
3.325 kelime · ~17 dk okuma
Milyarlarca insanın bu yayından haberi bile olmayacak. Ama en azından siz başladınız. Ama bir kısmınız da sonuna dek sabredemeyecek işte. Peki sabreden ne kazanacak, edemeyen ne kaybedecek? Bu yayının varlığı kimin hayatında neyi değiştirecek dersiniz? Mevzuya bu sefer sizden başlayalım o zaman. Eğer bu sabah beyaz gömleğinizi giyseydiniz, asansörde karşılaştığınız iş arkadaşınız size iltifat edecekti.
O mahçup sevinci neseri güler yüzünüzle girdiğiniz ofiste, nicedir cesaret bulup açılamadığınız yöneticinize, kariyerinizle ilgili hedeflerinizden bahsedecek ve iş yaşamınızda yepyeni bir sayfayı aralayacaktınız. Belki de. Kim bilir. Ama siz onun yerine mavi gömleğinizi tercih ettiniz.
Asansörde göz göze geldiğiniz arkadaşını zoraki bir merhaba ile durumu geçiştirdim. Kasvetli ofisinizin dirsek çürüten masasına kurulup, mutsuzluk yaşayan iş arkadaşlarınızla yüreğinizi artık ferahlatmayan bir gıybete daldınız. Kariyerinizle ilgili hayalleriniz aklınızın bir kenarında pişmeye devam etti. Zaten yöneticiniz de o gün bir toplantı için şehir dışındaydı. Ama ya beyaz gömleğinizi giyseydiniz? Kim bilir? Yine de şükredin. Çünkü beyaz gömleğinizi giyseydiniz, iş yaşamınızda açılan yeni sayfanın heyecanıyla eve dönerken yerinden oynamış, yetmez gibi gözünüzden kaçmış bir kaldırım taşına takılarak belki haftalarca yatağa mahkum kalacaktınız. Kim bilir?
Amerikalı meteorolog Edward Norton Lawrence 1961 yılında bilgisayarı başında hava durumu simülasyonları üstünde çalışırken bir değişkeni 0,506,127 yerine 0,506 şeklinde yazar. Yani küsuratın son 3 hanesini eksik bırakır. Küçük bir ayrıntı gibi görünen bu yuvarlama sonucu simülasyonun bambaşka bir sonucu ulaşır. Lawrence buradan yola çıkarak popüler kültürünün en yaygın metaforlarından birini keşfeder ve 1972'de katıldığı bir konferanstaki sunumuyla dünyaya duyurur. Konuşmasının başlığı şudur. Brezilya'da bir kelebeğin kanat çıpması, Teksas'ta bir kasırga yaratabilir mi?
Araya benim gibi malumat furuşlar için küçük bir bilgi sıkıştırayım. Aslında Lorenz'in başlığının öznesi martıdır. Fakat konferansın yöneticisi kulağa daha şiirsel geldiği için martıyı kelebekle değiştirir. Onun da muhtemelen... ilham kaynağı olduğunu düşündüğüm ayrıntıyı az sonra geleceğim ama şimdi devam edelim. Aynı zamanda kaos teorisinin de minadını oluşturan bu bildiri bilimsel bir temelden yola çıksa da kısa sürede yansımalarını hayatın tüm alanlarında göstermeye başlar. Kararların, eylemlerin ve olayların birbiriyle etkileşimi Lawrence'in keşfettiği bir şey değil elbette. Fakat bunun kavramsallaştırma tarzının da fazlasıyla kışkırtıcı olduğu ortada.
Lorenz, ileride kelebek etkisi olarak anılmaya başlanacak bu kavramın aktarıldığı konuşmasını şu sözlerle bitirir. Doğayı ne kadar iyi anlarsak anlayalım, geleceği kusursuz biçimde tahmin etme arzusu bir yanılsamadır. Bir başka değil işte, evren 300 yıl önce Isaac Newton'un sandığı gibi tam belirlenmiş saat gibi tıkır tıkır işleyen değil, hassas dengelerle birbirine bağlı, belirsiz ve karmaşık bir düzenin hakimiyetindedir ona göre. Evet, doğa belirleyicidir fakat aynı zamanda küçük belirsizlikler büyük kaosları da tetikleyebilir. Dahası kaos bir rastgelelik durumu değil, öngörülememekle birlikte belirli sınırlar içinde işleyen bir düzendir.
