
3.451 kelime · ~17 dk okuma
Selamlar, bu bölüme bir soruyla başlamak istiyorum. Sanal gerçekliğin gerçek hayatı hissiyat olarak birebir taklit edebildiği bir gelecekte sizin felsefi duruşunuz ne olurdu? Mesela VR'ı taktınız veya Neuralink'i, beyin çipini vs. hangi teknolojiyse artık elinizin altındaki. Sanal gerçeklikte, fantastik bir dünyada ya da sanal olarak Japonya'dasınız. Birebir aynı hissettiriyor. Rüzgar, insanlar, sıcaklık vs. gerçek hayattan tek farkı da
gerçek hayat olmadığını bilmeniz. Fakat hissiyat olarak hiçbir farkı yok. Bu durumda olaya felsefi yaklaşımınız ne olurdu? Eğer bir şey gerçek hayat kadar gerçek hissettirebiliyorsa, o benim için gerçektir mi derdiniz? Yoksa hayır, istediği kadar gerçek hissettirsin. Sanal ayrı, gerçek ayrı mı derdiniz? Bana öyle geliyor ki teknoloji bu alanda aynı hızda ya da daha da hızlı gelişmeye devam ederse bir noktada sanal dünyalarla gerçek dünya arasındaki tek fark olayı felsefi açıdan nasıl baktığımız olacak. Bugün dünyada en çok yatırım yapılan alanlardan bir tanesi sanal gerçeklik ve hem bu teknolojileri üreten hem de tüketen insanların bu konuda epey istekli olmasının sayısız sebebi var. Bu çizdiğim portre gerçekçi bir senaryo mu? İşler ne noktada? Ve insanlar olarak yeni, hatta belki daha tercih edilebilir bir gerçeklik oluşturmamız mümkün mü? Bunun üzerine konuşacağız bugün. Bazı açılardan çok işlenmiş bir konu olduğu için her zamanki gibi klişelerden olabildiğince kaçınmaya çalıştığım bir bölüm olacak. Hadi başlayalım.
Konuşmaya başlamadan önce hayatı ikiye ayıralım ve öyle inceleyelim bu sanal gerçekliğe dair felsefi duruş meselesini. Gerçek hayat ve sanal gerçeklik ne durumda, nereye gidiyor? Hangisinde ne kadar vakit geçiriyoruz? Şimdi bir önceki bölümde de söylediğim gibi ortalama bir insanın ekran süresi günde yaklaşık 7 saat.
Özellikle masa başı iş yapıyorsanız, telefonu, bilgisayarı falan toplayınca çoğu kişinin 10 saate yakındır diye tahmin ediyorum. Biz 7'den bile gitsek uykuyu çıkardığında bugün ortağıma bir insanın gününün aşağı yukarı yarısı sağ gerçeklikte geçiyor. Bu daha 20 sene önce hayal bile edilemeyecek bir orandı. Şimdi başta ben sanal gerçekliğin bu kadar gerçekçi olduğu bir gelecek tasfiri yaptım ama artık çoğumuza gına gelmiş bir konsept olduğu için gözünü devirenler de vardır. Fakat aynı zamanda insanın inanması da gelmiyor bazen böyle gelecek senaryolarına. O yüzden de öf falan olanlar vardır belki şu an dinlerken. Yani evet, uçmaya gerek yok bir yandan. Ama bir yandan da son 20 senede sanal gerçeklikle ilişkimizin ne boyuta geldiğini düşününce önümüzdeki 100 yılda da bu iş çok acayip bir boyuta gelebilir demek abartı bir yaklaşım değil bence.
