Podcast

482: Interregnum

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Türkiye’de eski öldü, yeni ise henüz doğmadı. Erdoğan kendisine yeni bir rejim kurdu; ancak bu rejim halka otoriter baskıdan, sömürgeleştirilmekten, iradesizleştirilmekten başka ne vadediyor? Tüm bu soruların gölgesinde Gürsel Tekin, tüm yargı hiyerarşisini hiçe sayarak alınan bir kararla İstanbul il Başkanlığı kayyumu oldu. Trend Topic'in bu bölümünde Ozan Gündoğdu, iktidarın CHP üzerindeki kuşatmasını değerlendiriyor.


Tüm bölümleri dinlemek ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------



Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir.

Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠⁠⁠⁠⁠keşfet⁠⁠⁠⁠⁠⁠!

Bölüm Transkripti

4.100 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 9 Eylül'de alıyoruz. Benim çocukluğum İzmir'de geçti, bu yüzden 9 Eylül tarihine fazlasıyla aşınayım. Bundan 103 yıl önce İzmir bir emperyalist proje olarak Yunan işgalinden kurtarıldı. Kurtaranlara minnet duymak gerekir. Gündemin çok yoğun olduğunu biliyorum ama bu bölümde bu yoğunluğu göz ardı etmeden 9 Eylül ve kurtuluş hakkında konuşmak istedim.

İsterseniz bu sefer hiç uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. İçinde bulunduğumuz toprakların bir özelliği var. Hiç sömürge olmadık. Burada sömürgeyi kapitalist içeriğiyle ele alıyorum tabii. Bakın bizler Avrupalı değiliz. Avrupa dışı topraklar sanayi devriminden yani kabaca 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana sömürgeleştirilme tehdidiyle yaşadılar.

Afrika, Amerika, Hindistan ve kısmen Çin gibi kıtalar, ülkeler ya da son 300 yılda sömürge olma deneyimi bir biçimiyle yaşadı. Sömürge bir ülkede yaşamak, sömürge insanı olmak. Biz tarihimizde bu tehditin eşiğine geldik ama hiç sömürgeleşmedik. Suriye-Irak sömürgeleşti mesela. Suriye'ye el alalım. 1919'dan 1945'e kadar Fransız mandasıydı Suriye. Manda dediğiniz sömürgenin kibarcası. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Fransız mandasıydı Suriye mesela. Atatürk'ün öldüğü 1938'de de aynı Fransa'nın mandasıydı Suriye. Yani Atatürk hiç bağımsız Suriye görmedi.

Transkriptin tamamını oku

Hitler Almanyası 1940'da Fransa'yı işgal ediyor. Naziler Fransa'da Vichy hükümeti kuruyorlar. Haliyle Suriye'de nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti vardı 1940'lı yılların ilk yarısında. Suriye ne zaman bağımsız oldu? Ta 1945'te. Hatta Fransız güçlerinin çekilmesi 1946'yı buluyor.

Böyle 1945 devletleri var. Savaş bitiyor, sömürgeciler çekiliyor, bunlar bağımsız oluyor. Suriye böyle, Ürdün böyle, Lübnan böyle. Bunların büyük bir kurtuluş mücadeleleri yok bizimki gibi.

Bakın şöyle bir yüz küsur yıl geriye gidin. Berlin'den, Londra'dan, Paris'ten Anadolu'yu hayal edin. Nasıl görünüyor Anadolu sizce? 1910'ların Anadolu'su, 1910'ların İngiltere'sinden nasıl görünüyordu sizce? Ben size diyeyim. Nasıl görünüyordu biliyor musunuz? Suriye gibi, Lübnan gibi, Ürdün gibi görünüyordu. Sömürgeleştirilmeye, kaynaklarına göz dikilmeye çok müsait topraklardı bizim topraklarımız. Ama hiç sömürge olma deneyimi yaşamadık.

Bu da bizim ulusal onurumuzun mayasını oluşturuyor. Bunlara eyvallah etmedik, höst dedik bunlara. Bizde Osmanlı romantizmi öylesine çok yapıldı ki, Kurtuluş Savaşı'nın bizim ulusumuz için önemini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bakın, halka kızılmaz deyip duruyorum, bu halkın maruz kaldığı şey uzun yıllardır Payitaht Abdülhamit dizileriydi.

Bakın, 1.4 milyon kez izlenen Payitaht Abdülhamit dizisinden bir sahne. Detayları geçiyorum. Adamın biri, herhalde ticaretle uğraşıyor, batmış, Sultan Abdülhamit'in huzuruna çıkıyor ve diyor ki, bana borcunuz var. Hünkârım, bana borcunuz var hünkârım. Hayda! Sultan Abdülhamit'e löp diye denir mi öyle? Herkeste bir yadırgama ifadesi. Tabii Abdülhamit soruyor. Size nereden?

Borcun varmış evladım. Hiçbir kaynakta böyle bir Abdülhamid yok ama sırf Atatürk kültürünün karşısına bir figür koymak icap ettiğinden yoktan var edilmiş bir kahraman yaratılıyor. Eee Abdülhamid soruyor. Nereden icap ediyor? Ben sana niye borçluyum? Cevap çok enteresan. Hamidimizi de derinden yer alıyor tabi bu cevap. Efendim. Ben tücaret uğraşırdım. İflas ettim. Boğazıma kadar borca battım.

