Podcast

İfade Özgürlüğü Deneyi

Gri Bölge

12 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Herkesin istediği fikri, ideolojiyi ya da görüşü savunabildiği bir ortam ideal midir? Yoksa bazı ideolojiler sınırı aşar mı, bir noktada sansürlenmeleri mi gerekir? O sınırı nerede çizmek lazım? Bazı açılardan net cevapları olduğunu düşünsek de mutlak ifade özgürlüğü konusunda hala deneyip yanılarak cevaplamaya çalıştığımız bir sürü mesele var. Gri Bölge'nin bu bölümünde o sorulara yanıt arıyoruz. Mutlak ifade özgürlüğünü her şeyin merkezine koyan ABD'nin çizdiği portreyi inceliyor, bu konudaki pozitif ve negatif yanlara odaklanıyoruz.


Tüm bölümleri dinlemek ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.349 kelime · ~17 dk okuma

Selamlar, bu bölümde insanlık tarihinin en büyük deneylerinden birini incelemek istiyorum. Mutlak ifade özgürlüğü deneyin adı. Herkesin ağzına geleni söyleyebildiği ve en ufak bir gözaltı ya da hukuki yaptırım korkusu çekmediği bir senaryonun nasıl gözüktüğüne bakmak istiyorum birlikte. Önce bir soru sorarak başlamak istiyorum. Herkesin istediği fikri, ideolojiyi ya da görüşü savunabildiği bir ortam ideal midir sizce? Yoksa bazı ideolojiler sınırı aşar mı? Bir noktada sansürlenmeleri mi gerekir? O sınırı nerede çizeceğiz? Çok sakıncalı ya da abuk sabuk görüşleri savunan insanlar cezalandırılmalı mı? Yoksa isteyen istediğini savunsun, halk yeterince zeki zaten, en iyi fikirler kazanır mı diyorsunuz? Bunun gibi nice soruları içeren bir konu bu ve bence insanlığın en güncel sınavlarından biri.

Bazı açılardan çok siyah-beyaz cevapları olabilir ama bazı açılardan da gri bir sürü mesele içeriyor. Bu bölümde bunları beraber inceleyelim istiyorum. Hadi başlayalım. Bugün beğensek de beğenmesek de ifade özgürlüğü deneyini geniş ölçekte deneyen en büyük ülke ABD diyebiliriz. Anayasalarının birinci maddesi vatandaşların ifade özgürlüğünü garantiliyor. Dolayısıyla nasıl bir portre çıkıyor ortaya? 350 milyon insan var. Her görüşten, inançtan, ülkeden, ırktan, yönelimden ve hepsi ne düşünüyorsa söylemekte özgür.

Şimdi Amerika çeşitli açılardan eskiden olduğu kadar özgür değil tabii ki. Bu detaylara değineceğiz. Ama dünyanın geri kalanıyla karşılaştırdığımızda eşi benzeri görülmemiş bir deney yapılıyor burada gerçekten. Buna deney edememin sebebi daha önce böyle bir şeyin yapılmamış olması. Bir yola çıkıldı ve şöyle dendi. Her vatandaşın ne düşünüyorsa söyleyebildiği bir ortam ülkeye zarar vermez. Tersine ne kadar uçuk kaçık şey savunulsa da neticede zaten en doğru ve mantıklı olan fikirler kazanacak ve popülerleşecek. Neden böyle düşünerek halkına bu özgürlüğü verdi bu ülke?