Tüm bu tartışmaları zihnimize yerleştirdikten sonra kendi akordumuza dönüp aynı soruyla yola koyulalım. Brezilya'daki bir kelebeğin kanat çırpması Teksas'ta bir kasırga yaratabilir mi? Belki. Ama daha önemlisi. O gün yataktan kalkış saatimizden, üstümüze giydiğimiz kıyafete, hangi yolu tercih ettiğimizden kime selam verdiğimize kadar istisnasız her eylem ve kararımız bir şeyleri tetikliyorsa ve bu ihtimaller bu kararları veren her canlı sayısı kadar artıyorsa, Böyle düşününce en ufak eylem dahi tedirgin edici hale geliyor. Yine de bir düşünün. O sabah karşılaştığınız kişiye biraz daha kibar davransaydınız, belki de hayatınızda yepyeni bir pencere açılacak bir olaylar zincirini tetikleyecekti. Ya da sinirinizi zıplatan o iş ya da okul arkadaşınızı alttan almak yerine haddini layığıyla bildirseydiniz belki onun bir sonraki kurbanının hayatını kurtaracaktınız. İçine fırlatıldığımız sonsuz ihtimalli bu yaşam simülasyonu içinde levh-i mahfuzun kapasitesini hayal etmek zor. Peki nasıl olacak bu işler? Eğriyi doğruyu nasıl bulacağız? Doğru kararı verdiğimizden nasıl emin olacağız?
Her şerde bir hayır varsa eğer şerden kaçınmak niye? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde küçük şeylerin büyük etkilerine bakıyoruz. Her bölümde olduğu gibi kavramlar sözümüzü bir oturtalım. Bu bölümde sözcüklerin ötesinde daha çok soyut kavramların anlamlarına bakacağız. Kelebek etkisiyle başlayalım. Biraz önce değindik ama hani tam karşılığıyla neydi kelebek etkisi? Yaşanan çok küçük bir değişikliğin uzun vadede büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini ifade eden kavrama deniyordu. Kelebek etkisi.
Bir diğer kavram biraz önce andığım Yunanca'dan tüm dünya dillerine geçen kaos. Kaos ne demek? Bir düzenin henüz oluşmadığı biçimsiz, düzensiz, karışıklık ve boşluk. Türkçede genellikle karışıklık yanı ağır bassa bile çıkış noktasında yani Yunanca'daki kökeninde boşluktan doğan bir potansiyeli hep vurgu yapılır. Yani başlangıç noktasıdır kaos. Hani o ünlü sözde olduğu gibi başlangıçta kaos vardı denir ya. İşte orada o boşluğun, o karmaşanın içindeki potansiyeli dikkat çekilir. Türk Dil Kurumu sözcüğü, bu sözcüğü evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu olarak özetliyor. Bir de Latinceden dünya dillerine geçen determinizm var ya da tam Türkçe karşılığıyla belirlenimcilik.
