Podcast

Akıl Sağlığıyla Kafayı Yemek: Deliliğin Tarihi

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Efendim bu bölümümüzde, insan aklının tuhaf tarihine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz! Deliliğin kutsal bir hediye sayıldığı devirlerden, bir hastalık olarak tecrit edildiği tımarhanelere uzanan sıra dışı bir macera bu... Çatalhöyük'te yapılan dehşetengiz beyin ameliyatları mı dersiniz, kara sevdaya tutulmanın bir hastalık sayıldığı ahlat-ı erbaa teorisi mi; yoksa lobotominin kanlı tarihi mi? Merak buyurmayınız, tüm bunların önündeki esrar perdesini aralayacağız. Akıllı deliler, kutsal meczuplar ve bilgelik arayanlar... Acaba hepimiz biraz kafayı yemiş olabilir miyiz?



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.404 kelime · ~12 dk okuma

Bugünlerde pek çoğumuz düzenli olarak terapiye gidiyor, psikolojik rahatsızlıkları belki de hiç olmadığı kadar önemsiyoruz. Güncel bir araştırmaya göre Türkiye'de son 10 yılda antidepresan kullananların oranı %67 civarında yükselmiş durumda. Her 10 kişiden biri ya antidepresan kullanıyor ya da hayatının bir döneminde bu ilaçlarla tanışmış. Öte yandan kişisel gelişim kampları, özel kurslar, online terapiler, bu alanda yazılan kitaplarla muazzam bir ruh ve sinir hastalıkları sektörüyle karşı karşıyayız. Günlük bir konuşmada bende ADHD var, ben depresyon sahibiyim, efendim ben bipolarım gibi cümleler adeta bir övünç kaynağı gibi sarf edilebiliyor. Özetle akıl sağlığımızla kafayı yemiş durumdayız. Desek herhalde yanlış olmaz.

Peki, mental rahatsızlıklar ne zaman bugünkü gibi ele alınmaya başladı? Geçmişte belki karakter özelliği olarak göreceğimiz davranış ve düşünüş biçimleri nasıl oldu da hastalık haline geldi? Deliler ne zaman kutsal insanlar olmaktan çıkıp toplumdan tecrid edilmesi gereken insanlara dönüştüler? Kafanızı meşgul eden bu ve benzeri deli soruların cevabı Acayip ve Garaib'in bu bölümünde sizlerle olacak. Hazırsanız başlayalım efendim.

Tarihin ilk psikiyatrik müdahale örneklerinden biri memleketimizde, Çatalhöyük'te bulundu. 2023'te genç bir erkeğe ait derisi sıyrılmış ve yuvarlak bir delik açılmış bir kafatasına rast gelindi. 8500 yıl öncesine tarihlenen bu buluntu tarihin en eski beyin ameliyatı yani trepanasyon örneği olarak da kayda geçmiş durumda. Bu delikanlı ameliyattan sonra pek yaşayamadı elbette ama kafatasıyla tıp tarihine adını yazdı.

Transkriptin tamamını oku

Bu operasyon uzun yıllar boyunca yalnızca kafa travmalarında değil, akıl hastalıklarının tedavisinde de uygulanıyordu. Çünkü epilepsi ya da şizofreni benzeri hallerin kötü ruhlardan kaynaklandığına, açılan deliklerle bu ruhların dışarıya kaçmasının sağlanabileceğine inanılıyordu. Yöntem o kadar kalıcı olmuştur ki modern dönemde bile benzer denemelere rast gelebiliyoruz. Dolayısıyla çatal höyüklü gencimiz psikiyatrik tedavi tarihinin ilk kurbanlarından biri sayılabilir.

Modern tıbbın geldiği noktayı bir an için ortadan kaldıralım. Bu gelişmeler hiç yaşanmamış gibi düşünelim. Halüsinasyonlar gören, sayıklayan, içine kapanıp kimseyle konuşmayan ya da taşkın hareketleriyle çevresini rahatsız eden birini nasıl değerlendirirdiniz? Bu kişi genetik miras, hastalık ya da beyin hasarı gibi fiziki bir durumdan yani somatojenik sebeplerle bu hale gelmiş olabilir. Veya geçirdiği psikolojik travmalardan, kötü yaşam koşullarından ve çarpık eğitimden dolayı yani psikojenik sebeplerle de delirmiş olabilir.