Bu arada şu an günümüzün aşağı yukarı 7 saatini verdiğimiz sanal gerçeklik neredeyse hiçbir açıdan gerçek hayatın yerine geçebilecek seviyede değil. Hatta baya dandik. 3 boyutlu değil. Dokunma hissiyatı yok. Ufacık bir ekran var. Buna rağmen bu derece içine düşmüş durumdayız. Edward Snowden'ın bir tweeti vardı hatırlıyorum. Şimdi bu isimle ne alaka diyeceksiniz belki ama. çocuğunun önüne telefon koymuş ve oğlunun ne kadar pür dikkat, çıt çıkarmadan ekrana kilitlendiğini izlemiş uzaktan. Belki de anatomik bir zaafımız vardır ekranlara karşı. Belki bir nevi hacklenmişizdir demişti mesela oğlunu izledikten sonra. Herhalde öyle bir zahmet diyeceksiniz belki ama cidden çoğumuzun farkettiği bir hipnoz durumu var. Ben mesela kendimle mücadele ediyorum. Şimdi gözünüzden düşmek istemem ama bir yandan da dürüst olmak istiyorum.
kendimi Reels ya da TikTok izlerken buluyorum ben. Bayağı buluyorum yani. Yapmam gereken bir iş var. Onun başındayım. 2 dakika mesajıma bakayım diyorum. Kendimi 10. Reels'ı izlerken buluyorum. Beni, sizi, hepimizi bir ölçüde öğrenmişler. 4 yaşındaki çocuğa da göstersen, 85 yaşındaki anneannene de versen bu telefonu, ırk, dil, din, cinsiyet hiçbir şeyi fark etmeksizin kitleniyor herkes. Gri bölgenin ilk bölümü, Devran döner mi de, Darkness Rushkoff'un bir kitabından alıntı yapmıştım. Tekrar söylemem lazım. Bugün keşfet algoritmalarının hipnoz edici ve bağımlılık yapıcı olması için çalışan insan sayısı içme suyunu erişilebilir kılmak için çalışan insandan daha fazla. Çok güzel bir örnek bence bu gerçek hayata yapılan yatırımla dijital platformlara yapılan yatırım arasındaki farkı vurgulamak için.
Yani böyle an itibariyle sadece son 20 senede gelişmiş bu teknolojik cihazlar bizi bu derece hipnoz etmeyi başarıyor. Biz adaptif bir tür olduğumuz için belki bunun da üstesinden gelmeye başarırız diyeceğim ama biraz zor gözüküyor. Herhalde en iyi çözüm kullanmak zorunda olmadığın sürelerde Instagram'ı direkt silmek falan. Yani insan niye zorunda kalsın ki diyeceksiniz belki de ben içerik yaptığım için öyle söylüyorum. Sessiz düşünüyorum bir nevi.
Bugün bu kadar vaktimizi ve dikkatimizi adeta irademizi kırarak bizden alabilen bu teknoloji ileride sadece sanal gerçekliği çok gerçekçi kılma konusunda değil, onu hipnoz edici ve inanılmaz ilginç kılma konusunda da iyi olacak bence. Bence bizi ileride bekleyen senaryonun nasıl gözükebileceğine dair bugün bile çok bariz ipuçları var. Size şimdi bir insanın bana söylediği belki de en korkunç şeylerden birini söyleyeceğim. Bu cümle bana yer altında takım elbiseli kertenkele adamlarla yaptığım bir toplantıda söylenmedi. Bu cümle bana sosyal medya sektöründe çalışan herhangi bir tarafından kafede söylendi. Adam şöyle dedi bana. Gençlerin bugün yeterince parası yok. Dolayısıyla gezemiyorlar. Dışarıda vakit geçiremiyorlar. O yüzden bütün günde ekrana bakıyorlar ve bu bizim fırsatımız. bu harika imkanı kaçırmamamız lazım. Bunu söyledikten sonra öyle kötü adam kahkası falan da atmadı. Cümlenin korkunç olduğunu bile düşünmedi muhtemelen. Çünkü evet, iş perspektifinden bakınca gerçekten ortada bir fırsat var. Cümlesi mantıksız değil. Herkesin kendisini gerçekleştirecek, istediği yeri gezip görecek, istediği zaman dışarıda yiyip içecek maddi durumu olsa dünyanın en çok sosyal medya kullanan ve ekran süresi en yüksek ülkelerinden biri olmazdık herhalde.
