
2.126 kelime · ~11 dk okuma
Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre şu gezegende 1 milyar 250 milyon kişi sigara içiyor. Dahası sigarayla bağlantılı olarak her sene yaklaşık 8 milyon kişi erken hayata veda ediyor. Bunları ilk defa duymadığınızı hatta pek de şaşırmadığınıza eminim. Şu güne dek sağlığına iyi geleceği, faydalı olacağını umarak sigara yakan kimseyi görmedim. Her tütün tiryakisi en az diğer herkes kadar o alışkanlığın kendine zarar vermekte olduğunu bilir. Benzer şekilde yatmadan önceki o amaçsız zaman diliminde buzdolabının kapağını açıp gözlerini rafların arasında gezdirenler de birazdan ağzına tıkacakları şeyin kendilerine hiç de iyi gelmeyeceğinin pekala farkındadırlar değil mi?
Olmadık bir anda, olmayacak bir kişiye, en olmayacak lafı sokan da hayatın bütünü içinde hiçbir şey ifade etmeyecekken bir anlık öfke uğruna, canı poğasına, arabasının kapısını açıp dışarı çıkmakta olan da hiç şüphesiz olacakların ihtimallerinin farkındadır aslında. Telafisi olmayan ihtimallerden karanlık sonlu ihmallere, zehirli ilişkilerden küpüne zarar asabiyete kadar neredeyse herkes neredeyse her konuda iyi ve kötünün farkında. Peki ama neden bazılarımız bile bile ladesler gibi, dahası sonucunu gayet iyi bilmekle birlikte yine de karanlık yolu tercih eder? Bu gibi yanlış görünen kararlara mı el eder?
Bilmeden yapılanlara hata diyeceksek böyle durumlara ne demelim? Güzel hatırımız için bir anlık kabul edelim. İnsan evladı rasyonel, yani akılcı, mantıklı bir varlık. Kararı etki edemeyecekse ne anladık biz o akıldan? Ne yapacağız çeyiz sandığında küflenen mantığı?
Bu bölümde insanın çoğu zaman bile isteye kendine ettiği kötülüklere bakacağız. Adı konmamış hüznümüz ve öfkemizin kuytusunda Ferdi Tayfur konserinde kendini jiletleyen Yağızoğlanlardan farksız hallerimizi ayna tutacağız. Yetmez gibi, var mı bu derdin şifası diyenlerin heybesine yine hadsizce tavsiyeler dolduracağız. Addin Aşan Yaşam rehberi başlıyor.
Her zaman olduğu gibi kavramlar sözlüğünde bir sayfalarımızı tamamlayalım. Çok basit iki tabiri anacağım. Zaten biri diğerinin türevi. İlk başta ele alacağımız konu sabotaj gelişinden de anladığınız üzere Fransızcadan dilimize geçmiş. Hatta bütün dünya dillerine Fransızcadan geçmiş. Çünkü kökenini Fransa'dan alıyor.
1800'lerin sonlarına doğru yani sanayi devriminin o hararetli döneminde hızlı, kuralsız ve insanları dışlayan o makineleşme sürecine isyan eden Fransız işçilerin daha doğrusu henüz işçi ünvanını kazanmamış ama Fransız meslek erbaplarının isyanından, eylemlerinden alıyor ismini. Bu İngiltere'de duymuşsunuzdur yine sanayi devriminde işte Luddite hareketi de vardır benzer şekilde yani bu Fransa'daki isyankarların, asilerin makinelere o kalın tahta ayakkabılarıyla ya da daha doğru bir tabirle çarıklarıyla bizim tabirimizde saldırıp parçalamalarını temsil ediyor. O terliklere, ayakkabılara, çarıklara Sabo dendiği için... Onlara da sabocu, sabotajcı, işte saboteur denmiş ve dünya dillerine de öyle aksetmiş. Bilmiyorum hatırlayanlar olur mu ama bir dönem özellikle hastanede hemşirelerin, hasta bakıcıların, hekimlerin ayağında böyle standart bir terlik vardı. Bugün yerini Crocs'ların aldığı Sabo terlikler vardı. İşte o Sabo terlikler de isimlerini ondan alıyor. Ama bir Google aramasıyla o bahsettiğim tahta ayakkabıları, çarıkları da bulabilirsiniz hepiniz.
