Podcast

Dünden Bugüne Bekarlıkla Mücadele

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

"Bu bekârlıktan bıktım usandım, taliplerimden hiç tat alamadım..." Nurhan Damcıoğlu'nun bu feryadından çok önce, bekarlık bir medeniyet sorunuydu. Platon'dan Roma İmparatoru Augustus'a kadar herkes; bekarlara vergi, ceza ve aşağılama rejimleri uygulamıştı. Bizde de durum farklı değildi. Osmanlı’da bekarlar, şehirde "fesat yuvaları" olarak görülen bekar odalarında yaşarlardı. Hatta 2. Mahmud, bu batakhaneleri veba salgınını bahane ederek yerle bir etmişti. Bu bölümde, tarihin en acayip bekarlıkla mücadele yöntemlerine bir göz atıyoruz. Cumhuriyet döneminde bile tartışılan bekarlık vergisinin işlevini sorgularken "bekarlık sultanlıktır" diyenlere de selamlarımızı yolluyoruz efendim.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.446 kelime · ~12 dk okuma

Bu bekarlıktan bıktım usandım, taliplerimden hiç tad almadım. Şimdi son arzum evlenmektir kararım, lakin münasip bir koca nereden bulayım? Evet, bu bekarlıktan bıkıp usanan sadece bu evlilik düetinde sesini duymaya alıştığımız merhum kantocumuz Nurhan Damcıoğlu değildi. Tarih boyunca bekarlık ve bekarlar bir sorun olarak görüldü.

Başıboş gezen erkeklerin agresyonu ihtilale, iç isyanlara sebebiyet verebiliyor. Ekonomik özgürlüğe sahip olmayan kadınlar toplumsal ahlak için bir tehdit olarak görülüyor. Çocuk sahibi olmak ve kalabalıklaşmak bir güç olarak algılanıyordu. Dolayısıyla medeniyetin istikrarlı bir biçimde sürdürdüğü politikalardan biri bekarların kontrol altına alınması ya da bekarlığın azaltılmasıydı.

Acayip ve Garayip'in bu bölümünde bekarlıkla mücadele metotlarından ve tarihteki en az 3 çocuk denemelerinden bahsedeceğiz. Hazırsanız başlayalım efendim. Antik Yunan dünyasının büyük düşünürü Platon, bir medeniyetin kurallarını tartıştığı yasalar, orijinal adıyla Nomoi adlı eserinde bekarlık konusuna şöyle değinir. Evlilik yükümlülüğüne itaat etmeyen ve 35 yaşında hala bekar olup kendini toplumdan soyutlayan biri, yıllık para cezası ödemek zorundadır. Platon bu hususta yalnız değildi. Yunan dünyasında bekarlılar ve çocuksuzlar pek hoş karşılanmıyordu.

Transkriptin tamamını oku

Atina'da çocuksuz yurttaşlar tanrıların hoşlanmadığı kimse olarak nitelendirildiklerinden üst düzey görevlere çıkamazlardı. Belki de bu nedenle aslında pederasti yapan yani genç erkeklerden hoşlanan beyefendiler bile evlenmek zorundaydı ve çocuk sahibi oluyorlardı mecburen. Sparta ise her konuda olduğu gibi bu konuda da Atina'dan beterdi. Her sene bir resmi tören yapılır ve evlenmeyen erkekler bu törende kınanırdı. Spartalılar bekârları şaplaklayıp, aşağılayarak ve onları çıplak bir şekilde sunağın etrafında sürükleyerek alenen küçük düşürecek kadar ileri gidiyorlardı. Roma İmparatoru Augustus da benzer bir şekilde bekârlara karşı sert yasalar uygulamıştı.

Buna göre bekar biri mirastan pay alamazdı. En kötü ihtimalle vefatı takip eden yüz gün içinde evlendiği takdirde mirasa uygun hale gelebilirdi. Türk dizilerinde gördüğümüz evlenmezsen mirasımdan men ederim klişesinin kökeni buraya dayanmaktadır anlayacağınız. Benzer bir biçimde kocası vefat eden dul hanımlar da bir yıl içinde evlenmek zorundaydı.