Ekonomik koşulların kötüleşmesi insanları sanal dünyada daha çok vakit geçirmeye itiyor. Bunu biliyoruz. Yani maalesef yaşanamayan bir hayatın tesellisi sanal gerçeklik bugün. Geçen Instagram'da bir soru cevap yaptık. Orada takipçilere görüşlerini sordum. Biri şey dedi. İnternet bağımlılığı sınıfsaldır. Büyük ölçüde doğru bence de. Ekran süresi kamu spotu derecesinde fazla olan inanılmaz ünlü zengin insanlar da var. Ama genel olarak evet sınıfsal bir şey maalesef.
Zaten işin oyun oynama vs. kısmını geçiyorum şimdilik. Sosyal medyada geçirilen zaman ya da influencerların bu kadar izlenmesi biraz şununla alakalı bence. Bu influencerlar çoğunlukla zengin ve sana gerçek hayatta kapısından içeri alınmayacağın bir mekanda neler olduğunu, neler yendiğini, İstanbul'da zengin 22 yaşında bir kızın nasıl bir hayat yaşadığı falan gösteriyorlar. Ben hatırlıyorum, Instagram'ı ilk açtığımda hesap çok hızlı büyüdü yaptığım konuşma içeriklerinden ötürü. Daha sonra bir ajansla anlaştığımda şunu öğütlediler. Günde aşağı yukarı 10 story atman lazım. Ben de diyorum ki yani bütün gün çalışan bir insan olarak 10 story neyin storiesini atacağım gün içinde?
Onlar da cevap olarak ne var ya bak şimdi ben sana 5 tane story atarım demişti bir saatte. Çünkü inanılmaz zenginsin ve hayatın her detayı ve karesi çok ilginç ve estetik bu yüzden diye sim geliyordu ama söylememiştim tabii ki. Çok ilginç derken bayığı ve sıkıcı buluyor da olabilirsiniz böyle insanların hayatlarını ben öyle buluyorum büyük ölçüde. Ama zaten parası olup bunun tadını çıkardığı için ünlü olan bir influencer'ın günde attığı 10 story, o hayatın nasıl bir şey olduğunu merak eden ve ancak ekran başından görebilen insanlar için bir kıymet taşıyor. Bu tarz bir şey sunamadığım için story konusunda patlamıştım mesela hatırlıyorum. Şimdi ben liseden beri yani yaklaşık 10 yıldır herhalde hiç oturup doğru düzgün oyun oynamadım. Dolayısıyla sanal gerçekliğe asıl düşkünlük günümüzde biraz oyun sevdasından geçtiği için işin bu kısmına çok derinlemesine dalabileceğimi düşünmüyorum analizlerle.
Yine de Joe Rogan bir arkadaşına anlatıyordu, o aklıma geliyor bu konuda. Gerçek hayatta inanılmaz başarısızım ama oyunda çok başarılıyım. Bu yüzden sürekli oyuna yasım geliyor demiş. Joe da bunu unutmamış mesela. Gerçekten öyle çoğu insan için. Bunu yargılar bir şekilde de söylemiyorum ve insanın sürekli oyun oynamasının sebebi başarısızlıklardır da demiyorum.
Mevcut sistemde tırnak içinde başarılı da olsanız işinizi sevmiyor olabilirsiniz. Sevmemenize rağmen iyi kazandıran hatta üstünde bir de pek de iyi kazandırmayan bir iş yapıyorsanız insan çok haklı olarak bir oyun açıp azıcık kaçmak istiyor oradan. Gerçek hayatta olmayan rengi veriyor yani sanal dünya böyle durumlarda. Hatta kulağa biraz zorlama gelebilecek bir karşılaştırma yapmak istiyorum. İnsanlar sürekli fotoğrafları paylaşıyorlar. İşte aynı sokağın 2004'teki fotoğrafı ile 2024'teki fotoğrafı. Eski fotoğraf daha renkli. Bunun kesinlikle bir doğruluk payı var. Yani gökyüzü eskiden daha mavi değildi. Ama çoğu modern dizayn çok daha düz ve renksiz gerçekten.
