Podcast

Denizler Altında Yirmi Bin Fersah: Su Canavarları

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ayağına yosun değse feryadı basanlar, okyanusun uçsuz bucaksız derinliklerinin sizi tedirgin ettiğini biliyoruz! Antik Yunan'ın thalassofobi dediği bu kadim korku, asırlar boyunca insanlığın hayal gücünü ekseriyetle meşgul etti. Acaib ve Garaib, sizi deryaların en korkunç sırlarıyla karşılıyor. Gerçeklik ve efsanelerin iç içe geçtiği bu bölümde, dev kaşalotlardan ahtapotların akıllara ziyan boyutlarına bakıyor; Kuzey Denizi'nin Draugr hayaletlerinden kaçıp memleketimizdeki Van Gölü Canavarı’nın peşine düşüyoruz. Hazır olun! Çünkü bundan sonra sulara girmekten imtina edebilir, dalgaların sesinde gizemli bir yaratığın fısıltısını duyabilirsiniz.

Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.213 kelime · ~11 dk okuma

Bazı kimseler denize girmekten korkar. Ayağına yosun değse çığlığı basar. Hele bir balığın yahut deniz anasının yüzdüğü bir suya girmek onlara dünyanın en korkunç işi gibi gelir. Grosstonluk bir ticaret gemisinin dalgalarla boğuştuğu bir video akıllarını başlarından alır. Böyle kimseler yüzmekten de vazgeçemiyorlarsa, insanlarla dip dibe suda boğuşmak pahasına kapalı havuzlara gider, yaz tatillerini kuytu bir koyda değil, beş yıldızlı, her şey dahil bir otelde değerlendirir. Her duruma bir hastalık ismi bulmayı seven psikologlarımız bu deniz korkusuna da bir isim bulmuşlar.

Thalassophobia. Thalassa anlayacağınız üzere antik Yunan nisanında deniz demek. Bu deniz korkusundan olsa gerek, asırlar boyunca insanlar denizin tekinsizliğine dair öyküler anlattılar. Denizde dehşet verici canlıların yaşadığına dair efsaneler, destanlar söylediler. Yeşilçam'da Tarkan, Viking kanı filmindeki meşhur ahtopot, Hollywood'daki Jaws serisi hep bu korkudan beslendi.

Acayip ve Garayip'in bu bölümünde bu korku öykülerine, deniz canavarlarına göz atacağız. Hazırsanız başlayalım efendim. İnsanlığın en eski öyküleri arasında deniz canavarlarına ilişkin anlatılara denk geliyoruz. Babil'in yaratılış miti, Tanrı Marduk'un evreni çevreleyen deniz yılanı Tanrıça Tiamat'ı öldürmesi ve parçalarıyla gökleri ve yeri yaratmasını anlatır. Keran topraklarının maço tanrısı Baal-Hadad, bir başka deniz canavarı olan Lotan'ı mat eder.

Transkriptin tamamını oku

Bu gelenekten esinlendiği belli olan Yahudi geleneği ise Leviathan adında bir deniz canavarına işaret. Mezmurlarda şöyle denir. Şu büyük ve geniş denizde sayısız sürüngenler, hem küçük hem büyük canlı mahluklar var. Gemiler de orada iyileşir, Tanrı'nın yarattığı Leviathan'da. Efsaneye göre Tanrı Leviathan'a bir eş yaratmış.