Her gece yatarken Allah'a dua ederim efendim. Evladım... ...hünkârımız borcun nereden kaynaklandığını soruyor. Dediğim gibi... ...her gece yatarken Allah'a dua ederim. Dün gece... ...rüyamda... ...peygamber efendimiz aleyhissalatü vesselam efendimizi gördüm efendim. Sallallahu aleyhi ve sellem. Bana dedi ki... ...hamidimize söyle...

Her gece getirdiği salatı, selam ve zikri... ...dün gece getirmeyi unuttu. Git, ihtiyacın olanı ondan iste dedi efendim.

Yoktan nasıl kahraman yaratacaksın? Uydur uydur dur işte. Yani bir kurtuluş savaşı yok ortada. Kurtuluş savaşının karşısına koyabileceğiniz bir uyduruk hikaye lazım. Ne yapıyorsunuz? Abdulhamid'i buluyorsunuz. Neyse bu sahneye dönelim. Abi bu Hamidimiz lafına bir tetikleniyor. Hakikaten diyor. Dün Salavat'ı unutmuştuk. Aklı gidiyor adama. Ne dedi ne dedi? Hamidimiz dedi. Ne dedi ne dedi? Hamidimiz dedi. Diye diye kese kese altın veriyor adama. Ne dedi ne dedi?

Hamidimiz... Al evladım. Ne dedi bir daha söyler misiniz? Hamidimiz...

Hamidimiz dedi hünkârım dedikçe adama altın veriyor. Aslında çok geyik bir durum da var ortada. Uyduruk uyduruk işler. Ne kadar sultansever bir millet olduk. Sultanları baş tacı ettik. Atatürk'ü de o sultanlardan sonrasına koyduk. Osmanlı padişahları üzerine konuşurken titizlenmeye başladık. Eskiden böyle bir titizliğimiz yoktu. Onlara, bu devletin önceki cumhurbaşkanları muamelesi yapıyoruz.

Kurucu Cumhurbaşkanı Atatürk'e de padişah muamelesi yapmaya başladık. Halbuki bu devrimdir ya 1923. İslamcılar mesela bu Abdülhamit merakı avamı avutmak için yaratmıştır. Yani İslamcıların biraz daha derinlikli olanları da Abdülhamit'in ne halde olduğunu bilir. Nurcular mesela Abdülhamit'i hiç sevmez. Siyasal İslamcılar içinde de yani bizde büyük oranda milli görüş geleneği içinde de uzun yıllar bir Abdülhamit merakı yoktu.

Son yıllarda, hani son yıl deyince 1-2 yıl demeyelim, son 30-40 yılda Atatürk kültürün karşısında sarılabilecek bir figür olarak Abdülhamid çok kullanışlıydı. Ama ondan bir kahraman çıkarmak da pek zordur. Çünkü taht korkusu yüzünden Kıbrıs'ı İngilizlere satan, saltanatından öte bir şey düşünmeyen biriydi bu adam. Bundan böyle kahraman falan çıkmaz. Uyduruk bir kişi yaratırsınız tarihsel. Ya adam iktidara geliyor, 5. 6. yılında düyun-i mumiye kuruluyor. Ne kahramanı ya? Yani Abdülhamid'den en son çıkacak şey herhalde bir ulusal kahramandır. İslamcılar içinde de böyle bir merak yoktu aslında. Tümüyle son dönemin uydurması.

Erdoğancılığın tarihsel blok arayışına bir simge lazım. Onlar da Abdülhamit'e sığınıyorlar. Ama hakikat bambaşka. Mesela Hüseyin Çelik'i alalım. Bu iktidarın Milli Eğitim Bakanlığı'nı yaptı uzun yıllar. Muhafazakar camiadan bir siyasetçi, dindar bir kişi. Payitaht Abdülhamit dizisi halk arasında öyle popüler oluyor, Abdülhamitçilik öyle pompalanıyor ki bu konudan bir Müslüman olarak Hüseyin Çelik bile rahatsız oluyor. Ve Sultan Abdülhamit adında bir kitap yayınlıyor iki ay önce.

Kitabının gerekçesine Fatih Altaylı'ya şöyle anlatıyor Hüseyin Çelik. Şimdi bu doğrusu TRT 1'de yayınlanan efendim Payitaht Abdülhamit diye bir dizi vardı. Bu dizi tarihin o kadar ırzına geçiyordu ki o kadar alakası olmayan şeyler yayınlıyordu ki ya dedim ki arkadaş bu ne ya? Şimdi hayatı boyunca sarayından çıkmamış Abdülhamit elinden silahla düşman kovarıyor. Ve bütün diplomatik misyonlara karşı, diplomatlara karşı son derece kibar ve nazik olan Sultan Abdülhamid İngiliz Büyükelçisinin bir tokat vuruyor ki yanındaki efendim işte Mahmud Celaleddin Paşa olmasa 1.80 yere uzanacak.

