Podcast

Hani Marjinal Bizdik: Viktoryen Ahlak ve Sansürcülük

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Modern görgü kurallarını bir kenara bırakın! Bu bölümümüzde, 19. yüzyılın ikiyüzlü dünyasına bir bilet keserek sizi, ahlak kurallarının ve modanın en acayip halini aldığı Victoria Dönemi İngiltere'sine konuk ediyoruz. Heykellere takılan incir yapraklarından kutsal metinleri bile sansürleyen Thomas Bowdler'a; ölümden sonra ailece poz verilen "Post-Mortem" fotoğrafçılıktan mumya açma partilerine... O dönemin yüzeydeki sofuluğunun ardındaki gizli zevkleri tüm tuhaflıklarıyla anlatırken günümüzdeki birçok alışkanlığın kökenine ve elbette sansürcülüğe de ışık tutuyoruz efendim.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.225 kelime · ~11 dk okuma

Efendim malumunuz bazı görgü kuralları zamanla değişir. Mesela ilk buluşmada hesabı kim öder gibi bir sorunun cevabı bile birkaç kuşak içerisinde değişti. Anne babalarımızın kuşağı için tartışmasız bir biçimde hesabı erkeğin ödeyeceği bir kaideydi. Ancak bugün sosyal medyada bunun sık sık tartışıldığını görüyoruz. Belki bu nedenle bu nevi kurallardan azade olduğumuz, daha özgür bir çağda yaşadığımız düşüncesine kapılıyoruz genelde. Oysa bazı hususlarda bundan 300 sene önce yaşayan insanlar çok daha serbest de doğrusu. Müstecem fıkralar anlatmaktan çekinmiyor, bugün duyduğumuzda yanaklarımızı kızartacak konularda çok daha rahat konuşuyorlardı. Erkek giyimi çok daha renkliydi.

Bu durumu değiştiren ise 1800'lerin İngiltere'sinde ortaya çıkan bir moda oldu. Bugün bu modaya Victorian moda, bu dönemin ahlakına da Victorian ahlak diyoruz. Acayip ve Garayib'in bu bölümünde beyaz gelinliklerin, balon eteklerin, mahcup aşıkların dünyasına göz atacağız. Hazırsanız başlayalım efendim.

Kraliçe Victoria bugünün tabiriyle trend maker, yani modayı belirleyen bir monarktı. İngiliz tahtında 63 sene hüküm sürdü. Neredeyse 19. yüzyıl onun adıyla anılacaktı. Dahası, kocasından 9 çocuğu, 42 torunu olmuş, çocuklarını ve torunlarını siyasetinin bir aracı olarak kritik şahıslarla evlendirmişti.

Transkriptin tamamını oku

Öyle ki bugün halen daha yaşayan İngiltere, Norveç, İsveç, Danimarka ve İspanya morakları ve artık kaybolmuş olan Alman tahtı doğrudan onun soyundan geliyor. Burada bir parantez açalım. Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahatinde onu takip eden Şehzade Murad Efendi de kraliçenin radarına takılmış. Prenses Nuhiz'i Şehzade Murad'a yamamak istemiş ancak padişahın tövbe estağfurullah olur mu öyle şey demesiyle bu evlilik akamete uğramıştı.

Sultan Aziz'in Avrupa seyahati bir başka kaydımızın konusu olabilir. Bu nedenle bu bahsi burada bırakıp biz Victoria'ya geri dönelim. Victoria, İngiliz tahtına bir dizi tesadüfün sonunda 1837 senesinde bekar bir kız olarak oturmuştu. Çok geçmeden devletlular kendisine uygun bir aday buldular. Saxe Coburg Gotha ailesinden Prens Albert'le evlenmelerine karar verdi.