Transkriptin tamamını oku

Aslında çok mantıklı, çünkü siz zaten demokratik bir ülkede yaşıyorsanız bunun böyle olması gerekiyor. Demokrasi, halkın olup biteni en iyi şekilde değerlendirdiği fikrine dayalı. Tamam, o zaman kim hangi görüşü ifade ederse etsin, en makul olanların popülerlik kazanması gerekiyor. Mutlak ifade özgürlüğünü savunanlar şöyle der. Bırakın nazisi de o suda bu suda ne düşünüyorsa çıkıp savunsun. Neden? Çünkü bu tür ekstrem ideolojilere sahip insanları sansürlediğiniz zaman yok etmiş olmuyorsunuz. Bu insanlar gizli saklı forumlarda birbirleriyle konuşmaya, iyice radikalleşmeye devam ediyorlar. Tehlikeli bulduğunuz düşünceleri yok etmek istiyorsanız onların özgürce kamu önünde ifade edilmesine izin verin. Münazaralarla ve tartışmalarla bu görüşlerin ne kadar saçma sapan ve korkunç olduğu ortaya çıkacaktır zaten. Şunun da altını çizer ifade özgürlüğü savunucuları. Eğer bir fikri sansürlemek istiyorsanız ondan korkuyorsunuz demektir. Halbuki bir fikir kötü ise ondan korkmanın bir nedeninin olmaması lazım. Şimdi görüşler bir yana ABD'nin anayasasında yazar zaten vatandaşların böyle bir özgürlüğü olduğu. Ama bildiğiniz gibi her toplumun yazılı olmayan kuralları da var. Sırf hukuken bir yaptırımı yok diye her ortamda her şeyi söyleyemezsiniz. Uçuk kaçık görüşleriniz sizi işinizden edebilir, arkadaşlıklarınızı bozabilir, ilişkilerinizi bitirebilir ya da ailenizle aranızı açabilir. Dolayısıyla yasal bedel ortadan kalksa bile belirli görüşleri savunmanın sosyal ya da ekonomik bedeli her zaman var Amerika'da da. Peki bu uçuk kaçık görüşler ne olabilir mesela? Atıyorum düpedüz ırkçılık yapmak çoğu ortamdan, mekandan ya da iş yerinden kovulmanıza yol açar muhtemelen. Eğer gündelik hayatınızda acayip komplo teorilerinden ve bilim karşıtı şeylerden sürekli bahsederseniz de bunun bedelini birçok açıdan ödersiniz. Yani bence çok ilginç hatta belki algılaması biraz zor. Size nasıl geliyor bilmiyorum ama yasal hiçbir yaptırım olmasa bile günlük hayatta ya da sosyal medyada çoğu konuda işin dozunu kaçıramıyorsunuz.

Kaçıramıyordunuz daha doğrusu. Şu an daha genel ele alıyoruz. İşin ne noktaya geldiğinden bahsedeceğiz birazdan. Peki orada yaşayan bir sivilin gündelik hayatındaki ifade özgürlüğü böyle. İfade özgürlüğü ünlüleri ve siyasetçileri nasıl etkiliyor? Belirli ideolojileri savunduğu için orada kapatılan partiler var mı mesela? Irkçı bir söylemde bulunsa bir siyasetçi yasal bir bedel öder mi? Yine hayır.

Vay efendim sen koskoca devletin şusuna busuna karşı çıktın. O zaman seni içeri alalım falan gibi bir şey yok. Kağıt üzerinde istediklerini söyleyebilirler. İstediği ideolojiyi de destekleyebilirler. Ama tabii siyasetçilerin de yasal olmasa da sosyal sebeplerden ötürü söylenmene çok dikkat etmesi gerekiyor. İlk akla gelen bariz sebep popülerlik kaybetme kaygısı. Hiçbir ünlü ya da siyasetçi popülerliğinin azalmasını ya da kariyerinin tak diye bitmesini istemez. O yüzden sivil bir vatandaştan bile daha dikkatli konuşmaları

Böyle insanların ifade özgürlüğünü dibine kadar kullanamamalarının bir sebebi daha var. O da sponsorlarıyla olan anlaşmaları. Bir örnek vereyim mesela. Birçoğunuzun bildiğini tahmin ettiğim PewDiePie isimli bir içerik üreticisi var. Kendisi uzun bir dönem dünyanın en çok izlenen YouTuber'ıydı. Bir gün canlı yayında oyun oynarken inanılmaz ırkçı bir küfür ediyor. Bu ağzından çıkıveren bir küfürden ötürü de Disney'le bütün anlaşmaları iptal oluyor aniden. Dünyanın en ünlü YouTuber'ı olarak Disney'le yaptığınız bir anlaşmanın kaç milyon dolara denk geleceğini bir düşünün. Benzer bir şey siyasette de geçerli. Bunun nasıl işlediğini kısaca anlatmak gerekirse, sizin başkanlık kampanyanızda sponsor olacak isimler ya da şirketler kampanya boyunca isimleri adınızın yanında gözüktüğü için süreçte neler söyleyeceğinize dikkat ediyorlar. Kulağa çok ırkçı gelecek bir söyleminiz, faşistçe bir vaadiniz, hatta bazen absürt bir hareketiniz sponsorlarınızın kampanyadan aniden çekilmesine neden olabilir.