belirleyicilik değil, belirlenimcilik. Yani ne demek bu determinizm? İnsanın kaderinin önceden belirlenmiş olduğunu ve özgür iradenin olmadığını savunan görüştür. Yani bir başka yorumuyla bir şeyin neden sonuç zinciriyle zorunlu olarak başka bir şeye yol açtığını savunur. Yani ne gibi? Domino taşlarının arka arkaya birbirini devirmesi gibi. Yani bir domino taş devriliyor çünkü bir önceki taş onu deviriyor. Çünkü bir önceki devirdi. Çünkü en başta birisi fiskeyi vurdu ve ilk taşın hareketini verdi gibi. Yani doğada tesadüfilik değil, zorunluluğun hüküm sürdüğünü savunur determinizm. Antik Günanda
tesadüf olarak nitelendirilen şeylerin esasen insanın bilgisizliğinden kaynaklandığına inanılırdı ki düşününce ne kadar doğru değil mi? Yani bilmediğimiz şeyleri bazen tesadüfilikle, bazen işte komplo teorileriyle falan açıklamaya çalışıyoruz. Tabii dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte Tanrı'nın rolü gündeme geliyor ve ortaya kader kavramı çıkıyor. Sonrasında daha önceki bazı bölümlerimizde değindiğimiz 20. yüzyılda Heisenberg'in kuantum teorisi ile birlikte belirsizlik ilkesi aslında bu determinizmi kökünden sarsan en önemli karşı çıkışlardan ya da alternatif akımlardan biri oluyor. Çünkü kuantum teorisi bize neyi gösteriyordu? Bir şeyin hem bir hem sıfır olma hali hem siyah hem beyaz hem ölü hem diri vs. Yani bu belirsizlik hali biz gözlemleyinceye kadar ki durum yani.
Bir de biraz önce andığım bir levh-i mahfuz var, ona da birazcık değinelim birkaç cümleyle. O da Arapçadan tahmin edeceğiniz gibi dilimize geçmiş bir kavram. Artı bununla birlikte Kur'an-ı Kerim'de geçiyor. Kainattaki her cismin, varlığın, yaşanmış ve yaşanacak olayların yazılı olduğuna inanılan ilahi kayıt sistemi ilahi veri tabanı da desem bilmiyorum yanlış olur mu benzetmede hata olmaz demişler teşbihte hata olmaz demin de anladığım gibi Kur'an-ı Kerim'de üç yerde geçiyor bu kavram kaf suresinde şöyle anlatılıyor en belki de bizim bağlamda anlaşılır hali o şöyle diyor yerde ne eksilir ne artarsa biz onu biliriz zira her şey apaçık bir kitaptadır diyor yani lehv-i mahfuz Bu anlamdaki en tartışmalı alanlardan biri. Ben burada tartışmayacağım elbette ama tartışmanın ekseni şu. Bir grup der ki bu levh-i mahfuz mevzundan yola çıkarak her şey zaten kitapta yazılıdır. İnsan o kitapta ne yazılıysa onu yaşar der. Diğer bir grup da der ki evet her şey yazılıdır. Tanrı her şeyi bilir ama bununla birlikte insana seçenekler ve ihtimaller sunar. İnsan özgür iradesiyle kendi kaderini belirler. İşte bu ciddi bir tartış.
Kader demişken o da Arapçadan geliyor dilimize. Ölçmek, belirlemek, sınırlamak, biçmek anlamındaki kadara kökünden geliyor. Güncel karşılığı ne? İlahi kudret, alın yazı ya da Türk Dil Kurumu'nun güzel karşılığıyla yazgı. Yazgının tabi bu yazma fiilinin Levi-Mahfuz'la ilişkisi de çok manidar. Hani bu kavram da aynen
Levi Mahfuz'a yönelik tartışma ve yorumlara sebep oluyor. İşte kader her şeyin belli olduğu bir şey midir, bizim içinde tercih hakkımız var mıdır vs. Ben oraya bir şey... Uyum olduğu üzere bir Chopin'a sıkıştırayım size bir sözü aklıma geldi. Diyor ki insan istediklerini yapabilir ama ne isteyeceğini belirleyemez diyor. Bu bağlamda çok önemli. Aklımızda tutalım. Ne diyormuş? İnsan istediklerini yapabilir ama ne isteyeceğini belirleyemez. Özgür iradeye yönelik bir pas. Özgür irade de ne? Tam karşılığıyla işte bir eylemi dış baskılardan bağımsız kendi isteğiyle yapma gücü.
