
2.414 kelime · ~12 dk okuma
Ben cep telefonunun olmadığı ve telefon denen şeyin çok az evde bulunduğu bir dönemde büyüdüm. Bilgisayar sadece bir avuç şirkette vardı ve birkaç kişi dışında hiç kimsenin ihtiyacı olmayan, hatta bozarım korkusuyla yanına bile yaklaşmadığı türden bir cihazdı. İnternet diye bir şeyin hayali bile kurulmuyordu. Televizyon herkesin aynı anda, aynı şeyi seyretmek zorunda kaldığı tek bir kanaldan ibaret, üstelik siyah-beyaz olarak yayın yapıyordu. Bugün bakınca mahrumiyet gibi görülen bu eksikliklere rağmen hayat yine de akmaya devam ediyordu. Herkes birbiriyle iletişim kurabiliyor, işler kendi düzeninde yürüyor ve insanlar mutlu mesut yaşıyorlardı.
Sonra telefonlar yaygınlaştı. Bilgisayarlar evlere girmeye başladı. İnternet diye emsalsiz bir şey ortaya çıktı. Önce cep telefonları, sonra akıllı telefonlar belirdi. Uygulamalarla birlikte dijital ağlar yaşama dair her şeyi yuttu.
Bugün neredeyse tüm ihtiyaç ve beklentilerimizi artık cebimizde bile tutamadığımız, elimizden bırakamadığımız telefonlarla halledebiliyoruz. Herkese aynı anda ulaşıp her şeyi bir tıklamayla halledebiliyoruz. Bir zamanlar haftalar süren işlemler şimdi saniyeler içinde tamamlanıyor. Bu sürat bizi o kadar sabırsız hale getirdi ki...
artık sabır ve dikkat eşiğimiz saniyelerle ölçülür hale geldi. Peki, bütün bu nimetler bizi mutlu etti mi sahiden? Saniyeler içinde tamamladığımız işlerden arta kalan zamana ne oldu? Her şeyi neredeyse ışık hızında halledebiliyorken neden hiçbir şeye vakit bulamıyoruz?
Ama düşününce en azından teorik olarak şu an nasıl dolduracağımızı bilemediğimiz dev bir boş vaktin derdine düşmüş olmalıydık. Ama aksine işlerden ve sorumluluklardan başımızı kaldıramıyoruz. Bir düşünün bakalım. Kendinize gerçekten en son ne zaman vakit ayırdınız? Ve o an gününüzün içinde ne kadarlık bir dilime denk geldi?
Zihnimiz kurduğumuz hayallerle dolu. Gerçekliğimiz ise uykuya bile vakit bulamadığımız bir düzenden ibaret. Bu işte kesinlikle bir terslik var. Peki böyle mi olması gerekiyordu? Bu kaçınılmaz bir sonuç muydu? Yoksa biz kendi ellerimizle kendi cehennemimizi mi yaratmayı tercih ettik? Sepetimiz yine bir ınç etrafı soruyla doldu işte.
Adlini Aşan Yaşam rehberinin 85. bölümünde yaşamın neden böylesine kontrol dışı bir telaşla dönüştüğüne, içimizdeki huzursuzluğun kökenlerine ve zaman ile giriştiğimiz bu mücadelede kazanma şansımızın olup olmadığına bakıyoruz. Haddini Aşan Yaşam repreninin dinleyicileri zaman kavramıyla ilgili epey donanımlı aslında. Şöyle bir hatırlayacak olursak, 3 ve 4. bölümlerimizde bizzat zaman ve vakit kavramlarına bakmış, 7. bölümde meşguliyet bağımlılığımıza değinmiş, 13 ve 14. bölümlerimizde zamanı nasıl yönetebileceğimize yönelik teorileri incelemiş ve 75. bölümümüzde zamansızlığın yan ürünü olan sabırsızlık hallerine bakmıştık.
