Podcast

207 - Ekranı Kapat: Unplugged Akımı

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Artık hayatı sürekli ekranlar üzerinden takip ediyoruz. Dijitalleşen dünya yaşantımızı epey kolaylaştırdı hiç şüphesiz. Ancak derinlerde bir yerde bizi diğer türlerden ayıran sosyal bir varlık olma özelliğimizi de etkilemeye başladı. 111 Hz'in bu bölümünde dijitalleşmenin sosyal ilişkilerimize olan etkisine odaklanıyor, bu sürece alternatif olarak doğan Unplugged Akımı'nın doğuşunu inceliyoruz.


Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Özgür Yılgür

Ses Tasarım ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.883 kelime · ~14 dk okuma

Öyle hikayeler vardır ki sizi başka bir yere ışınlar. Bazen ilhamı buluruz vardığınız yerde, bazen de harekete geçme cesaretini. 111. frekansta o hikayelerin izini sürüyoruz.

Hadi başlayalım. Günaydın Barış. Günaydın. Saat beş buçuk.

Bugün normalden otuz dakika geç uyandın. Bu senin için bir rekor. Otuz dakika mı? Bayaksı ya.

Transkriptin tamamını oku

Güne bir sıfır geride başladım. Acaba neler oldu o arada? Bana neleri kaçırdığımı listeler misin? Uykunun tadını çıkardığım gibi de düşünebilirsin.

Üstelik uyku değerlerin epey iyi görünüyor. Derin uyku süren ortalamanın üzerinde. Haberlere bakmadan önce bir kahve içmeye ne dersin? Senin için kahve makinesini çalıştırmamı ister misin?

Evet, evet lütfen. Kahve içerken haberlere de bakıp zaman kazanmış olurum hem böylelikle. İyi fikir. Bugünkü takvimimde neler var, söyleyebilir misin?

Bugün epey sakin bir çalışma planın var. Saat on buçuk ile on iki arasında bir toplantın olacak. Devamında kendine vakit ayırabilirsin. Harika.

Önereceğim bir şeyler var mı? Aslında evet. Bir süredir arkadaşlarını ihmal ediyorsun. Son dönemde sosyal etkileşimlerin fazlasıyla azaldı.

Bugün hava güneşli. Belki bir arkadaşınla buluşup arayı kapatabilirsin. Sosyal yaşantımı ihmal mi ediyorum? Daha dün 10 farklı kişiyle mesajlaştım ya.

Ne ihmali? Peki hangisiyle gerçek bir şeyler paylaşabildin? Konuştuk işte, olup bitenler hakkında. Hem dışarısı çok kalabalık, çok gürültülü.

Telefonunun bildirim sesleri de öyle değil mi? Sen bana trip falan mı atıyorsun? Ben bir yapay zeka modeliyim Barış. Yazılmamda trip atmak yok.

Tamam, tamam. Dün konuştuğun kişilerden kaç tanesi sana nasıl olduğunu sordu? E artık kimsenin bunu sormasına gerek yok ki. Herkes sosyal medyadan gündelik yaşantısını ya da fikirlerini paylaşıyor zaten.

E bu da bir tür birliktelik değil mi sonuçta? Hem de hepsi bir parmak hareketi kadar uzağımda. Sadece bir akıştan söz ediyorsun. O akışa kendini fazla kaptırmış olabilir misin?

Abartma. Yani yapay zekanın da eski kafalısına denk geldik ya. Açıkçası bu tür bir yakınlık hiç yoktan iyidir. Hiç yoktan iyi.

Bu yalnızlığın da bir ifadesi gibi. Gerçek yakınlık ekran ışığıyla değil gün ışığıyla başlar. Bak bak bak laflara bak. Sana o felsefe kitabının özetini çıkarttırmakla hata ettim ben galiba.

Belki de. Peki çok bilmiş. Ne öneriyorsun? Yani arkadaşımla buluşmanın haricinde?

Unplugged modu denemeye ne dersin? Unplugged modu mu? Ne kadar süreliğine? Önümüzdeki birkaç gün takvimin müsait görünüyor.

Birkaç gün. Çok uzun değil mi ya? Öyle mi? Yine bir kinaye seziyorum ama neyse.

