
2.376 kelime · ~12 dk okuma
İstanbul, tarih boyunca insanların dikkatini çeken, pek çoklarını da kendine aşık eden bir şehirdir malumunuz. Sık sık İstanbul hakkında büyülü şehir minvalinde tabirler kullanılır. Şehrin büyüleyici olduğu vurgulanır. Peki size şehrimizin gerçekten, kelimenin sözlük anlamıyla büyülü olduğunu söylesem? Evet, asırlar boyu İstanbul'un belirli tılsınlar tarafından korunduğuna inanılıyordu.
Şehirdeki atların huysuzlanmaması, evlerin haşerattan uzak kalması, denizin salim olması gibi farklı niyetlerle ortaya konan bu tılsımlar, şehrimizin folkloründe önemli bir yer teşkil eder. Acayip ve Garaib'in bu bölümünde İstanbul'un tılsımlarını konuşacağız. Hazırsanız başlayalım. Bizantion'dan Konstantinopolis'e Bir Dor şehri olan Megara'dan gelip şehrimize yerleşen efsanevi kolonici Bizas mütevazı bir kasaba kurar, bugünkü Sarayburnu'nun üzerinde. Ancak kendisi mütevazı davranmaz ve adını şehre verir. Şehrin ilk isimlerinden biri Bizantion olur.
Geleneksel kabul bu hadisenin M.Ö. 667'de yaşandığı yönündedir. Aradan neredeyse bin yıl geçer. Roma İmparatoru Büyük Konstantin, Asya ile Avrupa'yı birleştiren bu şehri başkent ilan eder. Adını da Nea Roma, yani Yeni Roma koyar. Ama zamanla şehir onun adıyla anılır, Konstantinopolis olur. Evliya Çelebi'ye göre bu kolonici Bizas'ın gerçek adı Pozantın Kral'dır.
Konstantin'e ise Kostantin der ve der ki şehir yeniden inşa edildiğinde yedi iklimden marifet ehli buraya gelmiş, herkes hünerini imparatora göstermek için yarışmıştır. Onun cümleleriyle okuyalım. Ahali-i Kostantin ve Pozantin, afat-ı semaviye ve araziye-i dehr-i deniden masum, mazum ve mahfuz olmaları için her üstadı kamil, İstanbul'un yirmi yedi küh-i balâsı üzere yirmi yedi rasat butal samat ihtas ettiler. Yani 7 iklimden gelen üstadlar şehri karadan ve denizden gelecek afetlere karşı korumak için 27 tılsım tasarlamışlardı. Ama işin garibi Evliya Çelebi saydıkça bu rakam değişir. Ona göre 17'si karada 6'sı denizde olmak üzere toplam 23 tılsım vardır.
Yetmezmiş gibi İslambol kalasını çeviren denizde her mil başında bir tane olmak üzere 24 ayrı tılsım daha kaydeder. Evliya'ya göre bu işin arkasında Konstantin başta olmak üzere şehrin gerçek sahipleri vardır. Yani İstanbul felaketlerden korunabilsin diye gizli tılsımlar ve muskalarla donatılmıştır. Bu tılsımların bir kısmı hala karşımıza çıkan Doğu Roma'nın anıtsal binalarıyla, sütunlarla ve heykellerle bağlantılı. Bugün İstanbul'un tarihi merkezinde gezinirken aslında farkında olmadan bu tılsımlara bakarız. Antik Medeniyetlerden Gelen Tılsım Anlayışı
Kamusal alanlarda duran taşların ve anıtların tılsım yönü olduğuna dair inanç aslında çok eski bir inanç. Antik Yunan'da pek çok heykelin yalnızca süs olmadığına, konuştuğuna, ağladığına, bela okuduğuna ya da şehri koruduğuna inanılırdı. Yol kavşaklarındaki her madı verilen heykeller ya da tarlalardaki pan ve satir figürleri bunun eski örnekleri. Roma'da da aynı düşünce devam eder. Apotropik yani koruyucu özellik taşıdığına inanılan figürler yalnızca meydanlarda değil, insanların boyunlarında ya da evlerinde taşıyabilecekleri küçük heykelcikler halinde de görülür.
