3.900 kelime · ~20 dk okuma
Ne yaptın sen onun koluna? O nasıl dövme ya? Üstünü mü kapattın? Dövme pişmanlıktır kardeşim. Dövme pişmanlıktır. Bak adam buraya. Sonra kapatmaya çalışmış bizim arkadaşımız. Böyle girdik efendim yayına. Burada kameraman arkadaşımız var. Yakışıklı bir çocuk ama kendini yakışıklılıktan bozmak için böyle değişik değişik şeyler yapıyor. İşte koluna dövme yapmış, üstünü kapatmış, simsiyah böyle boyamış bir şeyler yapmış. Onu söylüyorduk. Neyse, podbimedya.com'un internet sitesine ve podcast platformlarından bizi dinliyorsanız, o platformların hepsine hoş geldiniz. Spotify zam yapmış, biz de biliyoruz. Ama biz de fena bir program değiliz. Lütfen bizi dinlemeye devam edin. İlginize, alakanıza teşekkür ediyoruz. Peki biz kimiz? Biz bakacağızız. Bakacağız programıyız. Ben Serdar Alçelikler ve sevgili partilerim Korhan Yılmaz. Ruhu fakir. Barbun yemiyorum falan diyor ya. Artık o kadar da değil yani. Bir kere yedim dedim. Ondan sonra kendisiyle burada bir podcast'tayız. Beraberiz yine. Bu hafta enteresan bir konu konuşmak için buradayız. Hepiniz hoş geldiniz.
Korancım hoş geldin. Hoş bulduk abi nasılsın? Tiktok çektim biraz rahatsızım. Dövmeye kadar hoşlanmadım. Dövme amiran yazık değil mi çocuğun koluna bak ya görmüyor musun? Abi bence fena değil. Nasıl fena değil? Dümdüz siyah bir şeyden nasıl fena değil? Buradan buraya siyah bir şey boyamış yani. Yeni Zelandalı maoriler gibi. Sende yok mu abi dövme? Yok dövme yok. Dövme haramdır abi. Öyle mi? Aramdır ben kullanmam abi. Doğru. Bir de korkarım ben. Ben de acıcısına dayanamayacağımı düşündüğüm için. Canım tatlıdır. Olabilir ama bir de işte sonradan pişman oluyorsun yani. Onun belli bir şeyi var. Pişman olmayacaksın. Evrensel bir şey yaptırabilirsin. Ne yaptıracağım mesela? Abi mesela adam yapıyor işte buraya değil mi? Hazreti İsa çiziyor, Meryem çiziyor, bir şey çiziyor yani. Onun dinine göre bir şey çiziyor yani. Orada hani biraz böyle resim sanatının o dallarını da kullanabiliyor. Bizde yani ne yapıyorsun bilmiyorum ben çok hani müthiş dövme sanatçıları falan vardır da. Only God can judge me. Bizde şey var değil mi? Trip yazıları var. Öyle bir şey var evet. Giderli yazılar. O var daha çok Türkiye'de herhalde. Öyle benim izlenebildiğim kadarıyla genellikle böyle. Dövmecilere de ekmeğine taş koymayalım şimdi. Dövmeciler iyi para kazanıyor canım. Dövmeciler güzel. Güzel bir iş yani. İyi bir sanatçıysan. Ben yaptırmam. Yaptırana da saygım sonsuz. Tabii canım bizim de öyle.
Neyse. Evet, bugün sırların sırrı için geldik buraya abi. Bize sırların sırrını anlatacakmışsın. 651 sayfalık romanı bitirdim. Dan Brown'un yeni kitabını. Mümkün olunca spoiler vermeden anlatmaya çalışacağım. İmzalı getirdin mi abi? Hayır. Git bir tane al, satın al. Kitap al. Kitap hediye edilmez. Kitap gidilir, alınır. Şimdi ben bu Dan Brown'u ilk tabii herkes gibi Da Vinci Code'da keşfettim. Sonra Melekler ve Şeytanlar. Aslında Melekler ve Şeytanlar Da Vinci Code'dan önce yazdığı kitabı. Bu Tom Hanks'in falan filimlerin kitabı. Sen hiç okumadın mı Dan Brown?