Absürt bir hareketiniz dedim derken de aklımdan inanılmaz komik bir örnek geçiyor. Howard Dean diye bir başkan adayı 2004'te bir cümlesinin sonunda bağırıyor falan diye ve sırf bu yüzden kampanyası mahvoluyor adamın. Çok uygunsuz buluyor insanlar bu hareketini. Hem bu mevkiye talip birine hem de koskoca adam diye düşünüp yakıştıramıyorlar. Neyse buraya kadar anlattıklarımda şunu vurgulamak istedim aslında.

ABD anayasasının vatandaşlara mutlak ifade özgürlüğü hakkını tanıması herkesin mutlak ifade özgürlüğüne sahip olduğu anlamına gelmiyor. Başka sınırlayıcı faktörler var. Herhangi bir sivilden tutun, en güçlü figürüne kadar. Bu meselenin iyice deney niteliği kazanması ve benim bu bölümü yapmak istememin sebebi özellikle son 10 senede vaziyetin geldiği nokta. Bana sorarsanız ki bu benim naçizane gözlemim belki süreç daha erken başlamıştır ama her şey 2015'te Trump'ın adaylığıyla başladığı gibi gözüküyor. Gelip size burada Trump kötü biri çünkü falan gibi konuşma yapmayacağım. Bazı şeyler çok bariz ve adam neredeyse dünyada hakkında en çok konuşulmuş. İnsan neden falso bir figür olduğunu sıfırdan vurgulamaya gerek yok. Ama seneler önce kendisiyle ilgili çok ilginç bir tespit duymuştum. Bunu paylaşmak istiyorum sizinle. Bir kısmınız biliyordur Trump başkan adayı olmadan önce de milyarderdi. Bu da Trump'a diğer adaylarda olmayan bir ayrıcalık tanıdı. Başkanlık kampanyasını hiçbir sponsor olmadan yani hiç kimseye hesap vermeden yürüttü.

Zaten ünlüydü ama seçim kampanyasının başından beri kendisini ben bir siyasetçi değilim, iş adamıyım. Amerikanın kelime oyunu yapan siyasetçilere değil, işin nasıl yürütüldüğünü, ekonomiyi nasıl toparlayacağını bilen iş insanlarına ihtiyacı var dedi. Gerçekten de davranışlarıyla daha önceki hiçbir siyasetçiye benzemediğini belli etti. Kendisinden 10 yıl önce bir adam sadece 2 saniye acayip bağırdı diye kampanyası sona ererken Trump sahnede küfürler etti. Engelli vatandaşın taklidini yaptı, yasa dışı göçmenler hakkında çok ilginç üsluplarda konuşmaya başladı. Mesela sınırdan yasa dışı şekilde geçen Meksikalılar hakkında. Bunlar tecavüzcü, hırsız falan gibi ifadeler kullandı direkt. Kampanyasının sloganı Make America Great Again, yani Amerika'yı tekrar yüce yapalım sloganı da özellikle beyaz seçmen için ülkenin beyaz vatandaşların olduğu bir döneme dönüşü hatırlattı hafiften.

