
2.097 kelime · ~10 dk okuma
Çok meşhur bir söz var. Nedir? Zevkler ve renkler tartışılmaz. Yani bazı konularda farklı fikirdeyizdir ve bir açıklama yapmanın bile gereği yoktur. Bunlar zevk meselesidir çünkü anlaşamasak bile. Daha tartışılabilir fikir ayrılıkları da olabilir. Mesela siyaset. Bu konuda da büyük ölçüde birbirimize laf anlatmayı bıraktık haklı olarak ama kişi yine de bir ideolojiyi neden desteklediğini açıklayabilir ya da savunabilir. İnanç konusunda ayrışabiliriz. Olayları yorumlama şeklimiz değişebilir. Tecrübelerimizden çıkardığımız dersler farklıdır vesaire.
Fakat milyonlarca insan olarak, vatandaşlar olarak, belirli paydalarda kim olursak olalım, birleşebiliyor olmamız lazım. Fikrimiz, inancımız, ideolojimiz vesairemiz ne olursa olsun, içerisinde yaşadığımız somut gerçeklik konusunda mütavıkız öncelikle. Biz dünyada yaşıyoruz, benim üstümde bu var gibi. Bunun dışında mütabık olmamızın yine çok faydalı olacağını düşündüğüm konular var. Ülkemiz, milli değerlerimiz, bayrağımız, bütünlüğümüz vs. Ama ben en alttan giriyorum. Ne yaşarsak yaşayalım, görüşümüz ne olursa olsun tüm bunların ortak bir gerçeklikle yaşandığı konusunda anlaşmamız.
Fakat bu bile elimizden gidiyor şu an. Her şeyi üzerine inşa ettiğimiz en alttaki zemin yani gerçeklik algımız sallanıyor. Şunu söylemek lazım tabii, kitlelerin inanılmaz propagandalardan ötürü gerçeklik algısının şaşması bu çağ özgü bir şey değil. Ama gittikçe gelişen teknolojiler bunu bambaşka bir boyuta taşıyor artık. Madem öyle bu bölümde somut gerçekliğin herkesce mutabık olundan bir doğru olmaktan çıkıp adeta ideoloji ya da inanç gibi öznel bir doğruya dönüştüğü bu süreci konuşalım diyorum bu bölümde. Bugün bunu ne ölçüde yaşıyoruz? Teknolojinin bu süreçteki rolü nedir? Bu denklemde kim kazanıyor, kim kaybediyor? Ve her zamanki gibi bizi bu süreçten kurtaracak şeyler neler olabilir? Buna bakmak istiyorum. Hadi o zaman hepimizi etkisi altına almaya çalışan o dijital psikoz halini birlikte inceleyelim bugün.
Direkt anlamını okuyorum size. Psikos kişinin neyin gerçek olup olmadığını ayırt edemediği duruma verilen isimdir. Artık hibrit yaşıyoruz bildiğimiz gibi. Çoğumuzun hayatı bölünmüş durumda. Bir kısmında ekrana, bir kısmında gerçek hayata bakıyoruz. İş, sosyal medya, mesajlaşma vs. derken ortağıma bir insanın ekran süresi araştırmalara göre yaklaşık 7 saat. Ama çoğunuz kendinizi ve çevrenizdekileri düşünürseniz muhtemelen bunun çok daha fazla olduğuna katılacaksınız. Bilmiyorum tabii umarım değildir ama iki tane örnek vermek gerekirse The Guardian'a göre bir İngiliz'in ortalama ekran süresi 7 saatmiş. Anadolu Ajansı'nın haberine göre de Türkiye'de 6-13 yaş arası çocukların ekran süresi yine günde 7 saate yakınmış. Sonsuz istatistik sayabiliriz ama bu veriler çoğu kişi için az bile kalıyor günümüzde. Şimdi hayatımız böyle yarı yarıya ekrana baktığımız ve bakmadığımız anlar olarak ayrıldığı için gerçekliği algılama şeklimiz artık sadece duyu organlarımızdan değil, sürekli kullandığımız teknolojilerden de geçiyor. Baktığımız ekranlar gerçekliği direkt gösteren şeffaf pencereler değil, her an her konuda bize neyi gösterip göstermeyeceğine hızla karar veren algoritmaların oluşturduğu bir lens.