Böyle bakınca fazlasıyla iddialı ve binlerce yıllıkta bir tartışma. Yani yine birazcık işte dini, teolojik, tasavvufi yorumuyla baktığımızda bir cüzi irade var. Yani beşerin, insanın iradesi bir de külli irade var. İşte evrenin kanunu da diyebiliriz belki. Agustinus diyor ki, özgür irade Tanrı'nın hediyesidir. Sınav onunla başlar diyor. Katılıyorum. Hani özgür irade bir imtihanın bir anlamda ne diyelim? Cevap kılavuzudur belki de. İşte uzatmak istemekle birlikte burada noktalamak istediğim kavramlar sözümüz böyleydi. Kelebek etkisiyle başlayıp özgür iradeyle bitirdik. İsterseniz şimdi esas konumuza gelelim. Küçük olaylar, küçük etkileşimler, büyük sonuçlar. Neye yol açıyor, biz onun içinde ne kadar belirleyeceğiz ve nasıl yönetebiliriz? Hadi başlayalım.
Şahsen yaşadığım olayları bir kenara koyarsak bu bölüm için ilham aldığım sayısız roman, öykü, film, tiyatro oyunu ve çizgi roman var ve bu bölümde zaman el verdikçe, aklıma geldikçe hepsinden mümkün olduğunca bahsedeceğim. Fakat başlangıcı en güncel olanını ayırdım. O da bir web sitesim. Bağlantısını bölüm notlarına da eklediğim A Better World, Türkçesiyle daha iyi bir dünya başlıklı bir siteye denk geldim geçenlerde. Aslında sitenin başlığının sonunda bir soru işareti var. Yani esas meselesi daha iyi bir dünyanın mümkün olup olmayacağını sorgulamak. Bunun için de çok zekice bir o kadar da basit bir yöntem izliyor.
tarihte yaşanmış gerçek olaylardan yola çıkarak size müdahale imkanı tanıyor. Yani bir bakıma böyle kudretli bir zaman yolcusu rolündesiniz bu sitenin simülasyonunda. Mesela 801 yılında Çin barutu icat ediyor. Bu başta tıklıyorsunuz ve size soruyor keşfi yani barutun keşfini engelleyelim mi yoksa hızlandırıp modern silahların işte geliştirilmesine icadına mı vesile olalım diyor. Soruyor bize.
Hadi ben de size sorayım. Düşünün bakalım. 801 yılında Çin barutu icat ediyor. Yol mu verelim, engelleyelim mi? Diyelim ki engellemeye karar verdik. Senaryoya göre bunun için barut atölyelerini ve depolarını kundaklamaya başlıyorsunuz. Böylece barut stokları tükeniyor. Böylece sürekli bir yandan da patlayıp durdukları için insanlar diyor ki ya bu çok tehlikeli, tekinsiz bir şey. Boş verin bununla uğraşmayı, biz başka şeyle uğraşalım diyorlar. Güzel, peki.
Sonra ne oluyor? Sonra şunlar oluyor efendim. Çin, Hezarfen Ahmet Çelebi efsanesindeki gibi insan taşıyan bir uçurtma üzerinde çalışmaya başlıyor ve 835 senesinde bu icadı ile Çin denizini geçmeyi başarıyor. 1607'de bir yandan İngilizler Amerika kıtasındaki ilk yerleşimini kuruyor ama yerleşimcilerin hepsi silahları olmadığı için yerliler tarafından katlediliyor. Bunun üzerine Fransız, İngiliz ve İspanyol orduları birleşip Amerika'daki yerlilerle savaşmak üzere bir ittifak kuruyorlar. Peki ya barutla ilgili çalışmaları sabote etmek yerine destekleseydik ne olurdu? İmparatorluğa mesela anlaşıp Çin'in dönemin en güçlü ve en ölümcül ordusuna sahip olmasını sağlasaydık yani? Böylece yani böyle yapsaydık eğer? Çinlilerin 801 senesinde ateşli silahları keşfiyle 941 yılında bir iç savaş çıkıyor ve nüfusun üçte biri yok oluyor. 1192'de Çin kudretli, benzersiz, yenilmez silahlarıyla Japonya'yı fethediyor. Cengiz Han'ın o muhteşem ordusunu
yerle bir tarumar ediyor. 1271'de sonra Marco Polo çingesinden dönüyor ve yanında silahları getiriyor Avrupa'ya. Avrupa da böylelikle ateşli silahlarla tanışıyor ve daha neler neler hani derler ya ve olaylar gelişir işte öyle oluyor. Sitede böyle birçok senaryo ve ihtimal var. Burada uzatıp vaktimizi çalmayalım ama elbette ki bu kurgu bu siteye has değil.