Ben burada halka kızılmaz diyorum, bu halka bunca yalan boca ediliyor, yine de iyi dayanıyoruz. Yani kötü tarafından bakmayalım, evet bardağın bir boş tarafı var da, bunca propagandaya maruz kalmış halkımız yine de bilincini diri tutuyor. Bu kadar kirlenme karşısında çok daha farklı reaksiyonlar verebilirdik, çok daha kötü olabilirdik, yine iyi dayanıyoruz. Bu romantik Osmanlıcılık anlatısı bize Hasan İzzettin Dinamo'nun isimlendirmesiyle Kutsal Savaş olan Kurtuluş Savaşı'nın önemini unutturuyor. Ne diyor Dinamo? Kutsal Savaş diyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel miti kurtuluş savaşıdır. Bakın, bir devlet kurmak ve bu devlete bir egemenlik gücü bahşetmek istiyorsanız, mitolojik bir anlatıya da ihtiyacınız var. Hakikatin mistifike edilmiş haline ihtiyacınız var. Bu noktada dayanağınız hakikattir doğru ama onu kutsallıkla harmanlamalısınız. O yüzden Kurtuluş Savaşı kutsaldır. Cumhuriyet fikrini yarattığı için kutsaldır. Devlet kutsal olduğu için değil altını çiziyorum. Cumhuriyet fikri, demokrasi fikri, hukuk fikri kutsal olduğu için Kurtuluş Savaşı kutsaldır.

Cumhuriyetin mitolojik yanı da Kurtuluş Savaşı'ndan kaynaklanır. Nitekim Mustafa Kemal Nutuk da 1919 yılının 19 Mayıs günü Samsun'a çıktım diye başlar, o tarihte genel durumu özetler ve 6 günlük konuşmasının daha ilk saniyelerinde Sultan Vahdettin'e sövmeye başlar. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahavüllettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Kurtuluş Savaşı'nın ulusal onurumuz adına ne kadar önemli olduğu ortadadır.

Saltanata karşı cumhuriyet fikrinin mitolojik mayası da Kurtuluş Savaşı'ndadır. Siyasi fikrimiz ne olursa olsun soralım. Başımıza yeniden bir padişah getirmek istiyor muyuz? Hayır. Diyelim ki istiyoruz. Bu mümkün müdür? Hayır. O halde biz, seve seve cumhuriyetçiyiz. Varoluşsal olarak cumhuriyetçiyiz. Başka çaresi olmadığı için cumhuriyetçiyiz.

Saltanat sahipleri de övmek zorunda da değiliz. İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer de bundan iki yıl önceki 9 Eylül'de, tabi 31 Mart seçimleri de yaklaşıyor, yatırım yapılıyor seçimlere, Tarkan konseri vermişti. Başında da Nutuk'tan alıntılar falan yapmıştı ve şöyle bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma üzerine Erdoğan bu konuşmaya cevap bile verdi. İzmir'de belediye başkanı çıkıyor, Osmanlı'ya hakaret ediyor. Ve haddini bilmez.

Kuruluş ile kurtuluşu ayırıp sadece kurtuluşa sahip çıkmaya çalışmak da nafiledir. Bu topraklardaki kurultuluş ile kuruluş iççedir. Birbirinden ayrılamaz. Kurtuluşla kurulduk desek yeri. Çünkü saltanat sahiplerinin hakikaten tek düşündükleri şey saltanatları oluyor. 19. yüzyıl Osmanlı padişahlarına bir bakın. Ekber ve Erşed sistemi gelmiş, şehzadeler saraydan bile değil bir salondan bile çıkamıyor. Hapis hayatı yaşıyorlar, deliriyorlar.

Her an başlarına bir şey gelebilir. Her an kırbaçlanabilirler, her an boğulabilirler. Abdülhamid'in mesela amcası intihar ediyor. Böyle bir ortamda yaşıyorlar padişahlar. Bunlara kutsiyet atfetmek ancak tarih bilmeyen gevezelerin işi olabilir. Ya adam İngiltere'den koruma talep ediyor kendisi ve ailesi için. Abdülhamid'den bahsediyorum. 21 Mayıs 1878. Ali Suavi bir isyan çıkarıyor ve Çırağan Sarayı'nı basıyor.

İsyan bastırılıyor ve Ali Suavi ölüyor. Ertesi gün, Abdülhamid, İngiltere kraliçesi Victoria'ya yazıyor. Padişah'ın ikinci yılında. Evet, 22 Mayıs'ta İngiltere'nin İstanbul'daki Büyükelçisi Henry Layard'ı huzuruna çağırıyor. Diyor ki, bu sadece Ali Suavi ve bir grup muhaciri marifeti değil. Bunun içinde ordu var, bunun içerisinde üst düzey bürokratlar var. Beni tahttan indirecekler, Topkapı Sarayı'nı loş odalarına kapatacaklar.

beni bana ve aileme karşı daha ileri bir hareket yapılırsa İngiltere beni korur mu?" diyor. Victoria da, ''Korurum tabii.'' diyor. ''Hatta sahilseli değil, istersen Anadolu'yu da korurum.'' diyor. ''Ama sen de bana Kıbrıs'ı ver.'' ''Tamam.'' diyor Abdülhamid. 10 gün sonra 4 Haziran 1878'de Kıbrıs İngiltere'ye veriliyor. Adamın taht korkusuna gidiyor Kıbrıs, taht korkusuna. Bir ulus kaderini böyle korkularla abluka altına almış bir zihne teslim edilir mi? Etmeli mi ya da?