Bu süreçte Trump'a Teflon Don lakabı takıldı mesela. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin ve kendisine ne yapılırsa yapılsın en ufak bir popülerlik kaybetmeden tersine anketlerde gittikçe öne geçerek devam etti çünkü seçim sürecinde. Trump bu sahip olduğu finansal güçten ötürü sponsor kaybetme korkusu olmadığı için diğer adaylardan çok daha cesur ve radikalce konuşabildi. Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olmak için yarıştı ve bu parti ülkenin muhafazakar ve sağ seçmenin oy verdiği bir partiydi zaten. Ekonomiyle ilgili sıkıntıların neredeyse tamamının göçmenlerden kaynaklandığını düşünen bir kısmı da düpedüz örgücü olan seçmen Trump'ın bu radikal tavrına bayıldı. Hatta Trump çıkıp televizyonda seçmeninin kendi oturma odasında konuşamadığı kadar rahat konuşmaya başladı. Özellikle o dönem Trump'ın 2015'te ya da 2016'da söylediği bazı şeyleri iş yerinizde söyleseydiniz, işten atılırdınız muhtemelen ya da sosyal çevrenizden dışlanabilirdiniz. Yani o noktaya kadar mutlak ifade özgürlüğünü belirli sosyal limitasyonlar içerisinde tutan sosyal normları ülkenin en popüler ismi tek tek kurcalamaya başladı. Sonra da gidip Amerikan başkanı oldu. İşler de o noktada çığırından çıkmaya başladı zaten. Ona da birazdan birlikte bakacağız.

Evet, işler Trump'ın seçilmesiyle çileden çıktı demiştik. Nasıl oldu bu? Öncelikle muhafazakar ve saf fikirleri yeniden paketleyip, ilginç cümlelerle, argümanlarla sunmaya çalışan isimler sosyal medyada bayağı popülerleşmeye başladı. Ben Shapiro'dur, Milo'dur, Charlie Kirk'tür vs. Öteki tarafta da belki bu isimlere, belki Trump gibi birinin seçilmesine reaksiyon olarak çok radikalleşme yaşandı. Trans meseleleri, zamiller, kadın hakları, kürtaj, bireysel silahlanma,

Bütün bu aslında yeni olmayan meseleler gittikçe toksik münazara konularına dönüşmeye başladı. İki taraf da kızıştıkça kızışmaya başladı. Trump'ın vurdum duymaz tavırları vatandaşların bir kısmını endişelendirirken bir kısmını da çileden çıkarıyordu. Bunu gören ve Trump'ı destekleyen bazı insanlar da sadistik bir zevk aldılar bundan. Dolayısıyla en uç radikal ya da absürt şeyi söyleyerek bir insanı kudurtmak trend haline geldi. Reactionary yani sırf reaksiyon almayı amaçlayan figürleri popülerleştirdi bu. Kimisi hızını alamadı hatta. Mesela Milo Yiannopoulos isimli o zamanlar ünlü olan bir yorumcu dünyanın en ünlü podcastine çıkıp pedofili normalleştirmeye çalıştı. Böylece kendi kariyerini bitirdi. Ama bu kadar ileri gitmeyen ve özellikle bu konuda değil ama başka konularda sınırları zorlayan isimler popülerleşmeye devam etti. Aşırı sağcı Nick Fuentes mesela kadınlara yönelik sizin bedeninizle ne yapacağınıza ben karar veririm diye çok ünlü bir tweet attı Kürtaj konusunda.

Kendisine neden böyle bir şey yaptın dendiğini dedi. Ya şaka yaptık kardeşim. Siz de hiç anlamıyorsunuz bu işlerden gibi bir cevap verdi. Dedi ki bu tweet'i attıktan sonra haftalarca ölüm tehdidi aldım. Hatta biri gerçekten kapıma gelip beni öldürmeye çalıştı. Yine sağın en meşhur isimlerinden Ben Shapiro canlı yayında trans bir bireye bakıp beyefendi sizin genetiğiniz nedir? İsterseniz biraz biyoloji konuşalım cinsiyet konusunda dedi. Kadın da seni hastanelik ederim böyle konuşmaya devam edersen diye cevap verdi.

Hep sağdan örnekler verdim. Kızanlar olmuştur belki. Öteki taraftan da örnek vereyim. Mesela Kathy Griffin isimli komedyen Trump'ın kafasını kestiği ve elinde tuttuğu bir fotoğraf serisi yayınladı. Bunun üzerine ABD gizli servisi tarafından araştırıldı kendisi ama kamunun tepkisi dışında herhangi bir sorun yaşamadı. Yani başta ne demiştik? İfade özgürlüğünü savunan insanların argümanı şudur. Her görüşün özgürce ifade edildiği bir ortam olmalı. Daha sonra bu fikirler tartışıldıkça hangilerinin daha mantıklı ve güçlü olduğu ortaya çıkacaktır. İyi olan fikirler her zaman kazanır, kötü olanlar da kaybeder." Bu argümanla insanlar üniversite kampüslerine gidip, fikrimi değiştirbaşlıklı standlar açmaya ve birbirleriyle münazara yapmaya, bunların da tam versiyonlarını ya da kesitlerini sosyal medyaya atmaya başladılar.