Daha önce şifresi okumadın mı ya? Bütün dünya okudu ya. Yok abi, yok. Ben biraz öyle popüler bir şey çıktığında hani olur ya, ya bu çok herkes okuyor, ben okumayayım. Niye mesela, niye öyle bir şey? O kafalarda... Niye öyle bir şey? O kafanın ne manası var yani? Bir manası yok da işte insan bazen öyle bir tünel vizyonuna sahip oluyor yani. Neyse bu arkadaşı ben çözdüm. Bu arkadaş Amerikan Devleti'nin falan bir adamı tamam mı? Bu şimdi çünkü hani böyle yerleşik kurumlara saldıran, daha doğrusu oradaki bazı sırları ya da çok konuşulması istenmeyen şeyleri ortaya koyan bir adam. Senin tabirin ne? Müesses nizamı. Müesses nizamın ama şimdi Amerikan Derin Devleti'nin adamı. Hani bu bir taraftan işte diyor ki ya işte kilisedin gücü zayıflayacak falan bilin bilin falan. İşte Da Vinci Kodu da onu anlatıyor. İsa'nın
Soyumoyu. Daha önce koddaki şey o. Hazreti İsa'nın soyu var aslında falan. Melekler, şeytanlar da işte İlluminati. Ondan sonra onu okuduktan sonra Dijital Kare diye bir kitap okudum. Amerikan'ı ki bir ulusal güvenlik kurumuyla ilgili bir hikaye anlatıyordu. Ve Kuzey Kutbu'nda bir takım bilimsel araştırma merkezleriyle ilgili bir şey anlatıyordu. NSA'yı falan herhalde. Ondan sonra kayıp sembolünü okudum. Kayıp sembolü Washington'daki birçok kurumun masonlukla ilgili olduğunu, hatta Beyaz Saray'ın dizaynının da dahil masonik semboller içerdiğini, işte bu Mısır Piramidi'nin Washington Meydanı'ndaki meşhur, onun dahi bir masonik çizimle yapıldığını filan anlatan. Doların üzerindeki bildiğimiz sembolü. Dolar sembolünü anlatan, dolardaki şifreleri anlatan. Smithsonian Enstitüsü ki çok önemli bir enstitüsüdür. Onun aslında ne işler peşinde olduğunu ifade eden bir kitaptı. Başlangıç kitabı sonra çok beğendiğim bir kitap benim. Tabinci'den sonra en çok beğendiğim kitap oydu. Orada da işte üç tane büyüklüğünün en büyük temsilcisiyle buluşuyorlar.
Orada da işte diyor ki, ben diyor yaralı alışı buldum falan. Kitabın sonunda anlatmıyor hikayeyi de. Bu arada kurgu gerçek mi? Sadece kurgu olarak mı şey? Şimdi kurgu ama şöyle, adam bütün kitapların başında diyor ki, bu kitaptaki her mekan, her şey gerçektir. Demirhan'ın bütün kitaplarında bu var. Şeyde de diyor ki, mesela Menekler Şeytanlar'da da şey diyordu, bu kitaptaki bütün mekanlar gerçekte de vardır. Bütün ritüeller gerçektir. İllüminatı da gerçektir diyor mesela. Böyle başlıyor. Sonra Cehennem çıktı. Cehennem'i de okudum, İnferno'yu. Orada da mesela filmini izlemişsindir belki. İstanbul'da insan nüfusunu azaltmaya yönelik planlanan virüs filmde engelleniyor, kitapta engellenemiyor. Ve insan nüfusu yarı yarıya azaltılacak mesela. Neden İstanbul'da deneyilmiştir acaba? İstanbul'da çünkü köprü. Tam böyle şeyde. Geçiş. Yere batan sarayında. Bari filmini izle ya. Senin kültürlü adamsın diye aldık. Tuhaf tuhaf felsefeciler okuyorsun. Cehennem filmini izleseydin. Neyse. Karate filmi izliyorum abi. Virüs yayılıyor mesela. İnsanların doğurganlıklarının yüzde elli düştüğünü düşünüyor mesela. Bir süre sonra ben nüfus doğum oranı atıyorum. Sağlıklı bir insanda olması gerektiğinin yüzde ellisi kadar düşüyor. Bir kısırlaştırma projesi. Kısırlaştırma projesi ve bu virüs kitapta yayılıyor İstanbul'dan dünyaya. Yani burada filmde de onu biraz değiştirmişler. Zaten Melekler, Şeytanlar ve Da Vinci şifresinde de değiştirmişlerdi. Filmde de muhtemel tepki almasın diye değiştirmişlerdi. Da Vinci ve şifresinde de Melekler, Şeytanlar da değiştirmişlerdi.