İşte rivayet odur ki, o dönemin asileri makinelere o terliklerle saldırdığı için onlara da saboteur, sabotajcı denmiş. Peki ne anlama geliyor? Özünde bir işçi eylemi tabii ancak zamanla bir süreci kasıtlı olarak bozmayı hedeflediğinden sabotaj da bunu içeriyor. Yani bir eylemi, bir gidişatı, bir düzeni kasıtlı olarak durdurma, engelleme, işte bozguna uğratmayı tanımlıyor.
Nasıl karşılıkları var? Askeri karşılıkları var, siyasi karşılıkları var, işte mesela casusluk amaçlı sabotajlar var, askeri amaçlı var, siyasi amaçlı var ki memleketimizde türlü çeşidine şahidiz. Bir de psikolojik izdüşümleri var, kuşkusuz. Biz birazcık bu bölümde yine tahmin edeceğiniz üzere psikolojik izdüşümlerine bakacağız. Türk Dil Kurumu sözcüğü sabotajı baltalama ve aksatma olarak tanımlıyor. Bir de asıl bu bölümümüzün konusu olan öz sabotaj diyebileceğimiz bir konu var. Yani self sabotaj dediğimiz kavram. Yani kendini baltalama, kendini aksatma olarak da adlandırabileceğimiz bir modern yorum da diyebiliriz.
İnsanın kendi kendini baltalaması, kendi işini aksatması, bile isteye yanlış kararlar vererek, yanlış yollara saparak kendi hayatında olmadık. Pürüzler yaratma hali, öz sabotaj. İşte bölümümüzün konusunu da asıl bu oluşturacak. Bu altlıyı attıktan sonra gelin bakalım niye kendimizi bu kadar hırpalıyoruz? Neden bildiğimiz halde yanlış yollara sapıyoruz?
Bu bölümü hazırlarken her bölümde yaptığım gibi kendi içime kapanıp hafızamı yokladım. Kendi kendimi baltaladığım, mayınlar döşediğim rotamda seksek oynadığım örnekleri hatırlamaya çalıştım. Zar zor kabuk bağlamış yarayı kanatacağını bile bile kaşımak gibi biraz. sahiden dert çektiğin için değil, içlensin diye, senin için üzülsün diye annene hastalığını abartarak anlatmak gibi, kestirip atmasından fena halde korktuğun halde karşılıklı sınırları zorlamak için çile çektirdiğin bir sevgili gibi. Sizler gibi benim de böylesi sayısız hatıram var. Bir kısmını epey derine gömmüşüm. Üstünü ıvır zıvır dertlerle örtmüşüm. Fakat yine de lodos estimi arada kokusunu yukarı vuruyor yine.
Boşa sıkıntısını çektiğim kararların hepsinin ihtimallerini biliyordum. Pek az musibet aklımın köşesinden hiç geçmeyen türdendi. Ama yine de hiçbirinden vazgeçmedim. İnadımı terk etmedim. Aynen sizler gibi. Büyüleyici sesleriyle gemileri kayalıklara çekip batıran deniz kızları misali, tünelin ucunda umut veren ışığın sandığım şey olmama ihtimalini de hep bildim. Ama yine de vazgeçmedim onlardan. Tıpkı sizler gibi.
Oysa tam aksine içgüdüsel olarak kendimizi sürekli korumamız, kollamamız, tehditlerden uzak durup tehlikelerden kaçınmamız gerekmiyor muydu? Bilinçaltımız kulağımıza yalanlar mı fısıldıyordu? Frank uzmanlar bu açıklaması zor davranış kalıbına self-sabotaj diyor. Yani biz ne diyelim tam bilemedim ama biraz önce andığımız gibi böyle öz sabotaj desek.
yeni nesil mıymıntı rock grubu izlenimi verse de kendini baltalamaya da mesela, değil mi? O da bir BDSM ayinini andırıyor ama ne dersek diyelim. Sanıyorum ne kastettiğimiz ortada. İnsanın bile isteğe neden yanlış ya da sakıncalı ihtimallere meylettiğine bakacağız. Bile isteğe vurgusu önemli. Meselemiz bilmeden içine düşünen durumlar ya da cehaletten kaynaklanan hatalar değil asla.
belki onlara da başka bir fırsatlarda bakarız elbette. Kişinin iyi, doğru, garantili, tescilli olanı seçmek yerine zararlı olanlara meyili epey bereketli konu. Benim de zihnimde buna yönelik birçok film, roman ve şahit olduğum hatta bizzat kendi yaşadığım birçok olay var. Fakat belki haddini aşan yaşam rehberinin bağlam bütünlüğü içinde bize en iyi yolu gösterecek çalışma yine notlarımı karıştırırken karşıma çıktığım.