bir sultanın tahtını riske atıp sömürgecelere direnebilmesi mümkün mü? Görülmüş bir şey mi? İşte o yıllardan bu yana biz biliriz ki, monarşiler, sömürgeciliğe karşı halkların yumuşak karnıdır. Hemen satıverir taçlılar. Onların tek kaygısı koltuklarıdır. Osmanlı'da bizlerin adı Rea'yaydı. Geçenlerde, Türkiye'deki en meşhur siyaset sosyologlarından Profesör Doğu Ergil'in ex-Twitter'daki paylaşım önüme düştü. Şöyle diyor Ergil Hoca,

Osmanlı'da saray çevresi dışında kalanlara raya denirdi. Bu kelime sığır koyun sürüsü anlamına gelen rayye, rayiyet kelimesinin çoğuludur. Şimdi arabalarının camında Tuğra etiketiyle dolaşan yeni Osmanlılara sormak gerek. Siz süre olmak için mi Osmanlı'nın geri dönüşünü arzuluyorsunuz?

Bugün 9 Eylül, kurtuluşun yıldönümü. Fakat kurtuluş ile kuruluşu ayırabilmek pek zordur bizde. Kuruluşun mitolojisine kurtuluş verir ki, bu kurucu mit sayesinde, yani efsane sayesinde, sömürgeciliğe karşı bir bilinç kazanıyoruz. Bizim ulusal efsanemiz kurtuluş savaşıdır. Hiç sömürge olmamak, ulusal gururumuzu okşuyor. Bu gurura çok ihtiyacımız var.

Benim üniversite yıllarında okuyup çok etkilendiğim Frans Fanon'un 1961 yılında evladığı Yeryüzünün Lanetleri kitabında Sömürge İnsanın gündelik hayatını şöyle anlatıyor Fanon. Sömürge insanı, efendilerinin dünyasına hiçbir zaman tam olarak giremez. Yasalar, haklar, ayrıcalıklar onun için hep bir perde arkasındadır. Sömürge insanı her an, sen sadece yerli, ikinci sınıf bir vatandaştan ibaretsin hatırlatmasıyla yaşar.

1919 itibariyle ülkenin koşulları tam olarak tam bir sömürge olmanın eşiğindeydi. Eğer Mustafa Kemal ve arkadaşları başarılı olamasaydı, muhtemelen saltanat yaşayacaktı. İstanbul'daki sultanın altında bir hükümet kurulacak, bu hükümet İngiliz ya da Fransız hükümetine tabi olacaktı. Kim bilir, belki de tıpkı Suriye gibi, 1940'a kadar Fransız idaresinde olur, sonra bir süre Naziler yönettirdi bizi.

Kendi kaderimizi kendi ellerimize alamazdık. Son yıllarda ulusal gururumuzu sömürgeleşme tehditine karşı verdiğimiz kutsal savaşta değil de, fetihlerde aramaya başladık. İstanbul'un fethine, Kurtuluş Savaşı'ndan daha büyük bir kutsiyet atfeder olduk. Elbette o da önemli ama ikisi ayrıdır. Böyle böyle cumhuriyetin kurucu miti Kurtuluş Savaşı'nın önemini yok ettik.

Kurtuluş Savaşı yani bizim ulusal efsanemiz önemsizleştikçe ulusal birliğimiz de yavaşladı. Yerine bir şey de koymadılar. Abdülhamid gibi bir hayali kahraman yarattılar. Kurtuluş Savaşı'nın önemi azaltıldıkça, zihnimiz Osmanlılaştıkça, sömürgeciliğe karşı bilincimiz de zayıfladı. Bir ulus olduğumuzu, ulus olarak güçlü olduğumuzu unuttuk ve 100 yıl sonra irademizi bir tek adama teslim ettik.

Şimdilerde sanki bir sömürge insanıymışım gibi hissediyorum kendi ülkemde. Belki siz de bana katılıyorsunuzdur. Belki siz de öyle hissediyorsunuzdur. Hiçbir güvencem yok. Hukukuma saygı duyulmuyor. Yarın derdest edilip zindana atılsam, adil yargılanacağımı düşünmüyorum. Memleket bizim de. Biz sanki bir misafir titizliğinde olmalı, haddimizi aşmamalıyız gibi yaşıyoruz. Fanon'un yeryüzünün lanetlerinde söylediği gibi.

Sömürge düzeninde halk, kendi ülkesinde yabancı gibidir. Vatandaşlık sadece kağıt üzerinde vardır. Pratikte ise sömürge insanı kendi toprağında bile misafir muamelesi görür. Sömürgeleştirme rıza dayanarak yapılmaz. Zorla, egemenlik hakkının şiddet yoluyla ele geçirilmesi neticesinde sömürgeleşiriz.

O kadar büyük bir güçtür ki karşımızdaki güç, karşı gelmek çoğu zaman irrasyoneldir. Mustafa Kemal'in yaptığı irrasyoneldi 1919'da, akılcı değildi. Sömürgeciyle karşı gelmek akıl dışıdır. İşte bu nedenle sömürgeci, tehdidi karşısında halkların içinden işbirlikçiler çıkar. Bu işbirlikçiler rasyonel insanlardır. Akılsız insanlar değildir. Hatta hepimizden akıllılardır. Olur mu ya İngilizle dövüşülür mü, Fransızla dövüşülür mü?