Böylesine yüklü bir altlıktan sonra tekrara düşmemek için dinlemeyenler varsa en başta bu bölümleri bir referans tavsiyesi olarak not düşmek istedim. Bu bölümde ise tüm bu hallerin altında yatanlara bu açmazların gerekçelerine değineceğim. Özellikle teknolojinin bizi sürekli biraz daha verimli hale getirmesine rağmen neden bir türlü tatmin olamadığımıza, tamam bu kadarı da yeter, kâfi diyemediğimize bakacağım. Bunun için biraz zamanınız var mı? Başlıklı bölümde de değindiğim bir anekdotla başlamam gerekiyor.
Boş ya da kapitalizmin biraz daha kabul edilebilir bir forma soktuğu şekliyle... ...serbest zaman kavramı esasen sanayi devrimi sonrasında hayatımıza giriyor. Ondan önce böyle bir tanım yok. Çünkü insanların bugünkü anlamıyla sıkık kurallarla tanımlı bir çalışma zamanı... ...ve verimliliği yönelik böylesine belirgin hedefleri de yok.
Sanayi devrimi ile birlikte insan yaptığı iş, sahip olduğu beceri ve sisteme sunabileceği katkı ile tanımlanmaya başlıyor. Yaşamdaki temel belirleyicinin işe dönüşmesinin ardından serbest zamanda bir nevi kaçamak vasfına bürünmüş. Kişinin esas sorumluluğu çalışmak olduğu için serbest zamanda hayattan çalınan, kişiyi sorumluluklarından uzaklaştıran, dolayısıyla neredeyse kabahat ya da vicdani yüksekliğinin algılanan bir yapıya verilmiş. Yaşamın temel gerekçesi çalışmaya indirgenince, iş dışındaki her şey herkesin gözüne batar hale gelmiş.
Bu yüzden zamanla toplumsal ölçekte bilinçaltımızda boş zaman bir bakıma boşa geçen zaman olarak kodlanmış. Madem olayın miladı sanayi devrimine dayanıyor, biz de yine o dönemin düşünürlerine kulak vererek onların bu hızlı değişim sürecini nasıl yorumladığına bakalım isterseniz. Belki en başta bu özel dönemi biraz anlatmakta fayda var canlanması için zihnimizde. Sanayi devrimiyle birlikte hayatımıza giren başka pek çok kavram var. Fabrikalar gibi. Yani çok sayıda insanın makinelerle dolu büyük bir tesiste toplanarak kendini sürekli tekrar eden bir işi yapma hali. Bir tekstil atölyesi örneğinden gidelim mesela. Sanayi devrimine dek terzi sınıfının uğraşı olan tekstil...
kudretli makineler sayesinde belki de hayatında eline iğne iplik almamış yüzlerce binlerce kişinin işine dönüşmüş. Tarihte ilk defa birileri müşterisinin kim olduğunu bile bilmeden hatta kimi zaman kimin adına dahi ürettiğinden habersiz saatler boyunca çalışır hale gelmiş. Üstelik bir terzinin aksine esasen hiçbiri yaptığı işin inceliklerine vakıf olmadan bu emeği sunmuş. Bu düzenli iş gücü beraberinde şehirleşme dediğimiz kavramı doğurmuş.
Fabrikaların etrafında o döneme de görünmemiş büyüklükte yerleşimler kurulmuş. Ve tarihte ilk defa birbirini tanımayan, yaşadığı yerle gerçekte hiçbir bağı olmayan yüzbinler hatta milyonlar ölçeğinde insanlar bir araya gelmiş. Ve bu insanlar bütün bu emeklerine karşın bir terzinin diktiği elbiseyle duyduğu gururdan mahrum kalmışlar. Her biri bu sürecin küçük bir parçasına dönüşen bu insanlar yaptığı işe, verdiği emeğe ve ortaya çıkardığı esere yabancılaşmış. Kimin çıkardıklarını bilmediği kömürlerle üretilen buharla işleyen o dev makineler kimin ürettiği belli olmayan iplikleri kim oldukları belirsiz kişilerce kumaşa ve elbiseye çevirmiş. Onlar da kimin ürettiğinden habersiz dükkanlardaki birileri tarafından
hiç tanımadıkları müşterilere satılmaya başlanmış. Üretenler birileri talep ettiği için değil, sadece üretebildikleri için üretir hale gelmişler. Kimsenin ihtiyacı olmayan bunca şey üretilince de ortaya ne çıkmış? Pazarlama denen meslek çıkmış.