Merhaba, ben Ezgi Emel. Felsefe, psikoloji ve sosyoloji hocasıyım. Mecbur Muyum? hepimizin kabullendiği toplumsal normlara entelektüel bir başkaldırı. Siz de ezberlenmiş doğrulara karşı açtığım bu savaşta bana eşlik etmek isterseniz PodB'yle birlikte hazırladığımız Mecbur Muyum? podcast'ı dinleyebilirsiniz. Mecbur Muyum? podbimedia.com ve tüm podcast platformlarında yayında.
Ya ne güzel şarkı dinliyorduk, reklam girdi araya. Arkadaşlar arayı açmasak iyi olur. İyi olacak notlarım ama çalışmak lazım. Çalışan Demir Işıldar. O söz öyle mi diye.
Australia New South Wales Üniversitesi'nin 24 farklı ülkede yürüttüğü bir çalışmaya bakalım. İnsanın neden kendini baltalama eğilimi gösterdiğine odaklanıyor. Kişinin nasıl olup da bile isteye, kendine ya da başkalarına zarar veren seçimler yapmaya devam ettiği sorusu akademik merakı bile tetikleyen türden belli ki. Üstelik araştırmada incelenen senaryoların bir kısmında bu kişiler yaptıkları kasıtlı yanlış tercihler sonucu cezalandırılsalar dahi yine aynı koşullarda yine aynı kararları veriyor, inatlarını koruyor. Araştırmanın başında üniversitenin psikoloji fakültesinin davranışsal sinir bilimi ve deneysel psikoloji alanından bir uzman bulunuyor.
Birazdan ayrıntılarına gireceğim ama sonuç analizindeki bir tespiti en başta aktarmak istiyorum. Diyor ki uzmanımız, bu çalışmada bazı insanların yaşadığı deneyimlerden hiçbir şey öğrenmediğini gördük. Bu gruptakiler zarardan kaçınmak için motive olduklarında ve dikkatlerini verdiklerinde bile sorun yaratanın kendi davranışları olduğunu fark edemiyorlardı. Ne kadar güzel bir özet değil mi? Farklı cinsiyet, yaş ve kültür gruplarından deneklerini incelendiği bu çalışmada ki unutmadan her bölümde olduğu gibi meraklısı için bağlantılarını, bölüm notlarını ekliyorum bu çalışmanın. Kullanılan yöntemlerden biri bu amaçla yazılmış özel bir bilgisayar oyunu olmuş. Her oyun gibi temel amaç mümkün olduğunca çok puan kazanmak ve birinci olmak. Bu kurguda oyuncuların ekranına iki gezegen görseli yansıtılıyor ve bir tanesini seçip tıklamaları isteniyor.
Bu ihtimallerden biri riskli, dolayısıyla puan kaybettiren türden. Diğeri ise hiçbir risk taşımayan ve benzer puan kazandıran türden. Yani daha basit bir anlatımla iki seçenekten biri çok puan kazandırma ve kaybettirme potansiyeline sahipken, diğeri hiç kaybettirmemekle birlikte kazandırdığında da az puan toplayacağınız şekilde kurgulanıyor. Yani bu açıdan birazcık finansal yatırım araçlarını dağındırıyor. Ne kadar çok risk alırsanız kazanma ihtimaliniz de o kadar artıyor. Fakat oyuncular ilk başta hangi gezegenin hangi kategoriye ait olduğunu bilmiyor. İşte Jüpiter'e tıkladığında kayıp mı edeceğim, kazanacağım mı? Uranus'a tıkladığında falan filan. Bunları bilmiyorlar.