Tamam, anlaştık. Birkaç günlüğüne fişi çekiyorum. Sen dahil. Eğer 2013'te vizyona giren Spike Jonze filmi H.E.R.I.

izlediyseniz bölümün girişindeki kısa mizansenin tonu size de tanıdık gelmiştir eminim. Theodor isimli bir karakterin yapay zeka ile kurduğu romantik bir ilişkiyi anlatıyordu bu film hatırlarsanız. Bakın daha yapay zeka teknolojileri hayatımıza bugünkü kadar entegre olmamışken çok isabetli bir yakın gelecek resmi çizmişti bize o zaman yönetmenimiz. Kopan sosyal bağlarımız üzerine epeyce önemli soruları masaya bırakmıştı.

Son dönemde daha sık bir şekilde karşıma çıkan bu unplugged mod akımını incelerken işte o filmin yönelttiği soruları da hatırladım biraz. Bu akımın 2026'daki en büyük trendlerden biri olabileceği özellikle de alfa ve z jenerasyonlarının dijital detoks ay önlilik tercihlerde bulunabileceği çok ciddi ciddi konuşuluyor bir süredir. İlk bakışta garip geliyor tabii bu sonuçta yeni nesilleri. sürekli ekrana baktıkları için eleştirmek gibi bir ezberimiz var.

Peki neden onlar da kablosuz bir yaşam arayışına girmiş olabilir ki? İşte bu öngörü üzerine birlikte kafa yoralım istiyorum ve bizi sonuca götüren sebepleri de yine birlikte analiz edelim istedim bu bölümde. Şimdi bir düşünsenize. Her sabah daha günün ilk ışıkları bile odamıza girmemişken, düşmemişken elimiz bir refleksle hemen telefona uzanıyor.

Ekran bir anda aydınlanıyor. Biriken bildirimler, gelen mesajlar, okunacak e-postalar, tüketilmeyi bekleyen içerikler. Siz daha birkaç saatliğine offline olsanız dahi sistem arkada çalışmaya devam etmiş, biriktirmiş ve günün ilk saatlerinde yüzümüze yansıtıyor onları mavi bir ışıkla. Böylece sisteme yeniden bağlanma ritüeli gibi bir şey oluyor bu da bizim için değil mi?

Ama işte burada sorulması gereken çok önemli bir soru var. Bizim gerçekten bağlandığımız şey ne? İnsanlara ya da bilgilere mi yoksa sadece ekranda sonsuza kadar uzayan bir akışa mı bağlanıyoruz? Bu durum literatüre dijital yakınlık illüzyonu olarak geçmiş.

Normalde hiç tanımadığımız hatta muhtemelen gerçekte kolay kolay da anlaşamayacağımız birisi dijital yaşamdaki en yakın hissettiğimiz kişi oluveriyor birden mesela. Her şey ya da herkes parmağımızın ucunda yani erişilebilir. Ama hiçbirisiyle gerçek anlamda temas edemiyoruz. Hakkını yemeyelim, bugün kullandığımız teknolojik gelişmeler bize sınırsız bir iletişim imkanı sağladı.

Fakat sınırsız sandığımız bu dünya bizi biz yapan birçok kabiliyetimizi de sınırlamaya başladı ne yazık ki. Bakın mesela sosyolog Sherry Turkle, Alone Together isimli kitabında bu durumu şöyle özetlemiş. Birbirimize sürekli bağlıyız ama çoğu zaman yalnızız. Teknoloji bize daha fazla sohbet etme fırsatı sağladı ancak gerçek anlamda iletişim kurmayı da unutturdu.

Bu sadece bir teknoloji eleştirisi değil. Çağ'ın ruh halinin de çok çarpıcı bir özeti esasında. Çevrim dışı olduğumuz anlarda bir şeyleri yanlış yapıyormuş gibi hissediyoruz çoğumuz. Telefonu sessize almak ya da o bildirim sesine tepkisiz kalmak büyük bir mücadeleye dönüşmüş durumda.

Sanki bağlantıyı koparırsak dünyadan da düşecekmişiz gibi. İşin kötü tarafı bu gelişmeler türümüzün psikolojik durumundan sosyal becerilerine, yaratıcı kapasitesinden üretim şekline kadar birçok alanda eksi yazan bir durumu da doğuruyor. Peki biz bu hale nasıl geldik? Nasıl oldu da bizi diğer türlerden ayıran özelliğimizle yani sosyal bir varlık olma kabiliyetimizle geriye doğru gitmeye başladık?