Veyahut tüm bu davranışları doğaüstü bir kaynağa, söz gelimi kötü ruhların bedeni ele geçirmesine ya da Tanrı'nın gazabına bağlayabilirsiniz. Bu üç teşhis biçimi de tarih boyunca denk geldiğimiz teşhisler. Önce olağanüstü yoruma bakalım. Çünkü ruhsal hastalıkları metafizik bağlarla açıklamak neredeyse evrensel bir gelenektir. Antik Mezopotamya'da ruhsal hastalıkların tanrısal kökenli olduğuna inanılıyordu. Her hastalık bir başka tanrının eli olarak anlaşılırdı. Hastalıklar Şamaş'ın Eli, Hayalet'in Eli, İştar'ın Eli gibi isimlerle kaydedilirdi.

Doktorlar da hastaların gördüğü halüsinasyonları tıpkı Freud'un rüyaları yorumlaması misali yorumlarlardı. Mesela köpek görmek kötüye, ceylan görmek hastanın iyileşeceğine işaretti. Çivi yazılı tabletlerde bugünkü psikolojik rahatsızlıkların ilk örneklerine de rastlıyoruz. Örneğin depresyon miktu adıyla umutsuzluk ve uyuşukluk hali şeklinde tanımlanıyordu. Baru denilen kahinler hayvan bağırsaklarından iblisleri teşhis eder, kurbanlar önerir, bazen de tam anlamıyla kışkış cinler kışkış, yallah cinler yallah tadında müzikli danslı ayinler yaparlardı.

Roma'da da benzer bir şekilde deliler Ay tanrıçası Luna'nın gazabına uğramış sayılırdı. Nitekim İngilizce'deki lunatic tabiri de buradan geliyor. Burada bir parantez açmak gerekirse Dolunay hep karanlık ve korkutucu hallerle ilişkilendirilmiş, kurt adam hikayeleri de hep bu gecelere denk gelmiştir malumunuz. Hala Dolunay'ın uykusuzluk ve huzursuzlukla bağdaştırılması belki atalarımızdan kalma bir mirastır.

Netice itibariyle Dolunay geceleri son derece aydınlık oluyordu ve avlanmaktan korkan ilkel insanlar için bu geceler korku ve kaos geceleriydi. Biz delilik meselesine geri dönecek olursak Yahudi geleneğinde de delilik Tanrı'nın cezası olarak kabul edilmekteydi. Danyal kitabında Babil Kralı Nabukadnezar 7 yıl süren bir psikozatağına sürüklenmiş şekilde tarif edilir. Tedavisi ise kefaret ve tövbedir. Hristiyanlık, Tevrat'ta ve diğer Yahudi metinlerinde geçen bu anlayışı devam ettirmiştir. Nitekim bugün korku filmlerinde izlediğiniz egzorsizm aslında akıl hastalıklarının tedavisi için düşünülen bir tedbirdir. Katolik kilisesinin halen daha resmi egzorsistleri vardır.

Benzer şekilde İslam toplumlarında da rukiye, havas, cin çıkarma veya Hindularda da hanumanın adıyla kötü varlıkları kovma pratikleri günümüzde de devam etmektedir. Delilik tabii ki her zaman lanet sayılmazdı. Bazen Tanrı'nın bir hediyesi olarak da kabul edilirdi. Özellikle halüsinasyon görenler, tuhaf sözler edenler kutsallaştırılırdı. Şamanlar sıklıkla çocukluklarından beri epilepsi benzeri krizler geçiren kimselerden seçilirdi. Neticede toplum bu rahatsızlıkları ilahi bir işaret sayardı.

Şamanlar ayinler sırasında transa girerler, hayvan taklitleri yaparlar, tuhaf elbiselere bürünürler, akkuğulara binip göğe yükseldiklerine inanırlardı. Bugün sokakta görseniz ürpereceğiniz bu tipler o çağlarda kutsal kişilerdi. Kutsal deli veyahut abdal olgusu neredeyse her kültürde karşılaştığımız bir olgu. Antik Günanda buna teia mania yani tanrısal çılgınlık denirdi. Sarhoşluk tanrısı Dionysos'a tapınan Maynat kadınları, coşkulu ayinlerinde bir bütün boğayı parçalayarak etini çiğ çiğ yemeleriyle ünsalmışlardı. Delfi kahinleri sıklıkla bir sarhoşluk ve ekstaz hali içerisinde kehanetlerini aktarır, şairler Musa perilerinden, aşıklar Eros'tan gelen bir delilikle yanardı.

