Podcast

arkadaşlarımın gönderdiği reel'ları izlemeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

12 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Siz arkadaşlarınızın attığı reels'ları izleyenlerden misiniz yoksa bakmadan geçenlerden mi? İzlememek arkadaşlığımızı etkiler mi? Mecbur muyuz reels'ları izlemeye?



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.604 kelime · ~23 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün sevgili partnerim Yaşar burada. Yaşar'cığım, hoş geldin. Hoş bulduk. Seni yanımda görmek çok güzel. Burada otururken bana böyle bir güven geliyor. Vallahi mi? Aynen. Sen çünkü çok performanslı bir insansın ya. Performatik erkeğe neydi? Her an eline maça alıp bir bodiler kitabı alıp okuyacak. Yok, o anlamda değil. Hani performans yap deyince yapıyorsun abi sen. Performatif erkeğe anlayış seviyesin.

Neyse seni görmek güzel. Bugün çok ikircikli, hepimizin yaşadığı bir problemden bahsedeceğiz. Arkadaşımın yolladığı Reels'ları izlemeye mecbur muyum sorusunu masa yatıracağız sevgili Yaşar'la. Ben bir itirafta bulunabilir miyim? Tabii. Attığın Reels'ları izlemiyorum. Hadi ya. Vallahi. Bu itirafı bu programa sakladım. Gerçekten şu an üzüldüm yalnız. Ben seninkileri izliyordum abi. Her sabah uyandığımda 3-5 tane Reels göndermiş oldum. Şu an aldatılmış hissediyorum. Özür dilerim. İsteyeceğim. Ben de bu arada sen tepki vermiyorsun diye artık sen, ben, Ömer'le olan ortak grubumuzu atıyordum. Çoğumuzda arada Ömer gülerken ağlayan şey yolluyor. Ama burada şöyle bir denklem var. Ben birine karşı çok yakın hissediyorsam attığı rüyasları izlemiyorum ama az yakın hissediyorsam sanki izlemeye mecburmuşum gibi bir hissiyat oluyor. Dolayısıyla burada bir denge var. Yani bir insan ne kadar bana az yakınsa sanki ona daha fazla sorumluluk hissediyorum. İzlemem lazım, cevap vermem lazım. Arkadaşımsa zaten sürekli görüyorum, zaten sürekli aynı şeylerden bahsediyoruz. Hani daha bir de ekstra sana ne kadar zaman ayırabilirim diye düşünüyorum. Sözüm meclisten dışarı buradayız. Yok, ayıp olmaz diye düşünüyorsun. Ben de benzer bir durumdayım. Bu arada bu

şey, erişilebilir olma ve mesajlara cevap verme, reuse'lara cevap verme, tepki verme konusunda gerçekten çok kötüyüm. Bütün arkadaşlarımdan buradan özür diliyorum. Bazen böyle screenshot paylaşıyorum işte bir mesajlaşmanın vesaire. İnsanlar hep şeye takılıyorlar, böyle okumamış 350 mesajım falan oluyor WhatsApp'ta ve beni gerçekten çok paralize eder bir hale geldi. Ve hani dolu olduğum bir konu. Yani çok fazla yerden, çok fazla mesaj ve çeşitli data geliyor. Ve sürekli de buna bir şekilde karşılık vermek, cevap vermek, tepki vermek de çok ciddi bir mesai haline aldım. Hepimiz ufak bir sekreter olduk bu arada, farkında mısın? Yani herkes aslında sabah uyandığında önce maillerini kontrol ediyor, sonra bir Whatsapp'a bakıyor, sonra bir Reelstar'a bakıyor. Hani 10 tane arkadaşı farklı farklı Reelstar'ı göndermiş. Ben her gün herkesin adlı Reelstar'ı izlesem, 2 saat fix Reelstar işgal etmiyorum. Mesai mi olur? Mesai mi var yani?

Transkriptin tamamını oku

İki saat boyunca izlemem lazım, cevap vermem lazım. Doğal olarak yapamıyoruz. Ama bu konunun benim aklıma gelme hikayesi şöyle oldu. Geçtiğimiz günlerde ofisteyiz, 49'da Blue Office'indeyiz. Bir takipçimiz geldi, sohbet ediyoruz vesaire. Kendisi aslında iyi bir profile sahip. Boğaziçi'li, Akabin'de bir master yapmış. Şu anda da kendisine ait birkaç şirket var. Hale vakti yerinde, genç, dinamik ve bir tane Galatasaray Lisesi'nden alt döneminden bir arkadaş buna reel satıyormuş sürekli. Tamam mı? Bu da reelsarı izliyor. 30 yaşının üzerinde, muhtemelen bunu böyle bir görev olarak da görüyor. Hani izliyor, cevap veriyor vesaire vesaire. Bu alt dönemdeki arkadaş sonra İstanbul'a geliyor ve bu arkadaşa buluşalım yazmıyor. Bu da buna çok içerleniyor. Ya ben senin attığın rüyasları izliyorum. Hani bizim aramıza bir bağ vardı vesaire de geldi bana dert yakındı. Ben de orada düşündüm. Reels'ın aslında bir sosyal manası var. Yani orada Reels mektup atmak gibi değil mi? Yani o çocuk, onun alt dönemi muhtemelen bu bahsettiğim arkadaşı önemli bir varlık olarak görüyor, güzel bir network olarak görüyor. Onu kaybetmek istemiyor ama belli bir mesafeden de yani daha fazla yaklaşmak istemiyor. Onu arada bir yerde tutmak için Reels orada bir görev. Orada ona böyle bir fonksiyon atamış. Düşün, hayatımızda real star'ın böyle bir fonksiyonu var. Mesela kimilerine hafif flörtez real star atıyoruz yakınlaşmak için. Kimileriyle aramız bozulmasın. Kimilerine de şöyle real star atıyoruz. Ya ben bununla bayağıdır görüşmüyorum, yakın arkadaşım. Ayıp da ettim ama çok da ayıp olmasın diye böyle keep in touch derler ya. Hani aramız aynı mesafede kalsın real star. Bayramda aramak gibi bir şey oldu. Aynen öyle, aynen öyle. Mektup göndermek, kar postal atmak, günümüzün bunun versiyonu real star atmak diyorum.