Aslına bakarsanız cevap birçok konuda olduğu gibi yine Beynimizin çalışma prensibinde gizli sevgili arkadaşlar. Şayet bu duyduğunuz, sizin de telefonunuzdaki bir bildirim sesi ise muhtemelen istemsizce ekrana bakma eğilimi gösterdiniz. Evet de bunu kâhin falan olduğum için söylemiyorum. Sadece zihnimizin ve bedenimizin bu uyaranlara adapte olduğunu biliyorum.

Her yeni mesaj sesinde biz fark etmesek bile kalbimiz bir anlığına hızlanıyor. Çünkü her bir bildirim aynı zamanda yeni bir merak unsuru bizler için. Bildirim sesini duyduğumuz anda acaba kim yazdı? Gecenin bir saatinde beklediğim toplantı mail gelmiş olabilir mi?

Kesin çok enteresan bir bilgi ya da çok komik bir anı kaçırıyorum ben şu an gibi bir takım düşünceler akmaya başlıyor zihnimizde. Yani telefonumuzun ekranındaki küçük bir uyaran beynimizdeki en temel mekanizmaları harekete geçiriyor. Dikkat, beklenti ve ödül mekanizmalarını. Bu süreç karmaşık olsa da formül epeyce basit açıkçası.

Bildirim sesi beynimizde bir dikkat uyandırıyor önce, hemen ardından bir beklenti oluşturuyoruz. O bildirimi açarsak bir ödül kazanacağımızı düşünüyoruz çünkü. İşte bu bir döngü halinde tekrar etmeye başlayınca zihnimizde şartlı bir tepki mekanizması geliştiriyor sevgili arkadaşlar. Amerikan Psikoloji Derneği bu sürekli uyarılma halini kronik dijital stres olarak tanımlamış.

Sürekli dijital bir akışa bağlı olduğumuzda beynimizde düşük şiddetli fakat kalıcı etkide bir stres tepkisi gerçekleşiyor. Bunu da çok ufak bir örnekle açayım size. Hepimiz bildirim gelmese bile telefonumuzu kontrol etme dürtüsü duyarız ya hani, acaba birisi bir şey yazdı mı? Umuduyla böyle gözümüz ekrana doğru kayar.

İşte bu tip anlarda beynimizdeki hipotalamus bölgesiyle hipofiz ve adrenal bezleri tetikleniyor. Bu da düşük dozda adrenalin salgılanması anlamına geliyor. Ve işte böyle olunca dikkatimiz de paramparça oluyor. Zira sürekli adrenalinin sağladığı hazzı arar oluyoruz ve bunu bulamayınca da doğal olarak strese giriyoruz.

Kaliforniya Üniversitesi'nde insan-bilgisayar ilişkileri alanında çalışmalar yürüten Gloria Mark, uzun bir dönem dikkat süresi üzerine gözlemler gerçekleştirmiş ve bunun sonucunda önemli bir şey tespit etmiş. Bilgisayar başında oturan bir kişinin ortalama dikkat süresi 2004 yılında 2,5 dakikayken, 2020'de bu sürenin 47 saniyeye kadar düştüğünü ifade ediyor çalışmalarında. Bir görevden diğerine geçtiğimizde zihnimizin bir kısmının önceki görevde kaldığını vurguluyor Mark. Yani aklımızda kapatamadığımız bir sekmeyle yaşamaya devam ediyoruz.

E bu da enerjimizden biraz daha fazla harcamak demek. Beynimizin vücudumuzda en çok enerji tüketen organlardan biri olduğunu bu bölümde bir kez daha hatırlatayım. Yani 25 vatlık bir ampul kadar enerji harcıyor. E günün sonunda yorgunluk sadece bedensel değil.

zihinsel bir boyuta da ulaşıyor. Yani bugün öve öve bitiremediğimiz o bilgiye çok hızlı ulaşabilme hali ya da işte multitasking, aynı anda bir şeyleri yapabilme becerisi gibi meseleler beynimizin kapasitesini arttırmak bir yana bilişsel kontrolümüzü de zayıflatıyor sevgili arkadaşlar. Yani anlayacağınız teknoloji tek başına bizi daha yaratıcı ya da verimli kılmıyor. Hatta çoğu zaman normalden daha da fazla meşgul olmamıza yol açıyor.

Dijital dünyadan koptuğumuzda çok önemli şeyleri ıskaladığımız yanılgısına kapılmamız da bunun en çarpıcı örneği. İşin daha da endişe verici yanı bu yaşanan bir şeyleri kaçırma korkusu gün içindeki zamanımızın da nasıl geçtiğini anlayamamamıza sebep oluyor. Yani bir nevi Zaman algımız kırılıyor. İşte bu FOMO meselesinin ileri boyutlarında hayatımıza yeni yeni girmeye başlayan birkaç kavram var.