Victoria'nın düğünü pek çok kraliyet düğünü gibi olay olmuştu. Genç kraliçe beyaz ve dantellerle süslü bir elbise giyinmişti. Taç yerine taktığı çiçek çelengi, Nedimelerin taşıdığı uzun duvağı ve eteği dikkat çekiciydi. Boynunda kendi ifadesiyle Türk işi bir pırlanta kolye bulunuyordu. Daha önce de nadiren de olsa beyaz gelinlik giyenler mevcuttu elbette.

Ancak Victoria'nın bu kostümü o kadar sevildi ki, düğününden on yıl sonra yayımlanan kadın dergilerinde, beyaz, saflığın ve lekesiz kalbin simgesi olarak, asırlardır giyilir şeklinde asılsız iddialar bile yer alacaktı. Victoria'dan sonra asilzadeler ve yeni zenginler düğünlerinde beyaz gelinlikleri tercih etmeye başladılar. Dolayısıyla bugün beyaz gelinlik giyiyorsanız ya da giyme hayalleri kuruyorsanız, hadi beyefendi dinleyicilerimiz için söyleyelim, ne güzel olmuşsundur beyazlar içinde sen diyorsanız bunu Victoria'ya borçlusunuz. Victoria gelinliğini o kadar çok sevmişti ki duanı ve dantellerini çocuklarının vaftiz törenlerinde, torunlarının düğününde, kendisinin düğününden 57 sene sonra gerçekleşen Elmas Jubilesi'nde kullandığını biliyoruz. Aynı şekilde küçük kızı Beatrice de annesinin duanı kullanmıştı. Dahası Victoria öldüğünde yüzüne bu duvak örtüldü cenaze merasiminde.

Victoria'nın gelinliğini kullanmakta gösterdiği bu tasarruf bugün gelinliği dolapta çürüyen hanımefendiler için bir fikir verebilir demiş olalım. Tehlikeli Moda ve Güzellik Takıntıları Victoria'nın gelinliğinin beyaz oluşu aynı zamanda saflığı temsil ediyordu malumunuz. Saflık, çocukluk, temizlik o çağda bir takıntı halindeydi bile denebilir. Kadınların ağır makyaj yapması kınanıyordu. Bu nedenle soluk bir ten rengine sahip olmak, çilsiz, saf, arınmış ve doğal bir yüze sahip olmak fevkalade önemliydi bugünün aksine. Hatta bu dönemde veremli güzelliği denilen bir olgu bile doğmuştu.

Solgun ve zayıf verem hastaları güzel bulunuyordu. Bizim Yeşilçam'da devam eden verem modasının gökenlerini belki de burada aramak lazım. Bu dönem daha çok kadınlığa ve kadın giyimine takıntı derecesinde ilgi gösterilen bir dönemdi. Halen daha geçerli olan kum saati görünümü bu yıllarda şekillendi. Aslında bu kadın bedenini kısıtlamanın efektif bir yoluydu. Hanımefendilerin kıyafetlerine tek başına giyinmesi mümkün olmuyordu. Mutlaka çevrelerinde yardımcılar bulunmalıydı. Tam manasıyla giyinmek ise bazen saatler sürebiliyordu.

kadınlar vücutlarını dar korselerle sıkıştırıyorlardı. Hatta öyle ki bazı hanımlar bundan dolayı rahatsızlanıyor, kaburgaları deforme oluyordu. Ancak toplum içinde nefes almanızı zorlaştıracak kadar sıkılmış bir korseyle dolaşmak sizi hem seviyeli, hem soğuk, hem de biraz alımlı gösterdiğinden kimse bundan vazgeçemiyordu. Öyle ki çamaşırcı kadınlar bile hiç değilse ucuz yollu bir korse edinip Balolarda idare fitiline dönen zengin hanımlara özeniyor, onlar gibi olduklarını hayal ediyorlardı. Bu dönemin modasında bir başka abuklukta krinolin eteklerdi. Bugün gelinliklerde ve gece elbiselerinde görmeye alışkın olduğumuz balon etekler, o dönemde gerçekten ağır ve iyisi metalden ve hayvan kemiklerinden yapılan bir tarzdaydı.

