Podcast

Zorluklar Karşısında Daha Sağlam Durabilmek: Psikolojik Dayanıklılık

Yakın İlişkiler

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dayanıklı olmak ne demek? Zorluklar üzerimize üzerimize geldiğinde onlara karşı nasıl daha güçlü durabiliriz? Bunu sağlamak mümkün mü? Biz yetişkin olarak bu dayanıklılık halini geliştirebilir miyiz? Yoksa bu böyle doğuştan gelen bir özellik mi? Yakın İlişkiler'in bu bölümünde psikolojik dayanıklılık konuşuluyor.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.528 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Bugün sizlerle dayanıklılık konusunu konuşmak istiyorum. Dayanıklı olmak ne demek? Zorluklar üzerimize üzerimize geldiğinde onlara karşı güçlü kalmak, dayanıklı kalmak nasıl olur? Böyle bir şey mümkün mü? Bunları biraz konuşmak istiyorum. Böyle bir şey mümkünse mesela bunu çocuklarımıza nasıl öğretebiliriz? Biz yetişkin olarak bunu geliştirebilir miyiz? Yoksa bu böyle doğuştan gelen bir özellik ve bundan sonra değişmeyecek mi?

Bunların hepsine bir girelim istiyorum. Neden? Çünkü bence zaten ülkemizde yaşayan insanlar olarak hepimizin dayanıklı olmayı öğrenmesi gerekiyor. Çünkü hayat bize limonlar vermeye, limonları da geçtim hani böyle olmamış taşlar vermeye devam ediyor. Biz onları alıp iyi bir şeyleri dönüştürmeye çalışıyoruz. O yüzden nasıl yaparız bunu? Bunu aslında anlamamız lazım.

Çünkü belli ki toplumsal iyiliğe kolayca ulaşamayacağız. O zaman hiç olmazsa bireysel olarak veya işte küçük kendi gruplarımız içerisinde biraz daha iyilik halimizi artırmaya çalışalım. Bunu yaparken diğer taraftan toplumsal olarak da çabamızı geride tutmayalım tabii ki. Diyerek toplumsal mesajımı da vermeye çalıştım. Biliyorsunuz zaten yani bu benim bütün podcastlerimin içinde bu duygu her zaman yer alıyor.

Transkriptin tamamını oku

Gelin şöyle bir soruyla başlayalım. Dayanıklı olmak ne demek? Dayanıklı olmak deyince insanın gözünde hani böyle başına her türlü zorluk gelse de böyle o zorlukların içerisinden yüzünde bir mimik bile oynamadan geçen, işte böyle güçlü, kaslı, yıkılmayan bir insan geliyor. En azından benim gözüme öyle bir insan geliyordu eskiden.

Dayanıklı olmak. Hani böyle işte rüzgar, kar, yağmur, çamur hayatın metaforları içerisinde hiçbir şey olmuyor bu insana. Yürümeye devam ediyor. Ve aslında bu arada mesela bir önceki bölümde hatırlar mısınız bilmiyorum toksik masküdenlik hakkında konuşmuştuk biraz. Oradaki toksik masküdenlikte de bu var. Hani böyle mesela erkek dediğin dayanıklı olur. Hiçbir şeyden yıkılmaz falan. Bunlar hep bizim böyle gözümüzde canlanan maalesef kavramlar.

Halbuki arkadaşlar, dayanıklı olmak bu demek değil. Dayanıklı olmak tam olarak düştüğünde kalkmak demek. Düşeceksin ve kalkacaksın demek. Farkındaysanız iki önemli kavramdan bahsediyorum. Düşebilmek ve kalkabilmek. Bir kere dayanıklılık sürekli güçlü olmak değil, sürekli güçlü görünmek değil. Her şeye katlanmak, tamamen susmak demek değil. Acıyı bastırmak hiç değil.