Dolayısıyla kitaplarını okumak lazım. Son kitabı da çıkar çıkmaz ki 7-8 sene oldu aldım ve hemen okumaya koyuldum. Kitabın konusu enteresan. Bu sefer böyle bir takım kurumların diyeyim, bir takım enstitüllerin, bir takım merkezlerin, bir takım dini kurumların veya ne bileyim efendim siyasi kurumların detaylarından çok bir fikirin üzerine gitmiş. Nedir bu fikir? Zaten sırların sırrı ismi de oradan. Kitabın iddiasına göre bütün kitap
Bununla dolu. Bilinç insanın içinde veya beyninde değildir. Bilinç ortada var. Dünyada geziyor açık bir şekilde. Bizim beynimiz bir radyo alıcısı. Bilinç aslında bir frekans. Herkesin beyni kendine ilgili radyo alıcısı. Nasıl radyoda düğmeyle ayarlıyorsun ve frekansı yakalıyorsun kendine uygun olduğu
bir yerde de sabitliyorsun. Burada da öyle. Her insan bilincini açabildiği kadar açıyor. İnsanın algılayabildiği kapasite, anlayabildiği kapasite, frekansa uyum kapasitesine göre ortak bilinçten bir parça kendini alıyorsun. Böylece senin bir bilincin oluyor. Benim bilincime göre, benim bilincim böyle çalışıyor, benim bilincim şu demiyor. Aslında böyle bir şey yok. Ortak bilinç var. Hepimiz birbirimize bağlıyız. Avatar'daki ağaç falan, tamam mı? Onu biliyor musun Avatar'daki ağacı? Evet, evet. Hayret. Avatar'daki herkesi birbirine bağlayan tek yüzüğü biliyor musun? Yüzüklerin efendisi, tamam işte onun gibi bir şey bu. Anlamıştım örnekler olmadığını ama olsun. Böyle bir bilinç var. Bu bilinciyle biz aslında frekansımızı açabilirsek aslında hayat bayram olsa. Mevzu bu, tamam mı? Ve fakat burada, tamam peki biz bilincimizi nasıl açacağız abi? Diyor ki, bu bilinç mevzusunu iki tür insan biraz daha farklı görüyor. Birisi epilepsi hastaları, diğeri de duru görü sahibi diye adlandırılan bir takım insanlar. Dünyada böyle çok az olan tipler. Ondan sonra işte bu epilepsi hastalarının sebebi de şu, şimdi bizim beynimizde ortak bilince yeterli kapasiteye sahip değil. Ha bir de mesela şöyle bir enteresan bir şey var. Mesela bilimsel olarak kanıtlandığını söylüyor kitap. Bizim mesela diyoruz ya beynimiz, mesela benim beynimde ne var? Ben işte futbol var, kitaplar var, ne bileyim işte yabancı dil var bir tane, ne bileyim bir tane işte
Ne olabilir? Gezi olabilir. Birkaç tane ülke görmüşüm. Onlarla ilgili bilgiler var. Aslında diyor ki bu orada değil. Bu beyinde depolanmıyor. Bu ortak bilinçte duruyor Google şey gibi. Bulutta. Bulutta. Sen onu istediğin zaman çağırıyorsun beynine diyor. Çünkü artık onu bir kere deneyimlemişsin diyor. Bak bu ilginç mesela. Bu bilinçte bilim bunu diyor şeyi kanıtladık diyor. Bilim bunu kanıtladı diyor. Yani beyin aslında böyle bir depolama yapmıyor diyor. Beyin diyor bunu alıyor, sonra Google Bulut'a atıyor. Aykulot gibi atıyor diyor. Oradan sen diyor istediğin zaman çağırıyorsun diyor. Bir kere deneyimlediğin herhangi bir bilinçsel deneyimi. Neyse şimdi bu kadar çok bilgiyi almasın diye insan beyni ve patlamasın diye herhalde veya o bilinç düzeyine erişmesin diye bilmiyorum. Bizim vücudumuz GABA diye bir madde salgılıyormuş. Bu da bilimsel bir şey GABA.