Markaların ya da modern dairelerin eskiye kıyasla ne kadar daha sade ve renksiz olduğunu görüyorsunuz direkt. Peki gerçek hayat son 20 senede bu kadar renksizleşirken tüm bu renkler nereye gitti? Sanki sanal dünyaya gitti gibi. Çünkü yaşadığımız şehirler kalabalıklaştıkça, kirlendikçe, böyle eleştirer kapitalist distopya kurgularında anlatılan yerlere döndükçe uygulamaların, oyunların, videoların, bize bütün bunları gösteren ekranların renkleri gittikçe artmaya canlı ve cazip hale gelmeye başladı.
Yani sanki günümüzde sanal gerçekliği tercih edilebilir kılan şey, onun cazip oluşundan ziyade gerçek hayatın bazı açılardan katlanılamaz olması. Ben AirPods kullanıyorum mesela. Sürekli nerede olursam olayım, ne yaparsam yapayım, biriyle konuşmuyorsam müzik dinliyorum. Müzik dinlemiyorsam da en azından gürültü engelleyiciyi açıyorum. Bu da tamamen olmasa da aslında bir anlamda içinde bulunduğum somut gerçeklikten kaçma arzumla ya da ona katlanamamla alakalı. Geçen çalındı mesela AirPods'larım. Bayağı uzun süre kulaklıksız gezdim. ve düşündüğümden bir tık daha erite edici bir gündelik hayat yaşıyormuşum. Kendi gerçek hayatımdan haberim yok. İşin içerisinde sürekli beni oradan koparan bir teknoloji olduğu için. Şehrimdeki gürültü kirliliğini unutmuşum. Milletin olmadık yerde bağıra çağıra konuştuğunu unutmuşum. Gerçekliğim bu kısımlarını benim için eleyen bir teknolojiyle yaşıyormuşum yani. Dolayısıyla aslında %100 gerçek hayat mı, %100 sanal gerçeklik mi gibi de bakmamak lazım olaya. Şimdiden hayatımız onu katlanılabilir kılan bu tür teknolojilerin üzerine kurulu.
Ben öyle eskiden kısa bir video yapmıştım, hayatını ne kadar seviyorsun testi diye. Şu an içinde bulunduğun hayatla tam anlamıyla yüzleşmek ve onu ne kadar sevdiğini anlamak istiyorsan bir gün boyunca asla telefona bakmayacaksın ve kulaklık takmayacaksın. İnsan yaşadığı sokağa, oturduğu eve vesaire tam olarak bakmadığını fark ediyor. Daha önce görmediğin güzellikler de fark edebilirsin böyle bir durumda ama muhtemelen fark ettiğinden çok daha sıkıcı ve maalesef çirkinliklerle dolu bir gündelik rutinin olduğunu fark edebiliyorsun. Yani şu an içinde yaşadığımız bu düzen bile çoğumuzun sürekli sanal dünyayı tercih ettiği varsayımına dayalı. Bu şehirlerde milyonlarca insan yaşıyoruz mesela. Bir gece hepimizin birden yürüyüş yapası geldi diyelim ki. Şehrin sokakları veya parkları bunu kaldıramaz. Ama Meta'nın, TikTok'un ya da Google'un serverları sabahtan akşama kadar oralarda takılmamızı rahatlıkla kaldırabilir. İnsan gerçekten böyle baktıkça modern düzenin sürdürülebilmesi için zaman zaman sanal gerçekliği tercih etmemizin ne kadar esas olduğunu fark ediyor. Koşullar zorlaştıkça onu katlanılabilir, kılmak için dizayn edilen teknolojiler de güçleniyor.
Bakın aslında maddi durumdan bahsettik ama insanın inanılmaz zengin olmasına da gerek yok. Bugün güzel, estetik, huzurlu bir yerde bile yaşasa insan asla bu kadar ekrana bakmaz. Ama tıklım tıklım bir metroda, inanılmaz gürültülü ve kalabalık caddelerde bizi o andan koparacak küçük dikdörtgen portallara ihtiyaç duyuyoruz ister istemez. Peki vaziyet şu an böyle. Sadece elimizdeki verilere, yapılan açıklamalara ve yatırımlara bakarak bu sürecin nereye doğru gideceği hakkında nasıl bir tahminde bulunabiliriz?