Bu arada bizim dostluğumuz da bir Reels ile pekişmişti. Bilmem hatırlar mısın? Hatırlarım tabii ki. Ertuğrul Gaziler miydi? Ertuğrul Erkoç. Ertuğrul Gaziler kimdi? Bilmiyorum. Eski bir genelkurmay başkanı mı? Random bir insan. Kahve reisi. Yıkanmış Ethiopia, Reels üzerinden bir arkadaşlığımız gelişmişti seninle. Doğru bak, bizim arkadaşımız da gelişiyor. Tamamen bu yüzden. Hiç öyle bir muhabbetimiz yoktu yani. Bu da bize şunu gösteriyor, mesela ReelStar özelliğinde de aslında insanlar kolayca ortak hobiler, ortak mizah anlayışları, benzer deneyimler bulup, mesela Metrobüs'te yaşadığın deneyimi sadece Metrobüs'ü kullanan arkadaşına atabilirsin. Ve hepimizin kafasında arkadaşlıklar böyle kategorilendirilmiş durumda. Mesela benim kafamda şu an bazı arkadaşlarım var, onlara sadece hayvan videosu atıyorum. Hatta bazılarını özelleştiriyorum. Sadece kuş videosu atıyorum. Mesela o kuş seviyor. Ne zaman karşıma kuş videosu çıksa onu atıyorum. Kimilerine mesela bizim Ömer Gemalmaz'a full böyle dating falan filan olan şeyler atıyorum. Tamam mı? Çocuğu şey yapma, yakma buradan. Onun ilgi alanı. Mesela bizim Mahide full haber atıyorum. Yani dolayısıyla aslında böyle kafamızda hepimizin arkadaşlarına dair bir kategori var. Bir fitreleme. Geliyor şak. Bu bunu sever, şak bunu sever. Bunu görünce seni düşündüm. hayatın aslında ve bunu demenin de şöyle çok az mesai harcayan, yani zaten var olan mevcut bir kontent var, onu sadece şey delege ediyorsun birine ve mesajını da yollamış oluyorsun. Bu aralar, bu arada sende bazı değişimler gözlemliyorum. Ne gibi? Bugün Yaşar benim çalıştığım kuruma geldi, sağ olsun dersimize konuk oldu ve çok güzel bir sunum yaptı. Herkes, öğrencilerimiz senin entelektüel birikimine hayran kaldılar, her zaman olduğu gibi. Teşekkürler bu arada tekrar geldiğin için.

Ve yemekhanede yemek yiyorduk Yaşar'la. Şöyle bir şey oluyor, bir arkadaşım ya da bir misafir geldiği zaman... ...her gün tatlı çıkmıyor okulda, tamam mı? Ve tatlı olduğu zaman böyle bir şey oluyor. İyi, bugün tatlı varmış.

Hani mahkûm olmayacağız falan misafire gibi bir gereksiz bir moda giriyorum. Bugün de yemekte revani vardı ve bir baktım Yaşar revani almamış. Ve Yaşar'a sordum ve artık bir süredir şeker tüketmiyorum dedin. Doğru. Birkaç hafta önce de yine benzer bir, ya da Ankara'dayken mi? Hatırlamıyorum. Ankara'dayken. Şey dedin, sabah uyandığımdan itibaren yarım saat boyunca telefon ekranına bakmıyorum. Evet doğru. Dedin. Seni LinkedInleşen bir insan olarak görüyorum ve bu beni korkutuyor Yaşar. Ekstra bir şey daha söyleyeyim mi? Sen yakında sabah beşte kalkıp koşuya da çıkarsın. Ekstra bir şey söyleyeyim mi? Kahveyle maça içiyorum artık. Arkadaşlığımız zarar alır bu arada. Zarar görür. Antioxidan ve kafeini beraber alıyorum. Evet kendime daha fazla dikkat ediyorum doğru.

Bunu neye bağlayacağım? Artık senin bir şeyin var sanki. Ekran süren ve ekranla geçirdiğin ilişkiye dair bir kendi kendime bir regüle etmem lazım gibi bir hale girmişsin diye düşünüyorum. Doğru. Biraz da bunun hakkında belki düşünmek lazım. Çünkü hani Reels'lar, Mirrors'lar güzel ama çok ciddi bir dediğimiz gibi ekran mesaisi