Bu maddeyi işte epilepsi hastaları salgılamıyor o sırada. O yüzden bilinç açılıyor ve bir takım sanrılara sebep oluyor. O arada ama bilinç açılıyor falan. Ve o epilepsi hastaları o esnada bir sürü şey görüyormuş. Senin benim göremediğimiz şeyler, ancak rüyamızda hayata geçenler. Gerçek mi? Gerçek. Bu bilimsel olarak varmış. Bir de böyle duru görü sahibi tipler varmış falan. Onlar bazen bu tip. Medium falan dedikleri. Medium falan dedikleri. Neyse bu medyumdan da öte birkaç tane adamların ismini de vermiş. Bir tane Rus var, bir tane de Amerikalı var. Bunlar 1950'lerde bu adamları bulmuşlar. Bu adam mesela bilincini seyahate çıkartıyormuş. Hatta bir astral seyahatler bunlar olabilir. Yusuf Güney de hakikaten belki de böyle bir şey yapıyordur. Şimdi Amerikalı bir adamdan bahsediyor. Siyahi adama demiş ki zamanında, 57'de mi 58'de mi ne? Ya Sovyetler bir tane denizaltı yaptı, çift gömüleri. falanca limanda duruyor. Sen bunu bir git gör. Adam oturduğu yerden yatıyor. Bir takım artık kimyasal tepkimeler mi veriyorlar adama? Ne yapıyorlar onu bilmiyorum. Adam Amerika'dayken bilincini gönderebiliyor şeye. Rusya'ya. Söz konusu Sovyetler Birliği limanına. O limandaki denizaltıyı görüyor kendisi Amerika'dayken. Sonra o görüntüyü kafasına kaydediyor. Geliyor diyor ki böyle böyle bir şey diyor. Yani şey gibi Profesör Saviyer gibi X-Men'deki. Bilmiyorum onu, onu da ben bilmiyorum. Böyle ben yatıyorum, diyorum ki Sovyetlerin şu limanında şöyle bir şey var diyorum mesela. Tamam mı? Sonra bunu uydu görüntüleriyle çekiyorlar. Aynısı, adamın söylediğinin aynısı. Sonra benzer şeyleri Sovyetler de yapıyor. Sovyetlilerde de bir adam var. Benzer bir şeyi ona da yaptırtıyorlar. Sonra siyahi diyor ki, böyle bir şey varsa madem. Biz nereden bulacağız böyle her dakika medyums gibi adamı? Madem böyle özellikleri var. Böyle özellikleri bulacağız, nereden bulacağız? Bu acaba bu adama özel mi? Yoksa hani genel olarak herkes bunu yapabilir mi?
Ben açıkçası Sovyet ajanı olduğunu düşünürdüm. Zaten biliyordu, bize söyledi gibi. Neyse, ondan sonra olabilir ben, mantıklı. Bak güzel bir şey. Neyse, ondan sonra adam diyor ki kitap, aslında herkes bunu yapabilir. Peki ne zaman ölür? Bir, ölürken. İki, işte böyle psikiyatrik ilaçları kullanırsan. Üç, epilepsi hastası sen anlık görebiliyorsun falan. Kitaptaki birçok bilimsel teoriden biri de, mesela İsveç'te bir adam rüyayı kaydetmiş, bir bilim adamı. Bayağı görsel olarak. Görsel olarak yani, sana izletmiş. Mesela bir rüya gördün, hani biz rüyamızda atlıyoruz, zıplıyoruz, bir şeyler yapıyoruz ya. Hani bütün sınırları kaldırabiliyoruz ya. Ama çok azımız hatırlıyor bazen. Mesela sabah kalkıp hatırlıyoruz falan. Adam bunu kaydetmiş mesela. Enteresan böyle bunlar varmış. Demburan'ın kitaplarında bu tip bilgiler içinde okuyorum. Bu bayağı güzel bir şey olurdu. Ben çok istediğim bir şey yıllardır. Hatta rüyayı hacklemişlerdi falan. Ondan sonra bazı rüyaya ekliyorlarmış. Bu İnception'da bize göstermişlerdi biliyorsun. Evet, evet. Onu seyrettin mi? Seyrettim. O da hayret. Neyse, dolayısıyla bu tip bir bilinç dışı yolculuk. Bilinç aslında temelde hepimizde var. Hadi biz frekanslarımızı açalım gibisinden bir takım... ...böyle sevgi kelebeği mesajlar olsa da içinde. Birazcık kitapta böyle bazı endişelendiğim şeyler de var. Onu anlatmayacağım. Bundan yaklaşık bir dört program sonra falan anlatırım. Artık okusaydınız derim. Yani spoiler vermeyeyim. Anlatmışken anlatsaydın abi. Biraz endişelendiğim şeyler de oldu. Ulan gene bir bize bir şey yapıyorsunuz, düşünüyorsunuz falan gibisinden. Ondan sonra bazı şüphelendiğim şeyler de olmadı değil yani. Ama bu bilinç yolculuğu enteresan geldi, ilgimi çekti. Yani sen buradayken gönderiyorsun kafayı, atıyorum bir yerde bir şey görüp, ne bileyim işte Avustralya'ya gidip, Sydney'yi görüp, onu gerçekten deneyimlemiş gibi geri geliyorsun falan. Mesela bu ilginç bir konuydu. O yüzden bunu konuşalım istedim. İyi yaptın abi. Yusuf Güney olsa daha iyi olurdu mesela bugün. Yusuf Güney ama o sana laf bırakmazdı büyük ihtimalle bu konuyu. Baba böyle böyle diyor. Ne diyorsun? Tabii canım falan. Ben onu yaşadım zaten falan diyor ya. Ben zaten deneyimledim derdi de bana da çok olası gelmiyor yani böyle bir şey. Mesela bilinç. Ben doğmadan önce de vardı bu dünya. Güneş yine doğuyordu. Ben doğdum. Bir şeylerin farkına vardım. Güneş'in doğduğunu deneyimledim ve
Artık 12 saat sonra güneşin doğacağı konusunda bilinçlendim. Thomas Nagel de öyle diyor mesela. Yani bilincin ben ayrı bir konsept olduğunu düşünmüyorum. Yani insan o beyinsel nöronları sayesinde bu tip şeylerin farkında.