Tam tersine düşmek önce ve sonra ayağa kalkmak demek. Şimdi hayatta hepimizin başına bir sürü sıkıntı geliyor. Yani Türkiye'de yaşamaktan bahsettim. Bu tabii ki birçoğumuzu bazı olumsuz durumlarla ilgili daha bu durumları yaşama ihtimalimizi arttırıyor. Biliyorum, farkındayım. Ama onun dışında da yani bireysel hayatlarımızda birçoğumuzun potansiyel travmalara maruz kaldığı bir zaten dünya sunuyor bize. Potansiyel travma derken ne demek istiyorum? Şimdi başımıza gelen olumsuz olaylar mutlaka travma olmak zorunda değil. Zaten travma kavramı çok

yanlış bir şekilde, çok hafife alınır halde kullanılıyor. Ve başka bir bölümü bu konuya mutlaka ayırmak istiyorum. Travma nedir, ne değildir? Bunu konuşmak istiyorum. Ama bu bölümde böyle biraz hızlıca geçerek şunu söyleyeceğim. Başımıza gelen her kötü olay travma değildir. Başımıza gelen kötü olaylar potansiyel olarak travma olabilirler. Ama bizim o olaya nasıl yaklaştığımız

Ve o olayın bizim üzerimize kalıcı bir iz bırakıp bırakmaması aslında durumdan duruma göre değişebilir. Araştırmalar şunu gösteriyor aslında. İnsanlar zor bir durumla karşılaştıklarında ya da bir kayıp yaşadıklarında genel olarak dört farklı yola girebiliyorlar. Ve bunların oranlarını da size söylemek istiyorum. Birinci grup diyeyim. Travmadan sonra çok yoğun semptomlar yaşamaya başlıyor.

Kaygılanıyor, çok yoğun kaygı yaşıyor, kabuslar görüyor, uykusuz kalıyor. Böyle çok ağır tepkiler, yoğun semptomlar bir türlü geçmiyor, kronikleşiyor. Bu tepkiler bazen bir yıl, iki yıl, bazen daha da uzun sürüyor insanların destek almaması üzerine. Neredeyse yani bu travma sonrası halde kişiler sıkışıp kalıyorlar. Bu çok sık görülen bir durum değil ama o kadar nadir de değil. Yani genellikle toplumun %5 ile %30'u böyle bir tepkiye düşüyor. İkinci grup travma sonrasında başta böyle daha hafif sıkıntılar yaşıyorlar.

Biraz kaygılanıyorlar, bazen uykusuz kalıyorlar, iştahlarında değişiklikler oluyor ama idare ediyorlar yani çok kötü durumda olmuyorlar. Ama sonra zamanla bu belirtiler ağırlaşıyor. Yani hatta bazen posttravmatik stres sendromu dediğimiz duruma dahi dönüşebiliyor. Başta hafif olsa da o tepkileri aslında böyle biraz bastırılmış ya da inkar edilmiş tepkileri oluyor. Sonra artık bastırılamaz hale geliyorlar ve patlıyor. Bu da aşağı yukarı toplumun %15-20 civarında bu tepkiyi görüyoruz. Bir başka grupta ki bu grubun adı iyileşme grubu bu insanlar travmadan hemen sonra çok sarsılıyorlar. Günlük hayatlarını sürdüremeyecek kadar yoğun semptomlar yaşıyorlar gerçekten. Bu bazen bir yıl iki yıl sürüyor. Yaz

kadar uzun sürüyor ama sonra zaman içerisinde yavaş yavaş toparlanıyorlar yani zor bir süreç ama bu insanlar sonunda dengeyi buluyorlar yani bir şekilde o dengeyi buluyorlar en yaygın olan yani dördüncü grup ise dayanıklılık grubu Yani bugünkü konumuzun grubu. Baktığımızda bu insanlar ilk başta sarsılıyorlar. Birkaç hafta boyunca sarsılıyorlar. Kabuslar görebiliyorlar, uykuları bozulabiliyor. Gerçekten yani o acıyı yoğun bir şekilde hissediyorlar.

Ama sonra toplanıyorlar, toparlanıyorlar ve işlevselliklerine devam ediyorlar. Ve ilginç olan durum ise şu, uzun yıllar boyunca bu halin, bu şeklin çok az insanda gözüktüğü ve böyle davrananların da yani biraz sarsıldıktan sonra birkaç hafta içerisinde normalden insanların neredeyse bir inkar mekanizması içerisinde olduğu düşünülüyor. Ama artık bununla ilgili yapılan yüzlerce araştırma var ve anlaşılıyor ki bu aslında dayanıklılık. Yani ilk başta tepki vermek çok normal. Düşmek, en başta söylediğim şey düşmek çok normal. Ama sonra toparlanmak ve bunun birkaç hafta içerisinde yavaş yavaş dengeye girmesi ve toparlanmaya başlamak dediğimiz şey aslında dayanıklılık.