Söz gelimi Truva şehrinin koruyucusu sayılan gökten indiği düşünülen ahşap Athena Pallas heykeli de böyleydi. Homeros'a göre Odysseus ve Diomedes, Truva'nın düşebilmesi için şehre gizlice girip bu Palladion'u yani Athena Pallas heykelini çalmışlardı. Aksi halde Truva düşmez, heykel tarafından korunurdu. Demek ki sadece küçük tılsımlar değil, bazı anıtlar ve kamusal binalar da tılsımlanabiliyordu.
Geç antik çağın pagan mesihi Tiyanalı Apollonios bu işin önemli figürlerindendi. Manalas'ın tarihinde Domityan zamanında İstanbul'a gelen bu zatın pek çok yapıyı tılsımladığı anlatılır. Leyleklere, kurbağalara, Bayrampaşa deresine ve hatta atların huysuzluğuna karşı tılsımlar yaptığı söylenir bu pagan mesihinin. Keşiş Görgöz ise listeye akrep ve yılana karşı tılsımları da ekler. Belli ki bu tılsımlar kısmen de olsa işe yaramış. İbn-i Rüsteh gibi Müslüman kaynaklar, 9. yüzyıldan itibaren bu tılsımlar sayesinde Rum ülkesinde atların asla huysuzluk etmediğini ve buna benzer korunma hadiselerini kaydetmektedirler. Evliya Çelebi tılsımı sütunların peşinde
Evliya Çelebi'den yaklaşık iki asır önce Gorgios Kodinos'un ya da Sahte Kodinos'un kaleme aldığı Patria Constantinopolis adlı eserde de benzer anlatılara denk geliyoruz. O da bazı sütunları özel olarak kaydetmekte. Mesela Truva'dan Atina'ya, oradan Roma'ya ve en sonunda Konstantinopolis'e miras kaldığına inanılan Tılsımlı Paladyon'un İmparator Konstantin tarafından şehrin merkezindeki sütuğuna yani bugünkü Çemberli Taş'ın altına gömüldüğü söylenir. Şehrimizin uğru işte burada saklıdır.
Aynı sütün Evliya Çelebi'de de karşımıza çıkar. Fakat o, Kostantin'in tavuk pazarındaki sütün diye anlar bu sütünü. Ve rivayete göre üzerinde bir sığırcık kuşu, belki de Roma kartala heykeli vardır. Bu tılsımlı kuş senede bir kez kanat çırpıp ciyaklar. Sesini duyan kuşlar dört bir yandan toplanır, gagalarıyla bu sütünün dibine zeytin bırakır.
O zeytinler de şehirdeki rahipler tarafından afiyetle tüketilir. Evliya bu sütunu şehrin kuruluşundan beri orada bilir. Bu da Truva'dan gelen Paladyon anlatısıyla birleşir. Şehrin ayakta kalması yine o tılsıma bağlanmıştır.
Görüldüğü gibi evliyanın anlattığı 17 sütun ve 6 deniz tılsımı aslında geç antik çağdan devranılan inançların devamıdır. Eski dünyadan kalan anıtlar ve heykeller, özellikle de çok tanılı dönemin eserleri sonraki toplumlar için hep bir muammaa olmuştur. Pagan dünyanın anlam haritası olmadan bu yapıların neyi temsil ettiğini kavramak pek mümkün değildir doğrusu. Bu yüzden insanlar gördükleri bu anıtlara kendi duygu dünyalarına göre yeni anlamlar yüklemişlerdir. Mesela Mısır'daki Sfenks heykelini ele alalım. Müslüman toplum için büyüleyici ama aynı zamanda anlaşılmaz bir yapıydı. Rivayete göre halife, hakim bir emriyle bu Sfenks'e bir tılsım yerleştirmişti. Hatta eşyasını kaybedenler ''Ya Ebu'l-Hevv'' yani ''Ey korku babası'' diyerek Sfenks'ten yardım isterlermiş.