Esasen ihtiyacımız olmayan şeyleri satın almamızı ve bu sayede makinelerin ve dolayısıyla işçilerin durmadan çalışmasını mümkün kılan o kara büyünün uzmanları. Saray devriminin ayrıntılarını anlatmakla bitmez ama bizi ilgilendiren kısmı şimdilik bu kadar. Hayalinizde yeterli bir taslak oluştuysa şimdi o döneme yönelik tespitlere bakalım. Makinelerin böylesine maharetli, bereketli ve bol üretim yapabilme kapasitesine yönelik erken dönem teşhislerde insanın bir süre sonra büyük bir zaman bolluğuna erişeceği düşünülmüş. Örneğin, dönemin ünlü ekonomisti John Keynes, 1930'lara gelindiğinde çalışma süresinin haftada sadece
...15 saate indirgenceli oyun görmüş. Bunu dile getirdiği yıllarda haftalık çalışma süresi ortalama 80 saatte. 1990'larda 60, 1970'lerde ise bugünkü 40 saatlik düzene indim. Keynes'in 1930'lar için kurduğu hayalin epey uzağındayız. Peki bu onun öngördüğü verimliliğe ulaşamadığımız için mi sizce? Yani yeteri kadar üretken hale gelemedik mi?
Onun için mi günde hala en az 8 saat çalışıyoruz dersiniz? Elbette ki hayır. Peki neden? Aynı dönemin önemli düşünürlerinden Karl Marx 1867 yılında yayınladığı politik ekonominin eleştirisi alt başlıklı meşhur eseri Das Kapital'in ilk cildinde şöyle der. Makinenin amacı insanı emeğin yükünden kurtarmak değil, emeğin yoğunluğunu artırmaktır.
İşte bütün düğümü çözen tespit tam olarak da budur. Marx'ın makine olarak adlandırdığı ve bizim bugün teknoloji olarak genellediğimiz unsurun gerçek amacı bizi yükten kurtarmak değil, bizi daha üretken hale getirmektir. Bu, teknolojinin doğasının kaçınılmaz sonucudur. Hatta Marx bu tespitini bir adım daha öteye taşıyarak teknolojinin sunduğu verimli değil, sürekli boş zamanımızı gasp etmeye çalışacağını öngörmüştür. Belirli bir süre içinde daha fazla şey yapabilme halimiz bize boş zaman kazandırmak yerine rekabeti hep bir üst seviyeye çıkararak bizi daha fazla çalışmaya zorlar. Bir başka deyiş de teknoloji
Zamanı bize geri vermez. Aksine onu daha verimli bir şekilde sermayeye çevirmenin yeni yollarını bulur. Böylelikle serbest zaman toplumsal bilinçaltımızda işten, verimlilikten, hatta dolayısıyla hayattan çalınan zamana dönüşür. Bu yüzden birçok şirket çalışanlarının serbest zamanlarına denk gelecek şekilde gelişim semineri adı altında etkinlikler dayatır. Mesleğe yönelik yeni yetkinlik kazandırma gayreti bile o mesleğin icra edildiği zamanlara layık görülmez. Hem çalışma hayatı hem de bizi o hayat hazırlama iddiasındaki eğitim süreci yaşamın bütününü öylesine işgal eder ki
Hayattan yana sonsuz ihtimallerin hepsi arada kalan o kısacık anlara sıkışır kalır. Telefonunuzda oynadığınız oyunlardan izlediğiniz videoları, dinlediğiniz podcastlerden kulak verdiğiniz şarkılara kadar her şeyin alabildiğine daha kısa olması ama buna rağmen hala hiçbirine tam olarak odaklanamıyor oluşunuz da işte bu yüzden. Bir başka deyişle bir kere daha tekrarlayalım. Sistemin amacı insanı çalışmanın yükünden kurtarmak değil, çalışmanın yoğunluğunu arttırmaktır. Tam bu noktada Marx ve Keynes'le aynı dönemden bir İngiliz iktisatçıya değinmek gerek. William Stanley Jevons. Burada anmamın sebebi onun soyadıyla anılan Jevons paradoksu ya da daha Türkçe bir ifadeyle Jevons çelişkisi.