Aksi halde mallarına el konuyordu. Ayrıca evliyseniz ve çocuğunuz yoksa yüklü vergiler ödemek zorundaydınız. Evlilik, tarih boyunca bugün algıladığımız gibi ölümsüz bir aşkın temsili olmaktan çok hukuki bir mukaveleydi. İnsanlar bazen ortaklık tesis etmek, bazen kavgaları bitirmek, sıklıkla da mülkiyeti elde tutmak için evliliği kullanmaktaydılar. Bu bağlamda Yahudi halahasında yani kanunlarında yer alan Yibum uygulaması güzel bir örnek. Ölen bir adam şayet çocuksuz ise geride kalan dul kadın kayınbiraderiyle evlenmek zorunda kalıyordu.

Bu yükümlülükten kurtulmak isteniyorsa Halidzah denilen bir tören gerçekleştiriliyordu. Kadın kayınbiraderinin ayağındaki özel bir ayakkabının bağlarını çözüyor, ayakkabıyı fırlatıyor ardından yere tükürüyordu. Ve işte kardeşinin evini kurmak istemeyen bir adama böyle yapılır diyordu. Böylece evlilik aktinden kurtulmuş oluyordu. Yalnız bu takdirde kocasının mirasından pay alamazdı.

Halit Refik'in yönettiği, Türkan Şoray'ın başrolünü oynadığı Sultan Gelin filminde de benzer bir olay anlatılır malumunuz. Gerek berdel, gerek başlık parası, gerekse levirat, sorarat dediğimiz baldızla, kayınbiraderle evlenme adetleri aslında ortak bir şey işaret ediyor. Evlilik tarih boyunca mülkiyet ilişkilerinin bir yansımasıydı. Dolayısıyla bir sözleşme olarak görülüyordu ve aşkla meşkle de pek alakası yoktu evliliğin. Öte yandan bekarlar ve bekarlık tarih boyunca bir tehdit olarak görülmekteydi.

Bugünlerde bir erkeğin otuzlu yaşlarda bekar olması pek absürt görülmez. Neticede üniversite, yüksek lisans, askerlik, aman iş buldum, çalışayım, iş yerinde yerimi sağlamlaştırayım derken zaten otuzlarınızı buluyorsunuz. Ancak tarih boyunca insanlar genelde 14-15 yaşlarından itibaren evlenmeye başlıyorlardı. Bazı medeniyetlerde özellikle kadınlar için bu çok daha erken yaşlarda oluyordu.

Bir erkek ya da kadın evlenip başını bağlamadıysa başıboş, kontrolsüz ve her türden tehlikeye açık görülmekteydi. Öte yandan kadın bekarlığını engellemek daha kolaydı nispeten. Pek çok toplum çok kadınla evliliği kabul ettiğinden kadınların bekar kalması da az görülen bir durumdu. Neticede erkekler savaşlarda ölmekteydi ve genelde erkek nüfus kadın nüfusundan az oluyordu. Özellikle rahibelik mesleği kadın bekarlığının değerlendirilmesi için önemli bir araçtı. Antik Mezopotamya uygarlıklarında Naditu denilen bir rahibeler sınıfı vardı mesele.

Bunlar Tanrı'nın ailesiyle evlenmiş kabul edilir ve çeyizlerini tapınağa getirirlerdi. Kralların kız kardeşleri ve kızları özellikle naditu olmaktaydı. Mesela yasalarıyla meşhur Babil Kralı Hamurabi'nin kız kardeşi de bunlardan birisiydi. Bu alışkanlık pek çok toplumda da gördüğümüz bir alışkanlık. Romalılar Sakerdos Vestalis adını verdikleri bakire rahibelere ve onların koruduğu Vesta ateşine önemli bir yer atfetmekteydiler.

Aynı şekilde Yunan tapınaklarındaki kahinlerin de büyük çoğunluğu kadındı. İlginç bir biçimde kutsal olanın kadınla ilişkilendirilmesi, belki doğa ana kültüyle de ilişkili bir durum olarak karşımıza çok sık çıkan bir fenomen. Şamanların da güçlü olanları ekseriyetle kadındır. Ve erkek şamanlar bile ayin sırasında kadın gibi giyinir, süslü taşlar, parlak aynalar, uzun saçlar ve hatta postişler kullanırlar.