Ama üç tur oynadıktan sonra bu deneyin yöneticileri, katılımcıları tekrar topluyorlar ve tek tek onlara bütün gezegenleri anlatıyorlar. Hangisi riskli, hangisi emniyetli ve onlara ezberletiyorlar. Hatta ezberlediklerinden emin olmak için bir sonraki tura geçmeden önce bir test yapıyorlar ve her oyuncunun bütün gezegenlerin kategorisini, etiketini ezberlediğine emin oluyorlar. Benzetmediği hata olmazsa eğer, hani derler ya teşbihte hata olmaz, bir bakıma bu durum işte Levi Mahfuz'un tüm sayfaları hatmedilmiş, kişiler karşısına çıkacak her ihtimalin eğrisini doğrusunu öğrenmiş türden bir senaryo. Böylece uzmanlar oyunu yeniden başlatmışlar. Yani bilen oyuncularla. Mantıklı bir öngörü de düşündüğümüzde önceki üç turda bu oyunu oynayan, işte eğrisini doğrusunu öğrenen, sonra uzmanlardan gezegenlerin artık hangisinin riskli, hangisinin puan kazandıran türden olduğunu dinleyen, bunu ezberleyen kişilerin bu bilgiler ışığında tercihlerini değiştirerek puan kazanacaklarını ve buna yönelik ihtimalleri seçecekleri beklenir değil mi? Öyle de olmuş ama herkes de değil. Bazı oyuncular kurgudaki yanlış seçimleri yapmayı inatla sürdürmüş bu deneyde. Araştırma ekibi bu gruba zorlayıcı ya da aslında daha doğru bir ifade olmakla birlikte kulağa garip gelse de zorlantılı ismi vermiş.
Bu grubun yanlış tercih yaptığını bilse de stratejik açıdan doğru kararlar verdiğini düşünme eğilimine sahip olduğu anlaşılmış. Bu çalışmaya aynı grupla 6 ay sonra yeniden geçilmiş. Aynı bilgi seviyesiyle aynı oyun, aynı ihtimallerle tekrarlanmış. Sonuçta bir bakıma fenomen olarak adlandırabileceğimiz bu davranış kalıbı ışığında 3 farklı insan tipi ortaya çıkmış. İlk grup duyarlı olarak adlandırılmış.
Bunlar hangi gezegenin puan kaybettiğini hızla fark edip kendilerine söylenmeden önce davranışlarını kendi başına değiştirenler, geliştirenler olmuş. İkinci grupsa farkında olmayanlar şeklinde adlandırılmış. Bunlara biz habersizler de diyebiliriz. Oyunun ilk turlarında neden puan kaybettiklerini fark edememiş fakat gezegenler konusunda bilgilendirildikten sonra seçimlerini değiştirmiş bu gruplar, yani habersizler. Son grup ise en başta anlattığımız ve andığımız zorlantılı heyet. Neden puan kaybettiklerini, hangi seçeneklerin hatalı olduklarını bilmelerine rağmen kararlarını değiştirmeyen, zararlı seçeneği tercih etmeye devam edenler.
bu üç farklı insan türünün dağılımını merak etmiş olmalısınız. Onu da aktarayım. Öyle çok da umutsuz bir sonuç yok baştan söyleyeyim. Şimdi bu çalışmanın sonucuna göre katılımcıların %26'sının duyarlı, %47'sinin habersiz, %27'sinin ise zorlayıcı olduğu ortaya çıkmış. Bir başka deyişle neredeyse 3-4 kişiden biri hatayı, yanlışı bile isteye tercih ediyor.
Araştırma yürüten akademisyen grubu bu sonucu yaşamdaki her olumsuzluğu rastgele hatalar olarak değerlendiremeyeceğimizi şeklinde yorumluyor. Hatta bir adım daha öteye taşıyarak bazılarının sonuçları bildiği halde neden zararlı maddeler kullandığını bu şablonla açıklayabileceğimizi düşünüyor. Yani sandığımızın aksine bir şeyin hatalı olduğunu bilmek bizi her zaman o hatadan alıkoymuyor. Bir kere de anlıyoruz ki insan sanıldığı kadar akılcı bir varlık değil. Yine de öyle olduğuna yönelik umudumuzu kaybetmiyoruz. Bence doğrusu da o. Bu yüzden kabahatlere yönelik uyarılar, eğitimler hatta cezalar onları ortadan kaldırmıyor. O yüzden her derdin evrensel, jenerik, reçetevari bir şifası da olmuyor. İki gezegen arasındaki basit bir tercihte dahi bu kadar enteresan sonuçlara imza atan insan zihni çok daha karmaşık parametrelerle, değişkenlerle ilerleyen yaşamda çok daha düşündürücü sonuçlara imza atıyor şüphesiz.