Ancak bu dev mahlukun üremesi halinde dünyada insanlara yer kalmayacağını düşünerek eşini öldürmüş. Bassız bir dul haline gelen Leviathan da öldürülüp yenilmek üzere kıyamet sabahını beklemeye başlamış. Talmud'a göre Leviathan öyle bir devdir ki yolculuklarda aniden karşılaşılan ışıklar onun hıçkırmaları veyahut hapşırmalarından ileri gelmektedir. Hristiyan yorumcular bu deniz yaratığının aynı zamanda Havva annemizi cennette kandıran ve yasak elmayı yedirterek dünya hayatına sebebiyet veren hilekâr yılan olduğuna işaret eder. Öte yandan ilerleyen yıllarda protestan kilise yazarları kutsal metinleri rasyonelleştirme düşüncesiyle bu leviyatanın aslında timsah olduğunu,

Kara canavarı Behemoth'un ise olsa olsa su aygırı olabileceğini söyleyerek kutsal kitapta mucizeler arayan din yorumcularının gönüllerine su serpmişlerdir. Leviathan'ın en ilginç kullanımı Thomas Hobbes'e aitti. İngiliz filozof Hobbes, yalnız insan insanın kurdudur şeklindeki minibüs arkasına yazılacak tattaki aforizmaların değil, aynı zamanda Leviathan adındaki siyaset felsefesi alanındaki eserin de yazarıydı. Ona göre egemenlik tıpkı bu canavar gibi her şeye kadirdir. Yok edilemez, bölünemez, insanlarda korku uyandırır. Sıradan insanlarla anlaşma yapmaz ve kendisine karşı gelenleri öldürür. Hobbes'un kitabı sık sık bir despotizm övgüsü olarak algılansa da kitabın kapağı bundan ötesini anlatır.

Bu yaratığın vücudu ona bağlı olan insanların yüzlerinden oluşmaktadır. Tıpkı egemenliğin bütün bir halk tarafından inşa edilmesi gibi. Denizci bir millet olan ve düşman deniz olarak bilinen Karadeniz'i dost denize çeviren kolonici Yunanların, sallarıyla dünyaya korku salan Vikinglerin halk anlatılarında çok sayıda deniz canavarı kaydetmeleri şaşırtıcı değildir. Neticede denizler denizciler için tekinsiz sulardır ve korkuların en büyüğüdür.

Denizin karanlığında, derinliklerde nelerin yaşadığı her zaman denizcilerin zihnini meşgul eder. Bunun farklı tezahürleri de var. Bugün popüler kültürde mesela deniz kızı denilince aklımıza bir güzellik imgesi gelir değil mi? Sevimli deniz kızlarına dair filmlerden çıkan karakterler kız çocuklarının odalarını süsler mesela.

Veyahut pek çok model, moda dergilerinde deniz kızı imgelerini taşır. Oysa Yunan dünyasında deniz kızı, denizin aldatıcı görüntülerinden ve korkunç yaratıklarından biriydi. Yunanların siren dediği bu canlılar, güzel sesleri ve şarkılarıyla denizcileri büyülüyor, bu suretle gemileri karaya oturtarak tayfaların ölümüne sebebiyet veriyorlardı. Sirenlerin sesini duyanların bu yoldan geri dönmesi mümkün değildi efsanelere göre.

Homeros'un öykülerini dellediği Maceracı Odysseus, bu deniz kızlarının ayartıcı şarkılarından, Gel Yamacıma Gel Degajemet adındaki ayartmalarından kurtulmak için enteresan bir çözüm bulmuştu. Kulaklarını bal mumuyla tıkamış ve kendisini geminin yelken direğine bağlayarak sirenlerin çağrılarını hem işitmemiş hem de bu felaketten kurtulmuştu. Tabi her şeyi rasyonalize ederek tadınızı kaçırmak istemem. Neticede efsaneler son derece keyiflidir. Ancak bilim adamları İtalya'nın Amalfi kıyılarındaki Ligalli adasında burada yaşayan keşiş foklarının seslerini yükselten özel bir akustik durum olduğunu ve bu efsanelerin de buradan kaynaklanabileceğini söylüyorlar.