Ama çoğu zaman kimsenin derdi üretken ya da uzlaşıya varılacak bir fikir alışverişi yapmak değildi. Dediğim gibi amaç birbirinin damarına basmak, birbirini ezmek, rezil etmek, oradan da bir içerik çıkarmak falandı. Bir taraf ötekilere Social Justice Warrior diye isim taktı, öteki tarafta bunlara Nazi demeye başladı. Yasal bir yaptırım olmadığı için tabu düşünceler ve vurucu söylemler sadece reaksiyon ya da etkileşim almak için sağda solda uçuşmaya başladı.

Ayrıca münazara yaptıysanız şunu bilirsiniz. Tabii konuşan kişilere bağlı çok üretken münazaralar da var ama genelde münazara çok toksik bir şeydir. Hatta münazaralar arasında meşhur bir söz vardır. Gerçek münazaracı süt siyahtır pozisyonuyla bile münazarayı kazanabilir diye. başı sonu belli olmayan alıntılarla, sahte kanıtlarla, bağlamla alakasız istatistiklerle, kelime oyunlarıyla dünyanın herhangi bir görüşüne oturup savunabilirsiniz. Hatta hadi konuyu biraz daha farklı bir örnek üzerinden ele alalım. Bence güzel olacak. Mesela komplo teorisyenlerinin bilim insanlarıyla münazara yapmak istemesi ya da COVID döneminde aşı karşıtı insanların uzmanlarla oturup münazara yapmak istemesi buna güzel bir örnek bence.

Bu arada aşılarla ilgili herhangi bir endişesi olan insan komple teorisyenidir de demek istemem. Bunu not olarak düşüyeyim. Ama demek istediğim şey şu. Yine ifade özgürlüğü adı altında hiçbir formal eğitimi olmayan insanlar bir alanın uzmanıyla münazara yapmak istiyorlar. Mesela dünya düzdür diyen adam bilim insanıyla münazara yapmak istiyor ya da aşı münazarası yapmak istiyor başka biri. O internetten okuyup öğrenmiş bu şeyleri. Bir taraf uzman da olsa, öteki taraf kulaktan duyma bilgilerle de gelse, münazarada asıl mesele hangi tarafın haklı olduğu değil, daha çok tarafların kendisini nasıl savunduğu olduğu için siz bir uzman olarak düz dünyacıya yenilebilirsiniz münazarada. Şu bile yeter mesela, o kadar absürt bir şey söyler ki karşı taraf, argümanın saçmalığından diliniz tutulur. O üç saniyelik sessizliğiniz de yenildiğinizin ve cevap veremediğinizin bir kanıtı olarak her yerde paylaşılır. Dolayısıyla muhtemelen bu sebepten ötürü uzmanlar geçtiğimiz yıllarda da günümüzde de çoğunlukla bu tarz insanlarla oturup münazara yapmak istemiyorlar. Kendine güvenip bunu yapan bir isim öneriyim. Hem doktor hem de içerik üreticisi olan Dr. Mike, Jubilee'nin bir bölümünde yer aldı. Tek başına 20 aşı karşılığıyla konuşuyor ve bunu gerçekten uzlaşmacı bir tavırla yapıyor kendisi. Dolayısıyla kesinlikle tavsiye ederim ilginizi çekiyorsa. Milletin gittikçe kutuplaştığı, sahip olduğu ifade özgürlüğü hakkını birbirini kışkırtmak, etkileşim almak için kullandığı ya da yalan yanlış bilgileri bilimsel diye oradan oraya paylaştığı ortam son senelerde doğal olarak ülkeye zarar vermeye başladı. Hem seçimler hem de pandemi Amerika'da ifade özgürlüğünün bu şekilde kullanılmasının zararını çok daha net bir şekilde ortaya çıkardı. Peki bu zararı minimize etmek için neye başvurdu bu insanlar? Anayasanın birinci maddesini değiştirecek hali yok sonuçta. Bu görevi sosyal medya şirketleri aldı. Meta, Twitter, Google vs. dedi ki, kardeşim biz devlet değiliz neticede, özel şirketleriz. Bu platformlar bizim. Platformumuzda şu kelimelerin kullanılması, böyle cümlelerin kullanılması yasak.