Biz de dünyada da ülkede de ne olup bittiğini bu lenslerden takip ettiğimiz için buradan başlamak istiyorum. 1. Gözlerimize inanabilir miyiz? Bu bölümü 4 Eylül 2025'te kaydediyoruz ve cevap artık neredeyse tamamen hayır. En son kar yağdığında, Şubat ayında bu soruya
Evet, ayırt edebiliriz diyebilirdik ama yıllar içerisinde değil, birkaç ay içinde bile bu sorunun cevabı değişti. Bu kısa süre içerisinde deepfake'ler yani yapay zeka tarafından oluşturulmuş realistik videoların bir kısmı gözle ayırt edilemeyecek derecede gerçekçi hale geldi. Yine bir 6 ay ya da 6 yıl sonra muhtemelen gördüğümüz hiçbir şeyin gerçekliğine tam olarak emin olamayacağız. O zaman ne yapacağız? Google'ın CEO'su Eric Schmidt ve Amerikan tarihinin en etkili siyasetçilerinden biri Henry Kissinger'ın birlikte yazdığı bir kitap var. The Age of AI and Our Human Future.
Bu sorunun şöyle çözüleceğini yazmışlar kitapta. Yapay zeka ajanlarımız olacak ve gördüğümüz şeylerin gerçek olup olmadığını bize onlar söyleyecek. Yani ben internette vakit geçiren biri olarak kendi gözlerime ve kulaklarıma değil, Silikon Vadisi'nde üretilmiş bir yapay zeka programının sözüne inanacağım. Bu sizin içinizi ne kadar rahatlatıyor bilmiyorum ama bana kalırsa 100 yıl önce bir kurguda yazılsa abartma sende denecek derecede korkunç ve distopik bir çözüm. Şu an ve yakın gelecekte gözlerimize ve kulaklarımıza inanma seviyemiz bu noktada. Peki internetteki diğer kullanıcılar ne durumda? Çoğu insan bile değil zaten artık. Amerika'nın en büyük yazılım ve siber güvenlik şirketlerinden Imperva'nın 2024 raporuna göre küresel internet trafiğinin yüzde 50 birini botlar oluşturuyor.
Meşhur ölü internet teorisi işte. Gerçek insan zannettiğimiz kullanıcıların aslında bot olduğu ihtimali. Şu an internette insan sandığımız hesapların bir kısmının bot olduğunu zaten biliyoruz. Sadece gerçek insanlara olan oranından emin değiliz. İnternette gerçek sandığımız sayısız kullanıcının aslında bot olmasının bizim algımız üzerinde inanılmaz manipülatif bir gücü var. Yani siyasi veya başka tür paylaşımların beğenilerinde, izlenmelerinde ya da yorumlarında gördüğümüz inanılmaz rakamların nasıl bir etki yarattığı bir düşünün. Bunu nasıl bu kadar insan beğenir? Bunları kim izliyor? Bunu nasıl bu kadar insan takip ediyor falan? Ne tür davranışların ve söylemlerin rağbet gördüğü konusunda bir algı yaratılıyor bu botlar tarafından. Evet, çoğu etkileşimin bot olduğunu anlayabiliyoruz aşağı yukarı şu an. Ama bir o kadarına da kanıyoruz muhtemelen. Sahte internet kullanıcıların bir de parayla çalışan insan troll versiyonu var. Sonra başka ülkelerin öteki ülkeleri karıştırmak için tuttuğu internet trolleri var. Mesela bir tane örnek vereyim. Devran Döner mi? isimli ilk bölümümüzde de söylemiştik. Amerika'da Facebook'un en büyük 20 Hristiyan sayfasından 19'unun admininin Kosova veya Makedonya'da troll olarak çalışan insanlar olduğu ortaya çıkıyor.