Sanayi devrimi sürecinde kömürün önemi ve etkisinden kısaca bahsetmiştim. Ekonominin ve iktisadın matematiği üzerine epey kafa yaran Jevons süreci gözlemleyerek şu meşhur tespiti yapar. Kömürün kullanımı ne kadar verimli hale gelirse o kadar çok tüketilir. ...ilk başta konumuzla çok alakası yokmuş gibi görünse de... ...yansıtmalar yaptığımızda esasen ne kadar evrensel bir tespit olduğu ortaya çıkıyor. Bir şeyin kullanımını ne kadar verimli hale getirirsek... ...onu o kadar çok kullanırız.
Yani teorik olarak artan verimlilikle ihtiyaç duyduğumuz şeylere daha kısa zamanda ulaşıp daha bol vakte kavuşmamız beklenirken, pratikte tam da aksine bu verimlilikle birlikte daha fazla üretip daha fazla tüketme eğilimine giriyoruz. İlkokuldaki derslerimizden birinde bize mektup yazma öğretilmişti. Kağıdın neresine tarih yazılır, yazdığımız kişiye nasıl hitap edilir, giriş, gelişme, sonuç bölümleri nasıl olur, imza nereye atılır, mektup nasıl katlanıp zarfa konur, efendim alıcının ve gönderenin adresi nereye yazılır, pul nereye yapıştırılır gibi bir dizi kuran. Bunu öğrenmek zorundaydık çünkü birine mesaj yollamanın, mektup yollamanın başka bir yolu yoktu. Yazmasıyla, yollanmasıyla ve yanıt beklenmesiyle bazen haftalar süren bir iletişim yöntemiydi. Üstelik hiçbirimiz de bundan şikayetçi değildik.
Bugün mesajlaşma dediğimiz şey birkaç tıklama ile fiber optik kablolar üzerinden ışık hızıyla gerçekleşen bir süreç. Fakat artık hiçbirine yetişemiyoruz. Bu kadar kolay iletişim kurabilmenin laneti içinden çıkamayacağımız ölçüde mesaja maruz kalmak oldu. Hepimizin cihazları belki de asla okumadan topluca sileceğimiz binlerce mesajla dolu. Daha da garibi, neredeyse herkesin bu yoğunluktan şikayet etmekle birlikte yangına odun taşımaktan geri durmaması. Kişisel bir örnek vereyim. Ben WhatsApp kullanmıyorum. Bunu duyanlar önce şaka yaptığımı zannediyor, sonra öylesine şaşırıyor ki kendimden şüpheye düşüyorum. Bir şey iletmek istiyorsanız e-posta yazabilirsiniz diyorum. Esasında bir WhatsApp mesajı yazmaktan farksız olsa da e-posta yazmaya herkes üşeniyor. Ben de bu sayede gerçekten önemli ve gerekli olan mesajlar dışında hiçbir şeyle meşgul olmuyorum.
Herkes WhatsApp mesajlarının altından kalkamadığından, onlara yetişemediğinden şikayetçi ama hepsinin de bu durumu katlanabilir kılacak kendince geçerli sebepleri var. Teknolojik düzen hepimizi verimlilik tuzağına çekiyor. Makinelerin hızı ve kapasitesiyle uyumlu hale gelebilmenin getirdiği rekabet duygusu bizi kendimizden gayrı her şeyine meşgul hale getiriyor. Teknoloji sayesinde verimlilik arttıkça boş durmanın fırsat maliyeti de artıyor. Yani boş durmak çoğumuz için zaman kaybıyla özdeşane geliyor. Potansiyelimizin ziyan edilmesi gibi algılanıyor. Verimi arttığı için, daha fazla tükettiğimiz kömür gibi verimi arttırdığı için...