Etekler kabarıyordu kabarmasına ancak kilolarca ağırlığa sahip bu eteklerle oturup kalkmak büyük bir eziyet olduğu gibi kadınların çevrelerinde olan bitene hakim olmasına da mani olmaktaydı. Bu nedenle 1850'lerden 60'ların sonlarına kadar 3 bin kadın krinolin yangınları olarak bilinen kazalarda hayatını kaybetti. Şık bir baloda hafif içkilerle partilerken farkında olmadan yaklaştığınız bir şömine kolaylıkla elbisenizi tutuşturabiliyordu. Selüloidden yapılan saç tokaları ve taraklar ateşe temas ettiği anda patlıyor, böylece kadınlar adeta yanmaya hazır bir dinamit lokumu gibi dolaşıyordu ortalıkta.

Ayrıca makyaj malzemelerinde ve o dönemin moda renklerinden olan parıldayan ipek yeşilinde kullanılan arsenik pek çok kadının sağlığını bozacak seviyedeydi. Öte yandan erkek modası da dönüşüyordu. Dünya genelinde erkekler asırlar boyunca bugün tarihi dizilerde görmeye alıştığınız lateks ve deri kıyafetler içinde gezinen Alplerin aksine taşlı tuşlu ve renkli elbiselerden çekinmezdi. Sakallarına boncuk dizen, sarıklarına çiçek takan, pembeli morlu kumaşlar tercih eden, yüzükler, küpeler takan erkekler, modern öncesi dönemin yaygın bir gerçeğiydi. Ancak Victorian dönemle birlikte bu durum dünya çapında değişmeye başladı. Erkek giyimi gitgide tatsızlaşıyor, protestan etkine uygun, sade, koyu renkli elbiseler tercih ediliyordu. Ki jaket ataylar, smokinler, takım elbiseler bu dönemde son halini aldı, o günden bugüne de pek değişmedi.

Viktorian Ahlakın Yükselişi ve Sosyal Kurallar Victorian dönem sadece kıyafetleri değiştirmedi, ayrıca davranış kodlarını da değiştirdi. Harold Perkin'in ifadesiyle, 1780'le 1850 yılları arasında İngilizler dünyanın en saldırgan, en vahşi, en gürültücü, açık sözlü, isyankar, zalim ve kana susamış milletlerinden biri olmaktan çıkıp, en çekingen, en kibar, en düzenli, yumuşakuylu, ahlakçı ve ikiyüzlü milletlerinden biri haline geldi. Hayvan dövüştürmekten zevk alan, köle sahibi olan, sefaat alemlerinde aman sabahlar olmasın diyerek keyif çatan İngilizler, artık karşı cinsten birini görünce mahcup mahcup yere bakan beyzadelere ve hanımefendilere dönüşüyorlardı. Bu yeni ahlak anlayışı birden fazla olgunun bir karmasıydı. Bir yanıyla burjuva sınıfına ve onun zevklerine hitap etmekteydi Victorian ahlak. Halen dağ gecekondu mahallelerinde ebeveynlerle çocukların koyun koyuna yattığı ve çocuk işçiliğin zirvede olduğu ufak evlerde yaşayan işçi sınıfı için pek de bir anlam ifade etmeyebilirdi.

Öte yandan yeni zengin olmuş bourgeois sınıfı için bu devirde etiket denilen ve aristokrat geleneklere özenen adab-ı muhaşeret kuralları neşrediliyor, bunlara dair kitap ve dergiler hızlı bir biçimde besleder oluyordu. Söz gelimi bir beyefendinin ekmeği eliyle kırması hatta kendi kendine kesmesi kabalıktır diyen bir kuralın herhalde işçi evlerinde geçerli olması pek mümkün değildi. Ancak yeni zenginleşen İngilizler için bu kurallar aristokrat görünmenin iyi bir aracıydı. Öte yandan bu yeni ahlakta yükselen evanjelik ve muhafazakar dini hareketin etkisi açıktı. Modernizmin her şeyi matematiksel kurallara bağlamaya çalışan mantığıyla protestan ahlak buluşmuş, ortaya tutucu ve katı bir dünya görüşü çıkmıştı.