Yine aynı şekilde kaynağı belli olmayan spekülatif yalan yanlış bilgileri saçmanızı da istemiyoruz platformlarımızda. Bu tutumun sonucu ne oldu? Özellikle aşırı sağ görüşlü bazı insanların YouTube kanalları, Twitter hesapları kapatılmaya başlandı. Pandemi dönemi çeşitli paylaşımlara dezenformasyon uyarısı kondu, ana sayfada çıkması engellendi ya da direkt bunu paylaşan hesaplar banlandı.

Şu bir gerçektir, spekülatif olmayacağını düşündüğüm için rahatça söyleyebilirim. Özellikle 2024 öncesine kadar, Silikon Vadisi genel olarak sola daha yakın olmasıyla biliniyordu. Bu sosyal medya platformlarının CEO'ları 2024 öncesine kadar demokratik takılan insanlardı. Dolayısıyla evet, bana kalırsa banlanan hesaplar arasında sağ isimler daha fazlaydı. Kutuplaşma artmaya, bazı hesaplar kapatılmaya devam ediyordu ki, ABD tarihine geçecek bir olay yaşandı bir gün. 6 Ocak 2021'de Trump seçmenleri parlamentoyu bastı biliyorsunuz. Bunun sebebi 2020'de Trump'ın kaybettiği seçimde hile yaptığını düşünmeleriydi. Böyle düşünmeleriydi derken Trump söyledi bunu. Bu seçimi sizden çaldılar dedi. Bunu çalanlar da şu an içerideler diye ekledi. Ve fanatik kitle gerçekten seçme ve seçilme hakkının elinden alındığını düşündüğü için binayı bastı. Şimdi bu olay zaten inanılmaz ama şimdiye kadar bahsettiğimiz şeylerle ilgili de bir kısmım var. O da şu. 6 Ocak 2021'de Twitter ve Meta Trump'ın sosyal medya hesaplarını kapattı. Bayağı o tarihte Amerikan başkanı halkına ulaşamadı arkadaşlar. Herhangi bir sivilin değil, Amerikan başkanının ifade özgürlüğü kısıtlandı yani. Üstelik devlet ya da hukuk tarafından değil, şirketler tarafından. İnanılmaz bir reaksiyon yarattı tabii ki bu. Çok geçmeden Trump kendi sosyal medya platformu Truth Social'ı duyurdu. Hala neredeyse bütün paylaşımlarını oradan yapıyor. İnsanlar da dedi ki, ifade özgürlüğü deyip duruyoruz ama siyasi olarak hangi tarafta olduğu belli olan teknoloji şirketleri karar vermeye başladı kimin ne kadar ifade özgürlüğü olacağını.

Son olarak tüm bu resme şunu da ekleyeyim. 2020'de pandemi esnasında da dezenformasyon sirkülasyonunun önüne geçmek için sosyal medya uygulamaları asılsız bilgi paylaşan çoğu kullanıcının gönderilerini kaldırmıştı. Yanlış bilgi diye etiket düşüyorlar veya direkt bu hesapları kapattırıyorlardı. İletişimimizin çok büyük bir kısmı internet üzerinden olduğu için Her ne kadar sosyal medya uygulamaları özel şirketlere ait platformlar olsa da, onlar sizin hesabınızı kapattığınızda ifade özgürlüğünüzün bir kısmını gerçekten kaybetmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla anayasal hakkınızı demokratik bir şekilde seçilmemiş şirket yetkilileri kısıtlayabiliyor. Neyse, bu böyle bir dönemdi Amerika'da. 2021'den yana da çok şey değişti. Rüzgar bayağı tersine döndü. Biliyorsunuz Elon Musk Twitter'ı aldı. Artık insanlar bu uygulamada istediğini söylemekte özgür olacak. Twitter'ın yeni adıyla X'in sansür politikası ABD'nin ifade özgürlüğü yasalarıyla birebir paralel olacaktır dedi. Onun dışında da hiçbir keyfi sansürü uygulamayacağını belirtti. Fakat sonraki yıl X şöyle bir politika tanıttı. Freedom of speech but not freedom of reach. Yani ifade özgürlüğü