O kısmına da kısa bir aradan sonra bakalım. Evet, en başta bir sanal gerçeklik portresi çizdik gelecekle ilgili, sonra da şimdi gerçeklikle ilişkimiz konusunda ne noktadayız ona baktık. Mevcut teknolojiyle bile sanal gerçekliğin ne kadar çok rağbet gördüğünden ve onu çekici kılan şeylerden bahsettik. İki ana sebep saydık. Sanal gerçeklik ve bize onu sunan teknolojiler özellikle dikkatimizi çekmek üzere, hatta belki de bizi biyolojik zaaflarımızdan vurarak bunu yapmak üzere tasarlandılar.
Dolayısıyla bu konuda çok başarılılar. İkinci sebep de ekranda gördüğümüz her şey, oyunlar, diziler, sosyal medya fark etmez, gittikçe renklenirken, bize bunları gösteren ekranlar ve cihazlar gittikçe gelişirken, içinde yaşadığımız hayat gittikçe zorlaşıyor. Estetik açıdan, ekonomik açıdan birçok anlamda. Yani gerçek hayatın kötüleşmesi de insanların gittikçe kendisini dijital ve sanal gerçekliklere teslim etmesine sebep oluyor. Bu Türkiye'ye özel bir durum değil tabii ki.
Peki, hay böyleyken ne beklersiniz çözüm olarak? Dünyanın en zengin ve güçlü insanlarından bu denklemde nasıl bir rol almalarını beklersiniz? Eğer şehirlerin ve ortalama bir vatandaşın ekonomik durumunun gelişmesi için yatırım yapmalarını beklerim dediyseniz yanılıyorsunuz. Neredeyse hepsi sanal gerçekliğe ve dijital platformlara yapıyorlar yatırımlarını.
Örneğin Meta, VR ya da AR teknolojilerine ve Metaverse'e 2014'ten beri toplam 100 milyar dolar yatırım yaptı. Rezalet bir başarısızlık bu arada. Şu an kimse kafasına VR set takıp 12 saat orada yaşamak istemiyor. Hasta oluyor insanlar. YouTube'da bunu meydan okuma olarak deneyenler var. Bakabilirsiniz ne hale geldiklerine.
Bu arada sadece VR da değil, normal telefona ya da bilgisayara bakmak da insana hiç iyi gelmiyor. Bu o kadar bariz bir şekilde ortaya çıktı ve insanların henüz tamamen sanal gerçekliğe teslim olmak istemedikleri o kadar netleşti ki hem meta hem de Apple, augmented reality yani arttırılmış gerçeklik alanında devam ettiler. Bunlara da çok bayılmıyor henüz kimse ama teknoloji daha yeni olduğu için ileride de insanlar tercih etmeyecek demek doğru olmaz. Fakat şimdilik mesela Vision Pro beklenenin yarısı kadar satabildi ancak ilk senesinde. Arttırılmış gerçeklik teknolojileri birazdan meta'nın denediği gibi günlük hayatta taktığımız bir gözlüğe sığdırılabilirse aynı kulaklıklarımız gibi iş görecek. Nasıl gün içerisinde müzik dinliyorsak gözümüzün önünde de fiziksel olarak bulunduğumuz gerçekliğe ait olmayan şeyler göreceğiz. Otobüste oturacaksın ama kulağında müzik çalıyor. Ön koltuğa da yüzüklerin efendisini yansıtacaksın mesela. Ofiste, sınıfta ya da evde masanda olmayan şeyleri göreceksin bu gözlüklerle. Dışarıdan bakınca ya da bu teknolojilerden habersiz geçmişteki herhangi bir insanın gözünden bakınca bu direkt şizofreni gibi gözüküyor. Yani şu an kafamızı kaldırıyoruz ekrandan zaman zaman fakat arttırılmış gerçeklik modelinde gerçek hayatlı sanal gerçeklik direkt iç içe geçmiş olacak. Bunların yaygınlaştığı yakın bir gelecekte arttırılmış gerçeklik gözlüğünü takmayan ortamdaki tek kişi olduğunuzu düşünün. Herkes bir şeyler görüyor mesela ama siz görmüyorsunuz ve görmemekte haklısınız çünkü o yok aslında. Sallıyorum bir dizi platformu yeni çıkan dizisinin reklamını yayınladı. Reklam da şu, nasıl olsa neredeyse herkes arttırılmış