Örneğin, yapay zekayı da daha fazla kullanır hale geliyoruz. Eskiden saatler, günler alan işleri Harcı Alem Yapay Zeka Hizmetleri sayesinde artık saniyeler içinde tamamlıyoruz. Ama bu bizi kalan sürede daha da fazla şey üretme derdine düşürüyor. Daha fazla proje, daha fazla üretim, daha karmaşık görevler içinde boğuluyoruz.
Üstelik bugün verimliliği çok daha soyut değerlerle ölçer haldeyiz. Birçok beyaz yakalının her sene gündemine gelen performans değerlendirmesi olgusunu düşünün mesela. Ekibinizdeki çalışma arkadaşlarınızla ilgili bu değerlendirmeyi yaparken performans kavramını neyle ölçüyorsunuz? Bu kriterlerin içinde hiçbir insani özellik var mı mesela?
Oysa bir çiftçinin performansını ölçmesi ne kadar kolay değil mi? Tarnasının ölçüsü belli, ektiğin, biçtiğinin maliyeti de öyle. Hasat döneminde kabaca bir hesapla bütün emeğinin değerlendirmesini yapabiliyor. Peki bir ofis çalışanı için bu nasıldır? Optimizasyon olarak da adlandırdığımız iyileştirme takıntısı öyle bir seviyeye ulaştı ki olasılıkların sonsuzluğu bizi hiçbir şeyle tatmin olamaz hale getirdi.
Kusursuzluk vaat eden teknolojinin kusurlarıyla meşhur insanların üzerindeki egemenliği işte bu yüzden. Her zaman bizden daha güçlü, daha verimli, enerjik, öğrenmeye açık, süratli ve daha sonsuz kapasiteli bir şeyle kazanamayacağımız bir yarış içindeyiz. Bu yüzden elimize geçen boş zaman geride kaldığımızı düşündüğümüz sorumluluklarımıza yetişme telaşına yem olmaktan kurtulamıyor. Yazar Henry David Thoreau ne güzel söylemiş, zamanı öldürmeyin, o zaten sizi öldürmekle meşgul. İçinizi ziyadesiyle karartıp hayata yeterince küstürdüğüme göre, sıranın rehber olma iddiasındaki podcast'imizin hadsizliğine geldiğini düşünüyorum. Kökleri yüzyıllara dayanan ve yaşamın her yanını kuşatmış böylesi çarpık bir düzende bize düşen nedir?
Yerde savrulan bir kuru yaprak gibi kendimizi rüzgarın keyfine mi bırakmalı? Yoksa isyan bayrağını açıp göl kenarında bir kulübeye mi çekinmeli? Birkaç densiz tavsiye eşliğinde bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışalım. İleride işlemeyi düşündüğüm konulardan birinin özünü oluşturacak ikigai diye bir kavram var. Japon kültüründen doğan bu tanınım kabaca yaşamın anlamını tanımlıyor. Bu bölümde hele ki kapatırken ayrıntısına girmeyeceğim ama aklıma getiren gerekçeye değinmek isterim. Hayata yönelik sızlanmak ben dahil hepimizin her fırsatta yaptığı bir şey. Son derece de sağlıklı. Çünkü bu anlamakta zorlandığımız tüm bu saçmalıkların içinde hayatta kalmamızı sağlıyor. Basınçta kaynayan bir düdüklü tencerenin buhar subabı gibi sızlanmazsak inflak ederiz. Fakat aynı derecede basit bir şeyden de tuhaf bir şekilde kaçınıyoruz. Bugün mesela yatağa uzandığınızda birkaç dakika da olsa düşünün lütfen. Tam olarak ne için yaşıyoruz?