alıyor ve hayatımızın günümüzün çok büyük çoğunluğunu artık ekrana bakarak geçirmeye başladık. Hatta bazen insanlar şey diye şaka yapıyor işte kötü ekrandan iyi ekrana geçiyorum işte laptop ekranına bakarken sanki verimli bir şeyler falan ama telefon ekranına bakarken sanki verimsiz ve boş bir şey yapıyorum falan gibi böyle bir splitting mekanizmasına da dönüştü. Ve bu konu da beni biraz şey üzerine düşündürtmeye itti. Bizim dopamin bağımlılığımız. Riuslar da bunların çok önemli bir parçası. Bu arada hani nörotransmiterleri birazcık çalışırsak herhalde en gündelik hayatımızdaki davranışlarımızda belirleyici olan şey dopamin olur gibi geliyor. Ve bir tane kitap duydum. Sevgili aile dostumuz, akrabamız Dr. Ayhan Kalyoncu'dan, kendisi bağımlılık çalışan bir psikiyatrist. Konuşuyorduk işte, sohbet ediyorduk. Bana şey dedi, ben mesleği bırakmaya yakın bir kitap yazıp öyle bırakayım diye düşünüyordum. Ama benim yazmak istediğim kitap yazıldı. Tahmin edeyim kitabı. E biliyordum zaten.

Geçtiğimiz günlerde başka bir videoda bahsettim. Ha öyle mi? Kumar videosu mu? Yok, ADHD videosu. Kumar videosuna da bahsetmeye değer olabilir bu arada. Ve Amerika üzerinden Anna Lemke diye bir bağımlılık çalışan bir psikiyatrist, Harvard Üniversitesi'nde psikiyatri biriminde dopaminin nasıl Amerikan kültürünü domine eden, belirleyici, insan davranışlarını belirleyici bir nörotransmitter olduğunu ve nasıl dopaminerjik patikaların

domine ettiğin aslında, bizi yönlendirdiğin neredeyse artık özgür irademizi de elimizden alacak şekilde dopamin bağımlısı olduğumuzu yani Amerika üzerinde anlatıyor ama aynılarını Türkiye'de bence uyarlayabiliriz kolaylıkla. Akıllı telefonlarda bunun çok önemli bir kısmı yani. Çok küçük dozlarda da olsa, her telefona girdiğimiz, işte Twitter'ı açtığımız, X'i açtığımız, Instagram'ı açtığımız, TikTok'u açtığımızda böyle bir yazarın deyimiyle sanki böyle ufak bir şat dopamin alıyoruz ve sürekli bu bir bağımlılık gibi çalışıyor ve sürekli kendisini bize bağımlı eden bir ekranla ilişkimiz var. Belki de bu Rios olayını da birazcık bu çerçeveden de bakmak lazım diye düşünüyorum.

Kesinlikle haklısın. Özellikle Profesör Anla şeyden bahsediyor. Bunlar çok kolay erişilebilen şeyler ya. Yani telefona giriyorsun, Reels kaydırıyorsun veya ucuz şeker tüketiyorsun veya işte seni o an hızlıca mutlu edebildiğin her neyse. Fakat aynı mutluluğu alabilmek veya aynı tatmin alabilmek için her seferinde daha fazla vakit geçirmen veya daha fazla tüketmen lazım. Çünkü bunlar ucuz tüketildiği için kolayca harcayabildiğim ve vücudunun kolayca alışabildiği şeyler.

Şöyle düşün, ilk telefona girdiğinde belki ilk yarım saatte inanılmaz bir haz alıyorsun ama aradan birkaç ay geçiyor. O hazı alabilmen için iki buçuk saat, üç saat boyunca kaydırman lazım. Ama burada benim dikkatimi çeken asıl ne oldu biliyor musun? Kumar videosunu araştırırken görmüştüm. Kumar bazıların bu kadar çok keyif almasının arkasında kazanacaklarını bilmesi yok. Kazanacaklarını veya kaybedeceklerini bilmemesi var. Çünkü vücut bir şeyin belirsizliğinde çok daha fazla ve çok daha motive bir şekilde o hareketi yapıyor.

Şimdi sosyal medyayı düşünelim. O arada pardon, o araştırmayı ben de gördüm. Kumarbazlar üzerinde şey yapıyorlar, farklı farklı slot machine'de deniyor, blackjack'de deniyor, yok roulette'de deniyor, gözlemliyor pardon. Ve belirsizliğin en maksimum olduğu oyunlarda, kumar oyunlarında yani %50, %50, kazanma ihtimalinin %50 olduğu, belirsiz maksimum olduğu oyunlarda en fazla dopaminimiz artıyor ve bizi kudurtuyor yani. Yüzde yüz öyle bu sosyal medya nasıl uyarlanabilir? Sen mesela Twitter'da kaydırdın. Şimdi 35 tane tweet çıkıyor karşına. Hangisini seveceğini veya bu 35 tweetten hangisinin yükseleceğini, öfke, mutsuzluk, sevinç, ortak duygu olacağını bilmiyorsun. Bunlardan 20 tanesini muhtemelen ya bu ne biçim tweet, bu ne biçim realistik geçiyorsun. Ama aralarından 2-3 tanesi şak hissi uyandırıyor. O belirsizlik ve hangisinin olacağını bilememek aslında sende sıradaki kaydırışı yaptıran şey. Bence burada acayip bir paralellik var ve o yüzden sana katılıyorum yani.