Nitekim ada aynı zamanda Le Sirenuze yani Sirenler adası olarak da biliniyor. Dolayısıyla deniz kızı efsanelerinin temelinde Akdeniz'de sayıları günden güne azalan fok balıkları olabilir. Anlıyorum fok balıklarını Akdeniz'de düşünmek biraz zor gelebilir. Ancak geçtiğimiz yıllarda sık sık ana haber bültenlerine zorla pilav, börek, istavrit tava yedirilerek, başına şapka takılarak hatta maalesef dayak yiyerek çıkan Dacca kıyılarının sevimli maskotu Badem'i de hatırlatmış olayım. Benzer bir şekilde İskoç, Gal, İzlanda folkloründe de Selki adında bir deniz kızı figürü bulunuyor.

Bu anlatılarda denizde fok balığına dönüşen, karada çekici bir kadın olarak erkekleri ayartan bir yaratıkla karşılaşıyoruz. Elbette zorlu denizler insan muhayyilesinde dehşetli imajlar oluşturur. Söz gelimi Messina Boğazı'nın güçlü akıntısı yine Odiseya'da Karybdis adındaki canavara ilham kaynağı olur. Haribdis günde üç kez denizi yutar ve tekrar kusar. Denizcileri yutan da bu yaratık. Zeus'un lanetiyle bu hale gelmiştir, diğer pek çok mitoloji figürü gibi. Haribdis'in alameti ise girdaptır. Onun saklandığı kıyıların hemen karşısında, sile adında, altı başlı, on iki ayaklı, belden yukarısı kadın, aşağısı yılan ve köpek şeklinde dehşet verici bir başka canavar yatar.

Denizciler bu iki beladan birine uğramamak için Sicilya kıyılarından titreye titreye geçer. Bu efsane, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık kabilinden, her ikisi de birbirinden beter iki durum arasında kalmayı ifade eden, Sile ile Haribdis arasında kalmak şeklinde bir deyime de ilham kaynağı olmuştur. Denizin zorluklarıyla can veren denizcilerin öyküleri, karada yaşayanların deniz korkusunu besleyen bir başka unsurdur. Kuzey denizinin denizcileri suya gark eden zorlu koşulları Draugr anlatısını doğurmuştur mesele. Anlatıya göre Draugr adı verilen bu deniz zombileri boğulmuş denizciler gibi görünmektedir. Sıklıkla başları yerine bir deniz yosunu demeti taşırlar. Deniz kıyafetleri giyinirler ve yarım bir teknede karanlık denizde yelken açarlar.

kendisine görünen kişilerin öleceklerini ilan ederler. Karayip korsanları filminde de gördüğümüz hayalet mürettebata sahip uçan Hollandalı gemisi de ilhamını buradan almış olmalıdır. Tabi tüm bu anlatılar büyük ölçüde insanların korkularından kaynaklanmaktaydı. Öte yandan denizin derinliklerinde çok daha korkunç ve gerçekçi varlıklar da yaşamaktadır. Dilerseniz bu varlıkların hikayelerine geçmeden önce kısa bir mola verelim.

Kalamar, balina ve ahtapot korkusu Denizden duyulan korku her zaman hayal ürünü değildir. Gerçekten de denizin derinliklerinde birbirinden tuhaf canlılar yaşar. Kafadan bacaklı ahtapotlar, dev mürekkep balıkları, vatozlar, iskorpitler ve daha niceleri. İlk kez görüldüğünde insanda bir ürperti duygusu uyandırır tüm bu canlılar. Nitekim dikkat ederseniz modern dünyadaki uzaylı imgeleri de ekseriyetle dokunaçlar, kaygan tenler ve solungaçlarla beslenir. Yabancı ve tuhaf olana dair imgelerimiz ekseriyetle denizden gelir. Mesela Tarkan Vikingkanı filmindeki o dev ahtopot bir hayal ürünü değildir aslında. İskandinav mitolojisindeki Kraken figürü de.