Bunun yanıtı bazılarımız için iş ve ona bağlı başarılar, ona bağlı kazanımlar. O kesim çok şanslı çünkü zaten oyunun kuralları bunun üzerine kurulu. Sahiden de eğer buysa niyetleri hayatta, onların sırtı asla yere gelmeyecek. Ama ya yaşamımızın anlamı işten ve çalışmaktan başka bir şeyse, sevdiğimiz ve iyi yaptığımız şeyler ile yapmak zorunda kaldığımız şeyler arasındaki uçurum iyice derinleştiyse, o zaman ne yapacağız?
İş dünyasında sıkça karşılaşmaya başladığımız ve yine ilerideki bölümlerde işlemeyi düşündüğüm sessiz istifa türü olguların hiçbiri boşuna değil. Dıştan çalışıyormuş gibi görünen, hatta pekala çalışan ama aslında içinde çoktan o işten kokmuş insanları garipsemek, yadırgamak mümkün mü? Amerikalı yazar Deb Millman'ın kulağımda yer etmiş bir sözü var. Meşgul olmak kader değil, bir karardır, diyor.
Öyle mi diye düşünürüm hep. Örneğin, bir başıma kırk işin peşinden koşan, uyumayı bile kendine çok geren ben, bütün bunları mecbur olduğum için mi yapıyorum yoksa tercih ettiğim için mi? Şu podcasti mesela kamuoya baskısıyla mı yapıyorum? Ya da 30 yıldır durmadan neden bir şeyler yazıp duruyorum orada burada? Sahiden mecbur olduğum için mi? Yoksa bir başıma kaldığımda ne yapacağımı bilmeme halimi ürkütüyor beni. Hiçbir şey yapmamanın konforuna karşılık eleştirilme, kınanma ihtimallerine rağmen bir şeyler yapmak sağlıklı bir ruh hali mi?
Epiktetos kulaklarımda çınlıyor. Bir şey yapmak zorunda olmadığın an kim olduğunu hatırlarsın diyor. Haddini aşan yaşam rehberi adlı bir podcast de söylemeye dilim varmıyor ama hayat düşünmeyince daha mı katlanabilir hale geliyor dersiniz. Bilemiyorum Altan, bilemiyorum. Hayat üstüne düşüne düşüne aklını yitiren filozof Nietzsche, yeterince nedeniniz varsa her nasılsa katlanabilirsiniz demiş. Anlaşılan o ki hepimizin yaşamaya yönelik yeterince nedeni var ki katlanıyoruz.
Uzmanlar bu bölümümüzün özüyle ilgili şöyle bir tavsiyede bulunuyor. Çalışma biçiminizi çıktı değil, etki üzerinden değerlendirin. Yani yaşamın muhasebesine ne kadar çok şey yaptım değil... ...yaptıklarım neye hizmet ediyor sorusuyla değerlendirin diyorlar.
Kulağı da hoş geliyor. Tüm bu sorunun küresel ölçekteki çağdaş karşılığı olan teknoloji kavramına gelirsek eğer, bu konudaki hemen her tavsiye de aşağı yukarı şu bağlamda birleşiyor. Teknolojiyi kullan ama kendine teknolojik bir şeymiş gibi davranma. Bir makine olmadığını ve olamayacağını unutma. Hedefin zamanı kazanmak yerine zamanı yaşamak olsun.
Bu kadar akla fikre başvurduk ama en güzel özeti galiba vaktiyle Sezen Aksu yapmış. Gelin onun sözleriyle bitirelim isterseniz. Bazen daha fazladır her şey. Bir eşikten atlar insan. Yüzüne bakmak istemez yaşamın o kadar azalmıştır ki anlam. O zaman hemen git radyoyu aç. Bir şarkı tut. Ya da bir kitap oku mutlaka. İyi geliyor.
ya da balkona çık bağır bağırabildiğin kadar zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor. Ama fazla da üzülme. Hayat bitiyor bir gün. Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür. Ömür imtihanla geçiyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.