Yine Apsug'daki bir tapınakta bulunan fare figürünün kil kopyaları, halk arasında fare ve haşeratı uzak tutmak için tılsım niyetine kullanılıyordu. İstanbul'da da benzer bir durum yaşandı aslına bakacak olursanız. Fagan dünyanın mirası olan inanışlar, şehrin görüntüsü defalarca değişse de, yeni dinler ve idareciler gelip gitse de ortadan kalkmadı. Sadece şekil değiştirdi ve yaşamaya devam etti. Hatta eski dünyanın bazı nesneleri, halkın hayal gücünde bambaşka bağlamlara oturdu, yeni anlatılara dönüştü. Bu anlatılara geçmeden önce kısa bir mola vermekte yarar var.
Alametler ve kehanetler. Geleceği gösteren tılsımlar. Hipodromdaki ünlü Obelisk'in de benzer bir hikayesi vardır. Aslen Mısır'daki kardak tapınağından getirilmiş, Teodosyus zamanında 390 yılında İstanbul'a dikilmiş bir anıt bu.
Şehrin halkı için bu taşın üzerindeki işaretlerin aslında hiyeroglif olduğunu anlamak elbette mümkün değildi o tarihte. Evliya Çelebi ise bu gizemli işaretleri İstanbul'un efsanevi kurucularından Madyanoğlu Yanko döneminde yaşamış bir kahine bağlar. Ona göre bu kahin, yıldız ilmini kullanarak dünyanın sonuna dek olacak olayları bu taşın dört köşesine işlemiştir. Her padişahın devrinde neler yaşanacağını, hangi sınıfların başa geçeceğini, şehrin ne zaman harap olacağını işaretlerle anlatmıştır bu taş, Evliya Çelebi'ye göre.
Hatta o bu hiyarogriflere baktığı zaman sarıklı adamlar, yeniçeriler, bostancılar hatta baykuş figürleri görür. Bunların her biri bir alamet, bir kehanettir. Aslında geleceği gösteren taş anlatısı Bizans devrinde de vardı. Evliya Çelebi de aynı şekilde obeliskin üzerindeki hieroglifleri bir tür kehanet kitabesi gibi görüyordu, bu geleneğe işareten. Tılsımlara artık biraz daha yakından bakabiliriz. Tılsımlarımızdan bir tanesi, Fatih'teki Haseki Kadın Sokağı'nda bulunan Arkadyus sütunuydu. 401 yılında gotlara karşı kazanılan zaferin anısına dikilen bu sütünün üzerinde imparatorun bir heykeli vardı ve kabartmalar savaş sahnelerini gösteriyordu.
Sütunun üzerindeki kabartmalar zamanla anlamları unutulunca Bizans halkı tarafından yine kehanet olarak yorumlanmıştı. Evliya Çelebi ise sütunu şehrin efsanevi kurucularından Madyanoğlu Yanko'ya bağlar. Ona göre bu stündeki tasvirler bu kralın Hindistan, Luristan ve Multan seferlerini anlatır. Hatta üzerinde bir peri sureti vardır. Yılda bir kez çığlık atar bu peri ve bütün kuşları öldürür. İstanbul halkı da bu kuşlardan yer. Rivayete göre heykel Hazreti Peygamber'in doğduğu gün parçalanmıştır. Göreceğiniz üzere Arkadyos'un görkemli tasviri Evliya Çelebi'nin anlatısında peri tılsımına dönüşmüştür.
Saraçhane'deki Marciano sütunu da benzer bir şekilde üzerindeki kadın kabartmaları yüzünden Pozant'ın kralın bahtsız kızının mezarı olarak anılır. Nitekim bizler de bugün halen daha bu taşı kız taşı olarak biliyoruz. Kız taşının bir zamanlar şehri karıncalardan koruyan bir tılsım olduğuna inanılıyordu. Tılsımların en dikkat çekicilerinden biri de Sultanahmet'teki burma ya da yılanlı sütundur. Aslendelfi'deki Apollon Tapınağı'ndan gelen bu sütün, Perslere karşı kazanılan Plataia Zaferi'nin anısına dikilen üç başlı bir yılan figürünün parçasıdır aslında. Konstantin şehri yeniden kurarken sütünü hipodromun ortasına yerleştirmiştir. Sütünün üzerinde üç ejderbaşı bulunuyordu.