fizikten ve kimyadan ayrı bir şey olduğunu düşünmüyorum bunun. Ama o da çok bilim dışı anlatmamış yani. Bir radyo frekansı gibi. Bir sürü bilimsel deneylerden örnek vermiş tabii hepsi. Şöyle bir şey var. Yani ben deneyimlemediğimiz yerle alakalı bir bilgi sahibi olabileceğimizi düşünmüyorum.
İstedikleri kadar işte o doğadaki mantarlardan da yesen ya da işte kendini eğitsen de epilepsi hastası da olsan Avustralya'yı görmediysen Avustralya'yı gidip görüp deneyimleyemezsin tarafındayım. Bu yüzden sevgilimle de çok tartışma yaşıyorum. O biraz daha böyle şeylere inanıyor. Astral seyahatlere falan. Ben biraz yarım ağızla cevap verince sonra trip yiyorum yani. Astral seyahat konusunu Yusuf Güney biliyor tabii. Bu kitabı mutlaka okuması lazım. Onu okuduktan sonra da bir günde buluşursak hakikaten bir... Ondan bu konuda çok merak ettim. Çünkü gerçekten böyle bir şey yapılıyor mu diye. Ama Yusuf Güney mesela artık şeye de başladı. Kutupların aradığında ne var, niye size ne merak etmeyin. Biz zaten hallediyoruz falan. Hani siz kimsiniz gibi bir soru sormak istiyorum kendisiyle. Aydınlanmış insanlar mıdır, nedir? Belki de öyle bir şeydir. Ya da ne bileyim, bu bilişsel seyahat edebilenler midir? Öyle bir kulüp mü var?
Kesin, yani çünkü öyle bir elit bir birliğe üye olduktan sonra geri kalanın hani şeyi oluyor ya... Elit birlik iyiymiş. Amerika'ya gidiyor birisi on sene önce ve şimdi gelenlerden şikayet ediyor ya, ya burası da gelme artık, göçmen. Tamam, halbuki sen de oralı değilsin. Ben Bodrum'da yaptım bunu. Ben de çok yaptım ya. Bodrum'a yerleştik, iki sene sonra şey demeye başladık, gene geldiler ya falan. Gelmeyin. Turistler geldiler falan demeye başladık. Bunların mevzusu da öyle olabilir.