Tabii ben bunun biraz sınıfsal meselesi de olduğunu düşünüyorum. Ben de ne zaman sınıf sağlık günecek diye bekliyorum. Net bir şekilde onu söylemem lazım. Türkiye, Brezilya gibi ülkeler sosyal mevki ya da dijital alemde en fazla vakit geçiren ülkeler. Burada tabii ki uzun çalışma saatleri, ekonomik olarak hobilere, güzel bir yaşama, güzel bir şehir deneyimine ulaşamamak önemli bir faktör diye düşünüyorum. Kesinlikle Hindistan'da aynı şekilde sosyal medya kullanımı şey olduğu bir şey. Kendisiyle sosyal medyada çok sık görebiliyoruz. Bu arada X dedin, senin iki tane ayrı ekran var ya, birinde takip ettiğin insanların tweetleri önüne düşüyor, diğerinde de senin işin bir seçki sunuyor ve bazen seni takip etmediğin insanlar ama senin hoşuna gidebilecek şeyler de düşüyor. Resmen X beni kendimden daha iyi tanıyor. Ben bu adamı ya da bu kadını takip edeyim, ilgimi çeker dediğim şeyler ilgimi çekmiyor ama benim ilgimi çekeceğini düşündüğü X'in algoritmasının şeyler benim gerçekten ilgimi çekiyor. Ne diyorsun? Genelde bunu TikTok için söylerler bu arada. TikTok da çok iyi. Seni senden iyi tanıyor diye. Kesinlikle TikTok fena bir bataklık. Tabi ellerinde 350-400 tane farklı parametre var. Mesela senin yaşın, cinsiyetin, neleri sevdiğin, arkadaşların neleri sevdiği, hangi gün nerelere gittiğin, oralarda ne kadar vakit geçirdiğin vesaire. Hatta şeyi bile bulabiliyorlar. Mesela bir kadının hamile olup olmadığını bile anlayabiliyorlar. Ya buna kadar aslında parametreleri çizebiliyorlar. Ben buradan bu arada yine bizi arkadaşlar çekmek istiyorum Ezgi. Çünkü yani bu Rios meselesinin bende en çok düşündürdüğü şey arkadaşlık kavramının kendisi oldu. Çünkü şimdi Rios'lar yani ve onun temsil ettiği şey Rios'un kendisi değil elbette ama Rios'un temsil ettiği şey bir yandan insanlarla böyle

düşük eforla arkadaşlık kurabilmeni ve arkadaşlığı sürdürebilmenin imkanı sağlıyor. Bu bir yandan iyi bir şey ama bir yandan da acaba arkadaşlık ilişkilerimizin derinliğini azaltıyor mu dediği düşünüyorum. Çünkü normalde bir arkadaşın ilişkini sürdürmek için ne yapman gerekiyor? Beraber dışarı çıkıyorsun, onunla sohbet ediyorsun, onunla belki bir sinemaya gidiyorsun, bir kahve içiyorsun, yüzde bir yani enteraksiyona giriyorsun. Ama şu an bir arkadaşınla bağını devam ettirdiğini hissetmen bir yılsa, ona attığın bir tweet'e, işte sosyal medyadan gönderdiğin bir mesaja kadar indirgenmiş durumda.

Bunu da yine arkasında şehir yaşamı, zamanlarımızın kısıtlı olmasına, hatta iktisadımızın kısıtlı olmasına bağlıyorum. Çünkü bu kadar az zamanımızın olduğu, bu kadar çok ulaşımın zorlaştığı, şehir hayatı, metropol hayatı vesaire hepimizin hayatı çok dolu, çok bireyselleştik. Hani birine sürekli vakit ayırmak, işte her gün bir arkadaşınla görüşsen muhtemelen kendine vakit ayıramazsın İstanbul'da. E ne oluyor? Reels burada o arkadaşları sürdürmenin hem de düşük eforla sürdürmenin, dijital halini sürdürmenin bir aracı olmaya başlıyor.

Bir de çok mobilitenin de arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Birçok arkadaşımız yurt dışına taşındı maalesef. Ve onlarla da bir yüz yüze görüşme opsiyonu olmadığı insanlarla da Rios aracılıkla da güzel ilişkiler kurabiliyoruz. Ya da en azından küçük bir eforla iletişimimizi aktif tutabiliyoruz diyeyim. Yani hiç yoktan iyi oluyor. Kesinlikle bu mobilite meselesi de bence arkadaşlık meselesinde çok önemli. Çünkü bir düşün, bizim arkadaşlıklarımızın bir kısmı daha böyle derinleştiğimiz bağlar. Yani o arkadaşımız ve arkadaşımızın çevresinde olan kişiler aslında birbirimize benzeyen kişiler. Bazı arkadaşlarımız ise daha köprü vazifesi görüyor. Yani bazı arkadaşlıklar köprü, bazıları ise daha kendi içerisinde bir ova gibi. Ya buna bu arada bridging derler mesela köprü arkadaşlıklar.

Mesela bazı arkadaşlarımıza riyasların görevi ilişkimizi başlatmak ve derinleştirmek. Bazıları ise derinleştirmek oluyor. Bu arkadaşlık ilişkilerinde böyle. Bazıları bizi başkalarıyla tanıştırmak için vardır. Çok derinleşmeyiz. Bazıları daha fazla derinleşmek için ona arkadaşlık kurarız.

Aristoteles'in de arkadaşlık hakkında Nikomakos'un etik kitabında bu arada birkaç söylediği söz var. Çeşit çeşit arkadaşlıkları ayırıyor. Bir tanesi böyle şey, ortak ilgi alanı üzerinden bazen bir insanla arkadaşlık kurabiliyoruz. Bir ortak misyon için bir arkadaşlığımız olabilir. Mesela şimdi biz seninle podcast yapıyoruz ve biz bu yüzden arkadaşlığımızı sürdürmüyoruz ama bizim menfaatimize bir şey oluyor ya da iş yerinde biriyle arkadaşlığını sürdürmen ya da medeni bir ilişki kurman en azından senin lehine bir şey oluyor.