Mesela bendeki ilk karşılıklarından biri Marvel'ın unutamadığım çizgi romanlarından What If? What If? Türkçe'ye tam olarak ya diye çevrilebilir. Yani her sayısında bir başka ihtimal üzerinde giden bir seriydi. BitTorrent arşivcilerin hakkı ödenmez emekleri sayesinde 1977'den 1989'a kadar devam eden külniyatın hepsini büyük bir heyecanla okumuştum. Hatta bu bölüme hazırlanırken birkaçını açıp tekrar karıştırdım. Şimdi Marvel evrenine ait olmasından dolayı her olasılığı içermiyor tabii. DC Comics'in bilmem nenin bir sürü bağımsız karakterleri de dışarıda bırakıyor ama şöyle başlıkları var işte. Ya Örümcek Adam Muhteşem Dörtlüğe katılsaydı. Ya da tabii Z Kuşağı için bu başlık hiçbir şey ifade etmemiş olabilir. Şöyle diyeyim. Ya Spider-Man Fantastic Four'a katılsaydı. İşte ya Avengers hiç olmasaydı. Ya Kaptan Amerika, Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanı olsaydı.
böyle birbirinden ilginç, enteresan başlıklarla seneler boyunca ilginçliğini korumuştum. Bu serinin bağlantısını da yine meraklısı için bölüm notlarını ekliyorum. Hem bu çizgi romanı inceleyebilir hem de o bahsettiğim bütün sayıları çevirim içi ekran başında da okuyabilirsiniz. Güzel bir kaynak paylaşıyorum sizinle. Üstelik öyle bir yasla dışı bir tarafı da yok. İçiniz rahat etsin.
Sinema sektörü de bu alanın ekmeğini ziyadesiyle yiyenlerden ve neyse ki ne mutlu ki sofraya öyle eli boş gelmeden kendi pişirdiklerini de masaya katarak üstelik yiyip içmişim. İzlememiş olanlar için büyüyü bozacak ayrıntılardan kaçınarak birkaçına değinmek istiyorum. Pek çoğunuz gibi benim de bu muhabbette aklıma gelen ilk yapım Sliding Doors oldu. Peter Howitt tarafından yazılıp yönetilen ve Türkiye'de tesadüfün böylesi ismiyle gösterilen 1998 yapımı bu film.
Tam binmeye çalışırken kapıların kapanmasıyla metroyu kaçıran Helen'ın sonrasında başına gelenleri işler. Filmin bir yarısında treni kaçırır Helen, diğer yarısında aynı ana dönüp aynı anı yaşayarak yakalar. Ve böylece sadece bir tren kaçırmasını dahi insan hayatında neleri değiştirebileceğini görürüz. O muhteşem öykünün kurgusuyla çok tavsiye ettiğim bir film. Film örneği ise Tom Tykwer imzalı yine 1998 yılından ilginç bir tesadüfle Run Lola Run ve nasıl olduysa Türkiye'de birebir çevirilmiş şekilde Koş Lola Koş ismiyle gösterilen bu film. Erkek arkadaşı Money'i boşlandığı mafyanın elinden kurtarmak için zamanla yarışan Lola adlı karakterin gayretini anlatır bize. Böyle 20 dakikalık bir heyecan nefessiz geçen bir sekansı 3 farklı sürümle aktarır. Yani biraz Rush Hamon kafası gibi de düşünebiliriz.