Okyanuslarda 13 metre uzunluğunda 275 kilo ağırlığa ulaşabilen kalamarlar yaşamaktadır. Ve tüm bu anlatıların temelinde de bu varlık vardır. Canlılar aleminin en büyük gözlerinden birine sahiptir bu varlık ve göz çapı 30 santimi geçmektedir. Bu dev kalamarın en büyük doğal rakibi ise kaşalot, bir başka adıyla ispermeçet ya da amber balinasıdır.

Argomuzda kavrayışı kıt, aptal, bön, salak, budala gibi anlamlara gelen kaşalot tabiri bu canlıdan, dünyanın en büyük sesli hayvanı olan kaşalot balinasından gelmektedir. Bu dev deniz canlısı bazı deniz yaratıklarının, özellikle herkülün yendiği hidra gibi su ejderlerinin ilham kaynağı olabilir. 6. yüzyıl Bizans tarihçisi Prokopius belki de bu canlıyla alakalı olarak ilginç bir bilgi kaydetmekte.

Bir zamanlar İstanbul boğazında dev bir balina yaşıyormuş. Porphyrios adı verilen bu mahluk balıkçı teknelerini parçalıyor, bir anda su yüzüne çıkarak gemi mürettebatına dehşet salıyormuş. O günlerde imparator olan ve Ayasofya'yı yaptıran İmparator Justinyen bu hayvanı öldürmeyi kafaya koymuş. Adeta Moby Dick romanındaki Kaptan Ahap gibi bunu bir takıntı haline getirmiş anlayacağınız. İmparatorun rengi olan mora atıfla Yunanca mor anlamına gelen porfir adını alan bu mahluk İstanbul halkının başına 50 yıl boyunca bela olmuş.

Dönemin meşhur kumandanı Belisarius bile bu hayvana hükmedememiş. Nihayet 50 senenin ardından Porfiros, Yunus balıklarını kovaladığı sırada Sakarya nehrinin ağzına yakın bir mahalde karaya vurmuş. Çamurdan çıkmaya çalışsa da zavallıcık başaramamış. Sakarya ahalisi Porfiros'u denizde öldürmeye çalışmışlar. Ancak başarılı olamamışlar. Bu nedenle de onu köylerine taşımışlar ve burada baltalarla parçalamışlar.

6. yüzyılda yaşayan Sakaryalıların uzun bir müddet balina eti tükettiğini tahmin edebilirsiniz. Enteresandır bu balina anlatısı belki de kulaktan kulağa yayılarak asırlarca sürdürülmüş bir anlatıdır. Nitekim Uğur Yücel'in bize tanıttığı İstanbul'un meşhur palavracılarından Köşk Emin'in de benzer bir hikayesi vardır. Emin Pendik sahilinde otururken ve biraz da demlenirken adaların sayısının arttığını fark eder. Baştan sona sayar, sondan başa sayar adalar bir fazladır.

Etraftakiler, aman Emin abi medet, bu ada değil balina deyince hemen meseleyi çakozlar ve gömleğini çıkarıp Marmara denizine atlar. Çatara patara çatara patara yüzerken ada açıklarına ulaşır ve balinaya şöyle bir kuvvetle Osmanlı tokadı aşk eder. Zavallı hayvan ters döner, köşkemin balinayı karaya çeker, Pendik halkı da tıpkı 6. yüzyılda yaşayan Sakaryalılar gibi aylar boyunca balina ziyafeti çeker. Balinadan çiroz, balina havyarı, balina ızgara gibi ürünlerle Pendikliler karnını doldurur. Tabii Porfiros'un öyküsü köşkeminin Pendikli balinasından daha gerçekçi bir öyküdür.

En azından bu tarz bir kaşalot balinanın ya da bir orkanın boğaza girmesi ihtimal dahilindedir. Loch Ness Monster Van Gölü Canavarına Karşı Korkunç yaratıklar denize mahsus değildir. Yeterince büyük bir gölde pekala içinde tuhaf mahlukları saklayabilir. Göl canavarlarının en meşhuru da hiç şüphesiz Loch Ness canavarıdır.