1510'larda Kemal Paşazade bu başlardan birinin kırıldığını, eskiden tam olduklarında şehirde yılan görünmediğini yazar. Evliya Çelebi'ye göre taşı kıran ikinci Selim'dir. Bir gün sarhoşken topuzuyla bu başı parçalamıştır. Hünarname ise bu işi Fatih'e atfeder. Fatih, hünarnameye göre diğer başları da kırmak istemiş fakat Ayasofya Patriği, hünkârım bu tılsımdır kırmayın diye yalvarınca bundan vazgeçmiş. Evliya Çelebi zamanında bu başlardan ikisi halen daha ayaktaydı. Hatta şöyle demektedir Evliya Çelebi, eğer öbür kellelerine bir zarar olursa İstanbul'u mahrumur berbat eder.
Hasılı kelam, tılıs mı hâlâ müteessir bir temaşagâhtır. Bu başlardan diğer ikisine zarar gelecek olursa İstanbul'u yılanlar ve haşereder basar şeklinde bir ifade kullanıyor Evliya Çelebi. Öyle ya da böyle, bu başlar 1700'lerden sonra tamamen kaybolmuştur. Bugün yalnızca yarım bir parçasını İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde ziyaret edebilirsiniz.
Günümüzde ejderbaşları ortada yok ama görüleceği üzere İstanbul'un bir yılan sorunu da yok. Anlaşılan tılsım evliyanın korktuğu kadar güçlü değilmiş. Öte yandan Fatih'de Altı Mermer Semti'ne adını veren bugün ortadan kaybolmuş altı adet sütunda bir tılsımlar kataloğu gibidir adeta. Evliya Çelebi her birine ayrı bir hikaye atfeder. Ona göre bu taşları bilge üstadlar tılsım olsun diye dikmiştir.
Bu sütunların aslında Beyazıt meydanındaki Teodosius ya da Tauros zafer takının kalıntıları olması muhtemel. Çünkü Bizans kaynakları Tauros forumunda Apollonius'un tılsımladığı sinek ve pire heykellerini kaydediyor. Bunlar sayesinde şehre pire ve sivrisinek giremezmiş, tahmin edeceğiniz üzere. Evliya da bunlardan birini sivrisineğe karşı Eflatun-u İlahi isimli bir bilgeye bağlar. Eflatun ismi muhtemelen Apollonios'un dönüştürülmüş halidir. Bundan başka Kavala Kalesi sahibi Filikos Hakim'in diktiği bir sütunun tepesinde Tunç'tan bir sinek heykeli olduğunu söyler.
Bu heykel sürekli vızıldarmış ve bu sayede İstanbul'a tek bir sinek giremezmiş. Altı mermerdeki bir başka sütun da leylekli sütundur. Bu sütün güya meşhur doktor Hipokrat tarafından dikilmişmiş. Malum İstanbul'da leylekler hacı olarak bilinir. Kültürümüzde de önemli bir yer tutar. Peki neden leyleklere karşı tılsıma ihtiyaç duyulmuştur?
Rivayete göre şehir bir gün işgale uğramış ve şehir halkı kendisini yılan dolu fıçılarla savunmuş. Düşman püskürtülmüş püskürtülmesine ama şehri bu defa yılan basmış. Poseidon da şehri kurtarmak için leylekler göndererek Bizantion halkına yardımcı olmuş. Fakat bu defa da leylekler baş belası olmuş. Ağızlarındaki yılanları düşürerek şehir halkını korkuya sevk etmişler. Nihayet Apollonios'un tılsımıyla sorun çözülmüş.