Yani herkes travmadan sonra mutlaka uzun süreli bir çöküş yaşamak zorunda değil. Büyük bir çoğunluk bir şekilde dengesini bulmayı başarıyor. Şöyle bir yerden de söylemiyorum, lütfen öyle anlamayın yani. Eğer siz bunu yapamıyorsanız, güçsüzsünüz, zayıfsınız değil. Belli ki sizin zor durumlarla baş etme sisteminizde biraz daha üzerine çalışılabilir yerler var. Ve belki yaşadığınız travma, ağır bir travma, belki daha önceden birikmiş zorlukların artık böyle yönetilemez bir hale gelmesiyle ilişkili, belki

zamanı itibariyle ya da olayın önemi itibariyle sizin sinir sisteminizin kaldıramayacağı bir yoğunlukta bunların hepsi anlaşılır şeyler ama şunu biliyoruz eğer sizde ilk başta çok yoğun bir tepki veriyor ve o tepkiyi kronik bir şekilde uzun yıllar boyunca sizinle taşıyorsanız ya da bir olayın üzerinden gerçekten uzun bir zaman geçmiş durumda ilk başta iyiyken sonradan siz bu böyle yoğun semptomları yaşıyorsanız o zaman mutlaka destek almak için doğru noktadasınız ve psikolojik destek alırsanız aslında bunun üstesinden çok daha kolay gelebilirsiniz. Bunları hatırlatmakta fayda var ama Bugünkü konumuza geri dönüp dayanıklılığa geri dönünce şunu söylemek istiyorum. Başta etkilenmemiz ama sonra toparlanmamız doğal olan, normal olan, dayanıklılık içeren bir yaklaşım. Şimdi dayanıklılık hiçbirimize doğuştan gelen bir şey değil ya da hepimize doğuştan gelen bir şey. Ben de ikincisine inanıyorum aslında. Ama birincisinin de geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani bunu söylediğim şeylerin ikisinin de geçerli olduğunu düşünüyorum aslında. Şunu kastediyorum.

Türü itibariyle çok dayanıklı bir türüz. Başımıza gelen zorluklarla baş etme becerisi ve farklı çözümler bulma becerisi ve bir şekilde dirayetle devam etme becerisi insan türünde var olan bir beceri. Yani bu bakış açısıyla doğuştan zaten hepimiz bu özelliklere sahibiz. Diğer taraftan çocukluktaki deneyimlerimiz bu özelliklerimizin ortaya çıkıp çıkmamasını da önemli ölçüde belirleyebiliyor. O yüzden ikisi de geçerli diyorum. Peki dayanıklılık kapasitesi çocuklukta nasıl oluşuyor? Bunu bir konuşalım. Ama önce isterseniz minik bir ara verelim. Ondan sonra hem çocuklarda bu nasıl oluşuyor onu konuşalım. Hem sonra yetişkinlikte dayanıklılık nasıl güçlendirir onu konuşalım. Bunların hepsine geri geleceğiz. Önce minik bir ara.

Evet, geri geldik. Şimdi çocuklardaki dayanıklılıktan bahsediyoruz ve bu kapasiteyi nasıl oluştururuz? Bunlardan bahsediyoruz. Çünkü, az önce de söylediğim gibi, bu kapasite bizde olsa da aslında bunun temelleri çocuklukta atılıyor. Birincisi ve en önemlisi tabii ki güvenli bağlanma. Yani çocuk ihtiyaç duyduğunda, yanında birilerinin olduğunu, sırtını yaslayabileceği birilerinin varlığını bildiğinde dayanıklılığı güçleniyor.