Bu canavara dair en erken anlatı Aziz Kolumba'ya yani 565 senesine tarihleniyor. İllandalı keşiş Aziz Kolumba, Nes nehrinde öldürülen bir tekne sahibinin cenazesine gider. Yerel halktan biri bu zavallı adamın bir göl canavarı tarafından yenildiğini söyler. Aziz Kolumba olaya müdahale etmeye karar verir ve çırağını göle gönderir.

Canavar bu zavallı çırağı yemeğe gelince hemen atlar ve ıstavroz çıkararak canavara engeller. 1800'lerin sonunda su memuru Alex Campbell tuhaf bir ihbar alır. İhbara göre duvar ustası Alexander MacDonald, gölden yüzeye çıkan dev bir hayvan gördüğünü, hayvanın semendere benzediğini su memuruna bildirmiştir. Bu bildirimden sonra Loch Ness canavarına dair günümüze kadar gelen sayısız ihbar ulaşmıştır. Bunu basit bir asparagas veya uydurma olarak düşünmeyin. İskoçya'nın bu derin gölünde defalarca tarama yapıldı ve bu canavar araştırıldı.

Hatta çok sayıda sahte fotoğraf Loch Ness canavarını gösterdiği iddiasıyla laboratuvarlarda incelendi. Bilim adamlarının tespitine göre bu canavar göle sızmış, tatlı sularda yaşayabilen bir Grönland köpek balığı yahut dev bir yayın balığı olabilir. Ancak bölgenin turistik değerini arttıran, hakkında defalarca filmler, belgeseller ve diziler yapılan bir figüre dönüştüğü kesindir. Tabii Lognes canavarı deyince aklınıza bu canavarın Vanlı kuzeni yani memleketimiz sularında yaşayan Van Gölü canavarı da gelmiş olmalıdır. Dinleyicilerimizden hatırlayanlar olacaktır. O günlerde heyecan içerisinde canavar haberlerini izlediğimizi bendeniz hatırlıyorum. 1997 senesinde Van 100. yıl üniversitesinden Bestami Kozak bu gölde canavara tesadüf ettiğini söyleyerek habercilerin dikkatini çekmişti.

Hatta meşhur denizaltı araştırmacısı Kaptan Jacques Cousteau efsanenin peşinden Van'a gelmişti o günlerde. Canavara kendisini bulan şahsa istinaden Bestami deniyordu. Tabii bir göl canavarı için Bestami ilginç bir isim tercihidir. Çokları bunun bir dikkat çekme hilesi. Özellikle Gevaş ilkesinin turizmini arttırmak için Loknes'ten aparılmış bir asparagas olduğunu düşündü. Ancak bu efsane Bestami Bey tarafından uydurulmamıştı. 1655 senesinde Van'a uğrayan Evliya Çelebi'miz şöyle bir efsane kaydeder. Peygamberimizin hicretinden sonra Erzurum'da bir ejder çıkmış. Ancak Abdurrahman Gazi Hazretleri tarafından bu canavarın taş kesmesi sağlanmış.

Bu ejderin Süphan Dağı'nda da bir eşi varmış ve ejder Azerbaycan ve Diyarbakır taraflarını harap etmekteymiş. Van halkı Hazreti Peygamber'in huzuruna çıkıp yardım istemiş. Hazreti Peygamber, ''Ya Ali yetiş bu yılanı kılıcın zülfikarla kahreyle!'' buyurmuş. Hazreti Ali bu emir üzerine atı düldüle binip Süphan Dağı'na çıkmış ve ejderhanın Van gölünden su içtiğini görmüş.

Nara atarak ejderhanın üzerine saldırmış ve hayli cenk etmişler. Nihayet canavarı öldürüp leşini göle düşürmeye muvaffak olmuş. Sonra ejderin yuvası olan mağaraya gitmiş ve burada yavrusunu görmüş. Mağaranın önünde hemen iki rekat namaz kılmış ve girişi o anda bir kaya ile örtmüş. Gülün sahibinde kendi kendine örülen bu duvara o zamandan beri Ali Kayası demişler.