Rasyonel olanı tercih eder işbirlikçi. İngilizle mi Fransızla mı mücadele edeceksiniz, hayal görmeyin, diz çökün, yaşamak için işbirliği yapmak zorundayız derler. İşbirliğine zorlarlar herkesi. Bu işbirlikçilere göre sömürgeleştirmeye karşı direnmek nafiledir. Artık konu kapanmıştır. Hayatta kalma yolları aranmalıdır. Doğrusu da budur.

Şimdi burada kısa bir ara verelim ve aradan sonra Türkiye'deki bugünkü işbirlikçiliği ve elbette Gürsel Tekin'i konuşalım. Aradan önce işbirlikçiliği konuşalım demiştik. Aslında rasyonel seçenektir dediğim gibi, akılcı olandır işbirlikçilik. İşbirlikçiye her şey denir ama akılsız denmez. İşbirlikçi herkese akılsız der, enayiler der, şu halinize bakın.

Zira işbirliğine zorlanmış ve neticede kendi çıkarları için daha mantıklı olanı yapmıştır işbirlikçi. Bu sadece Gürsel Tekin örneği için geçerli değil. Çok büyük bir güce dönüştü tek adam düzeni. Çok güçlüler. Yasama onlarda, yargı onlarda, yürütme onlarda. İşbirliği yapmak daha akılcıdır. Gazeteci olarak da işbirliği yapmak daha akılcıdır. Böyle muhalif muhalif konuşmak pek anlamsızdır. Ne olacaktı ya? Devrim mi olacak?

Neyse, devrimci demişken, Che Guevara'nın 11 Aralık 1964'te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasına gidelim. Bizim görevimiz nerede olursa olsun emperyalizme karşı mücadeleyi desteklemektir. Devrim imkansız görülebilir ama halklar imkansız mümkün kılar. Buradan hareketle Ç diyor ki, gerçekçi ol ve imkansızı iste. Bunu işbirlikçiliğin gerçekçi olmadığını iddia etmek için yapıyor. Benim yolum diyor, evet imkansız görünebilir ama gerçekçidir. Bu çelişkili tutum aslında devrimcinin mayasındadır. Asıl gerçekçi olan imkansızı istemektir çelişkili gibi görünse de, başka zaten çare yoktur.

Kurtuluş savaşı vermiş bir ulus olarak bunu en iyi bizim bilmemiz gerekir. Bazen tek çare imkansız istemektir ve diğer seçenekler gerçekçi değildir. Ancak bunu gel de işbirlikçiye anlat. Geçen yıl 2024'ün Ağustos ayı olmalı belki de Temmuz sonuydu. Yani Temmuz sonu Ağustos başı gibi bir tarih 2024'ün ama. Geçen sene. Gürsel Tekin beni aradı. Kendisiyle hiç tanışıklığımız yoktur.

O zamana dek hiç telefonda konuşmuş da değildik. Sadece bir kez yüz yüze geldik, onda da 4-5 yıl önce Tele1 kanalında bir yayına konuk oldum, Gürsel Tekin de konuktu, orada tanıştık. Orada telefonlarımızı aldık falan. Ama o kadar, yani o yayın konukluğu ve arada reklamlarda ettiğimiz sohbet kadar bir hukukumuz var. Fakat bunun dışında bir kere bile ben onu aramadım, o da beni aramadı.

Arada sırada WhatsApp'tan yaptığı konuşmalara mesaj atardı ama siyasetçiler hep böyle mesaj atarlar. Yani benim WhatsApp grubum komple siyasetçilerin yaptığı konuşmalarla dolu. Yani onlar gönderiyorlar. Neyse. 2024'ün yaz aylarının tam ortasında telefonum çaldı. Arayan Gürsel Tekint. Allah Allah. Açtım. Buyurun Gürsel Bey. Ozan'cığım, seninle bir konu hakkında konuşmak istiyorum. İstanbul'da mısın? Bir kahve içelim.

Ben hele hele siyasetçilerle mümkün mertebe mesafeli bir ilişki kurdum hep. Yani hep onlarla sizle bizle ilişki kurduğum yani abid abla dediğim siyasetçi yoktur benim öyle. Ya da onlar bana Ozan'cım diye hitap etmezler. Yani Ozan Bey derler. Ne bileyim seviyeli bir ilişkimiz var. Neyse.

Ama böyle samimi bir dille konuştu Gürsel Tekin benle. Biraz da gençliğimden olsa gerek. Böyle bir had oluyor genç olunca insanda. Karşı taraf Ozan'cım diyebiliyor. Neyse. Gürsel Tekin CHP'den istifa etmiş bir siyasetçiydi. Bir süredir ortalıkta görünmüyordu. Benle neden kahve içmek istemişti? Elbette dedim. Ağustos 2024'ün ilk günlerinden birinde Levent'te bir pastanede randevulaştık. Toplamda sanırım yarım saatlik bir görüşme gerçekleştirdik. Bir saat değil yani. Yarım saatlik bir görüşme.