gerçeklik gözlüğü takıyor deyip İstiklal'de Pikachu'yu gezdiriyorlar reklam olarak. Kim olursak olalım da gözlüklerimiz senkronize olduğu için Pikachu'yu aynı sokakta aynı şeyi yaparken görüyoruz eğer oradaysak. Bence çok iyi reklam. Tamam, şimdi o sırada gözlüğünüzün olmadığını ve herkesin boşluğa bakıp oha çok tatlı dediğini düşünün. Dediğim gibi garipsemekte haklısınız çünkü orada bir şey yok aslında. Ama bu noktada bile şunu diyenler olacaktır. Senin sanal dediğin ama bizim gözlüklerimiz sayesinde görebildiğimiz bu şeyler gerçek. Önemleri ve toplumdaki geçerlilikleri bakımından gerçek yani. Dolayısıyla bize şizofren muamelesi yapıyorsun ama tersine aslında sorun sende. Çünkü sen körsün, göremiyorsun. Şu an Meta'nın ve Apple'ın üzerinde çalıştığı gözlükler 5-6 model sonra rahatsız olduğumuz şehir görüntülerini eş zamanlı olarak estetiğe çeviremez mi? Bence yapabilir. Teknolojiyle ilgili şaşmayan bir örüntüyü burada fark etmemiz lazım. Bu tarz ürünler önce opsiyonel olarak ortaya çıkar. Böyle şeyleri bir kesim bazen fazla distopik buluyor. Bu ne biçim alet ya deyip hiç dokunmuyor. Bir kesim resmen gelecekte yaşıyoruz ya deyip biraz fazla heyecanlanıyor. Bir de kararsız kesim oluyor.
Eğer bu teknolojik ürün yeterince ilgi görürse gittikçe daha fazla insan zamanla kullanmaya başlıyor. Zaman içerisinde de yaşadığımız hayatın olmazsa olmazı haline geliyor bu teknoloji. Bugün akıllı telefonunuz yoksa özellikle iş konusunda inanılmaz zorlanırsınız mesela. Sosyal medya konusunda da aynı şekilde. Daha da ileriye gidersek internet mesela eminim ilk yaygınlaşmaya başladığında internet kullanımı da opsiyoneldi. Kullanmayı rededenler vardı. Çok kişi direkt yaşamın onun üzerine kurulacağını tahmin etmiyordu o zamanlar muhtemelen. Bugün önde gelen teknoloji şirketleri arttırılmış gerçeklik deneylerinde başarılı olursa, aynı şeyin bu konuda da yaşanmaması için bir sebep göremiyorum. Bir kere zaten tüm para ve ekonomi bu yeni teknolojiler üzerinden dönmeye başlıyor. Bu cihazları kullanmaya başlayan insanlar deli paralar kazanırken siz şizofrensiniz, ayağı falan yapamazsın. Yani yaparsın da millet seni umursamaz. Tıpkı şimdiki influencerlar gibi. Yine de böyle bir çağda kendi duruşundan ödün vermeyen insana da saygım sonsuz olur, onu da söyleyeyim. Son olarak şuna da yer vermek istiyorum bölümü bitirmeden.
Sanal gerçeklik zaten daha bir teknoloji olarak ortaya çıkmadan önce bile bir konsept olarak vardı. Filmlerle, dizilerle ya da kitaplarla çok işlendi. İster istemez bu ezberden ötürü herhalde sanal gerçekliği tamamen gerçek hayatın dijital olarak simüle edilmesi gibi canlandırıyoruz kafamızda. Ama işin son senelerde belirginleşen başka bir boyutu da var, yapay zeka. Bugün en büyük yapay zeka şirketlerinin üçünün CEO'su, XAI'den Musk, OpenAI'den Sam Altman, Meta'den Mark Zuckerberg, insan ilişkilerini simüle edebilen modellerin önemini vurguluyor röportajlarda. Sam Altman, insanların kalplerini chat GPT'ye rahatlıkla açabilmeleri için bu bilgileri şirketin hükümetten gizleyebilmesini sağlayacak yeni bir yasa tasarısı istiyor. Mark Zuckerberg, insan ilişkilerinin zaten çok zor olduğunu, ortalama bir yetişkinin yeterince arkadaşı olmadığını ve yapay zekai terapist, arkadaş ya da sevgili olarak kullanan insanların şu an yargılansalar da ileride takdir edeceğini söylüyor.