Onlar arasında psikolojimizi en çok tehdit edenlerden birisinden, doom scrolling'den bahsetmek istiyorum şimdi de sizlere biraz. Şimdi basit düşünelim. Bir arkadaşımızın hikayesine bakmak, yeni bir yorum görmek ya da bir beğeni almak hepimizin çok hoşuna gidiyor değil mi? O hikayenin bir tanığı oluyoruz ya da takdir görüyoruz sonuçta.

İşte bunların hepsi birer dopamin mikrodozu özünde. Fakat tıpkı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi beynimiz bu mikrodoz dopamine de alışıyor ve zamanla aynı keyfi alabilmek için daha fazla uyarana ihtiyaç duyuyor. Dijital dünyadaki etkileşimler bir noktadan sonra keyiften çok bir alışkanlık oluyor. Ve biz de bir noktada kendimizi ekrana aşağı doğru kaydırırken buluyoruz.

Fakat karşılaştığımız akışlar sadece dostlarımızın içimizi ısıtan paylaşımları değil maalesef değil mi? Zira zihnimiz tehlikeli bir durumu yakaladığı anda orayı daha da bir eşelemeye başlıyor. Kendimizi kötü haberlere, komplo teorilerine ya da trajedilere durmaksızın maruz bıraktığımız bir doom scrolling içerisinde bulmamız da bunun bir sonucu. Bakın mesela 2019'da Frontiers in Psychology dergisinde yayınlanan bir makalede insanların neden kötü haber akışlarına daha çok ilgi gösterdiği sorgulanmış.

Ve bu çalışmaya göre negatif bir bilgi pozitif bir bilgiye oranla %60 daha güçlü bir sinirsel tepki oluşturuyor beynimizde. Yani zihnimiz tehlike sinyalini daima önceliklendiriyor. Bu evrimsel süreçte geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması. Fakat dijital dünya zihnimizi tasarlanmış uyaranlarla sürekli tetikliyor.

Zira algoritmalar çalıştıkları platformda daha fazla zaman geçirmemiz üzerine programlanmış durumda. Bir içeriğe dair dikkat süremiz ne kadar uzarsa yine o minvalde yeni içerikler çıkarıyorlar karşımıza. Ne demiştik az önce? Zihnimiz tehlikeli bir duruma daha çok odaklanıyor değil mi?

Hayatta kalma içgüdümüz bizi tetikte tutuyor yani. Dolayısıyla da negatif içerikler, pozitif olanlardan daha fazla etkileşim oluyor. Ve günün sonunda tükettiğimiz şeyler haberden çok bir ansiyeteye, bilgilerse bir çeşit yüke evriliyor. Ancak dijitalleşmenin getirdiği tek olumsuz durum bu değil.

Artık psikiyatrik bir hastalık olarak da kabul gören başka bir kavram daha var bu hususta. Onu da konuşacağız sizinle. Fakat burada kısa bir ara verelim derim. Zihnimiz biraz ferahlasa hiç de fena olmayacak.

Evet, dijital akışa olan bağlılığımız yaşama pratiklerimizi değiştirdi. Artık daha hızlıyız ama sosyal anlamda zorlanıyoruz dedik. Belki daha çok bilgi edinebiliyoruz fakat bunu derinleştirebilecek ya da paylaşabilecek enerjimiz ne yazık ki kalmıyor. Psikolojik anlamda da birçok yeni kavramın doğmasına sebep oluyor işte bu dijitalleşen dünya.

Doom scrolling sonucunda yaşanan ansiyete ve depresyon bunun bir yansıması. Fakat olayın kimlik inşası ve yetersizlik hissiyle ilişkilenen başka bir boyutu daha var. Onu da literatüre yakın dönemde giren Instagram ansiyetesi üzerinden izah etmek istiyorum size. Bu söylediğim bazılarınıza çok boomer bir ifade olarak gelecek belki fakat bir zamanlar fotoğraflar anıları saklamak için çekilirdi arkadaşlar.

Günümüzde ise anılar paylaşılabilir fotoğraflar üretebilmek için yaşanıyor. Mesela bir kahve içmeden önce acaba ışık nasıl şöyle arkadan mı alsam falan diye düşünüyoruz. Bu profilim buradan daha mı iyi çıkar? Hemen yanı başımızda önümüzde duran bir manzarayı küçük bir ekranın içinden izliyoruz.