Gürseldekin bu yarım saatin 29 dakikasında falan konuşan taraftı. Yani ben toplamda 1-2 dakika konuşmuşumdur. Yeni bir devlet düzeni kurulduğundan bahsetti Gürsel Bey. Mayıs 2023 seçimlerinin gerçekten son seçim olduğunu söyledi. Bu devletin ne İmamoğlu'na ne de CHP'ye iktidarı devretmeyeceğini anlattı.

Artık yeni bir düzen kurulmuştu. İktidar hayalleri görmek anlamsızdı. Bunları anlatırken bir yandan da kendi siyasi geçmişinde aldığı pozisyonları anlatıyordu. Anlattı, anlattı, ilgiyle dinledim. Anlattıklarının özü, artık yolun sonuna geldiğimizdi. Tek bir çare vardı, neydi o? O da yeni bir parti kurmaktı. Parti kurmaya çalışıyordu Gürsel Tekin.

Yani yeni bir parti kurmak lazımdı. Ha dedim ben de. Yeni bir parti kuracak, gazetecileri geziyor, partiyi gazeteci camiasına tanıtıyor. Buluşmamızın nedeni anlaşılmıştı. Neyse, ben de vaziyeti anladığım için rahatladım, nedir bu muhabbetin sırrını anlamıştım parti kuracak adam. Kahvemden bir yudum aldım ki, Gürsel Tekin konuşmasının sonuna geldi ve bombayı sonunda patlattı. Ozan'cım, yeni bir parti kurmalıyız ve başına da sen geçmelisin.

Genel olarak soğukkanlı bir tipimdir ama bu tuhaf teklif karşısında ağzımdaki kahveyi zor yuttuğumu hatırlıyorum. Neden ben başına geçmeliydim, ben ne alaka? Çünkü gençtim, kirli bir geçmişim yoktu. Tabi bunlar muhtemelen böyle yorumladığım için böyle diyorum.

Üstelik kabul edersem Gürsel Tekin'in partisini onun adına yönetecektim. Gürsel Tekin de bu yeni parti üzerinden siyasi elitlerle pazarlık yapacaktı. Bir gazeteciden çok bir siyasetçiye benzediğim için de çok üzüldüm kendi adıma. Yayınlarıma başka bir rota çizdim. Seçimler döneminde fazlaca aktivist davrandığım için bunlar başıma geliyordu diye düşündüm. Aktivistliğe ara vermeliyim dedim kendi kendime. Ya düşünsenize gazetecilik yapıyorsunuz, yeni bir parti kuruluyor başına geç deniyor size.

Hiç iletmeden teklifi reddettim ve çok net bir şekilde reddettim. Olacak iş değil, hiç duymamış olayım falan dedim yani. Üç gün sonra bir daha arayacağını iyi düşünmem gerektiğini söyledi. Ben ısrarlı biçimde reddettim. Üç gün sonra da reddettim. Yani konu orada kapandı benim için. Ve ilk ve son görüşmemiz bu şekilde oldu Gürsel Tekin'le. Gürsel Bey oldukça rasyonel bir görünümdeydi. Akıl dışı bir iş yapacak biri değildi. Akıl dışı işleri zaten bizim gibi enayiler yapar.

Son 2-3 ayımız o zanneder. Bu 2-3 ayda herhangi bir şey yapmazsak konu kapanacak. Bu konuşmadan 2-3 ay sonra, Ekim ayında Akın Gürlek İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu ve 22 Ekim'de Bahçeli ikinci çözüm sürecini başlattı. Aklıma çok geldi. 2-3 ay sonra her şey değişecek derken kastettiğiniz bu muydu diye arayıp sormak istedim ama ilişkimiz bir gazeteci-siyasetçi ilişkisi olarak başlamadığı için böyle bir telefon açmayı da açıkçası uygun görmedim.

Aradan bir yıldan fazla zaman geçti. Gürsel Tekin bu sefer İstanbul kayyumu olarak CHP İstanbul İl Başkanı ilan edilip göreve başladım dediği videoyu izlerken aklıma bu anlattıklarıma benzer pek çok soru geliyordu. Ben Gürsel Tekin, uzun süre Cumhuriyet Halk Partisi'nin çeşitli kademelerinde görev yapan ve İstanbul'da da 3,5 yıl il başkanı yapan bir insanım. Yine benim gibi bu heyette önümüzdeki günlerde krizi çözmek adına demokratik kurallar içerisinde görev yapacak 4 tane çok tecrübeli, deneyimli Cumhuriyet Halk Partisi kökenli arkadaşlarımızla biz göreve başladık.

Bu devlet CHP'ye iktidarı vermezdi. CHP'de siyaset yapmak anlamını kaybetmişti. Türkiye bir diktatörlüğe doğru tam yol ilerliyordu ve CHP'de durmak yanlıştı. Gürsel Tekin'in bir yıl önce söylediği ve benim kulaklarımla duyduğum bunlardı. Bir yıl sonra kendisi bir mahkeme kararıyla İstanbul İl Başkanı olarak atandı ve Gürsel Bey tüm iştahıyla bu kararı kabul etti.