Ama bütün bu anlattıkların bana böyle bir arayış, insanın arayışı, yani bir şey arıyor insan yine keşfetmek için gibi geldi. İstiyorsan aradan sonra... Ona girelim, biz de bir araya verip arayışı konuşalım. Evet. Yani ilk şeyde arada da söyledim abi. Bu biraz bahsettiğin şey bir insanın ölümsüzlük arayışı gibi bir şey herhalde değil mi? Her yerde her an var olabilmek. Evet zaten bir oraya da bir gönderme var. Yani biz aslında yok olmuyoruz. Gerçi dinlerde de bazı dinlerde bazı inanışlarda da Budizm'de falan da var sanıyorum. Hani ölmüyorsun, reenkarne oluyorsun falan filan. Gerçi bir bedenlenmeye ihtiyaçla ilgili bir şey söylemiyor yani. Kitap öyle bir iddiası yok kitabın. Ama hani ruhumuz yaşıyor. Bizde de var ya ruh yaşıyor falan. İslam'da da vardır o. Ruhun yaşadığı işte sonra başka cennete mi gidiyorsun, cehenneme mi gidiyorsun falan. Ona bir gönderme var kitapta. Yani şey var, ölümsüzlük aslında yani biz hepimiz ölümsüzüz çünkü bilincimiz yaşıyor aslında falan gibi bir şey söylüyor. Ama tabii bu frekansı yönetebilirsen hiç ölmüyorsun. Çünkü bilincini artık ortak bulutu attın, onu işte falanca alabilir gibisinden mi? USB belleği attın, gezdiriyorsun doğru. Aynen öyle, USB bellek diye bir örnekte var hakikaten. İşte ben geçen, paralısı var bende yapay zekanın, chat chip itinin. Parasızı çok dandik cevaplar verebiliyor, onu söyleyeyim. Paralısı da gerçi öyle de geçen şeyi sordum, alakasız yani. Dört bin yılında... Nasıl bir projeksiyon görüyorsun dünyada? Az çok buna benzer bir şey söyledi. Yani bilincin aktarılabildiği ya da yani biyo insan yani insanın farklı bir modelinden bahsediyor. Yani yarı insan, yarı teknoloji. Aynısını bu kitapta da söylüyorlar. Ara tür yani yarı teknolojik bir türden söz ediliyor. O yüzden de bazı endişelerim olduğunu söyledim. Tamam. Şimdi bende endişelerim şuradan geliyor. Bende düşününce bende de bir sıkıntı. Yani biz barbunu bir kere yedik değil mi?
Tamam, garibanlık edebiyatı yaptık. Ama şimdi bu bilinci dijitale aktarıp bir ölümsüzlük sağlarlarsa... Yani nasıl bir kripto para çıkıyor, herkes bundan para kazanamıyor ya. Yani sen birinin cebinden alacaksın ki bir taraf kazanacak. Bu da aynı şey olabilir. Yani bu kadar insana gerek olmayabilir. Bu kadar bilince gerek yok diyorsun. Aynen. Yani bilincin sürdürmesi gereken bir elit bir grup var.
Bir de lüzumsuz bir grup var. Zaten bence öyle olacak. Bir süre sonra herkes de bu bilinç... Herkes de mi bilinç kardeşim falan diye... Herkes de mi bunu tabi bilinç atıyor kardeşim falan gibisinden... Bilinç kaydediyor falan gibisinden bir takım eliminasyonlar olacaktır ileride. Ama yani mesela bence... Ölümsüzlük, fiziken ve bedenen hani millet onu da anlatıyor. Üç yüz seneye çıkartacağız yaşamayı falan. İnşallah olmaz öyle bir şey. Zaten hiç sürdürülebilir bir şey değil ki abi o. Hem öyle bir kaynak yok, hem öyle bir şey yok. Hem öyle gerek de yok yani. Bir yeri boşaltmadıkça sürekli doldurmanın...
Bu şeyle ilgili mesela... Böyle bir hırs nedir abi, üç yüz sene yaşayayım falan ayrıca? Bu ne hırsıdır yani? Evet, ne yapacaksın abi üç yüz sene? Hani güzel yaşlanmayı anlıyorum, anti-agingi. İstemem üç yüz yılı yaşamayı. İstemem. Ne yapacaksın üç yüz yılı yaşamayı? Ama anti-aging de yani, yine böylesin mesela, bu formunu korudun. İstemem abi, ne yapacağız üç yüz sene ya? Bakarsın, hapsa sola ben düşünürdüm de... Ama üç yüz sene... ...şey sıkıntı olur, sürekli para kazanmak zorunda kalıyorsun. kalacaksan o sıkıntı yok. Ağabey öyle bir kuşak çatışması filan o yani bu. Biz doğarken işte biz 100 sene evvel şöyleydik filan. Biz 200 sene evvel. Çok saçma, saçma geliyor bana yani. Biz bu yaptığımız şey olduyduk falan. Şimdi 10 sene önce filan şöyle diyoruz mu millet 10 sene öncesini hatırlamıyor ağabey.