Belki de bu yüzden Sokrates, tanrının armağanıysa delilik en büyük nimettir demişti. Kendisinin de ilahi sesler duyduğunu iddia etmesi boşuna değildi. Deliler netice itibariyle bizim bilmediğimiz bir alemi gördükleri düşünülen kimselerdi. Bu nedenle daima sarkastik ve bilgece sözler ederler, yoruma açık davranışlar sergilerlerdi. Onlar tanrının cezbesine kapılıp akıllarını aşkla yitirmiş kimseler olarak görülürdü.

Bu yüzden söylediklerine, eleştirilene de kimse darılmazdı. Erasmus'un hiciv dolu eserine, deriliğe övgü adını vermesi de bu geleneğin bir ürünü olarak görülebilir. Bu karizmatik derilerden zen ustası Ikuyu, bir insan iskeletiyle gezinir ve insanlara ölümü hatırlatırdı. Fıçıla yaşayan Diyojen, gündüz vakti elinde fenerle gezer ve yüzüne bakılacak bir adam arardı.

Aziz Simeon, ayin ortasında halka fındık fıstık fırlatır, onların samimiyetini test ederdi. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu abdalların meşhurlarından Bişri Hafi'nin bir hikayesi çok güzel olduğu için burada kaydetmek istiyorum. Bir gün gizlice halifenin tahtına oturur Bişir. Yakalanınca da dövülür. Dayak yerken kahkahalar atmaya başlar. Sebebini soranlara da, yahu ben 5 dakika bu tahtta oturdum, beni böyle dövdünüz. Halife yıllardır burada oturuyor, kim bilir onu ne kadar dövecekler der.

İşte bu mizahi bilgelik kültürümüze de yerleşmiştir. Divaneden bir söz çıkar divana sığmaz ya da defineye malik viraneler vardır, abdala malum olur gibi sözler meczuplara verilen bu kıymeti göstermektedir. Öte yandan deriliğin kutsal sayılması hastalıkları tedavi etme arayışını engellemedi. Çin'de bitkiler akupunktur ve türlü terapiler kullanılırken Hindistan'da Ayurveda geleneği hastalıkları vücut sıvılarıyla ilişkilendiriyordu.

Yunan hekimleri yeminiyle meşhur Hipokrat ve doğuda Calinus olarak bilinen Galen'de aynı çizgideydi. Onlara göre vücutta kan, sarı safra, kara safra ve balgam olarak dört sıvı bulunuyordu. Bizde ahlata erba denilen bu teori yüzyıllarca tıbbın en tebel anlayışıydı. Bu anlayışa göre bu dört sıvının dengesi bozuldu mu akıl da bozuluyordu.

Mesela kara safrası fazla olana sevdavi mizaçlı denirdi. Kara sevdaya tutulmak sözü de buradan gelir. Aşırı tutkulu aşk bile bir çeşit hastalık olarak kabul edilebiliyordu. Yine eskiden depresyon yerine kullanılan melankoli kelimesi Yunanca kara safra demektir.

Bu teoriye göre bu hastalıkların çaresi hastadan kan almak, hacamat yapmak, bitkisel kokular, uzun oruçlar ve kimi zaman işkenceye varan yöntemlerle bu sıvıları dengelemeye çalışmaktı. Burada bir S vermekte yarar var. Çünkü bundan sonra modern psikolojinin belki de en çok tartışılan dönemine göz atmamız gerekecek. Akıl hastanelerinin kökeni. Hiç şüphesiz akıl hastalıklarını yalnızca beden sıvılarından değil, davranışlardan kaynaklanan sorunlar olarak görenler de tarih boyunca mevcuttu. Bu anlayışa göre akıl hastalıklarının tedavisi hastaya ilgi, şefkat ve iyi bakım sunmaktı. 9. yüzyıldan itibaren Orta Doğu'da bimaristan yani hasta evi adı verilen mekanlar bu işe yarıyorlardı.