Bir de üçüncü tip var. Bu da gerçek arkadaşlıkla Aristo'nun benzeştirdiği şey. O da gerçekten bir insanı, karakteri ve erdemli karakteri için sevdiğin ve takdir ettiğin ve onu gerçekten yaşar diye sevdiğin, ikinci bir motivasyonun olmadığı arkadaşlıklar. Ama Aristo arkadaşımız olabilir miydi sence? Biraz kafa ötülerdi gibi geliyor bana Aristo. Ben sevmem felsinciyle arkadaş olmak. Ama asıl Aristo değil de Platon ve Sokrates acayip kafa ötülerdi gibi geliyor. Acayip yani, sürekli soru soracak. Bir de ben yok karasineyim. Az sinek. Az sineğim, yuvarlanır giderim. Çok konuşma kaynana. Yok bu tamam, roman havasına geçtim ben. Ama şimdi epikür içinde en ideal ilişki arkadaşlık ilişkisidir. Çünkü bir düşün, normalde aile ilişkisi kendi içerisinde bir zorunluluk barındırır. Veya başka tip ilişkiler kendi içerisinde bir menfaat barındırır. Ama arkadaşlık hem menfaatin, hem çıkarın, hem ortaklığın çok ideal bir dengesidir.

Bu anlamda arkadaşla, mesela antik Yunan filozofları da çok önem veriyor. Ve sence arkadaşlığın azaldığı bir çağda mı yaşıyoruz? Yani insanlar daha kolay arkadaşlıklar buluyor, daha kendisini iyi hissediyor, böyle doymuş hissediyor. Yoksa daha yalnız bir çağda mı yaşıyoruz? Çünkü arkadaşlarıma baktığımda, raporlara baktığımda, çevreme baktığımda yalnızlığın da bir trend gibi olduğunu görüyoruz. Evet, onu ben de görüyorum. Yani bu şimdi hani biraz hava atar gibi duyulacak ama ben hiç yalnızlık yaşamıyorum. Çok arkadaşım var biliyorsunuz. Kendi arkadaşlarıma vakit ayıramayacak bir haldeyim. Ama insanlar evet, yani insanları tabii ki de hayat yalnızlaştırıyor, daha fazla vakit harcamamız gerekiyor, işte metropol hayatı vesaire vesaire. Hani bunu hissettiğini söyleyen çok insan var ve buna da anlam verebiliyorum ama benim deneyimim bu şekilde değil. Bu arada Epicure'e şöyle bir ekleme yapacağım. Epicure'ün arkadaşlığa bu kadar şey olmasının sebebi,

takık olmasının sebebi mesela hani biz hep iki insan arasındaki en güzel, yoğun ilişkinin ne olduğunu düşünürüz. Aşık değil mi? Hani romantik bir birleşme olacak, işte hem fiziksel hem ruhani bir bütün olacağız falan filan gibi. Ama aslında Epikuron'un Kantar'ın topuzunun fazla kaçtığı bir ilişki olduğunu düşünüyor ve insanları aslında çok da böyle daha zehirli taraflarını ortaya çıkaran, daha sorunlu, negatif Mal adaptif taraflarını ortaya çıkaran bir ilişki türü olduğunu düşünüyor romantik ilişkinin. O yüzden kendisi ki epikür komünler kurmuştur. Antik Yunan'da dört bir tarafında epikürcü komünlerde hep beraber işte arkadaş arkadaş yaşayıp beraber üretim yaptıkları bazı komünler kurmuşlardır. Sonra Hristiyanlık yayıldıkça bunları manastıra dönüştürürler bu arada birçok epikür komününü. Ve aslında onun çok zehirli bir yer olduğunu, en ideal karşındaki insanı hem özgür bıraktığın, kendisi olmasına izin verdiğin, biraz özgür bıraktığın ama ilişki de kurduğun o tatlı dengenin de arkadaşlık olduğunu söylüyor Epicure. Bu da bence hani düşünmeye değer yani. Çünkü artık arkadaşlar birçok akrabamızın da yerini aldılar. Çok daha önceliyoruz arkadaşlık ilişkilerimizi. Mükemmel, tam söylemek istediğim noktaya parmak bastın. Çünkü bence kuşaklar arasında da arkadaşla bakışta bir fark var. Mesela ben kendi aile büyüklerimi düşünüyorum. İşte mesela babaannemi düşünüyorum. Hatta yer yer annemin, babamın küçüktüken bana söylediklerini düşünüyorum. Arkadaş böyle tehlikeli bir şeydi onlar için. Yani arkadaş seni yanlış yere götürürdü. Arkadaş senin derslerini çalışmana engellerdi. Arkadaş senin bir şeyleri başarmaktan alıkoyar veya seni kötü alışkanlıklara yönlendirirdi. Doğru bu arada. Öyle zaten gelişimsi olarak 13 yaşından sonra artık anne babayı dinlememeye başlıyor. Katılıyorum. Yani eğer tırnak içinde bir kötü alışkanlık yaşayacaksan arkadaşına beraber yaşıyorsun ama bu bence Türkiye'deki o düşük güven toplumunun da bir sonucu sosyolojik olarak yani. Aileler o çevrenin, işte çevrenin seni sürükleyebileceği kötü koşulların arkadaşlıktan kaynaklanacağını düşünüyor. Mesela üniversiteye gidiyorsun ve solcu kulübe veya sağcı bir işte fikir kulübüne arkadaşların vasıtasıyla katılıyorsun. Ve sonra işte oğlun değerimci oluyor veya sen milliyetçi oluyorsun. Sonra hapishanelere düşüyorsun. Niye? İşte bir takım arkadaş davalar için. Sen etme. Sen öyle yapma oğlum bak Ayşe'nin oğlu böyle şeyler yaptı arkadaş kurban oldu. Dolayısıyla ben 80 darbesinin burada toplumdaki o güven damarlarını bayağı bir kestiğini düşünüyorum ama bizim kuşakla beraber özellikle arkadaşlık ilişkilerine daha böyle bir olumlu bakış var. Sen de demin dedin ya artık arkadaşlıklar böyle bir aile gibi gözüküyor yani. Beraber hayatı kucaklıyorsun. Beraber dert paylaşıyorsun. Beraber konuşuyorsun. Onlarla beraber yaşamı anlamaya çalışıyorsun. Bunun bir sebebinin bizim anne babamızla bizim yaşadığımız dünyanın epey farklılaşması olduğunu düşünüyorum. Yani dünya o kadar hızlı hareket ediyor ki bizden 20 yaş birinin bizim içinde yaşadığımız cinsel ilişki, duygusal ilişki, ev, ekonomi, siyaset, kültür bunları anlaması çok zor. Ancak bizim yaşıtlarımızla biz bu dünyayı anlayabilir ve kavrayabiliyoruz. Fakat burada bir tansiyon var. Demin dedin beraber ev alıyorlar. Mesela biz arkadaşlarımıza beraber ev almıyoruz. Biz arkadaşlarımıza beraber yatırım yapmıyoruz. Yani duygusal olarak belki beraberiz ama fiziksel ve maddi olarak ayrıyız. Bu da duygusal olarak beraber karşı korumayı başarabilirken maddi veya başka mesela siyasi konularda aynı beceriyi gösteremiyoruz.