cinsel dürtülerin baskılanması, evlilik dışı cinselliğin ve her türden müstehcenliğin yasaklanması önemli görülüyordu. Söz gelimi Kaptan Frederic Mariat, 1839 senesinde Niagara Şelalesi'ne yaptığı gezide ayağa burkulan bir genç kıza, ''Bacağınız nasıl oldu hanımefendi?'' diye sorunca kınanmış, hanımefendi tarafından ''Aa ne münasebet ayol'' tadında bir tepkiyle karşılanmıştı. bir beyefendi, bir hanımefendinin bacakları hakkında böyle ulu orta bir soru sormamalıydı.

Yine aynı İngiliz deniz subayı bir teoloji okulunu ziyaret ettiğinde piyano ve masaların bacaklarının örtüldüğünü görmüş ve herhalde bu da genç hanımların saflığını korumak için diye düşünmüştür. Benzer bir şekilde dönemi hicveden Charles Dickens'ın Martin Chazalwit romanında karakterlerden biri çıplak gözle görmek tabirini kullanınca ortamdaki hanımefendilerden biri dumura uğruyordu. Elbette bu alıntılar Victorian ahlakla hicmeden alıntılardır. Bu yılların ruhunu en güzel anlatan örneklerden biri ise sansürcü Thomas Baudelaire'in ta kendisiydi. Baudelaire'in babası ailesini İngiliz dilinin şahikası olan Shakespeare okumalarıyla eğlendiriyordu. Baudelaire büyüyünce babasının bazı bölümleri bilerek değiştirdiğini yahut kasten atladığını fark etti. Kendisi de ailesine Shakespeare okurken sansürlemeye, cımbızlamaya başladı.

Nihayet 1807 senesinde The Family Shakespeare baskısını yayınladı. Eser kapak yazısında şu şekilde tanıtılır. Metne hiçbir şey eklenmedi. Ancak aile içinde yüksek sesle okunması uygun olmayan kelime ve ifadeler atlanmıştır. Söz gelimi bu versiyonda Hamlet'in ofelyası bir intiharla değil, kazara boğulma neticesinde ölüyordu. Kahramanlar aman tanrım yerine cennet diye şaşırıyorlardı.

4. Henry'de fahişe Dole Tears şiit karakteri tamamen berhava edilmişti. Baudelaire'e göre Shakespeare dünyanın en dramatik şairi olsa da eserlerindeki kaba ifadeler ve cinsel göndermeler eseri kıymetten düşürmekteydi. Baudelaire, Family Shakespeare baskısının gördüğü ilgiyle gaza alınca Edward Gibbon'ın meşhur tarihi eseri Roma İmparatorluğu'nun gerileşi ve çöküşünü de Baudelaire'ize etti.

Hatta eski ahit literatürünü yani kutsal metinleri de sansürlemeye kalkacaktı ancak bereket versin ki ömrü vefa etmedi. Ne var ki onun ölümü sansürcülüğü de durdurmadı. Viktorian dönem boyunca pek çok yazar klasikleri tıraşlamakla ilgilendi. Baudelaire ise İngilizce'de sansür anlamında kullanılan Baudelaire's tabirine ilham kaynağı oldu. Viktorian dönemde her şey aileye uygun olmalıydı. Hatta müzelerdeki heykeller bile.