O çok ilginç. Hafızayı sildiler hakikaten, senin dedin doğru. Ben şeyi yani hafızayı mı sildiler yoksa insan yaş aldıkça mı böyle bir düşünceye giriyor? Onun ayırdığına varamıyorum. İçinde yaşadığım şeyi yaşadığım için sürekli. Yani on beş sene önce bana saçma geliyordu eskiyi anmak ama şimdi sık sık anıyorum. Eskiyi anmaktan ziyade hakikaten yani bu çok eski olmayan on beş sene önceki bir şeyi hatırlamıyor kimse. On beş sene çok geçmiş bir şey değil ki ya. Bunu hatırlıyor ama hatırlıyor olman lazım yani birçoğunun, birçoğunuzun. Hatırlamıyorsunuz.
Bence bu, yani orta dönem hafızayı sildiler ya. Yani bilinç akışı duruyor ama hafıza siliniyor. Acaba hepsi ayrı kavram. Olabilir. Bilmiyorum. Hakikaten Yusuf Güney'e soralım ya. Yusuf Güney'e soralım. Buna ilgili ben mesela ilk seyrettiğim filmi hatırlıyorum. O zaman çocuktum bir de. Parlament Sinema Kulübü falan vardı. Hatırlar mısın bilmiyorum. Hatırlamaz mıyım? Pazar gecesi. İlk defa husus etmiştim. Bu Kiefer Sutherland.
Kevin Bacon, Flatliners, Çizgi Ötesi diye bir film. Evet, hatırladım. Ölümün sonrasını deneyimliyorlardı. Aynı bu aslında bahsettikleri şey gibi yani. Biz hala devam ediyor muyuz? Çok güzel filmdi bu arada. Flatliners'ı biliyorum. Kendilerini yaklaşık bir iki dakika kadar öldürüp ölümden geri döndürüyorlardı ve deneyimlerini paylaşıyorlardı. Ama sonuçta neyle bitti? Özür dilerim, kafayı yemeleriyle.
Yani spoiler şey olmasın, oldu artık. Olsun ya, Flatlands'da kaç senelik? Dokuz senelik, otuz beş senelik film. Tamam işte, artık spoiler da olsun. Yani bu işi adama kafayı yedirtir. Tabii, tabii, tabii. Ölüme Yakın Deneyim'le ilgili Jean-Christophe Grange'ın da bir kitabı var. O da böyle uyku hapnesinden muzdarip bir adam böyle kendi kendine öldürüp getiriyordu falan. O katil matil oluyordu sonra. Güzelmiş. Öyle bir şeydi yani. E bu şeyi de anlamıyorum ben. Bu arayış yani sürekli anlam arayışı... Evet, evet. Yaşa gitsin birader ya. Yaşa gitsin abi değil mi? Yani ben bunu bulduğunda da tatmin olacağını düşünmüyorum insanoğluna. Yani o bambaşka bir şeye evrilecek. Aynen öyle. Zaten en son Şopanavr'un dediğine geleceğiz yani. Ne demiş? İnsanın ızdırabı hiçbir zaman bitmez. Bitmez. Yani bir şeye arzular. Kavuşana kadar ızdırap çeker. Aynen öyle. Kavuştuğunda da artık kavuşup o arzusu tükenir. Arzuyla beklenti arasında diyor. Çile çeker. Çile çeker. Doğru, doğru. Buna katılıyorum ben yani. Çok doğru bir felsefi analiz yani. Nasıl böyle? Böyle kafalar işte, böyle kafalar var abi. Şopena versin. Abi yok işte, diyorlar ki Almanca biliyorsan filozof olursun. Çünkü Almanya'da, yani Almanca'da Almanca bilenler lütfen düzeltsin. Düşünceyle ilgili on yedi kelime varmış. Doğrudur.
17 tane ayrı kelime varmış, düşünceyle ilgili. O yüzden dil sana, zaten bir felsefe veriyor yani. O yüzden Almanya'dan ve Kuzey'den daha çok filozof çıkmasının sebebi o. Spinozalar, şopenaverler. Mesela Türkiye'de ne var? En çok kelime neyle var? Akrabalıkla ilgili var. Elti, değil mi? Kayın. Kayın. Kayın ata, kayınço falan. Adam demişti, out demiş, geçmiş.
Hala, teyze, bibi, yenge falan yok. Hepsini unutmuş, geçmiş. Ona da şey demiş, uncle demiş, geçmiş. Dayı, amca falan ayırmamış yani. Halbuki biz daha medeni bir süreçten geçmişiz Almanlara nazaran yani. Onlar bayağı karanlık bir... İşte o biraz dilin insan düşüncesi üzerindeki etkisiyle ilgili bir... Linguistiklerin de böyle bir teorileri var. Hatta işte Arrival filminde onu anlatıyordu.