Belki de sonraki yüzyıllarda kadınların cadılıkla ilişkilendirilmesinin altında yatan sebep de budur. Öte yandan Hristiyan manastırlarında da benzer şekilde kadın münzeviler yani rahibeler bulunmaktaydı. Bekarlık ancak dini bir amaçla gerçekleştirilen bir yeminle ortaya konursa korunuyor ve kutsanan bir olguya dönüşüyordu. Bizim kültürümüzde de mesela evliler yani teknik tabiriyle söyleyecek olursak müteahhil olanlar Bektaşi babası olabilir. Ancak Bektaşilerin başı olan dede babalar ancak mücerred yani bekarlık yemini etmiş olanların arasından çıkıyordu. Hatta bu yemin bugünlerde Hacı Bektaş ilçemizde bulunan Balım Sultan Türbesi'nin önünde yapılır, yeminin alameti olarak Bektaşilerin kulaklarına mengüş denilen küpeler takılırdı.

Dolayısıyla siz ilahi bir amaç uğruna bekar kalmayı tercih ediyorsanız, bu husus toplumda reddedilmeyen, aksine kutsanan bir olguya dönüşüyordu. Öte yandan bu sık sık kötüye kullanılmaya hazırdı. Mesela Hristiyan krallıklarda tahta aday olabilecek prensler ve prensesler zorla bekaret yemini ettirilerek manastırlara kapatılmaktaydı. Bunlardan en meşhurlarından bir tanesi Bizans İmparatoru Mikhail Rangaben'in oğlu Patrik İgnatyos'tur. İgnatyos çocukken hadım edilmiş ve İstanbul'daki Prens Adalarında yani bizim bildiğimiz adalarda manastıra kapatılmıştı.

Burada bir parantez olarak da arz edelim ki bu talihsiz prensin kabri bugün İstanbul Maltepe'de Küçükyalı'da yer alan Arkeopark'ta bulunmakta. Prens eskiden satiros olarak bilinen bu mevkii de kendine bir manastır yaptırmış ve bu manastıra defnedilmiş. Mevzumuza dönecek olursak bekar erkeklerin yarattığı sorunlardan biri şüphesiz bunların agresif tavırlarıydı. Boş ite menzil olmaz fehvasınca ortalıkta dolaşan delikanlılar patlamaya hazır bir bomba gibi görülüyordu. Ki delikanlı olmak da aslında bu demekti.

Bugün köşe başlarında çekirdek kola yapan Adidaslı çocukları düşünün mesela. Ne bakıyon oğlum diyerek anında kavga çıkarabilecek bir agresyon var orada. Bu sorunu çözmek için eskiden beri sürdürülen bir metot aslına bakarsanız askerliktir. Mesela Sparta'da küçük yaşta çocuklar ailelerinden alınıp asker gibi yetiştirilirdi. Tabii tamamı erkeklerden oluşan bu garnizonlarda zaman zaman tuhaf bir adete de tesadüf etmek mümkün. O da yaşlı erkeklerin genç erkeklere pederasti bağlamında rehber olması. Yani yaşlı bir komutanın döşek arkadaşı oluyorsunuz, o da size toplumsal bir statü kazandırıyor.

Meşhur İmparator Sezar'ın da böyle bir süreçten geçtiği söylenir. Hatta Senato da sık sık onunla Bitinya Kraliçesi diyerek dalga geçmekteydi senatörler. İşin bu tarafı bir yana, savaşlarda erkek agresyonu büyük ölçüde dizginlenmekteydi. Asarım keserim diye dolaşan o bitirimler, 4 tane askeri sefere gidip binlerce insanın kılıçlarla doğrandığını görünce kuzu gibi memleketlerine dönüyorlardı.

Belki bugün ikinci dünya savaşı sevdalısı genç arkadaşları da böyle bir eğitim kampına göndermek lazım ki barışın ne kadar mühim olduğunu anlasınlar. Bununla birlikte savaş her zaman süren bir olgu değil netice itibariyle. Dolayısıyla her zaman şehirlerde kontrolü zor bekar nüfuslar birekebiliyor. Bunun güzel bir örneği bizim tarihimizdeki bekar odaları sorunudur.

Bekarın parasını it, yakasını bit yer derler malumunuz. Osmanlı'da zaman zaman resmi mücerred yani bekarlık vergisiyle bu duruma mani olmaya çalışmış, it yiyeceğine devlet yesin demişti. Ne var ki Taşra'da ekonomik durum kötüleştikçe genç erkekler şehre göçüyor, bu da bekar odaları dediğimiz bir olguyu doğuruyor. Bunlar af buyurun it yatağı denilen ve tabir edilen yerlerde kalmaktalar.