Ağzında yılan taşıyan leylek figürü böylece İstanbul folklerine geçmiş. Bir başka efsanede daha farklı türden bir kehanetin konusudur ağzında yılan taşıyan leylek. Leyleğin ağzındaki yılan bir çana dokunacak, bu çanın tetiklemesiyle şehirdeki bütün çanlar çalacak ve İstanbul'un yıkılışı bu şekilde ilan edilecekmiş efsaneye göre. Altı mermerdeki sütunlara dönersek bunlardan bir diğeri horozlu sütundur. Çelebi'ye göre Sokrat Hakim yani Sokrates sütunun tepesine tunçtan bir horoz yapmıştır. Bu horoz her gün kanat çırpın öttükçe İstanbul'un tüm horozları da onunla birlikte ötermiş. Evliya hala İstanbul horozlarının diğer yerlerden önce kuk krik kuu diye öttüğünü sanki seher vaktidir essela diye uyuyanları uyandırdığını söyler.
Altı mermerdeki bir diğer sütunda kurt sütünüdür. Pisagor'un diktiği rivayet olunan bu sütün sayesinde şekirde koyunla kurt beraber gezer, birbirine ilişmezmiş. Muhtemelen bu kurt heykeli Roma'nın simgesi olan Remus ve Romulus'u emziren dişi kurt heykelinin bir devamıydı. Bu heykelin Latinler tarafından 4. Haçlı Seferi sırasında yağmalandığı düşünülüyor. Ve aslında hipodromda bulunan bir heykeldi bu.
Ne var ki Evliya Çelebi'ye gelene kadar bu şekilde dönüşmüştü romanın bu meşhur kurdu. Son sütunlarımız genç ve yaşlı çift sütunlarıdır altı mermerdeki. Aristoteles'in diktiği genç çift sütunu kavga eden çiftlerin arasını bulur. Hekim Galen'in bizdeki ifadesiyle Calinus'un diktiği yaşlı çift sütunu ise geçinemeyen yaşlıların kolayca ayrılmasını sağlar.
gelip sütuna sarılıyordunuz ve etkisini gösteriyordu. Böyle bir tısımdı bu genç ve yaşlı çift sütunları. Evliya Çelebi, altı mermerde bulunan saydığımız tüm bu sütunların Peygamberimizin doğduğu gün ortadan kalktığını ifade etmekte. Bir zamanlar Ayasofya'nın yanında bir Jüstinyen sütunu bulunuyordu. Sütün üzerinde İmparatoru atının üzerinde resmeden bir heykel bulunmaktaydı.
Bizanslılar bu tunç at ayakta durdukça şehir bizimdir diye inanıyorlardı. Ayrıca sütunun vebaya karşı bir tılsım olduğuna kaniydiler. Şehri fetheden Fatih bu iddiaları boşa çıkarmak için sütünü eriterek top yaptırmıştı. Evliya Çelebi ise bu veba sütününün Sultan Bayezid devrinde yıktırılıp yerine hamam yapıldığını kaydeder. Hatta sütünün yıkıldığı gün sultanın bir oğlunun da vebadan öldüğünü söyler. Muhtemelen Evliya Çelebi gerçekten de hamamın temelinde kendisinden parçalar kullanılan Teodosius sütünüyle Justinyen sütününü birbirine karıştırmakta ancak ortaya böyle leziz bir hikaye çıkmaktadır.
Sultan Ahmet Camii'nin batısında bulunan Örme Sütun ise Evliya Çelebi'nin muhayyilesinde Milyon Par adıyla ortaya çıkar. Konstantin şehri inşa ettiğinde yedi iklim şehirlerinin her birinden 300 kere 100 bin değerli taş getirtilmiş. Bunları bir mıknatısla birleştirmiş İmparator Konstantin, bu nedenle bu taşa Milyon Par yani Milyon Parça denilmiş. Gerçekten de bu örme sütün 4. yüzyıla kadar uzanan bir yapı, İmparator Konstantin devrinde dikilmiş olabilir. Bu yapıda yeniçeriler çevikliklerini göstermek için tırmanış denemeleri yaparlarmış.