Yani bu hep anlattığım parkta oynayan çocuğun düştüğünde ya da işte orada bir çocukla tartışmaya girdiğinde kafasını çevirip onu seven bir yetişkinin orada olduğunu görmesi, gözlerinin üzerinde olduğunu görmesi, bir ses çıkartırsa hemen yanı başında bitebileceklerini bilmesi çocuğu gerçekten inanılmaz dayanıklı kılıyor. Tabii ki yetişkinlikte de geçerli ama çocukluktan başlıyor. İkincisi, yine hep üzerine konuştuğumuz bir konu, duygularımızın bilincinde olmak, farkında olmak, duygularımızı adlandırabilmek. Yani çocuklarımıza üzgün olduklarını, korkmuş olduklarını, heyecanlı olduklarını, gergin olduklarını, hayal kırıklığına uğramış olduklarını, yani böyle farklı duyguları öğretebilmemiz lazım.

Bu duyguları öğrenip ifade edebildiklerinde gerçekten aslında çok büyük bir yol kat ediyorlar. Özellikle de bu arada hemen bir parantez açıp yine toksik maskülenliğe bir bağlayayım bunu. Yeni konuştuğum için konu zihnimde daha parlak diyeyim. Erkek çocuklarına Çok küçük yaşta bile, işte erkek dediğin ağlamaz, sil gözyaşını, kalk, kız gibi ağlama falan gibi şeyler çok söyleniyor maalesef. İşte bunlar aslında daha çocukluktan toksik masküdenliğin tohumlarını atmak. O yüzden ne olur böyle şeyler yapmayalım. Tam tersine, kız erkek fark etmeksizin çocuklarımıza duygularını öğretelim. Üzülmelerine, ağlamalarına, hayal kırıklığına uğramalarına alan açıldım. Ve bununla beraber hemen bir sonraki noktayı söyleyeceğim. Lütfen, lütfen, lütfen üzülmelerine, ağlamalarına ve hayal kırıklıklarına izin verelim. Yani bırakalım üzülsünler. Sadece söylemeye çalıştığım duygularını hissetsinler değil. Gerçekten üzücü olaylarla da karşılaşabilsinler. Gerçekten hayal kırıklığı da yaşayabilsinler. Yani her istediklerini yapmayalım. Ya da aman üzülmesinler diye pervane olmayalım. Aman sakın kızmasınlar. Aman sakın sevmedikleri bir şeyle karşılaşmasınlar diye onların etraflarına sürekli ama sürekli bir tampon örmeyelim. Çünkü aslında unuttuğumuz bir şey var.

Tıpkı aşılar gibi küçük yaşta karşılaştığımız küçük dozdaki mutsuzluklar, bize yetişkinlikteki büyük dozdaki mutsuzlukları hazırlıyor aslında. Yani bedenimize, ruhumuza, zihnimize küçük yaşta bazı ürünlerle bazı üzüntüleri, bazı hayal kırıklıklarını, bazı öfkeleri alabilmek ve onlarla baş edebildiğimizi görebilmek aslında yetişkinlikte, yetişkin boy bu problemlerle karşı açtığımızda bunlarla nasıl başa çıkabileceğimize dair bize fikir veriyor. Dahası kendimize güvenimiz oluyor. Ya ben bunu halletmiştim diyebiliyoruz.

Yani gerçekten de mesela biliyorsunuz ben bir anneyim bazen kızımdan örnekler veriyorum. Yani şu an kızım 8 yaşında, ona 6 yaşında bak şöyle şöyle bir şey olmuştu hatırlıyor musun? Bak nasıl halletmiştik, orada böyle böyle bir şeyler yapmıştın, sen şöyle bir çözüm geliştirmiştin diye anlattığım zaman 8 yaşında yaşadığı zorluğu çok daha kolay atlatıyor. Çünkü biliyor, daha önce yapabilmiş. Ve umuyorum ki tam da bu sebeple, bundan sonraki hayatında da karşılaştığı zorluklarda, ''Aa ben bunu yapmıştım.'' diyebileceği deneyimleri var. Ve bu sayede aslında kendisini çok daha güçlü hissedecek. Şu an 20 ile 30 yaş arasında olan grubun yaşadığı en büyük zorluklardan bir tanesi helikopter ebeveynler tarafından yetiştirilmiş olmaları. O grup ebeveynler çocuklarının problem yaşamasına çok izin vermediği için şu anda o gruptaki gençler, genç yetişkinler