Canımız tatlı ama bazen de yanmasını istiyoruz. Bazen küpümüzü kaşıkla doldurmaktan usanıp küpü parçalama tehlikesine rağmen elimizi kepçeye uzatıyoruz. Kim bilir belki de bazen kendimizi cezalandırmak, burnumuzu sürtmek istiyoruz. İhtimallerin listesi bir podcast yayınlananın altından kalkabileceğinden çok daha uzun. Dolayısıyla ayrıntılarına burada fazla girmeyeceğim. O zaman gelin isterseniz vakti iyi değerlendirmek adına kapanış bölümünde tüm bu bilgiler ışığında neler yapabileceğimize bakalım. Hemen her konuda olduğu gibi hatada ısrar eden yapıdan kurtulmanın olası ilk çözümü bilişsel esneklik üzerine çalışmak.
Bunun ilerleyen yaşlarda daha da zorlaştığını unutmayın sakın. Kişiler yaş aldıkça yaşama yönelik tecrübe kazandığını sanma hissi artıyor. Bu da o zamana dek aldığımız kararların bize stratejik olarak bile olsa hep doğru görünmesine yol açıyor. Diyoruz ki bu zamana kadar geldiysek demek ki doğru kararlar aldık. Demek ki bundan sonraki kararlarımız da öyle. Bu da neyi getiriyor? Kaçınılmaz bir düşünce kireçlenmesini doğuruyor.
Zihnimizi ötekilere yönelik esnetmek en doğru başlangıç yöntemlerinden biri. İkinci adımımız ise bilgiler ve tecrübeler arasında köprüler korumak. Zihni köprüler, fikirsel köprüler. Zorlantılı yani zorlayıcı kişiler neyin doğru olduğunu bilseler dahi bunu davranışa dönüştüremiyorlar. Bu bilgiyle eylem arasındaki açıkta kapanamadığı için bilinçli bir farkındalık geliştirilemiyor. Dolayısıyla bir davranış pratiğine ihtiyacımız var burada. İşte bu da bilgiler ve tecrübeler arasında kuracağımız köprülerle ortaya çıkacak.
Bunun için küçük adımlar da yeterli. Öyle hani dünyayı fethetmemiz, aya roket yollamamız gerekmiyor. Örneğin zararlı olduğunu bildiğiniz bir kötü alışkanlık, her neyse işte bir yeme alışkanlığı, içme alışkanlığı, adını siz koyun. Bunu tamamen hayatınızdan pat diye çıkartmak yerine onsuz sadece bir gün. ya da yarım gün geçirmeyi denemek bile yaratacağı özgüvenle umulmadık sonuçlara vesile olabilir. Son yöntemimiz ise destek, yardım ve müdahale kanallarını açık tutmak. Biraz önce de değindiğim gibi inanması ne kadar zor gelse de zorlantılı bireylerde ceza veya bilgi bile
tek başına yeterli olmuyor. Destekleyici sosyal çevre veya profesyonel müdahale, öğrenme ve davranış değişimlerindeki en kritik unsurlardan biri. Ama ne şartla? Kanallarımızı buna açık tutma şartıyla itiraz ettiğimiz sürece etrafımızda ne tecrübelere şahit olursak olalım, ne tavsiyeler alırsak alalım, hiçbiri kar etmiyor şüphesiz.
Meşhur sözdür hani derler ya, tüm düşmanları toplansa insanın kendine ettiği kötülüğü edemez. Doğru. Belki de. Ama madem kendi bulduğumuzu kendimiz ediyoruz, bir de öteki türlüsünü edip bulacağımıza bakmak da fena olmayabilir. Adlini aşan yaşam rapperi hadsizliğine önümüzdeki bölümde devam edeceğiz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.