Tabii örnekleri böyle çoğaltmak mümkün, uzatmak mümkün ama sanıyorum en güncel ve popüler başlıklardan biri de belki aranızda bir kısmınızın Netflix'te seyretmiş olabileceği Dark dizisi olmuştu. Almanya'nın Winden kasabasında kaybolan bir çocukla başlayan bir olaylar zincirini anlatıyordu. Bu zaman yolculuğuyla birlikte harmanlalarak aslında kendini tekrar eden bir döngüye dönüşüyordu falan ama O kadar yordu, o kadar yordu ki beni. Çünkü çok aşırı içine gömüldüm, takip ettim işte şemalar, bilmem neler. Pes edip yarıda bıraktım, itiraf ediyorum. Ben sonuna kadar getiremedim. Galiba ilk ya da ikinci sezonda bıraktım. Neyse, ayrı konu. Biz konumuza dönelim. Kelebek etkisi olarak anılan bu kavramın bizzat kelebek ile ilişkili olduğu en eski eserlerden biri de meşhur bilim kurgu yazarı Ray Bradbury'nin 1952'de yayınladığı A Sound of Thunder öyküsü. 2055 yılında geçen bu hikayede zaman yolculuğu artık para karşılığı satılan bir hizmet haline gelmiş. Time Safari yani Zaman Safarisi adlı bir şirket istediğiniz hayvanı, istediğiniz çağda, istediğiniz silahla avlayın sloganıyla tur satıyor.
Böyle düşününce böyle biraz Westworld tadı da veriyor değil mi? Hani bakıldığında o da ne güzel filmdi, ne güzel diziydi. Ben filmiyle başlamıştım. Yul Bryner oynuyordu eğer yanlış kalmadıysa aklımda. Neyse bu öyküde Sound of Thunder'da bir grup arkadaş bu turu satın alır ve bir dinozor, yine yanlış hatırlamıyorsam bir T-Rex avlamak için 60 milyon yıl öncesine döner. Ama bu esnada yaşanan beklenmedik olaylar zinciri sonucu aralarından biri yanlışlıkla bir kelebeğin önümüne yol açar ve tekrar kendi zamanlarına döndüklerinde Safari'i bitirip bu yaptıkları hatanın bedeliyle yüzleşirler. O kelebeğin ölmesi sonucunda
Dünya neredeyse tamamen değişmiş. Artık yaşanamaz hale gelmiştir. Nice filme ilham veren bu klasiği okumak isteyenler için Öykü'nün İthaki yayınlarından Güneşin Altın Elmaları adlı derlemede Türkçe olarak yer aldığını hatırlatayım. Onu da bölüm notlarına ekliyorum. Çok da tavsiye ediyorum ve ah ah bir bilseniz nasıl istiyorum böyle uzun uzun size filmler, öyküler, kitaplar, romanlar, çizgi romanlar sıralamayı ama
Konunun çözüme kavuşma sorumluluğu da omzumdaki yükünü iyice hissettiriyor. Sizin de fazla vaktinizi almak istemiyorum. Dolayısıyla gelin başa dönelim. Yani yaşamda belirleyici olan nedir? Buna bakıyorduk. Cüzi irademizle neye ne kadar muktediriz, gücümüz ne kadarına yetiyor ve aklımıza ne kadar güvenebiliriz?
Her adımı belirlenmiş kader adlı bir senaryonun figüranları mıyız? Yoksa doğaçlama bir tiyatro oyununun sahnesinde tecrübemizi mi konuşturuyoruz? Modern bilimin atası sayılan Isaac Newton'un da iddia ettiği gibi tanrının kurup fizik kanunlarının devamını getirdiği bir saat kadar kararlı ve öngörülebilir bir evrende miyiz? Yoksa biraz önce hani andığım Edward Lorenz'in bahsettiği sonsuz ihtimaller labirentinde yolumuzu bulmaya mı çalışıyoruz? Ne yaparsak yapalım değiştiremeyeceğimiz sonuçlarla yüzleşeceğimiz kaderci bir düzende miyiz? Yoksa bize sunulan seçenekler arasında özgür irademizle kendi kaderimizi mi yazıyoruz? Bu kadar soru yeterli geldiyse gelin son bölümde tüm hadsizliğimizle olası ihtimallerin ve yanıtların peşine düşelim.