Yani demek istediğim şu, internette gördüğümüz bu kullanıcılar kim? Bot mu? Trol mü? Yerli trol mü? Yabancı trol mü? Yoksa internetteki sayısız yanılsamaya, yani bir tür dijital psikoza yakalanmış diğer insanlar mı? Bilmiyoruz. Dediğim gibi 2025'te emin olması çok zor. Peki, sanal dünyada görüp duyduğumuz şeylerden ve muhatap olduğumuz insanlardan emin olamıyoruz dedik. Peki nasıl emin olacağız bu gidişle diye sorduğumuzda, en tescilli insanların verdiği cevap da yapay zeka modellerine soracaksınız oluyor, az önce dediğimiz gibi.
Bugün ikilemde kaldığımız, kafamızın karıştığı bir konuda yapay zekaya danıştık diyelim ki, işler netleşiyor mu? Soru işaretleri gerçekten ortadan kalkıyor mu? Sayısız insan bugün chat GPT gibi modelleri bir yol gösterici ya da yaşam koçu olarak görüyor, diyor OpenAI'ın CEO'su Sam Altman. Bir sorunu nasıl çözeceğini ona soruyorsun ve bazen bence gerçekten pratik çözümlerde sunuyor. Aklını yemeyeceğim. Yalnız sorunlarını çözmek için yapay zekayı kullanan insanların sayısı arttıkça bayağı bir insanın yaşadığı ortak bir sorun da ortaya çıkmaya başladı.
Bu sorunu tanımlamak için kullanılan isim de AI psychosis, yani yapay zeka psikozu. Muhtemelen nasıl bir şey olduğunu tahmin ettiniz. Çünkü bugünün yapay zeka modelleri ne kadar bir yandan inanılmaz olsa da, bir yandan halüsinasyon görüp gerçek dışı şeyler söylemeleriyle de biliniyorlar. Ama yapay zeka psikozu, yapay zeka modelinin değil, kullanıcının geçirdiği bir psikozu tanımlamak için kullanılıyor.
Bu durumu şöyle bir örnekle anlatayım. Arizona'da yaşayan 36 yaşındaki Kendra Hilty bir psikiyatriste gidiyor ve eninde sonunda psikiyatristine aşık oluyor. Sonra tabii ki maalesef bugün çoğu insanın yaptığı gibi TikTok'a gidip aşık olma sürecini insanlara anlatmaya başlıyor. İnsanlar Kendra'yı izlerken bir noktadan sonra bir şey fark ediyorlar. Kendra bütün bu süreci bize anlatmadan önce gidip ChatGPT'ye anlatmış. ChatGPT'ye Henry ismini koymuş ve baştan sona da demiş ki, bence psikiyatristin beni manipüle ettiği için ona aşık oldum. Chat GPT de bence kullanan herkesin çok iyi bildiği gibi kullanıcı ne derse evet çok haklısın demek üzerine programlandığı için kadıncağızı gerçekten psikiyatristinin manipülasyonuna uğradığını, adama da bu yüzden aşık olduğuna ikna etmiş. Kadın da bunun gazıyla TikTok'da insanlara psikiyatristin beni nasıl manipüle etti, kendini aşık etti diye uzun uzun anlatıyor. Yani gerçeklikte zaten kırılgan ilişkisi olan Kendra'nın kuruntularına daha da yenik düşmesini sağlamış Chat GPT'yim.
