da vatandaş olabiliriz. Her rolümüzün ihtiyacı ayrı. Biz dediğimiz kişi pek çok katmandan oluşuyor, dolayısıyla çeşitli maske ve kostümlere bürünmemiz bunun doğal bir getirisi. Fakat ikiyüzlülükte bir aldatmaca, karşıdaki kişiyi zorda bırakırken sahtelikten fayda sağlama gibi zararlı bir amaç var.
Söylediklerimizi anında inkar etmek, zıt fikirleri işimize geldiğinde savunmak bir karakter belirtiyor. İşte o zaman kendimizi dahi tanıyamayacak kadar farklı bir maske takmış oluyoruz. Ne var ki deneyin de gösterdiği gibi erdemli ve dürüst olmak çeşitli bedelleri de beraberinde getirdiği için her insanda yeri geldiğinde kolaya kaçma eğilimi var. Tıpkı madeni bir paranın iki farklı yüzünün olması gibi. Her birimiz ayıpladığımız, yanlış bulduğumuz davranışlara çekilmeye müsaitiz. Bunu engellemenin yoluysa ayna metaforunu hatırlamak olabilir belki de. Kendine bakmak. Ama gerçekten bakmak, görmek. Zaaflarımızla, içimizdeki zıtlıklarla cesurca yüzleşmek. O zaman belki eylemlerimizi değiştirebiliriz. Prensiplerimizle uyumlu bir hale getirebiliriz.
Az önce İngiltere'de bir hain ilan edilen Guy Fawkes'tan bahsetmiştim ya. İçinde bulunduğu komplonun başarısızlığa uğraması her 5 Kasım tarihinde Guy Fawkes Gecesi adı altında kutlanıyor. Bu gecede İngilizler Guy Fawkes maskeleri takıyorlar. Ama şimdilerde bu maske daha ziyade farklı bir filmle özdeşleşmiş durumda. V for Vendetta.
Senaryoda takma ismi V olan karakter despot bir yönetime karşı savaşıyor. Film maskenin anlamını hainlikten uzaklaştırıp özgürlük mücadelesinin sembolüne dönüştürüyor. Karanlık olan taraf aydınlanıyor. Amaç değişince rol ve maskeler de ona uyumlanıyor. Dikkat ettiyseniz zıtlıklar genellikle aynı kaynaktan ortaya çıkıyor. Onları ayıran şey ise seçimler ve farkındalık. Günün sonunda tiyatro insanı merkeze alan, onu anlatan bir sanat dalı. O zaman maskelerimiz kendimizden uzaklaşmamıza değil, aksine kendimizi daha yakından tanımamıza vesile olabilir.
Hangi koşullarda, nasıl davranmayı seçiyoruz? Bu, gerçekte kim olduğumuza dair bir ipucu verebilir. Durun bir dakika, kapı mı açıldı yoksa ben mi yanlış duydum? Barış? Sen nasıl içeri girdin? Ben seni alm... Ama sen... Bensin. Evet, aslında başından beri kapıyı açabilirdim. Sadece hazır olmanı bekliyordum.
Ben senin içindeki potansiyelim. Gelecekte olabileceğin tüm versiyonları içimde barındırıyorum. Sana göstermek istediğim şey de buydu. Geride bıraktığımız serüvenler seni şimdiki sen yaptı fakat daha anlatılacak bambaşka hikayeler var. Bu maceralara atılabilmek için kişinin kendini keşfetmeyi ve yenilenmeyi göze alması gerekiyor. Hediyeyi de o yüzden bıraktım sana.
Kulaklıklar senden miydi? Evet. 200. bölümü böyle kutlamak istedim. Başta biraz kötü hissettirmesine rağmen sonunda kullanışlı olduğunu umuyorum. Farklı sorgulamalara yönelttiği kesin. Eee hadi o zaman. Artık bu kapıdan çıkmanın vakti geldi. Yeni hikayelere ve gelecek barışlara doğru yola koyulalım. Peki öyleyse. Ben hazırım. Ya siz arkadaşlar?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.