Ayrıntılara girmeden önce sana öyle geliyor başlıklı 71. bölümde değindiğim gözlemce etkisini hatırlatmak istiyorum size. Hem sosyal psikolojide hem de fizik koşullarında karşılık bulan bir fenomen bu. Psikolojik eksendeki karşılığı bir kişinin davranışının izlendiğini ya da değerlendirildiğini fark ettiği anda değişmesiyle kendini gösteriyor.
Başkalarının yanında toplum içinde kendimize çekidüzen vermemizi sağlayan unsur yani anlayacağınız. Daha da enteresanı fizik deneylerinde karşımıza çıkıyor. Yani bu sadece insan psikolojisiyle ilgili bir şey değil. İlk ve en meşhur örneği çift yörük deneyi.
Bu deneyde, bu çalışmada iki delik arasında ilerleyen elektronlar var ve özel bir ölçüm cihazıyla kayda geçiriliyor. Yani bir delikten elektron çıkıyor, diğer delikte kayboluyor ve elektronlar kendi haline bırakıldığı zaman ekranda bir dalga deseni oluşturuyorlar. Fakat deneyi yürütenler gözlemlemek istediğinde yani kafasını çevirip elektronlara bakmaya başladığında o elektronlar yine yarıklardan geçmeye devam ediyor ama dalga deseni kayboluyor. Gözlemci etkisi adını taşıyan bu fenomen bize gözlemcinin, gözleyen kişinin istemese dahi her durumda gözlemlediği yani baktığı, maruz kaldığı şeyi değiştirdiğini gösteriyor bir başka değişte. Yani hiçbir şey yapmasak dahi var olduğumuz ortamları etkiliyoruz. Peki bunun doğru ya da yanlışı, uygun olanı ya da olmayanı var mıdır? Bunu tayin etmek mümkün müdür?
Roma'nın filozof imparatoru Marcus Aurelius'un kendisinden daha meşhur bir sözü var. Amor fati. Türkçesiyle kaderini sev. Kulağımıza sıkça çalınan her şerde bir hayır var sözcüğü de aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor. Mevcut olanın içine sıkıştırdığımız yaşamı genellikle yine anlık ve telaşlı bir tutumla değerlendirme eğilimindeyiz hep. Fakat bir süre sonra başımıza geldiğinde dünyamızı karartan olayların dahi esasen sonrasında yaşadığımız olumlu şeylerin yolunu döşeyen gelişmeler olduğunu fark ediyoruz.
Aklıma Hızır'ın meşhur hikayesi geldi. Musa Peygamber, İsrailoğullarına vaaz verirken cemaatten biri, ''Yeryüzünde senden bilge kimse var mıdır Musa?'' diye sorar. Büyük bir kibirle, ''Hayır.'' diye yanıtlar Musa.
Tanrı hemen ona bir vahiy indirir ve onun bilinmediklerini dahi bilen bir kulu olduğunu söyler. Musa bu kulu ile tanışmak ister. Tanrı da bir vesile yaratır. Bunun için yanına bir balık alması gerekmektedir. O balığın kaybolduğu yerde Hızır adlı bu kulu ile karşılaşacaktır.
Musa peygamber yanına bir balık alıp yardımcısı Yuşa ile yola koyulur. Bir deniz kenarına geldiklerinde balık bir anda heybeden kurtulup suya atlar ve gözden kaybolur. Aklında kaldığı kadarıyla Musa o sırada göz yüzünden kaçırır yani fark etmez ama ilerleyen bir anda Yuşa der ki ''Aa bizim oradayken balık atlayıp denizde kaybolmuştu.'' Musa da der ki ''Hadi o zaman gidelim muhtemelen Hızır orada bizi bekler.'' Giderler ve gerçekten karşılarında
Hızır'ı bulurlar. Musa, Hızır'a bilmediklerini bilmek için ona katılmak istediğini söyler. Hızır ise, sen öğrenmek için sabredemezsin, öğrendiğini de anlayamazsın der. Musa'nın sonu gelmez ısrarıyla Hızır pes eder ve tek bir şartla yanında dolaşabileceğini söyler. Kendisine açıklanana kadar hiçbir şey sormayacaktır. Musa kabul eder ve yola koyulurlar.