Hayatta bir zorlukla karşılaştıkları zaman tam olarak nasıl mücadele etmeleri gerektiğini bilmiyor. Nasıl hakkını savunması gerektiğini ya da düştüğünde nasıl kalkabileceğini bilmiyor. Öyle olduğu için de aslında çok zorlanıyor. O yüzden de kesinlikle küçük zorluklara izin vermemiz lazım. Yine benzer şekilde çocuklarımıza model olabilmemiz lazım. Yani ben de zorluklarla karşılaşıyorum, ben de düşüyorum ama sonra kalkıyorum. Yani, ah bak bugün ağlıyorum, şu anda sinirliyim ya da işte ne bileyim, bugün iş yerine hiç hoşuma gitmeyen bir durum oldu.

Bugün biraz mutsuzum ama yarın iyi olacağım. Ya da bugün babanla tartışıyoruz. Şu anda iyi hissetmiyoruz. İlişkimizde bir çatışma var. Ama yarın ya da akşam neyse biz iyi olacağız. Mesela bu bizim çocukluğumuzda olan çocuklar duymasın. Mutfakta konuşalım, mutfakta tartışalım. O kadar yanlış bir şeydir ki. Çocukların, ebeveynlerinin çatışabildiklerini ve çatışmaları çözebildiklerini görmeye ihtiyaçları var.

Aksi takdirde karşılarında tamamen rol yapan ebeveynlerle büyümüş oluyorlar. Küçük tartışmaları yönetebilme becerisi çocuğa aslında böyle geçiyor. Yine rutinler çok önemli çocuklar için. Aileye has belli düzenler. Böylece hani dışarıda ne olursa olsun evde bazı şeylerin normal devam ettiğini bilme hali. Ve tabii ki genel olarak umutlu bir bakış açısı. Ailede süregelen umutlu bir bakış açısı.

Yalnız burada özel rutinlerden bahsederken hemen bir şeyin altını çizmek istiyorum. Biz rutinler olayına ebeveynler olarak çok abartılı noktaları taşıyabiliyoruz. Tam da bu noktada çocukların yeteri kadar esnek olabilmesi için rutinler konusunda da esnek olmamız lazım. Yani rutin dediğimiz şey, içinde her şeyin motomot yapıldığı bir şey değildir. Rutin dediğimiz, mesela pazar kahvaltısı beraber edilirdir. Pazar kahvaltısında illa şu, şu, şu, şu yenilir değildir. Ya da rutin dediğimiz şey, yatmadan önce ılık bir duş alınır ve bir kitap okunurdur. İlla saat 8.15'te duşa girilecek ve 8.30'da yatakta kitap okunacak demek değildir. O yüzden ne olur çocuklarımıza esnek olmayı öğretelim çünkü dayanıklılık esneklikten geçiyor. Bu da beni yetişkinliğe getiriyor zaten. Ne kadar esnek olabilirsek, ne kadar bir şey değiştiğinde, planlar değiştiğinde ona uyum sağlama becerisini geliştirebilirsek o kadar aslında dayanıklılığımız artıyor. Çok somut bir örnek gözünüzde canlandırmak istiyorum. Bir dal düşünün, ağaç dalı. O dal ne kadar esnekse o kadar dayanıklıdır. O dal ne kadar sert ve rijitse o kadar onu azıcık esnetmeye çalıştığınızda kırılır, elinizde kalır. İnsan ruhu da aynen bu şekilde. Yani ne kadar esneyebilirsek o kadar dayanıklı oluyoruz. Yetişkinlikte esnekliğimizi artırmakla ilgili yöntemleri daha önce esneklikle ilgili kaydettiğim bölümde anlatmıştım. Ne olur bu bölümü dinliyorsanız o bölümü de dinleyin. İşinize çok yarayacağına eminim.

Onun dışında dayanıklılığımızı sosyal destek güçlendiriyor. Yani bizim tıpkı çocuklarda bahsettiğim güvenli bağlanma gibi bize güven veren ilişkilere, böyle omuz omuza savaştığımızı hissettiğimiz insanlara ihtiyacımız var. İlla her olayda birileriyle birlikte savaşmamız gerekmiyor. Ama şu duygu çok önemli.