Evliya Çelebi bunlardan başka Eğrikapı'da bir kıvılcım sütunu olduğunu, Mahayilaki adında bir hikmet sahibinin diktiği siyah renkli bu sütünün üzerinde Tunç'tan bir ifrit heykelinin olduğunu, buradan ateş alıp eve götürenlerin hayatları boyunca ateşe ihtiyaç duymadıklarını söyler. Tılsımlar arasında gizemli bir mağara da vardır. Evliya, Zeyrek'teki Pantokrator Kilisesi'nin sarnacını Karakoncalos Mağarası olarak resmeder. Karakoncalos, Anadolu'da ve İstanbul'da halk kültüründe bildiğimiz varlıklarda. Mesela Bendeniz'de küçükken Karaboboç geliyor diye korkutulduğumuzu hatırlarım. Bu canavarların zemheri soğuklarında sokağa çıktığına inanılırdı.
Bu yaratıklar halkı çevirip sorular sorarlarmış. Cevabı bilemezseniz ya da içinde kara geçen bir cevap veremezseniz kara goncolos sizi yaralarmış. Evliya işte bu yaratıkların Zeyrek'teki mağarada zapt edildiğini aktarır bize. Kara tılsımlarının sonuncusu Ayasofya'daki Çukur Çeşme'nin yakınında bulunduğu söylenen dört melek tasviridir.
Ayasofya Kubbesi'nde Serafin meleklerine ait tasvilerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak Evliya bunları mı kastediyor? Orası pek net değil. Evliya'ya göre dört adet beyaz mermerden yüksek sütunlar üzere bile ateşbih yani benzetme olmaksız Cebrail, İsrafil, Mikail ve Azrail meleklerinin heykelleri var idi.
Biri doğuya, biri batıya, biri kuzeye, biri güneye yönelmiş dururlardı. Yılda bir kere Cebrail sureti kanat kakıp sayha uğursa, doğu tarafı bolluk olur derlerdi. İsrafil sureti kanat uğursa, batıda kıtlık olur derlerdi. Mikail sayha uğursa, kuzey tarafında bir isyancı çıkar derlerdi. Azrail sayha uğursa, bütün dünyada veba olur diye korkarlardı. Deniz Tılsımları ve Efsaneler
Göreceğiniz üzere Evliya Çelebi asırlar boyunca taşınmış bütün hatıraları ve efsaneleri kendi muhayyelesiyle birleştirip kara tılsımlarını böyle aktarır. Bunların yanında bir de deniz tılsımları vardır. Bunların dördü düşman gemilerini ateşle yakan ya da engelleyen sihirli figürlerdir. Tophane ve Kadırga'da Tunç'tan birer gemi, Sarayburnu'nda Tunç'tan bir dev, Çatladıkapı'da ise üç başlı bir ejder bulunurdu.
Sarayburnu'ndaki başka bir sütun da bambaşka bir işe yarıyordu. Hamsi bolluğuna. Üzerinde balık tasvirleri olan bu sütün sayesinde Marmara denizinde hamsi eksik olmazdı. Altıncı deniz sütünü ise kış aylarının en çetin zamanı olan Erbayin yani Zemheri'de işe yarardı. 22 Aralık'la 31 Ocak arasında o 40 gün boyunca balıklar sahile kadar gelir ve adeta İstanbulluların onları avlamasını beklerdi.
Rivayete göre bu sütün diğerleri gibi peygamberimizin doğum gününde yıkılmış. Ama üzerindeki tılsımlı figürler de suya düştüğü için hala etkisi sürüyormuş. Evliya Çelebi zamanında bu tılsımların etkisi sürse de Marmara Denizi'nde günden güne balıkların azalmaya başladığını da kaydetmiş olalım. Evet efendim, böylece İstanbul'un tılsımlarını eski tabirle efradını camii, ayarını mani anlatmaya gayret ettik.
Bu bahsi kapatırken İstanbul gezilerinizde daha dikkatli olmanızı tavsiye ederim. Kim bilir belki bir tılsıma bakıyorsunuzdur. Hakla kalın, hukukla kalın, tılsımla kalın, sağlıcakla kalın efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.