Hem Microsoft'un yapay zeka departmanının yöneticisi Mustafa Süleyman, hem de OpenAI'ın CEO'su Sam Altman, bu ay yapay zeka psikozunun ciddi bir tehdit olduğunu dile getirdiler. Bölümün başından beri konuştuğumuz şeyleri de hesaba katarsak, internette neyin gerçek olup olmadığını duyularımızla ayırt edemediğimiz bir noktada, yapay zekanın bizi kurtaracağı fikri hiç güven vermiyor şimdilik. Tersine, tıpkı deepfake videolar ya da bot kullanıcılarda olduğu gibi, yapay zekada kullanıcıyı gerçeklikten uzaklaştırabilecek bir faktör. O zaman bu konuda ne yapacağız bu gidişle? Ana sayfamıza düşen neredeyse hiçbir şeyin ve hiç kimsenin gerçek olup olmadığına emin olamadığımız bir senaryoda nasıl hareket edeceğiz? Birleşmemiz gereken en önemli ortak paydayı nasıl muhafaza edebileceğimizi konuşalım istiyorum biraz ama burada ufak bir ara verip soluklansak iyi olur. Geri geldiğimizde Panzehri arayacağız.
Evet, dijital psikozlara karşı nasıl hareket edebileceğimizi konuşacaktık. Zehrin panzerini arayacaktık yani. Çünkü biliyorsunuz gri bölgede sorunları ele aldığımız oluyor fakat olumsuz bir portre çizip haftaya görüşmek üzere demek yerine işin aydınlık tarafına da değinmeye özen gösteriyorum. İster mantıklı bulun ister mantıklı bulmayın. Ben önce şöyle yaşanabileceğini düşündüğüm bir şeyden bahsedeyim. Bu gidişle herhangi bir videonun, fotoğrafın ya da ses kaydının, kullanıcının gerçek olup olmadığını katiyen algılayamazsak bence bir kısmımız sosyal medyayı direkt bırakabilir. Çünkü ne anlamı var o noktada? En azından gerçek hayat hala bir seçenek olarak elimizin altında. Ben küçük can bir dikdörtgen içerisinde günde 8 saat bir tür şizofreni yaşamak zorunda değilim. Sürekli duygularımdan, dikkatimden beslenen ve artık tamamen beni yanıltma üzerine kurulu bir mekanizmada
o hamster tekerleği gibi ana sayfada beynimi kızartmak zorunda da değilim. O noktada bırakırım artık. Biliyorum kulağa zor geliyor ama bahsettiğim senaryoda sosyal medya işlemini yitirmiş oluyor zaten. Çoğumuz için bunun bir ihtimal olduğunu kesinlikle düşünüyorum. Önce onu söyleyeyim. Ayrıca internette gerçek ve sahtenin iyice birbirine karıştığı bir senaryoda bence samimiyet, insanlık ve hakikat sunan her şey ve herkes iyice değer kazanacak kesinlikle. ki zaten şimdiden kazanıyor. Tüm bunları gelecek gibi konuşuruz ama bu sürecin çoktan içine girdik. Bugün organik yumurtaya, meyveye nasıl bir talep varsa insanın sağladığı o samimiyete de internette aynı derecede talep ve ihtiyaç var. Influencer sektörünün bugün bu kadar büyük olmasının en büyük sebeplerinden biri de
kullanıcıların içerik üreticileriyle kurduğu parasosyal yani tek taraflı ilişki. Televizyondaki kurumsal ve sonsuz filtreden geçmiş sahte içerikleri değil de sosyal medyadaki daha samimi içerikleri tercih etti insanlar büyük ölçüde. En azından daha genç nesiller öyle yaptı. Oradaki influencerları abisi ablası belledi.
Tavsiye soruyorlar, akıl danışıyorlar, içerik üreten kişi takipçilerine akıl danışıyor bazen vs. Çünkü orada bir insanlık arıyoruz. Kimimiz samimi birini arıyor, kimimizin gerçek hayatta muhabbet edeceği, kafasının uyuştuğu biri yok, dolayısıyla orada arıyor. Neticede insanız ve çoğumuz denklemin içerisinde insani bir şey arıyoruz doğal olarak. Yapay zekanın çoğu vasfımızı gereksiz kıldığı bir senaryo yaşanırsa, yani mesleklerimizi elimizden almaya başlarsa, muhtemelen yapabileceğimiz ya da satabileceğimiz tek şey insanlığımız olacak.