Önce birlikte bir gemiye binerler. Hızır elindeki aletle gemide delikler açmaya başlar. Musa bir anda atılır eline yapışır der ki, niye bu kötülüğü yapıyorsun? Gemi batacak, insanlar ölecek diye itiraz eder. Ben sana sabredemezsin demedim mi diyerek onu tersler Hızır. Ardından bir köye varırlar. Hızır sokakta oynayan bir çocuğun yanına varıp onu öldürür. Musa isyan eder. Masum bir cana nasıl kıyarsın, sen nasıl bir insansın diye söylenir. Hızır yanıtlarını tekrarlar ve Musa'yı yanından kovar. Son bir şans daha ister Musa. Tekrar yola koyulurlar. Fakir ve harap bir mezradan geçerken köylüden bir lokma ekmek isterler. Ama hiçbiri buna yanaşmaz. Açlığın pençesinde kıvranırken Hızır köydeki bir evin yıkılmak üzere duvarını görür ve hemen koyulur tamire. Onu tamir eder, düzeltir. Musa o sırada yine dayanamaz. Der ki, ya bunlar bize bir lokma ekmek bile vermedi. Bari şu emeğinin karşılığında üç kuruş para isteseydin bir şeyler yerdik der. Hızır artık sabrının sonuna gelmiştir.
Artık yeter. Yollarımız burada ayrılıyor Musa. Hakikatleri öğrenmek için sabredemiyorsun. Fakat vedalaşmadan önce gel önce sana neyi neden yaptığımı anlatayım der.
Gemiye hasar verdim çünkü fakir bir halka aitti o gemi. Eğer sağlam kalsaydı zalim kralın ileride bekleyen donanması ona el koyacaktı. Çocuğu öldürdüm çünkü büyüdüğünde ana babasına çok azap çektirecek bir evlat olacaktı. Duvarını onardığım ev iki yetim çocuğa aitti. Duvarın altında babalarından kalma hazine vardı. Eğer şimdi yıkılsaydı diğerleri el koyacaktı. Büyüdüklerinde yetimlerin olsun istedi.
Bu kıssada aklı temsil eden Musa Peygamber ile sezgilere dayanan hikmeti temsil eden Hızır arasındaki ayrım, yaşamı yorumlama şeklinin de şablonu gibi. Musa ağaçlara bakar, Hızır ise ormanı izlemektedir. Birisi sebep-sonuç ilişkisine hapsolmuştur, diğeri ise bütünsel bağlamda olayları yorumlar. Kısa vadede akıl erdiremediğimiz, içimize sindiremediğimiz şeyler, uzun vadede kaderin bütününün parçalarıdır. Sonuca gelirsek, bitmez bir telaşla yaşadığımız hayatta her olayı, durumu ve kişiyi düşünüp değerlendirmek için vaktimiz elbette yok. Dahası aklımıza da bu kadar bel bağlamak çok çok iddialı bir seçenek olur sanıyorum.
Belki de daha adaletli ve sağlıklı olanı yaşamı bir bütün olarak ele alıp nihayetinde vardığımız noktadan geçmişin muhasebesini yapabilmekte. Milyarlarca yıllık bu gezegende, hepi topu birkaç on yıllık yaşamımızda, kendimizi hayatın merkezine koymadan da yaşayabileceğimizi bilmek lazım. Belki de kendini ezip geçen bir filin topuğuna hoş kokusunu bırakan bir menekşeden ibarettir şu hayattaki görevimiz. Kim bilir? Kim bilir?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.