Doğru, bu arada şeyi ev alma muhabbetimizi arabada yapmıştık. Aynen, aynen, evet, evet. Neyse. Ya evet, özellikle hani LGBT plus çevremdeki arkadaşlarım da hani sonuçta evlenmeyecekleri için karşı cinsten bir insanla, benim seçilmiş ailem, arkadaşlarım diye çok güzel böyle ortak yapılar...

kurabiliyorlar, beraber yatırımlar yapabiliyorlar. Aynı hani bir aile gibi yani şey devlet nezdinde öyle gözükmese de arkadaşlar olarak bir aile gibi maddi çeşitli tasarruflarda da bulunabiliyorlar. Bu da hani böyle ilginç alternatif bir yol. Benim sevdiğim bir sosyal psikolog var Jonathan Haidt diye. Bu Anxious Generation, Türkçe'ye çevrilmedi ama Kaygılı Jenerasyon diye bir kitap yazdı. Çok da ses getirirdi geçtiğimiz yıllarda ve bu kitapla beraber yeni bir akım başladı. 16 yaşına kadar gençlere akıllı telefon vermeme akımı. Bu veliler bir söz, taahhütname imzalıyorlar. Yasa olarak geçerli olmayan ama hani söz veriyorum ve tutacağım dediğim bir şey. Ve işte bir okulda bir sınıfın velileri mesela hepsi imzalarsa hiçbirinin çocuğu akıl telefonu almamış oluyor. Dolayısıyla o şey baskısı da azalıyor. Bütün arkadaşlarının var, kızım, oğlum geri kalmasın, eksik kalmasın, arkadaş muhabbetlerinden dışlanmasın. İçgüdüsüyle aslında birçok aile alıyor. Ve bayağı bir böyle gençlere sosyal medya yasaklanmalı mı, bu bağımlılığı nasıl regüle edeceğiz, ekran bağımlılığını diye çok ciddi tartışmalar başladı. Birçok okulda, ki ben normalde yasaklardan hoşlanmam ama, telefon yasağı getirdi. Bu yasağı destekliyorum. Bu yasağı destekliyorum. Çok ciddi bir, yani günde 11-12 saatlere varan bir ekran süresi var gençlerin. Bu arada diyorum da benim de yani hani ondan aşağı kalır yorum yok ya.

Bu beni birazcık açıkçası endişelendiriyor ve normalde hani devlet interventionlarını, devlet müdahalelerini desteklemeyen, insanların kendine zarar verme özgürlüğünün olması gerektiğini düşünen bir insan olsam da acaba bunda gerçekten bir regulasyon olsa iyi olur mu diye düşünüyorum. Çünkü hani çok bağımlılık yapan bir alet ve her an erişimimizde, her an oradan o dopamin hitiyle şeyi alıyoruz, bağımlılık dozumuzu alıyoruz. Ben bu Actions Generation kitabına baktım. Jonathan Hadid'i seviyorum ben ve dediğim gibi bayağı ses getirdi. Öyle ki Fransa, Avustralya, Norveç, İlginter'e hatta ABD'nin bazı eyaletleri 16 yaşına kadar okullarda telefonu yasakladı. Bence çok doğru bir karar. Ben tütün kullanan biri değilim. Sigara içmiyorum ama şuna benziyor mesela her an telefona bakmak sanki her boş vaktinde sigara içmiyorsun ya ya da