bugün dertlerini, düşüncelerini, hikayeni, uğraşlarını paylaşarak inanılmaz fazla insana ulaşabiliyorsun zaten. Sadece gününü anlatan ortalama bir influencer bile koca stüdyolu televizyon kanallarından daha fazla izleniyor neredeyse. Dolayısıyla günümüzden ve gelecekten bahsederken insana ve uğraşlarına dair nelerin değer kaybedeceğini konuşuyoruz ya sürekli. Gittikçe neyin değer kazanacağını da konuşmak gerekirse bence en önemlisi doğallık ve samimiyet olacak. Sahtelikten kusmak üzereyiz bence çoğumuz artık. siyasetçiden tut içerik üreticisine kadar herkesin durmadan suistimal ettiği ve gözümüze soktuğu bir şey bu sahtelik. Gerçekle sahtenin yeni teknolojilerden ötürü iyice birbirine girdiği bu çağda da insanın benimseyebileceği en doğru tutum ve strateji, bence milleti ben de kandırmalıyım değil, olabildiğince gerçek ve samimi işler yapmalıyım olmalı. Telefonu açtığımızda içinde nasıl delilikler dönerse dönsün, arkadaşınla buluşup normal bir muhabbet etmek, gerçekliğinden emin olduğun fiziksel dünyada ekrana bakmadan vakit geçirmek hala bir opsiyon. Dijital psikoza yenik düşmeyen ve bu çağda mentalini sağlıklı tutmak için elinden geleni yapan insan bence en güçlü insan olacaktır. Bu durumda aslında bir nevi internet öncesi döneme geri dönebiliriz gibi geliyor, onu da söyleyeyim. Ben içinde yaşadığım mahallede ve sokakta ne olduğundan bir ölçüde emin olabilirim çünkü. en azından içinde yaşıyorum. Ama camdik dörtgenime baktığımda gördüğüm her şey bir ihtimal. Tıpkı yüzyıllar önce köyde yaşayıp dünyayla ya da ülkeyle ilgili haberleri kulaktan böyle masal gibi dinleyen insanlar gibi. Çin'de yaşanan bir olayın videosunu izleyeceğim ve bu bir yapay zeka videosu mu yoksa gerçek mi bilemeyeceğim. Dolayısıyla önüme bakacağım. Şimdi bu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi? Muhtemelen harika bir senaryo değil. Tüm dünyada ne olup bittiğini mümkün olduğunca şeffaf ve hızlı görebildiğimiz aşağı yukarı 20 yıllık bir dönem yaşadık internet yayıldığından beri. Ama ondan önce insan zaten binlerce yıldır yalnızca içinde yaşadığı alanda ne olup bittiğinden haberdardı doğru düzgün. Başka bir ülkede, kıtada ya da şehirde olup bitenin yükümlülüğünü bireysel olarak hissetmedi.
Ama şu an nerede ne olursa olsun bir nevi gözümüzün önünde yaşandığı için çoğunun duygularını ya da sorumluluğunu hissedebiliyoruz. Ama doğamız ve tarihimiz gereği bu normal bir şey değil. Bu anlamda da eski modele geri döneceğiz ve muhtemelen çok da umursamayacağız ekranda olup bitenleri artık. Dediğim gibi bu muhtemel senaryo iyi mi kötü mü emin değilim. Çok grim bir senaryo ve sıkıcı bir kelime oyunu olsun diye de söylemiyorum bunu. İyi tarafları da var, kötü taraflarını da saatlerce tartışabiliriz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Çünkü yine çağın kafa yorulması gereken en önemli meselelerinden biri söz konusu ve bu konuda bize malzeme sağlayacak tarihten gelen hiçbir literatür falan da yok elimizde. Tüm yazarlar, düşünürler böyle bir sorun yaşamadıkları için bütün perspektifler, çözümler bize yani şu an bunu yaşayan nesillere kalıyor. Bu bir ölçüde büyük büyük ama aynı zamanda alabileceğimiz en anlamlı sorumluluklardan biri. Bu bölümde bu kadar diyelim şimdilik. Dinlediğiniz için teşekkürler. Kendinize iyi bakın. Görüşmek üzere. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.