Uzaylılar geliyor, dil bilimci çözüyor falan ya. Yani orada onu anlatıyordu yani. Dil, konuştuğun dil senin düşünce biçimini de etkiliyor. Evet. Şimdi mesela Almanca'da ve İngilizce'de understand, understand, standin altından, durdum, duruyorum yani. Evet. Almanca'da da benzer. Almanca'daki duru da aynı mantık var. Durdum. Bir dur ulan yani, bir anla yani. Dinle. Mesela o yüzden fiil başta ama hani ne olduğunu en son anlatıyor. Yaptım şunu, şunu, şunu diyor ya. Tamam yaptın, bir dinledim, durdum ben ve sen anlattın. Dolayısıyla hızlı konuşma, hızlı bitirme, kestirme yol, pratik zekâya falan öyle bir şey yok. Neyse. Gerek de yok. Gerek de yok. Çünkü düzen var yani. Bir düzen, bir structure var. Hem İngilizce de var, hem Almanca da. Almanca da çok daha yükseği var yani. Çok daha bir de derler, diler falan. Böyle acayip acayip bir şeyler. Zor böyle, artikelleri falan zor. Her türlü dişil kelimeler, evli kelimeler falan. Dolayısıyla bir structure'a bağlı o konuşma, o dil. Türkçe daha pratik bir dil. Doğru, bir şey yapabiliyorsun. Sana böyle daha biraz daha hızlı, hareketli, pozitif yönden bakarsan, pratik zekalı olursun. Ama bir structure olmadığı için de daha böyle...
Darmadağın bir yer oluyor. Doğru söylüyorsun abi. Dolayısıyla bir Türklerden filozof çıkmasıyla... Yok değil mi bizden? Almanlardan çıkması arasında fark var. Ulus Baker vardı. Ama işte zamanında adam makinelerin düşünebilmesi yazmış. 1950'de. Kim neydi o ya? Bir bakayım ona müsaade edersen. Niye abi? Makineler düşünebilir mi? 1950'de. Türkiye'de yazılmış bir kitap. Cahit Arf. Makine düşünebilir mi? 1950'lerde yazmış Cahit Arf. Beş liranın üstündeki matematik profesörümüz. Ama tabii gene de filozof değil yani. Aslan kadar bir şey, ileri bir görüş.
1950'de makine düşünebilir mi? Yani bak bu Sivas'ta verdiği bir kongrenin başı, başlığı. Nitekim düşünmeye başladı yavaş yavaş. Filozof var mı? Türkiye'den bilmiyorum. Varsa da özür diliyoruz, hatırlamadık. Ama Almanya'dan çıktığı masanın sebebinin on yedi tane ayrı düşünceyle ilgili kelime olduğunu bir yerde okumuştum yıllar evvel. Hollanda ve İtalya'dan da çok ressam çıkıyor mesela.
Enteresan diyorsun. O parayla alakalı ya. Öyle mi? Parayla alakalı. Para ve parasızlık. Para varken, bir resim yap falan diyorsun işte. Sanat yatırım. Doğru. Öyle yani. Şimdi öyle, şimdi sanat koleksiyonu derler. Zengin insanlar. Birazcık da gusto sahibiysen, ayrıca bir şey de o. Yani yatırım da o. Bir tablo alıyorsun. Yüz milyon dolara bir tablo alıyorsun. O zaten yüz milyon dolara değerini arttırarak devam ediyor. Yani ben şeyi anlamıyorum abi bu konularda. Bilmiyorum ne kadar alakalı gelecekse. Yani mesela beş bin yıl önce bir sinek aynı işlevi tekrar görüyor beş bin yıl sonra. Yani sinekliğini yapıyor yani. Elleri avuşturuyor, bilmem ne yapıyor falan oraya buraya konuyor. Yani neden sürekli gelişmek zorundayız? İnsandaki bu huzursuzluk ve bilinç bence insanı sıkıntıya sokan temel nedenlerden biri olabilir. Mükemmel soru ya. Vallahi mükemmel soru. Çok güzel. Bak bunun üzerine şey yazılır biliyor musun? Tez yazılır. Hakikaten çok güzel soru. Sen niye sürekli gelişmek zorundasın değil mi? Ne yapıyorsun? Niye üremekle gelişmek zorundasın? Evet gerçekten. Hakikaten harika bir soru. Bir şey icat etmek ve o icat ettikleriyle oyalanmak zorunda olduğu için ve sıkıldığın da için sürekli...
İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız. İmkansız.
İmkansız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.