Bekâr erkeklerin bir arada pansiyon gibi kaldığı bir yerden herhalde bundan ötesi de beklenmez. Muhtemelen ilk örnekleri İstanbul'un fethinden sonra şehri imara gelen işçiler için açılıyor. Nitekim bazı cami vakfiyelerinde Mücerred Odası adıyla bekâr odalarının inşa edildiğini de görüyoruz. Ancak iç göçün hızı arttıkça belirli hanlar, kervansaraylar bekâr yatağına dönüşüyor.

Bu odalarda kalacak kadar durumu olmayanlar da kışın hamamların sıcak külhanlarında yatıyorlar ki külhan beyi tabiri de buradan gelmekte. Eskiden bir Osmanlı mahallesine yerleşmek istiyorsanız genellikle bir kefilinizin olması gerekirdi. yani mahalle işrafının bu kişi güvenilirdir demesi elzemdi. İstanbul'a girişte dönem dönem mürür tezkereleri yani adeta giriş pasaportları kullanılıyor, her önüne gelenin şehre girmesine izin verilmiyordu. Bu gümrüklerden bir tanesi Edirnekapı'daki Kara Gümrük, diğeri Anadolu yakasında Bostancı Semti'ne adını veren Bostancıbaşı Köprüsü'ydü. Dolayısıyla bu ortamda bekarların bir mahallede kendilerine bir ev bulması pek mümkün değildi.

Belki bugün de bekara ev yok şeklindeki algının temelleri burada aranabilir. O devirde de öyleymiş anlayacağınız. Dolayısıyla bekarlar fırsat buldukları her yerde kalıyorlar ve şehirde kaçak köçek yaşıyorlardı. Dükkanlar ve hanlar genelde mahallelerin dışına yapılıyordu ki burada çalışan bekar erkekler mahalleye dahil olamasınlar. Hatta zaman zaman buralarda bile bekarların kalmaması için emirnameler, fermanlar çıkartılıyordu. Toplumda bir asayişsizlik olduğunda da ilk hedef yine bekarlar oluyordu. Mesela 1528 senesinde İstanbul'da kimliği belirsiz şahıslar bir evi basıyorlar. Herkesi öldürüp mallarını da yağma ediyorlar.

Failler bulunamayınca şehirde gezinmekte olan bekar erkekler suçlanıyor ve 800 erkek halka açık bir biçimde idam ediliyor. Bunlar çoğunlukla Arnavut asıllı bekar işçilermiş aslında. Özellikle İstanbul kadar kalabalık olmayan şehirlerde bekar odaları sürekli kontrol altındaydı. Mesela Evliya Çelebi'miz Bursa'da 70 tane bekar hanının bulunduğunu, burada kalanların birbirlerine kefil olduklarını ancak yine de geceleri hanın kapılarının zincirlendiğini anlatmakta. Yani akşam olduğunda bekarlar adeta hapsediliyordu bekar odalarının içerisinde. Zamanla bekar sorununu çözmek için Yeniçeri Ocağı devreye girdi. Bekarlar ocağa kaydedildi.

Bekar odaları ve bekarların yatıp kalktığı kahvaneler Yeniçeri'lerce işletilmeye başladı. Bu da sorunu çözeceğine daha büyük bir hale getirdi. Artık bekarlar siyasi gelişmelerde başı çekiyordu. Söz gelimi patrona Halil, Yeniçeri ocağının 17. ortasına mensup olan bir Arnavuttu.

şehirde tellaklık, seyyar satıcılık yapmaktaydı ve bu süreçte kendisi gibi bekarları, tellakları, kaldırımcıları, tavukçuları, süprüntücüleri, dilencileri bir araya getirerek ''şer ile davamız vardır'' sloganlarıyla ayaklandı ve 3. Ahmet'i tahttan indiren süreci başlattı. İlginçtir, bu olaydan sonra Arnavutların tellak yapılmaması şeklinde bir adet başlamış, olur da patrona gibi isyan ederler diye böyle bir tedbire başvurulmuştu. Osmanlı'da resmi yazışmalar, bekar odalarını daima fesat yuvası olarak anar. 1800'lerin başında 178 bekar hanesi olan İstanbul'da, 1856 senesine gelindiğinde 257 handa bekarlar kalmaktaydı.