Tolunoğulları döneminde Kahire'de, Harun Reşit devrinde Bağdat'ta bimaristanların ilk örnekleri ortaya çıktı. Bunlar modern akıl hastanelerinin öncüleriydi. Bizdeki tımarhane tabiri de aslında bu anlayıştan gelir. Tımar okşamak, ilgilenmek demektir.

Bu kurumlarda hastalara iyi yemek verilir, müzik ve su sesi gibi hoş sedalarla hastalar tedavi edilmeye çalışılırlardı. Avrupa'da ise bu tedavi yönteminin gelişmesi için epey beklemek gerekecekti. Neredeyse Orta Çağ'dan 19. yüzyıla kadar akıl hastaları Avrupa'da ya toplumdan tecrit ediliyor ya da saray eğlencelerinde birer gösteri unsuru haline getiriliyordu.

Bimaristan geleneğinden hareketle Orta Çağ'ın sonlarında Almanya'da Narrentürme yani aptal kuleleri baş gösterdi. Bunlar Avrupa'nın farklı ülkelerine de yine aynı yüzyıllarda yayıldı. Hastalar burada tecrit ediliyorlardı önceleri. Bunların en meşhuru ve en kötü şöhretlisi Londra'daki Betlem Kraliyet Hastanesiydi.

Adını Filistin'deki Beytüllahim'den alan bu kurum, 14. yüzyıldan itibaren akıl hastanesi olarak kullanıldı. Buraya kaydolan hastaların yakınlarından yüklü miktarda bağış alınıyor, kimi zamanda başı fazla dertli akrabalar bir bahaneyle buraya yakınlarını terk ediyordu. Bütün bu bağışlara rağmen koşullar son derece kötüydü, hatta korkunçtu diyebiliriz.

Taşan kanalizasyonlardan kaynaklanan ağır bir pislik vaziyeti söz konusuydu ve hastalar son derece kısıtlı bir diyetle yaşamaya gayret ediyorlardı. Üstelik halk buraya eğlenmek için geliyor, delilere bakıp kahkahalar atıyor, hatta hastaların üzerine fındık fıstık bile fırlatıyordu. Bugün bizlerin, özellikle YouTube'da bazı freak şovları izleyip gülmemiz neyse, o dönemde de insanlar tımarhane turuna çıkıyordu anlayacağınız. 1770'de bu tımarhanelerin serbestçe ziyareti yasaklanınca bu kez geziler bilete bağlandı. İnsanlar para vererek ve bilet alarak tımarhane gezmeye başladılar. Netice itibariyle burası tam bir curcuna ve kaos içerisindeydi. Nitekim İngilizce'de bu kavramları ifade eden bedlam sözü bu hastanenin adının bozulmuş halidir. Zamanla akıl hastalarına bakış değişmeye başladı.

Özellikle modern dönemde hastalar artık zincire vurulacak tehlikeli varlıklar değil, iyileşme ihtimali olan bireyler olarak sayılmaya başladılar. Ancak doktorlar halen daha beden sıvıları teorisine takılı kalmıştı ve meselenin davranışsal yönlerini ekseriyetle ihmal ediyorlardı. Üstelik teşhisler toplumun önyargılarını da yansıtmaktaydı. Mesela epilepsi ya da depresyon geçiren hanımefendilere, hatta kocalarına karşı çıkmak cüretini gösteren kadınlara hemen histeri damgası vuruluyor ve tedavilerine başlanıyordu. Histeri terimi Yunanca rahim anlamına gelir.

Eskiden beri rahmin kadınların içinde gezinen bir canlı gibi olduğu kabul edilmekteydi. Ve akıl hastalıkları için makul bir sebep olarak rahmin kendisi görülüyordu. Rahim hareket ettikçe kadınların tabiri caizse delirdiği düşünülüyordu. Bu kadın düşmanı tez nedeniyle kadınlar 19. yüzyılda duş jetleriyle tedavi ediliyor, doktorlar hastalarına pelvik masaj yapıyordu.

Hatta 1869'da Dr. George Taylor kömürle çalışan titreşimli bir alet icat etti. Ardından aynı cihazın pedallı, motorlu, elektrikli versiyonları geldi. Anlayacağınız bugün başka amaçlarla kullanılan vibratör, histeri tedavisi bahanesiyle bulunmuştu.