Hiç ikiletmedi. Ben ne kadar net şekilde reddettiysem bir sene önceki teklifi, Gürsel Bey o kadar iştahlı şekilde atladı İstanbul İl Başkanlığını. Tüm yargı yarar sinişe sayarak alınan bir kararla İstanbul'un il başkanlığı kayyum oldu ve Gürsel Zekin de bu görevi koşa koşa büyük bir iştahla kabul etti. Bir Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla Yüksek Seçim Kurulu'nun onayladığı ve itiraz süresinin kapandığı bir kurultaya müdahale edildi. Tarihimizde ilk kez olan bir hadise oldu bu. Mahkeme kararı denilen şey aslında tek bir hakimin kararıydı. Asliye Hukuk Mahkemeleri tek hakimden oluşuyor.

Meslekte yeni sayılabilecek bir asli hukuk hakimi, kendisinden önceki 9 hakimin onaylamadığı bir kararı her ne olmuşsa olmuş ve onaylamıştı. Üstelik bunu yaparken, Yüksek Seçim Kurulu gibi yargı iğrençliğinin en özel bölgesinde bulunan bir yüksek yargı grubunun kararını da bypass etmişti. Üstelik bu karar 15 Eylül'de görülecek CHP genel başkanlığının mutlak butlan yoluyla eski genel başkanına devredilmesi projesinin de önünü açmıştı. Yani böyle büyük bir kararı bir hakim alabilmişti, tek bir hakim. 9 hakimi aldırmak istemişlerdi ama onlar almamıştı, 10. hakim aldı, buldular yani böyle birini. CHP'ye Kılıçdaroğlu'nu mu getirecekler? Bu fantastik proje gerçekten hayata mı geçirilecek?

Bu sorular oracıkta duruyor ve gelişmeler gün geçtikçe bu fantastik projenin o kadar da fantastik olmadığını gösteriyor bizlere. Bu sorular oracıkta dururken MHP lideri Devlet Bahçeli 19 Mart'ın Acar gazetecisi Nedim Şener'e konuştu ve şunları söyledi. CHP felakete doğru gidiyor. İstanbul İl Kongresi ile ilgili mahkemenin verdiği kararın Ankara'da kurultayla ilgili görülen davayı da etkilemesi ve benzer bir sonuca yol açması lazım.

Bu, yolsuzluk tartışmasının CHP'yi yıpratmasını da engelleyebilir. Çünkü İmamoğlu ve suç yapılanmasının yaptıkları CHP'ye maal edilmemeli. Ama Özgür Özer 50 tane miting yaptı, ellisinde de İmamoğlu'ndan başka bir şey konuşmuyor. savcılara hakaret etmekten ve onları tehdit etmekten başka bir şey yapmıyor. MHP lideri de olacak olanı söylüyordu. İstanbul kongresi düşürüldüyse CHP'nin 38. kurultayının da akıbeti aynı olmalıydı. Hatta bu, yolsuzluk tartışmalarıyla CHP'nin yıpranmasını da engelleyebilirdi.

Devlet CHP'yi CHP'lilerden kurtaracaktı. CHP yönetimi tam boy bir kuşatma altında. Devletin tüm kurumlarını kapsayan bir kuşatma bu. Böyle bir kuşatma karşısında yapılabilecek olanların sayısı çok fazla değil. Halka yaslanmak dışında, halkla bir araya gelmek ve halkın CHP'ye sahip çıkmasını beklemek dışında tek seçenek var, düzenle işbirliği yapmak. Evet, iki yol var. Ya işbirliği yapacaksınız, ya direneceksiniz.

Gerçekçi olan imkansız olandır. Benim bakış açım bu. Yani halka gitmek gerekir. Ama bunun da zorlukları olduğu ortada. Kaderimizi kendi elimize alabilecek imkanlara sahip miyiz? Açıkçası bilmiyorum. Böyle umutsuz bir anda İstanbul Üniversitesi öğrencileri ortaya çıkmıştı bundan aylar önce. Bu halktan umut kesilmez. Ama işin imkansıza yakın olduğu da ortadadır.

Ben birkaç aydır bir tez üzerine kuruyorum varsayımlarımı. Bir savaş konseptine doğru ilerliyoruz ve yaşadıklarımızın yaklaşan savaşla bir ilgisi var. Bu esnada bir başka sorun da Erdoğan'ın akıbeti olacaktır. Bu düzen Erdoğan'sız devam edecekse, ki Erdoğan öldükten sonra böyle devam etmek zorundadır, Erdoğan o halde henüz yaşarken bir varis göstermesi gerekiyor. Bu varis ise, düzen halk nezdinde bu kadar zayıflamışken Erdoğan gibi rıza üretemez. AKP'de Erdoğan dışında kim var ki Allah aşkına? Yani kimi getireceksiniz?

İki kız bir oğlana kaldı bu iş. Ya damatlardan ikisinden biri ya da direkt oğlan Bilal. Bir de bunların dışında sır kutusu dediği Hakan Fidan. Bu dört ihtimal dışında bir varis seçeneği de yok. Yani aileden biri olacak bu. Öyleyse geriye muhalefetin parçalanması ve Erdoğan'ın kendi varisine dikensiz bir gül bahçesi bırakması kalıyor. Dikensiz bir gül bahçesi için de CHP'nin parçalanması gerekiyor.