Elon Musk'ın şirketi XAI ise Grok'a alternatif olarak insanların sohbet edeceği flörtöz hatta bayağı erotik konuşan bir anime kızı yarattı. Bu noktadayız yani şu an ve 2025'teyiz. Şimdi tabi bence bu insanların neden böyle projelerin peşinde koştuğu çok açık. Gerek yapay zeka ile gerek yarattıkları dijital platformlarla ya da sanal evrenlerle bir nevi gerçekliği tekellerine almak istiyorlar. Ne demek bu? Yani sana bir ürün değil baştan sona her şeyiyle bir gerçeklik satmak istiyor.
Hayat çok zor. Gel sana yarattığım bu şeyin içinde yaşa, diyor yani. Ben sana en cafcaflı görüntüleri, en kaliteli sesi, en komik arkadaşı ya da en flörte sevgiliyi vereceğim. Boş ver. Gerçek hayatın çiresi çekilmez. Baksana ortalık ne hale geldi gibi bir teklif bu. Peki bir de işin şu boyutu var. Yapay zeka gerçekten sürekli söylendiği gibi yüz milyonlarca insanın işini elinden alırsa gelecekte ki inanılmaz gına geldi bana da bu muhabbetten üzgünüm. Ama böyle bir şey gerçekten olursa diyorum sadece.
Muhtemelen böyle bir senaryoda işinden olan insanların hayatındaki anlam, amaç ve bir şey kovalama eksikliğini de bu sanal gerçekliklerle tatmin etmeye çalışacak bu şirketler. Belki oyunlar oynayacağız, orada şehirler inşa edeceğiz, bize bir meşgale yaratacak evrenler ve platformlar tasarlıyorlar gibi geliyor. Gördüğünüz gibi emin konuşmuyorum ama böyle olacak gibi gözüküyor demek de absürt mü 2025'te koşullar böyleyken? Bence değil. Tüm bunlara şunu da eklemek isterim. Az önce de son demiştim, devam ediyorum ama biz böyle inanılmaz bir gerçek hayat, sanal gerçeklik ayrımı yapıyoruz ama şu an doğan yeni nesiller için sanal gerçeklik ya da yapay zeka zaten hayatın olmazsa olmazı gibi bir şey olacak.
Şu an Z kuşağı için bile bir derece öyle. Dijital yerler olarak geçiyoruz biliyorsunuz. Ama alfa kuşağından itibaren daha farklı bir portre oluşacak gibi gözüküyor. 3 yaşındaki çocuğu çenesini kapatsın diye sabahtan akşama kadar önüne tablet koyan ebeveynleri bir düşünün. Çoğu çocuk ya da bebek bugün bir kelebeğin gerçeğinden çok animasyonunu görerek büyüyor. Hangi versiyonunu daha gerçek bulacak? Hangisini kendisine daha yakın hissedecek? Belki de sanal olanını.
Belki yeni kuşaklarla ileride yaşayabileceğimiz anlaşmazlık siyasi meseleler üzerine değil, neyi gerçek olup olmadığı üzerine olacak. Bununla ilgili meşhur ve komik bir örnek dolaşıyor sosyal medyada bir aydır. İleride bir kızın ya da oğlun olmuş ve seni yapay zeka sevgilisiyle tanıştırıyor. Bu bir insan bile değil, git bari bir insanla sevgili ol dersen de ihtiyar muamelesi falan göreceksin mesela. Çok absürt ama bence öyle bir çağda gayet muhtemel.