Kraliçe hazretlerinin nazik gözleri, müstehcen heykelleri, Anadan, Üryan, Teğuteber, Şahı Merdan, Herkül, Perseus vs. görerek rencide olmamalıydı. Bu nedenle saray erkânı, kraliçenin müze ziyaretlerinde bir alçı ya da döküm incir yaprağını hazır bulunduruyor, majesteleri heykellere yaklaştığında tasvirin kapatılması gereken mermerden uzuvları yapraklı örtülüyordu. Yaşı yetenler hatırlayacaktır. Bir zamanlar Sıdıka adında bir dizi vardı. Orada Sıdıka'nın annesi kızının kardan adam yapmasına canı adam çekiyor derler diyerek karşı çıkıyordu.

Herhalde bunun gibi müze ziyaretlerinde Victoria'nın canı erkek çekiyor denmesin diye İngiltere ricali tarafından gereken tüm tedbirler alınmaktaydı o yıllarda. Victoria'nın eşi Prens Albert 1861 senesinde belki de devrin sıkıcılığına daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetti. Beyaz gelinliğiyle moda belirleyen Victoria bu defa siyah yaz elbisesiyle dikkat çekmekteydi. 1901'deki ölümüne kadar yani 40 sene boyunca bu matem elbisesiyle dolaştı Victoria. Onunla birlikte İngiliz kadınları da kocalarının ardından 2 sene boyunca siyah elbiseler giymeye alıştılar. Hatta matem elbiseleri de bu dönemde kurala bağlanmıştı. Ölen kişinin yakınlığına göre iki hatta üç sene matem elbisesi giyiliyordu. Peçe ve kara duvakla başlayan matem kıyafeti yavaş yavaş açılıyor, rengi de siyahtan kurşuni yahut lavanta rengine doğru dönüşüyordu. Victoria karaları bürünmüş, onunla birlikte ülkesi de gitgide kararmaya başlamıştı. Ahlak polisi 1864'ten itibaren faişi olduğuna inandığı kadınları yakalamak ve zührevi hastalık muayenesine götürmek hakkına sahip oldu bir anda. 1885 senesinde ise lavu şerîh yasası çıktı. Buna göre eşcinsel davranışlar hapisle cezalandırılacaktı.

Bu yasanın kurbanlarından biri meşhur şair ve yazar Oscar Wilde oldu. Lord Alfred Douglas ile aralarında bir ilişki olduğu şayası yayılınca hapse atıldı. Wilde, hapis cezasını zorluk koşullarda tamamladıktan sonra İngiltere'yi terk ederek Fransa'ya gitmek zorunda kaldı ve Paris'te yoksulluk içinde öldü. Onun bu hapis günlerinden geriye Reading Gaol Zindanı baladı kaldı ki bu şiiri muhtemelen ezel dizisinde Ramiz Dayı'nın ağzından dinlemişsinizdir. En meşhur olan kısmı da oysa herkes öldürür sevdiğini diye başlar. Hovardalık,

zamparalık ve her türden şehvet Victorian dönemde kınanıyorsa da başka tuhaf zevkler onların yerini alıyordu. Bunların başında da iciptomanya geliyordu. O yıllarda yeni yeni keşfedilen antik Mısır herkesin dikkatini çekmişti. Zengin beyler Mısır'a keşif gezileri yapıyor, burada sıklıkla Arap velahlardan satın aldıkları ya da çaldıkları mumyaları, açtıkları özel partiler düzenliyorlardı. Misafirler mumyanın açılan sargılarından bir parçayı adeta kutsal bir emanet gibi eve götürmekten büyük bir zevk alırlardı.

Ayrıca zaman zaman bu mumyaların şifa niyetine yendiği bile oluyordu. 19. yüzyılın sonlarındaki yasağa kadar mumya ihracatı İngiltere'de devam etti. Victorian Avrupalıların ölülerle genel olarak da tuhaf bir münasebeti vardı doğrusunu söylemek gerekirse. Zengin evlerinde sık sık ruh çağırma seansları düzenlenirdi. Bir medyum aracılığıyla ölü ruhlarla konuştuğunuz bu ispiritizma deneyleri Victorian dönemin önemli bir modasıydı.