Benim ihtiyaç anında arayabileceğim biri var. İhtiyaç anında yanıma çağırabileceğim biri var. İhtiyaç anında bir telefon açtığımda beni anlayabilecek biri var. Bu çok çok kıymetli bir şey. Bir başka yine önemli faktör anlam yaratabilmek. Yani bir zorlukla karşılaştığımız zaman dönüp bakıp ben buradan ne anladım, ne öğrendim, nasıl ilerledim diyebilmek. Çünkü hayatta başımıza bir sürü zorluk geliyor. Ama o zorluklardan çıkardığımız anlamlar, travma sonrası büyüme dediğimiz şey çok kıymetli.

Yani evet bunlar benim başıma geldi ama bunların sonucunda ben böyle bir insan oldum. Bu başıma gelmeseydi böyle bir insan olmayacaktım. Başka türlü bir insan olacaktım. O da belki yine iyi bir insan olacaktı. Ama bu zorluk sayesinde piştim aslında diyebilmek. Ve bir yandan da zorluklardan geçerken verdiğimiz tepkilerle ilgili kendimize şefkat gösterebilmek. O kadar sık şunu duyuyorum ki, ben niye böyleyim? Neden böyle bir dönemden geçerken bu kadar uykum bozuluyor? Neden kendimi bu kadar kötü hissediyorum? Neden böyle oluyor? Çünkü insanız. Tabii ki kötü hissedeceğiz. Tabii ki uykularımız bozulacak. Tabii ki iştahımız kaçacak ya da tam tersi iştahımız artacak. Tabii ki heyecanlanacağız, tabii ki böyle kendimizi küçük bir çocuk gibi hissedeceğiz. Bunların hepsi çok normal bedensel tepkiler. Kötü duygulardan kaçamayız. Kötü duyguların bir işlevi var hayatta. Kötü duygular yokmuş gibi davranmak ya da kötü duyguların hiç yaşanmaması için sürekli mutlu olmaya çalışmak bize hiç iyi gelmiyor. Tam tersi bütün bunların hepsini biraz daha yaşanması gereken durumlar olarak bakabildiğimizde.

Kötü bir hisse mesela izin verdiğimizde o his biraz durup gidiyor. Halbuki biz ona ben neden bunları yaşıyorum gibi davrandığımızda çok büyük bir anlam yüklüyoruz ve o bizimle kalmaya devam ediyor. Biraz da bizi ziyaret etmiş çok da hoşlanmadığımız davetsiz bir misafir gibi davranmak gerekiyor olumsuz duygulara ya da işte o esnadaki davranışlarımıza. Geldin, gelmek zorundaydın. Biraz kal ama git. Yani ben seni uzun uzun ağırlamak istemiyorum gibi davranmamız gerekiyor. Ve tabii ki biraz da küçük adımların gücü diyoruz. Yani bir genel olarak zorluklarla böyle büyük değişimler sonucunda baş edemiyoruz aslında. Küçük küçük adımlarla büyük değişimleri yaratabiliyoruz. O yüzden de ben yarın hep yeni bir insan olacağım doğru bir yaklaşım değil. Çünkü hiçbirimiz ertesi gün yeni bir insan olmuyoruz, olamıyoruz. Mümkün değil böyle bir şey. ancak küçük küçük değişebiliyoruz o küçük küçük değişimlerin sonucunda zaman içerisinde daha büyük noktaları verebiliyoruz

O yüzden o küçük kadınları hiç küçümsemeden devam etmemiz lazım. Tabii ki yetişkinlikte kurduğumuz rutinleri de ve o güven bize güvenli alan sağlayan rutinlerimizi de unutmayalım. Onlar da önemli. İşte böyle sevgili dinleyiciler. Umarım dayanıklılığın o işte her şeye rağmen dediğim gibi yüzünde böyle minik bir olumsuzluk bile oluşmadan

her zorlukla baş eden insan olmadığını, dayanıklılığın bazen fırtınalardan, kasırgalardan, yangınlardan ya da hani türlü türlü zorluklardan yine bile kırılmadan, bükülerek, biraz zarar görerek, esneyerek çıkmış ince bir dal olduğunu hatırlarsak bence bu podcast size yeteri kadar iz bırakmış olur. Hepinize yürekten sarılıyorum. Görüşmek üzere, hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)