Aynı dönemde Drapetomania adlı hastalık da ortaya atılan ilginç hastalıklardan biriydi. Dr. Samuel Cartwright'a göre körelik siyahlara faydalı bir şeydi. Dolayısıyla böyle faydalı bir şeyden kaçmaya kalkan bir köle çıldırmış olmalıydı.

Bazı beyazlar da, daha doğrusu beyaz köleler de kaçmaya kalkınca hastalığın bulaşıcı olduğu bile ileri sürüldü. Kölelikten kaçmak gibi doğal bir davranış bile o günün algısıyla hastalık olarak algılanabiliyordu göreceğiniz üzere. Dahası bugün masum ve geçmişe özlemi ifade eden bir sözcük olan nostalji bile başlarda hastalık sayılıyordu. İlk olarak 17. yüzyılda İsviçre'den gelen paralı askerlerin sıla hasreti Fransızlarca Mal de Suisse olarak kaydedildi. Uzak diyarlarda savaşan askerlerin ev özlemi, depresyona, kalp çarpıntısına ve nihayet askerden firarlara yol açıyordu.

19. yüzyılda Amerikan İç Savaşı'nda bu rahatsızlığı tedavi için bol bol morfin ve afyon sakızı kullanıldı. Böylece sapasağlam savaşa giden erler evlerine morfinman olarak dönmek zorunda kalmışlardı. Bu yöntem uzun yıllar etkili olmuştur. Birinci ve ikinci dünya savaşında aynı amaçlarla kokain, amfetamin ve eroin devreye sokuldu. Nitekim eroin adı da kahramanlık veren ilaç yani heroin kelimesinden gelmektedir. LOBOTOMİNİN KANLI TARIHİ

Görüleceği üzere 20. yüzyıla gelindiğinde pek çok doğal insan duygusu bile hastalık olarak kategorize edilmişti çoktan. Dahası tekniğin gelişmesi tuhaf tedavileri de beraberinde getirdi. Birinci Dünya Savaşı sonrası artan klinik vakalara çözüm aranırken Portekiz'de Egas Moniz lobotomiyi icat etti. Bu yöntemde beynin ön lob bağlantıları kesiliyor, hasta sakinleşiyordu. Adeta kuzu gibi oluyordu.

Çatalhöyük'teki meçhul hastamıza uygulanan yöntem farklı bir kılıkta geri dönmüştü. Aslında insanları yaşayan brokolilere çeviren bu tedavi, tedaviden çok hastanın pasifize edilmesi anlamına geliyordu. Öte yandan hastaların saldırganlıkları kontrol altına alındığı için bu tedavi başarılı sayıldı. Bazı lobotomi uygulamalarında buz kıracağıyla burun ya da gözden girilip beynin deşildiği yöntemler kullanılıyordu. Moniz bu manyakça buluşuna rağmen Nobel ödülü alabilmiş bir doktordur. Öte yandan onun tekniğini ileri taşıyansa Amerikalı Walter Freeman oldu.

Freeman dört bin kişiye bu operasyonu yaparak dünya tarihine geçti. Tabii pek çok hastası ameliyat sırasında ya da ameliyattan hemen sonra vefat ediyordu. Önemli bir kısmı da doktorun ameliyat sırasında poz vermesini, fotoğraf çektirmesini beklerken can vermişti. Amerikan Başkanı Kennedy'nin kız kardeşi Rosemary de bu tekniğin kurbanlarındandı.

Gençliğinden beri asi ve nevrotik olan bu kızcağız, geri kafalı ailesi tarafından lobotomi masasına yatırılmış, ne var ki ameliyattan sonra felç kalmış ve konuşma yetisini kaybetmişti. Kennedy ailesi bu rezaleti 1987 senesine kadar örtbas etmeyi başardı. Teselli olacaksa söyleyeyim. Bu korkunç tedavinin mucidi olan Dr. Moniz sonunda layığını bulmuş, şizofreni teşhisi koyduğu 65 yaşındaki bir hasta tarafından vurularak tahtalı köye postalanmıştır. Ancak elbette tek sorun lobotomi değildi. Elektroşok tedavileri sık ve haddinden fazla uygulanıyordu. Bazı hastalara aşırı dozlarda insülin verilerek beyinleri resetleniyor zannediliyordu. Oysa hastaların çoğu şeker komasına giriyordu.