Her boş vaktinde işte alışkanlığı neyse onu yerine getirmiyorsun ama telefon veya sosyal medya sanki böyle bir şey yapabilirmiş izinimi veriyor ama aslında beynine sürekli bir girda alıyorsun. 15-16 yaşında bir çocuğun bunu kontrol etmesi çok daha zor ve bununla beraber bunun biz tam sosyal ve psikolojik etkilerini bilmiyoruz. Yani bir takım korrelasyonlar var. Mesela ABD'de işte bir takım psikolojik hastalıklarının, teşhislerin fırlamasıyla akıllı telefonların hayatımıza girmesi arasında bir korrelasyon var. Amerika'da intihar olanları 10-14 yaş gençler arasında 2010'dan 2021'e %167 artmış. Özellikle kızlarda durum çok daha dramatik. 2010-2020 arasında 3 katına çıkmış kendine zarar verme vakaları. 15-19 yaş grubunda ise 2 kat artmış. Anksiyete artışı da 15-24 yaş arası jenerasyonun sadece %33'ü

anksiyetim yok ya da anksiyeti düzenli olarak hissetmiyorum diyormuş. Majör depresyon oranı da 2010'dan, bu arada 2010 neden önemli? Sosyal medyanın çıkışı değil 2010 ama cep telefonlarımıza girişi ve ben şunu çok iyi hatırlıyorum Yaşar'cığım. Bilgisayardan girerdik diyorsun. Bilgisayardan girerdik.

Gerçekten ben 9. sınıftayken yani 2006'da Facebook çıktı. Ve biz... Çıktı tarih hatırlıyor musun? Çok iyi hatırlıyorum. Maşallah. Açtığım zaman da çok iyi hatırlıyorum. Ve eve gidersin, bilgisayarı açarsın. Bilgisayarın açılması bir süre alır falan. Bir saat girersin Facebook'a. Yok milletin fotoğrafına yorum yaparsın falan. Kaparsın, çıkarsın. Ve ben lise sondayken şunu hatırlıyorum. Bir arkadaşımız iPhone almıştı. 3G vardı ve dedi ki, ya ben mesela bir şey merak ediyorum. Telefondan açıp bakabiliyorum dedim.

Ve biz bundan çok etkilendik yani. Hani bu benim çok yakın tarihimde bir şey. Düşün yani ne kadar hızlı hayatımıza adapte oldu. Sürekli ekrana bakıp, sürekli bu sosyal medyadan maruz kalması aslında yani belki bizi yetişkinleri de çok negatif etkiliyor ama gençleri, çocukları çok çok çok daha dramatik etkiliyor. Özellikle duygu durum açısından. Şimdi sana ilginç bir şey söyleyeceğim. Mesela bundan elli sene önce bir insan daha fazla günde kalori tüketiyordu. Çünkü düşün araba yok. İşte bu kadar toplu ulaşım yok. Bir yerlere yürüyor. İşte bu kadar yollar düzgün yapılmamış değil mi? Yukarı çıkıyorsun, aşağı iniyorsun. Yani daha fazla fiziksel efor sarf etmen gerekiyor. Bugün içinde yaşadığımız dünyada biz daha az fiziksel efor harcıyoruz. Çünkü dediğim gibi ulaşım çok daha gelişti veya hayatımız çok daha konforlu veya internetten uzaktan birçok işi halledebiliyoruz. Bir yandan vücudumuzun tükettiği kalori miktarı azalırken telefonlarımız, bilgisayarlarımız, elektrikli aletlerimiz aracılığıyla tükettiğimiz enerji miktarı çok arttı. Yani aslında burada bir ikileşme, bir farklılaşma var. Yani vücudumuzun tükettiği enerji miktarı azalırken vücudumuz vasıtasıyla tükettiğimiz enerji miktarı artıyor.

Bu bizim ne kadar dijital hayata adapte olduğumuzu, ne kadar o dijital hayatın hayatımızı ele geçirdiğini de gösteriyor. Ve buradan ben şuna geliyorum. On dört, on beş yaşındaki bir çocuk için bence asıl tehlike, işte riyaz, sosyal medya veya onu da içirdiği vakit değil. Elbette bu da tehlike ama mesela insanlık, hayattaki tecrübeleri, davranışları, bir insanın nasıl davranması gerektiğini çok yüz yüze ilişkilerde ve çok detaylı, o an belki öğrenilemeyen, belki o an adı konulmayan ama... Adeta bir usta çırak ilişkisi gibi öğreniyordu. Yani sen öğretmenine bakıyordun, sen bir öğretmensin mesela. Çocuklara bir bakışınla, duruşunla anlattığın mesele bir örnek oluyordu. Fakat sosyal medya bütün ilişkileri çok bir boyutu indirgiyor, çok hızlaştırıyor ve mesela bir çocuk yirmi beş yaşında, otuz yaşında karşılaşması gereken şeyleri on dört, on beş yaşında çok hızlı, çok ani ve herhangi bir usta çırak ilişkisi olmadan karşı karşıya geliyor. Bence o çocuğun gelişimi açısından büyük bir soru işareti. Yani hepimiz her şeye anında erişebiliyoruz. Bu bence epey tehlikeli bir durum gibi geliyor. Sosyal kontekstin olmaması. Bağlam kayboldu yani. Kesinlikle. Bu arada arkadaşlarla yüzde görüşme olaranını 1990'lardan 2020'lere kadar ölçen bir araştırma vardı bu kitapta da. Yüzde 50'den yüzde 25'in altına düşmüş 90'lardan günümüze. Hani eskiden yapacak da bir şey olmadığı için pek böyle sokağa çıkıp arkadaşınla mal mal hani markete gidelim falan.