Yine bu çağın bir özelliği inanılmaz belirsiz olması. Dolayısıyla VR konusunda olduğu gibi AR da yani arttırılmış gerçeklik de hüsranla sonuçlanabilir. Çoğu kişinin söylediği gibi şu anki yapay zekanın ivmesi ve milletin verip durduğu vaatler bir balon da olabilir. Belki o iş de patlar ve bizi bambaşka bir gelecek bekliyordur. Sadece bugün gerçek ve sanal hayatla olan ilişkimiz açısından bile kaydetmeye değer bir bölüm olduğunu düşündüm bunu.
Sürekli daha güzel bir gerçeklik inşa etme çabasında olmamız bu gerçekliğin de daha kötü bir gerçeklikten kurtulmak için yaratılmış olan bir simülasyon olma ihtimalini yaratır mı? Olabilir. Ama gerçek hayat bir simülasyon mu sorusu dünyanın en klişe muhabbeti. Yine de hazır böyle bir bölüm kaydetmişken bu konuya dair duyduğum iki güzel cevabı söyleyeyim. Birincisi şöyle Elon Musk diyor ki biz Tesla'da hep simülasyon yapıyoruz. Simülasyonlardan bir şeyler öğreniyorsak beklenmedik ilginç veriler sunuyorlarsa devam ettiriyoruz. Ama bir simülasyon yerinde saymaya başladıysa pek bir şey olmuyorsa yani tırnak içinde sıkıcıysa kapatıp yeniden başlatıyoruz. Dolayısıyla hayat bir simülasyonsa ve devam etmesini istiyorsak yerimizde saymamalı ve onu olabildiğince ilginç kılmalıyız. Çünkü bunu tasarlayanlar belli ki bir performans bekliyorlar ve bu istediklerini alamazlarsa bunu kapatıp yeni ayarlarla başka bir simülasyon başlatabilirler.
Hayat bir simülasyonsa devam etmesi için onu ilginç tutmalıyız. Cidden komik ve enteresan bir yaklaşım bence. O yüzden aklımda kaldı. İkinci duyduğum ve aklımda kalan şey de kim söylüyordu hatırlamıyorum ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi. Hayat bir simülasyon mu sorusunun direkt yapısal olarak yanlış olduğundan bahsediyordu. Eğer bu bizim gerçekliğimizse direkt tanımı gereği bizim için simülasyon olamaz. Başka varlıklar için simülasyon olabilir ama içinde bulunduğumuz bir şeye simülasyon zaten diyemeyiz. Bizim gerçekliğimiz bu çünkü. Ya anlatabildim mi bilmiyorum ama en başta çizdiğim portreye ve sorduğum soruya bağlamak için çok doğru bir yere geldiğimi düşünüyorum. Eğer sanal gerçeklik tüm ilgi çekiciliği ve inanılmaz teknolojisiyle gerçek hayatla birebir aynı hissettirebilirse orada olup bitenleri de gerçek olarak kabul eder misiniz yoksa arada felsefi bir sınır çeker misiniz gerçek ve sanal diye? Buna benzer bir senaryo Pascal'ın Düşünceler kitabında vardı. Şöyle diyordu kitapta, ''Her gece rüyamda farklı bir hayat yaşasam ve uykuya daldığım anda oradaki hayatıma kaldığım yerden devam edebilsem, ben ona artık rüya demem, ikinci hayatım derim.'' Aynı şeyi sanal gerçeklik hakkında söyleyecek olan hatta şimdi bile söyleyenler vardır. Ben herhalde böyle bir senaryoda olursam gerçeğin gerçek olduğunu, sanal gerçekliğinde çok cafcaflı ve kandırmada başarılı bir yalan olduğunu söylerdim herhalde. Bunun üzerine eski kafalıkta suçlanırdım herhalde ama 50 yılı olacaksa bence bir sıkıntı yok. Siz ne tarafta olacağınıza karar vermediyseniz daha vaktiniz var merak etmeyin. Bu bölümlükte bu kadar diyelim o zaman. Dinlediğiniz için teşekkürler. Görüşmek üzere, sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.