Nobel Ödüllü Wagner-Jauret yönteminde ise hastalar sıtmayla enfekte ediliyor, geçirdikleri yüksek ateşin beyinlerini temizleyeceği düşünülüyordu. Akıl hastalarının ya da psikolojik vakaların eşit ve saygıdeğer insanlar olduğu fikri oldukça yenidir aslına bakarsanız. Bu insanlar genelde toplumun yükü olarak görüldüler asırlar boyunca. Naziler işi daha da ileri götürdü. İki yüz binden fazla kişiyi akıl hastası oldukları için öldürdüler. Bu Öjenide denen ırkı saflaştırma projesinin bir parçasıydı.

Üstelik bu anlayış sadece onlara özgü değildi. Mesela bizde modern psikiyatrinin öncülerinden sayılan Mazhar Osman Bey'in bile 1930'larda hastaların hadım edilmesi gerektiğine dair beyanatları bulunmaktadır. Modern psikolojinin farkı, meseleyi bedenden atılacak bir maraz değil, terapiyle ele alınabilecek bir zihin durumu olarak görmesidir. Nitekim Mezmer'in deneylerinden, hipnozdan ve Freud'un psikanalizinden bugüne uzanan bu çizgi halen daha etkili. Artık hastaların hayat hikayelerini dinliyoruz, travmalarını masaya yatırıyoruz. Dahası genetik ve hormonal kökenli rahatsızlıklara karşı da güçlü ilaçlarımız var. 1952'den beri yayımlanan DSM kataloğu ise akıl hastalıklarını sınıflandırmaya devam ediyor. Söz gelimi 2022'de son güncellemesini aldı bu katalog.

Fakat tüm bu tarihe bakınca fark edeceğimiz şey şu. Neyin hastalık sayıldığı çoğu kez kültürel kodlara bağlı. Mesela 1952 DSM'inde hastalık diye geçen eşcinsellik artık listede yok. Veyahut bir zamanlar manik depresif denilen hastalara artık bipolar deniyor. Öte yandan günümüzde psikiyatrik rahatsızlığı bizi günlük rutinden alıkoyan şeyler olarak tanımlıyoruz.

Bu yaklaşımın da kapitalist bir tarafı olduğu şüphe götürmez. Sabah sekizde işe başlayıp akşam altıda işten çıkacak, verimi hiç düşmeyecek insanlara ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu tempoya dayanamayanlar antidepresanlarla uyuşturulabiliyor. Oysa unutuyoruz ki uyumsuzluk zaman zaman dahilikle birlikte yürüyebilir. Nice şair, filozof ve düşünür belki bugün yaşasalar dikkat bozukluğu ya da obsesyon etiketiyle ilaçlara boğulacak eserlerini asla veremeyeceklerdi. Bu nedenle antipiskiyatri hareketi de hiç de hafife alınacak, komploculuk olarak görülecek bir şey değil aslında.

Foucault, Lacan, Thomas Szasz, David Cooper gibi isimlerin katkıda bulunduğu bu ekol, psikiyatriyi bütünüyle reddetmiyor ancak sorguluyor. Elbette insan aklı karmaşık bir labirenttir. Kimi zaman terapi, ilaç ya da destek grupları bir pusula işlevi görebilir bize. Yeter ki her duyguyu hastalık torbasına atıp insanları etiketlere hapsetmeyelim.

Unutmayalım, sevinç, keder, gam ve kasavet de insana dahildir. Herkes kendi nevi şahsına münhasırdır. Bu kadar delilik ve akıllılık demişken meşhur şair Ziya Paşa'nın bir beyti aklıma geldi. Kapanışı da onunla yapalım. Paşa şöyle der, ''Azade ser kalırdım asi bir derdugamdan, ya dehre gelmeseydim, ya aklım olmasaydı.'' Yani bu dünyaya gelmeseydim veyahut aklım olmasaydı böyle kederlere gark olmazdım.

Eh, savaşlarla, adaletsizliklerle, kötülükle sarılmış bir dünyada deli olmak bir ilahi lütuf değilde nedir? Ne diyelim, akıllı delilere, kutsal abdallara selam olsun. Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıcakla kalın efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)