Yapacak bir şey yok. Para salıncakta oturuyorsun ve muhabbet ediyorsun. Türkiye'de böyle bir il var. Ankara abi. Yumuşatıcı olan koklamaya gidiyor. Başka yapışacak bir şey olmadığı için insan buluşuyor Ankara'da. İstanbul böyle bir yer değil. İstanbul'da gerçi bak şehrin mimarisinin ve mekansal deliğinin ne kadar yaşantımızı eklediğini görüyor musun? İstanbul'da o kadar insan arkadaşlarınla buluşamazsın.

Ben Ankara'da arkadaşlarımın evine evlendikleri için ziyarete gittim. Düşündüm İstanbul'da gidemem. Yani o muhtemelen Maltepe'de bir yerde. Ben hala gelemedim. Evet mesela değil mi? Yani çok da yakına oturuyoruz aslında birbirimize. Ankara'da olsaydı 10 defa gelmişiz şimdiye kadar. Evet kesinlikle. Yani o güzel bir şey oluyor. Onu yerine reel satıyorsun işte. Onu da izlemiyorsun.

Peki, yavaş yavaş bitirelim. Güzel bir sohbet oldu bence. Birazcık dopaminden de bahsettik. Ben bugün biraz şeyden bahsetmek istiyordum bu arada. Siddhartha Gautama. Ne alaka diye soracak olacaksan. Bunu Budizm anlatırken, ki Budizm özel ilgi alanım. Kötü emeller fanları bilirler.

Siddhartha Gautama'nın hikayesini anlatarak başlıyorum felsefe derslerimde. Ve şöyle bir... Biliyor musun Siddhartha'nın hikayesini? Senden bir daha dinlemek istiyorum. Teşekkür ediyorum. Şimdi Siddhartha çok zengin bir ailede, üst Brahman sınıfı bir aileye doğuyor. Ve erken yaşta annesi ölüyor ve babası şöyle bir misyonluğunu büyütüyor. Hani hiçbir zaman hayatında olumsuz, hiçbir olaya maruz kalmasın.

...ve tam anlamıyla el bebek, gül bebek bir şekilde büyütülüyor. Belki birazcık şu anda da modern ebeveynlik... ...distorunun da aslında gösterdiği, hani ayağına taş değmesincilik. Ve çok güzel hayatı oluyor falan filan bir sarayda, yediği önünde yemeği de arkasında şeklinde... ...ve bir gün saraydan merak edip çıkıyor...

Ve dört karşılaşma deniyor. İşte bir tane ölü adamla, bir tane hasta adamla, bir tane yaşlı adamla, bir tane de keşişle karşılaşıyor. Ve birden böyle bir epistemik bir kopuş yaşıyor yani. Bütün yaşadığı ya da doğrusu doğru olduğunu düşündüğü her şeyin aslında yanlış olduğunu, hiç bilmediği bir dünya olduğunu dışarıda. Fark ediyor. Fark edesi varmış bence bu arada.

Evet, insan doğasıdır bu arada. Rahat batar. Çok kritik bir olay yaşamış gibi gelmedi yani. Niye? Yani ne bileyim, inanılmaz bir dönüşüm geçiriyor ya bir anda. Bir anda ve ne diyor? Ben tam tersini yaşayacağım diyor. Ve çilekeşlere katılıyor ve kendisini şeyden mahrum bırakıyor. Her türlü dünyevi zevkten. Bu arada bu Anna Lembke'nin de tavsiye ettiği bir şey yani. Oruç tutuyor yani. Oruç tutuyor. Dopamin orucu tutuyor. Ve sonra onun da iyi olmadığını fark ediyor, ya da da sonra iyi gelmediğini fark ediyor ve orta yol öğresini kuruyor. Bence biraz aslında bu dopaminle olan ilişkimizde ya da ekranlarla olan ilişkimizde de böyle bir, bir yandan escapism, kaçışçılık da bize iyi geliyor. Çünkü bazen aslında kafamıza oyalayacak şeylere de ihtiyaç duyuyoruz. Ama bazen bir içgörü de gerekiyor hayatta. Bir içe dönüp bakmak, bir düşüncelerimizle baş başa kalmak da gerekiyor. Ya da bir şeye fokuslanmak da gerekiyor. Orada o güzel orta noktayı, orta yolu bulmamız gerekiyor bu sosyal medyayla ve ekranlarla olan ilişkimizde diye düşünüyorum. Sen çok güzel bir tavsiyeyle bitirdin. Ben seyircilerimizden bir istekle bitireceğim. Bana Reels yollamayayım mı diyeceksin? Yok hayır tam tersi. Bu podcastın buraya kadar gelen herkes bana en sevdiği Reels'i göndersin. İzleyeceğim. Söz veriyorum izleyeceğim. Emin misin? Buna hazır mısın? Vallahi izleyeceğim. Çok dinleniyoruz. Beraber izleyelim. Tamam beraber izleyelim. Ama Yaşar Hatun zaten mesajlarıma bakamıyorum. Ezgi ile beraber oturup bir de emoji koyacağız. Tamam yapacağız bunu. Yapalım. En sevilen Reels'lar.

Ve sonra da takipçilerimize paylaşalım. Top 3. Aynen. En iyi 3'ü paylaşalım. Tamamdır. Peki, bugün arkadaşlarımın gönderdiği Real Story'ı izlemeye mecbur muyum konusunu sevgili partnerim Mehmet Yaşar Altunda'yla beraber masaya yatırdık. Bir sonraki bölümümüzde yine toplumsal bir tabuyu tokatlayacağız beraber. Bizi izlemeye devam edin. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)