herkese erişebilme özgürlüğü değil. İfade özgürlüğünü suistimal ettiği algılanan tweetlerin kullanıcıların karşısına çıkmamasını sağlayacak yeni bir algoritmik sistem yani. Daha dolaylı da olsa kullanıcıların iletişimine yapılan bir müdahale diyebiliriz yine. Yine de Mask Twitter'ı satın aldığından beri uygulamadaki iletişimin tonu gerçekten değişti. Eskiden daha gizli saklı forumlarda konuşulan radikal görüşler uluorta konuşulmaya ve bayağı etkileşim almaya başladı. 2024'te Trump kazandıktan sonra teknoloji CEO'ları da ona yaranmak adına demokrat duruşlarından büyük ölçüde vazgeçtiler. Bugün Twitter'la birlikte Meta'nın ya da TikTok'un da çoğu içeriği eskiden olduğu gibi engellemediğini görüyoruz. Bunun neticesi de çok daha fazla radikal içeriklerin sürekli sirkülasyonda ana sayfamızda olması. Bugün öteki tarafa en büyük ayrımcılıkları yapan ya da en düşmanca konuşan içerikler hiçbir filtrelemeye maruz kalmadan milyonlarca izlenme alabiliyor. Uygulamalarda hal böyleyken Trump da aynı şekilde devam ediyor. Zaten rakiplerine ağzına geleni söylediği seçim kampanyalarıyla iki kez seçim kazandı. Ayrıca bu kadar seçim kazanıp popüler olması da genel olarak oradaki siyasetin dilini değiştirdi. 2020'de Biden sahnede Trump'a kapa çeneni diye bağırdı hatta. Genel olarak Demokrat ya da Cumhuriyetçi Parti adayları seçmenin gözüne girmek için zorba gibi davranmaya başladılar.

Trump'tan daha da radikal siyasi figürler, sempati kazanmaya başladı vs. Böylece iş yerinde veya sosyal çevrede söylenilebilecek şeyler ya da günlük siyaset diliyle değişmeye başladı. Bahsettiğimiz insanın günlük hayattaki konuşmasını sınırlayan sosyal sınırlar ortadan kalktı yani. Anayasanın tanıdığı ifade özgürlüğü en etkili şekilde iletişim kurmak için değil, ötekinin damarına en sert şekilde basabilmek için bir araca dönüştü.

Şimdi bütün bunlara sadece Donald Trump sebep oldu demiyorum. Zaten kendisiyle ilgili çok meşhur bir tespit var. Trump, ABD'nin hastalığı değil, o hastalığın bir semptomu. 8 yıllık Obama hükümetinde ya da daha öncesinde neler birikmeye başladı da insanlar böyle birini seçecek noktaya geldiler, bu çok daha derin bir analiz gerektirir. Fakat son 10 yılda toplumun iletişim şeklindeki bu değişim ülkeye kesinlikle birçok açıdan bedel ödetiyor.