Siyaset bilimci Burak Bilgehan Özpek de bu olasılığa atıf yapmış. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Kemal Kılıçdaroğlu'yla temsil gücünü yitirmesi gibi bir yol haritası izliyor isek eğer, bu aslında Erdoğan'dan ziyade Erdoğan sonrası dönemin bir tasarımı olabilir. Yani Erdoğan bundan sonraki dönemde kendi işaret edeceği kişinin seçimleri daha kolaylıkla kazanması için muhalefeti topyekûn imha etme stratejisine dönmüş olabilir. O halde önümüzde bir savaş olasılığıyla tahkim edilmiş otoriter bir düzen ve bu düzenin hakimi olan Erdoğan'ın varisine düzenin anahtarlarını ne şartla vereceği sorunu var?

Daha önce çok kez ifade etmiştik. Türkiye'de eski öldü, yeni ise doğmadı. Gramsci, eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı dönemi interregnum olarak tanımlıyor, interregnum. İşte bu dönemde canavarlar zamanıdır diyor, bu dönemde böyle hapis ruhlar oruşur diyor. Aslında tam da bunları görüyoruz.

Erdoğan kendisine iyi bir rejim kurdu ama bu rejim bize, halka otoriter baskıdan, sömürgeleştirilmekten, iradesizleştirilmekten başka ne vaat ediyor? Bu düzen eşekler gibi çalışıp güvencesiz bir hayattan başka ne vaat ediyor? Dış politikada ne vaat ediyor? İçeride ne vaat ediyor? Vizyonu nedir? Kızları tezgahtar, oğlanları kurya yapmaktan başka bir vizyonu var mıdır bu düzenin? Sömürge insanı haline getiriliyoruz bu düzenin içerisinde. İrademiz kalmıyor.

Bir KPSS hocası, internetteki bir canlı dersinde öğrencileriyle dertleşince bu kısım sosyal medyada viral olmuş. Zaten memleket, söylüyorum zaten. Kızlarımız gaziyer yaptı, erkeklerimiz de guriye yaptı. Evet, ben sana söyleyeyim. Bu ülkede okuyanı, okumayana eleman yaptı. Bir daha söylüyorum. Bu ülkede okuyanı, okumayana eleman yaptı.

Peki ne yapmalı? Buna da cevap veriyor hoca, KPSS bu yüzden önemli falan diyor. Neyse, ne yapmalı? Gerçekçi olup imkansızı istemek dışında yapabilecek pek bir şey yok. Yıllar önce AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensaroğlu'nun dediği gibi. Yasama bizde, yargı bizde, yürütme bizde, her şey bizde. Meclisin şimdi bizim AK Parti hükümetini denetlemek gibi bir şeyimiz olabilir mi?

Tüm egemenlik gücü bir tek adam düzeninin elinde. İster asar, ister keser. Üstelik Erdoğan'ın bu zamana kadar yaptığı her şeyi doğru kabul eden ve bundan sonra yapacağı her şeyin doğru olacağını söyleyen bir halk desteği de var. %30 dersiniz, %40 dersiniz, az dersiniz, çok dersiniz ama bu düzene boyun eğmiş makbul vatandaşlardan oluşan milyonlar da var.

Bu milyonlara göre halkın geri kalanını kör testereyle kıtır kıtır kesseniz dahi, devletin vardır bir bildiği. Demokrasi yok, özgürlükler askıda. Daha önce de söylediğimiz gibi, faşizm yukarıdan aşağı örgütleniyor ama aşağıdan yukarıya talep ediliyor. Halkımız birbiriyle didiştikçe, faşizm heveslileri bu didişmeden nemalanıyor.

Yapacak pek az şey var. Muhtemelen CHP'nin başına Kılıçdaroğlu'nu getirecekler, evet. CHP bu durumda ne yapacak, ne yapabilir? Bunları sonraki bölümde konuşabiliriz. Kim bilir, belki Özgür Özel 15 Eylül'e kadar müzakere yoluyla belli kazanımlar elde edebilir. Bekleyip göreceğiz. Bu müzakerede Özgür Özel ne verecek, genel başkanlığı almak şartıyla. Neyse.

Bugün 9 Eylül. Sömürgeleşme tehlikesini silah zoruyla def ettiğimiz gün. Ama silah zoruyla def ettik de, kendi kapımızdan içeri aldık sömürgeleşmeyi. Ulusal gururumuzun mayası, 103 yıl önce bugün atıldı. Bu mayayı unutmamak gerekir, zira bugün de bir sömürge insanı gibi yaşamaktayız. Hukuki güvencelerimiz yoktur, işçilerimizin de, çiftçilerimizin de, hatta bunu dediğim için tuhaf hissediyorum, patronlarımızın bile yasal güvencesi yoktur artık.

Malla mülküne çökülür, ne olacak ki? Bir günlük iştir. Bir sömürge insanı gibi yaşamaktayız, güvercin tedirginliğinde ayak uydurmaktayız bu düzene. Tutunacağımız tek dal, tarihsel mitimiz olan kurtuluştadır. Kurtuluşun mimarlarına minnet dağınıyorum. Tren

topuyu Podbimedia'yla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek. Allah'a emanet olun. İşimiz Allah'a kaldı zira. Hoşça kalın.

Dünyalara müdürüm var Cemalim. Allah'ıma emanettim Cemalim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)