Leşin göle düşmesinden asırlar sonra Selçuklu hükümdarı Kılıçarslan, 1130 senesinde Bankalesi'ni inşa ettirirken bu canavarın kemiklerini çıkartmış ve iskeletini kulelerin arasına koydurmuş. Artık denizden yahut karadan gelen bütün yolcular bu kemikleri seyredebiliyormuş. Timur 1402 tarihinde kaleyi muhasara etmiş ancak ele geçirememiş. Memleketine eli boş dönmemek için de ejderhanın kemiklerini yanına almış, develere yükleyip götürmüş. Evliya Çelebi bu efsaneyi aktarmakla kalmaz. Banlılarla birlikte ejderin yavrusunun yattığı söylenen bir mağarada bu hayvanın izini süren. Ancak canavar siyah ve kokulu bir ruman çıkararak çığlıklar içinde ortadan kaybolmuştur. İlginçtir, ben denizde bu Erzurum'un tepelerindeki ejderha hikayesini dedemden duymuştum. Bayburt'ta, Elazığ'da buna mümasil anlatılar çok yaygındır. İlginç, çünkü Ermeni tarihçiler de eski Ermeni inancında Van Gölü'nün ejder yatağı olduğuna dair bir anlatı olduğunu kaydediyorlar.

Ermeniler Ejder'e Vişap adını vermişler ve Van Gölü'nün 80 kilometre uzağında Ejderha öldüren Tanrı Vahank'a adanan bir tapınak yapmışlar. Efsaneye göre bir Vişap yani Ejderha dünyayı yok edecek kadar büyüdüğünde Tanrı Vahank Van Gölü'ne dalarmış, canavarı sudan çıkartırmış ve güneşe doğru fırlatırmış. İnsanlar bunun gölde aniden ortaya çıkan fırtınaların sebebi olduğuna inanmışlar. Bugün bile şiddetli ve ani bir esinti olduğunda Doğu Ermenistan'da buna Vişapkami denir. Demek ki bu anlatılar 1997'den, o devrin preferhatli, devhalilli, baykubidikli haber bültenlerinden çok önce bilinen anlatılardır.

Bu anlatı Osmanlı devrinde birkaç defa tekrar edilmiş. Söz gelimi Saadet gazetesinin 28 Şaban 1306 yani 29 Nisan 1889 tarihli sayısında göl kenarında namaz kılan bitlisli bir yolcunun canavara yakalandığı aktarılıyor. Canavar zavallı adamı sürüklerken arkadaşları bu yaratığın etrafını sarmışlar ve canavarın kuyruğunu ateşle yakarak arkadaşlarını kurtarmaya çalışmışlar. Ancak muvaffak olamamışlar. Görüleceği üzere günümüzden 136 sene önce de Van Gölü canavarına dair efsaneler aramızda dolanmaktaydı. Evet efendim, denizin derinlikleri, dalgalı sular her zaman adrenalinimizi yükseltmeye devam edecek gibi duruyor.

Bugün deniz altına dair çok daha fazla bilgiye sahip olmamıza rağmen uçsuz bucaksız derinlikleri henüz tamamen keşfedebilmiş değiliz. Ayrıca keşiflerimiz tedirginliğimizi de artırıyor. Bunun bir talassofobiye yani deniz korkusuna dönüşmesine izin vermediğiniz, deniz kenarlarında, kumsallarda, serin sularda safa sürdüğünüz günler dilerim. Ancak unutmayın, meşhur Fars şairi Sadi Şirazi şöyle söyler, Yani denizde faydalar çok olsa da selamet kenardadır. Hakla kalın, hukukla kalın, selametle kalın efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)