Özellikle Balaban iskelesiyle Melek Girmez Sokağı mimlenmiş durumdaydı. Balaban iskelesindeki kahvanelerde insanlar şilte üzerinde yatıyor, ortalık bitten pireden geçilmiyordu. Hatta bit yiğitte olur diye bir söz bile çıkmıştı. Üsküdar iskelesinde kahvaneye giden beyefendiler evlerine döndüklerinde titi sanımlar üstlerini başlarını çıkartıyor, iyice kırklamadan kocalarını eve almıyordu. Dahası burada esrar tekkeleri, yani insanların oturup esrar içtikleri mekanlar da vardı.

Adı tekke olan bu mekanlar dede adındaki ihtiyarlar tarafından işletiliyor. Müşterilerin kan şekeri düşmesin diye sürekli olarak helva pişiren bu dedeler müşterilere esrar ikram ediyordu. Tuhaftır, bugün Yunanistan'da yaşamaya devam eden Rebetiko müziğinde esrar içilen batakhaneler halen daha tekes, selseriler ise genelde dervis veya dervisaki olarak anılmaktadır. Biz Üsküdar'a geri dönecek olursak vaziyet hakikaten fena durumdaydı 1800'lerin başında. Halkın şikayetleri üzerine çok geçmeden İskeleve civarındaki mekanlar yıkıldı. Bir de İstanbul Eminönü, Bahçekapı'da Melek Girmez olarak bilinen bir sokak daha vardı.

Yeniçeri ağası Süleyman'ın arpalığı olan bu sokak, her türlü fuhuş ve erazilin yatağıydı. Balaban iskelesine mal indirmeye gelen köylülere, melek girmezde kalan bekarlara hizmet veren kadınlar, bazen kucaklarında çocuklarla kapılarda bekleşiyor, bekar çamaşırcısı denilen kızlar ve oğlanlar zaman zaman fuhuşa alet oluyordur. Nihayet İstanbul'da bir veba salgını çıktı. Zaten hastalıkların bekârlarla ilişkilendirilmesi oldum olası süren bir gelenekti Osmanlı'da. Mesela evraklarda bekârlardan bahsedilirken şöyle tabirlere rastlıyoruz. İkametleri hüdane gerde yani Allah göstermesin bir hastalık vukuuna sebebiyet verecekleri cihetle kat'an caiz değildir deniyordu.

Aynı şekilde bu vebada da Şanizade'ye göre ulema salgının sebebi zina ve ahlaksızlıktır şeklinde bir hüküm verdi. Nihayet Sultan 2. Mahmud vebayı bahane ederek bu sokak başta olmak üzere tüm bekar odalarını, kayıkhaneleri ve kahvaneleri yıktırdı. Yıktırılan batakhanelerin altında insan kemikleri, bebek cesetleri ve daha neler neler bulunmuş derler.

Bekar odalarının sakinleri ağ kapısında bu sebeple idam edildiler. O günlerde İstanbullular arasında melek girmez sokağının yedi kat yere doğru kazılsa ancak o zaman temiz olacağı konuşuluyordu. Bu kötü şöhreti ortadan kaldırmak için de Sultan II. Mahmud yaratıcı bir çözüm buldu.

Mahalle dümdüz edildikten sonra buraya bugün halen daha ayakta olan Hidayet Camii'ni inşa ettirdi. Böylece kötü şöhretli melek girmez, hidayete ermiş ve paklanmış olacaktı. Tabi zamanla tedbirler tamamen ortadan kalkmadı ancak daha insani hale geldi. Mesela 1893'teki kolera salgınında bekarların, özellikle iş arayan ameliyaların memleketlerine gönderilmesi emredilmiş, işi olanların da 2-3 kişilik odalarda kalacak şekilde yaşamaları temin edilmişti devlet tarafından. Cumhuriyetin ilk yıllarında bekarlık yine bir sorundu. 10 yıldan fazla süren savaş nüfusu ciddi oranda düşürmüştü.

O dönemde dünyada da böyle bir hava vardı. Nazi Almanya'sında annelik madalyaları dağıtılıyor, Mussolini İtalya'sında bekarlardan, sıradan vatandaşların iki katı kadar vergi alınıyordu. Sovyetlerde de çocuksuzluk ve bekarlık vergileri gelinin yüzde altısı olacak şekilde uygulanmaktaydı. Fransa'da, Amerika'da zaman zaman benzer uygulamalar görülüyordu. Türkiye'de mesele ilk kez 20'lerin başında gündeme geldi. Ancak en fazla yankıyı uyandıran Yozgat mebusu Süleyman Sırlıbey'in teklifiydi. İlk olarak 1929'da bir kanun teklifi hazırladı Sırlıbey.