Bundan da acayibi fotoğrafın yeni yeni yaygınlaştığı o yıllarda post-mortem fotoğrafçılığın yaygınlaşması oldu. Bu fotoğrafçılık çeşidinde ölen bir yakınınızı güzelce giydirip hoş bir makyaj yapıyor, merhum ya da merhume ile son bir fotoğraf çektiriyordunuz. Tabii merhum ya da merhume peynir diyemediği için bu resimler son derece tuhaf bir katalog bırakmıştır geriye. Viktorian dönemin aynı zamanda bir 200 yıllık devri olduğunu da söylemiştik malumunuz. Pornografi sözcüğü de ilk defa 1864 senesinde. Yani Ahlak Polisi'ne geniş yetkilerin verildiği bu senede sözlüklerde yer alırken, pek çok mahcup beyefendi de dantelli Victorian çamaşırlar giyinmiş dilbellerin kartpostallarıyla bu yıllarda karşılaştılar.

Ayrıca en meşhuru The Pearl yani İnci adını alan erotik öykü dergileri de çok satanlar arasındaydı. Bu öyküler arasında veremli bir hastanın maceralarını konu edinen Lady Puckingham gibi tuhaf ve garip hikayeler de bulunuyordu. Bu garip hikayelerden bir başkası ise daha erken bir dönemde yazılmış olan The Lustful Turk yani şehvetli Türk hikayesiydi ki Avrupalıların hareme dair oryantalist bakış açısını yansıtmaktaydı. Ayrıca kraliçe her ne kadar kederli bir dul görüntüsünde olsa da hakkında pek çok dedikodu dolaşıyordu. Bunlar arasında hizmetkârı İskoçyalı John Brown ve Hintli Muhammed Abdülkerim ile olan yakınlığı son derece ciddi iddialardı.

Dedikodu demişken, paparazzi fotoğrafçılığı da bu dönemde yaygınlaşan ve nispeten hızlı makineler sayesinde ortaya çıkan bir alışkanlıktı. Elbette bu fotoğrafçılığın ilgi alanlarının başında da kraliyet ailesi gelmekti. Victorian ahlak kuralları köleliği kaldırmış, hayvanlara kötü muameleyi nispeten yasaklamış olabilirdi. Ancak halen daha asilzadeler arasında evcil susamurları beslemek gibi tuhaf alışkanlıklar sürmekteydi. Çocuk işçiliği gerçek bir sorun olarak varlığını devam ettiriyordu. İngiltere varoşlarında insanlar güvenlikten uzak ve tekinsiz mahallelerde yaşıyordu.

Çok sayıda cinayet işleniyor, katiller bulunamıyordu. Bunlardan en meşhuru, karın deşen Jack adında gizemli bir seri katilin cinayetleriydi. Jack'in bir asilzade olduğu bugün tahmin ediliyor. Kurbanları ise daha çok ahlaken düşük görülen kadınlardı. Dolayısıyla Victorian dönem, vaat ettiği ideal toplumu yaratamadı desek yeri. Öte yandan bu dönem hakkında anlatılan hikayelerin çoğu da abartmalardan ibaretti.

Ne var ki 63 sene süren saltanatıyla Victoria sadece İngiltere'yi değil dünyayı dönüştürdü. giyim kuşamdan adab-ı muaşerete, toplumsal kurallardan kadın-erkek ilişkilerine pek çok şeyi etkiledi. O dönemde yaratılan moda, modernitenin vitrini oldu. Atalarımızın Müstehcen Nasreddin Hoca fıkraları anlattığı, sarıklarına güller taktığı bir dünyadan, kurvaze ceketlerin televizyonda söylenmesi yasak kelimelerin dünyasına işte biz de bu suretle geçtik.

Ne diyelim, sağlık olsun. Evet efendim, Acayip ve Garayip'in bir bölümünün daha sonuna geldik. Bir sonraki bölümde yine birbirinden tuhaf hikayelerle buluşmak üzere. Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)