Takaret etmenin, ırkçı şeyler söylemenin ya da nefret söylemenin hukuki bir yaptırımı olmadığı bu ülkede insanlar gerildikçe ve kutuplaştıkça iş sonsuza kadar sözde mi kalacak peki? Biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda Charlie Kirk isimli siyasi sosyal medya figürü öldürüldü. Benim bu adamın katıldığım tek bir görüşü yok. Fakat ne kadar korkunç şeyler savunursa savunsun gidip insanlarla oturup münazara yapan bir adamdı yani. Başta dediğim gibi münazaranın ne kadar yapıcı olduğu ya da ne niyetle yapıldığı ayrı. Fakat bu gerçek zamanlı yaptığımız ifade özgürlüğü deneyindeki bulgularımızdan biri maalesef şu. Sen en ufak bir sosyal endişen olmadan senelerce kampüs kampüs gezip radikal bir şekilde görüşlerini savunursan ki Charlie Kirk oradaki birçok isme kıyasla ılımlı kalıyor. O zaman eninde sonunda birinin canına tak eder, gelip seni vurur. Bu kadar insan ifade özgürlüğünü suistimal edip birbirinin damarına basmaya devam ederse tüm bu gerilim sözde kalmaya devam eder mi? Yoksa eninde sonunda şiddete dönüşür mü? Charlie Kirk'in öldürülmesi üzerine sosyal gerilim iyice arttı. Tabii oradaki otoriteler, vatandaşlar uyarıda bulundu. Dış ülkelerden bot hesaplar, ülkenin gerilimini arttırma ve iç savaşa bizi teşvik etme amaçlı paylaşımlar yapıyorlar. Biraz telefonlarınızdan uzak durun diye. Fakat bir tarafta Charlie Kirk'in ölümünü kutlayan, Öteki tarafta da onun öcünün alınması gerektiğini söyleyen hatrı sayılır kitleler var. Bu ifade özgürlüğü deneyini Amerika bugün bu nüfusla ve bu teknolojiyle denediği için bu deneyin sonuçları hepimizi ilgilendiriyor. İfade özgürlüğünü kaldırıp kaldıramayacağımızı görüyoruz insanlık olarak. Tabii şuna da not düşmek isterim. Başta yer vereceğimi söylemiştim. İfade özgürlüğüyle övünen ABD hükümeti geçtiğimiz sene içerisinde sırf İsrail'i eleştirdiği için sayısız öğrenciye işlem uyguladı ve kiminin vizelerini iptal ettirdi. Dolayısıyla sadece şirketler tarafından değil, yasal olarak da zaman zaman özgürlük alanı daralıyor. Bu deney nasıl sonuçlanacak? Ya da deney burada veya başka bir ülkede yapılsa nasıl şekilde sonuçlanır?

Mesela Amerika'da devletin özgürce eleştirilebilmesi, Amerikan devletinin tarihi boyunca veya günümüzde yaptığı çok korkunç şeyin halk arasında konuşulmasını sağladı. Ama öte yandan devlet o kadar rahat eleştiriliyor ki nüfusun çoğunluğu ne bir başkan, ne bir bayrak, ne de bir ülke adı altında birleşemiyor artık. Bir toplumun birlik olabilmesi için bazı şeylerin tabu kalması ve kutsal kabul edilmesi gerekiyor olabilir mi mesela? Bu sadece bir soru. Bir şey ima bile etmiyorum burada. İnsanların iletişim şeklini dizginleyen sosyal sınırlar ortadan tamamen kalktıkça ve sosyal medya şirketleri de tüm bu kutuplaşmaya izin verip hatta belki de önünü açtıkça iş nereye gider bilmiyorum. Charlie Kirk olayı gidebileceği bir doğrultuyu hissettirdi herkese. Şuna da not düşmek istiyorum. Ta karşı kıtada olup biten şeyleri böyle değerlendirirken bahsettiğim şahıslara veya direkt Amerika'ya herhangi bir sempati duyduğumdan bunu yapmıyorum. Oradaki bu deneyin tüm insanlığı ilgilendiren bir mesele olduğunu düşünüyorum. Tabii ki her özgürlük için bir bedel ödüyorsunuz. Voltaire'in meşhur bir sözü var. Dediklerine katılmıyorum ama bunu söyleme hakkın için ölmeye hazırım. İfade özgürlüğünün bu derece kıymetli bir şey olduğunu düşünüyorum ben de. Dolayısıyla beraberinde gelen sorunlar da buna değer bence. Ama bir noktada verdiği zarar artarsa ifade özgürlüğü kısıtlanmaya başlar mı? Yoksa özgür bırakılmaya devam eder ve neticede bu ülkeye yarar mı? Ya da daha kötü bir aleme gelir? Birlikte göreceğiz. Sonucu insanlığın geleceğini en çok belirleyen sınavlardan biri bence bu. Şimdilik bu kadar diyelim. Dinlediğiniz için teşekkürler. Görüşmek üzere. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)