Her seferinde başarısız olsa da bunu bir takıntı haline getirdi. İlla ki milleti evlendirecekti anlayacağınız. 1932'de, 40'ta, 44'te bu teklifi tekrarladı. Onun teklifine göre bekarlardan vergi alınırsa evlilik oranları hızlı bir biçimde artmalıydı. O yıllarda kamuoyu buna çok ilginç reaksiyonlar vermişti. O yılların modası anket denilen röportajlardı. Bugünkü sokak röportajları gibi düşünebilirsiniz.

Mesela Cumhuriyet Gazetesi'ne konuşan dönemin ünlü bekarlarından Atif Bey şöyle diyordu, ''Eğer yeni çıkan kanun bekarlardan vergi alacaksa kemali memnuniyetle, hatta icap ederse ceketimi de satmak suretiyle vergi öderim fakat evlenmem.'' Ünlü romancılarımızdan Reşat Nuri Bey ise vergi tasarısını ilginç bir benzetmeyle anlatıyordu. Bekarlardan vergi istemekten maksat hazineye bir miktar gelir temin etmekse iyi. Böyle değil de bekarları evlenmeye mecbur etmekse bu çocukça bir hayal olur. Sırf vergiden kurtulmak için evlenmek, mesela iyi su parası vermemek için Alem Dağı'nda ev yapmaya benzer. Hatta Akşam Gazetesi, Vakit Gazetesi gibi gazeteler farklı görüşlerin tartışılacağı bir müsabaka bile başlattılar o günlerde.

Bu görüşler arasında en hoşu bana kalırsa Yunus Nadi Bey'inkidir. Yunus Nadi Bey yazısında şöyle der, bir mebusumuz mümkünse Türkiye'de evlenmemiş kimse kalmasın diye, iyi bir niyetle ve biraz da dudaklarda tebessüm bırakmak arzusuyla bekarların vergiye bağlanmasını isteyen bir kanun teklifinde bulunmuştu. Maksadın birincisinden ziyade ikincisi gerçekleşti. Gazeteler, anketler açtı, acı tatlı bir takım sözler söylendi. Meğer bizim matbuatın piri Vartan Efendi'nin dediği gibi, aşk dediğinde para olur, ifadesi doğruymuş. İtiraf edeyim ki Cumhuriyet'in açtığı anketten çıkan sonuç bu oldu. İzdivaç vergiyle falan çoğaltılamaz, hayat pahalılığına bir çare bulunursa o zaman sorun kendiliğinden çözülür.

Çünkü kazançla evlenme ve nüfus oranları arasında çok yakın bir ilişki var. Halkın kazancı çok ve düzenli olursa evlenme oranı da artar. Nüfus kendiliğinden çoğalır. Şöyle ya da böyle, 1949'da getirilen vergi düzenlemesiyle gelir vergisi bekarlara zamlı olarak yansıtıldı ve bir ölçüde Yozgat'la Sırrı Bey'in istediği oldu. Ancak Yunus Nadi'nin bu güzel yazısında gösterdiği gibi asıl etkiyi bu yaratmadı.

Cumhuriyetle hızlanan sağlık hizmetleri, sıtmayla, kolera ile çocuk ölümleriyle mücadele, çocuklara okul imkanlarının ve teşviklerinin verilmesi, çocukların daha iyi bir geleceğe kavuşmasına imkan sağlayacağı bir ortam gibi pozitif katkılarla nüfus arttırıldı. Dolayısıyla cumhuriyetin 10 yılda 10 milyon genç yaratmakla övünmesini buralarda aramak lazım. Ne diyelim, geçmişteki tecrübeler bugün içinde bizlere bir yol gösterici olabilir. Belki çocuk sayısını arttırmak ve nüfusu kalabalıklaştırmak istiyorsak, bunun yolu çiftleri çocuk sahibi olmaya ve evlenmeye teşvik edecek pozitif destekleri arttırmaktan geçiyordur.

Tabii her türden teşvike rağmen bekarlık sultanlıktır diyerek evde oturacak dinleyicilerimiz de olabilir. Onlara da selametler, evli bir arkadaşınız olarak sultanlıklarında başarılar diliyorum. Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)