Bir konseri aklımızda değil de telefonlarımızın belleğinde depoluyoruz. Bu sürekli paylaşılan hani tırnak içinde mükemmel hayatlara tanık olduğumuzdaysa kendimizi epeyce bir yetersiz hissetmeye başlıyoruz maalesef. İşte bu durum 2017'de İngiltere'deki Royal Society for Public Health tarafından Instagram anksiyetesi olarak tanımlandı. Literatüre geçti ve bu raporda Instagram'ın genç kullanıcılar arasında en yüksek anksiyete ve depresyon oranlarına sahip sosyal medya platformu olduğu ifade edilmiş.

Bunu da şöyle nedenselleştirmişler. Instagram sadece bir fotoğraf paylaşma yeri değil, bir lifestyle, bir kimlik inşası alanı artık. Bir mekan, bir yemek, hatta bir renk tonu bile ben kimim sorusunun bir parçasına dönüşüyor orada. Fakat Instagram'da oluşturulan çoğu kimlik filtrelerden geçmiş ya da kurgulanmış birer persona.

Ve işte bu personaları takip eden bizlerin zihninde de hep aynı soru oluşuyor ve yankılanıyor. Ben neden bu kadar iyi hissetmiyorum? Psikolog Aaron Vogel bu vaziyeti sosyal medya kullanıcıları başkalarının hayatını izlerken kendi yaşam durumlarını aşağı çekiyor çünkü insan kıyaslamayı her zaman yukarıya doğru yapar diye izah etmiş. Yani özetle görsel bir statü yarışına atıyoruz kendimizi ve elbette rakip olarak da hep bizden daha iyi, daha estetik gözüken kişileri seçiyoruz.

Fakat dijital çağda bu karşılaştırmanın hızı ve dozu Bizim zihnimizin kapasitesinin çok ötesinde bir yere ulaştı. Çok farklı alanlarda çok sayıda rakibimiz var artık. Ve neden böyle bir kıyaslamaya girdiğimizi de mantıklı bir düzlemde değerlendiremiyoruz. Zira zihnimiz bu hızı işleyebilecek kapasitede değil henüz.

Aslına bakarsanız rekabet durumu bizim gerçeklik algılımızı da eğip büken bir sonuçta uğurdu. Bunu ufak ama etkileyici bir örnekle daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. 2019'da Amerikalı fotoğraf sanatçısı Amelia Woolman Excellence and Perfectionist isimli bir performans projesi tasarlamıştı. Bu projede kendisine sahte bir Instagram hesabı açtı ULM'ın.

Yarattığı persona da ise estetik ve toplumsal cinsiyet normlarına uygun bir kadın figürü çizmişti. Yani birçok insanın görmek isteyeceği stereotip bir karakter yaratmıştı. Ve bu karakteriyle de lüks otellerde tatillerden, pahalı markalardaki alışverişlerden, en iyi restoranlarda yaptığı brançlardan filan fotoğraflar paylaşmaya başladı. Dört ay boyunca sürdürdüğü bu çalışmasında binlerce takipçi, milyonlarca beğeni topladı Ulman.

Kendisi bunun kurgusal bir performans sanatı projesi olduğunu duyurduğundaysa doğal olarak bir şok etkisi oluştu takipçilerinde. Ulman'a göre bu şokun sebebi ise takipçisi olan birçok gencin o kurguda kendilerinden bir parça bulması. Kimisi hayallerini, kimisi hayali olduğu zannettiği şeyleri gördü o karakterde. Bu kurguya inananların çoğunun genç olmasının da kritik bir sebebi var.

Psikiyatrist Dr. Jean Twenge genç kuşakların öncekilere kıyasla daha az yüz yüze görüştüğünü, daha az uyuduğunu ve daha fazla kaygılı olduğunu tespit etmiş. Ve bu negatif artışın sosyal medya kullanımındaki yükselişle neredeyse birebir düzeyde örtüştüğünü de ifade etmiş. Ve bunu da mikro yalnızlık çağı olarak tanımlamış kendisi.

Fakat bu çok da gözle göremediğimiz, içten içe büyüyen bir yalnızlık durumu zira dijital köyümüzdeki komşularımızı tam olarak tanıyamıyoruz. Tıpkı Ullman gibi takip ettiğimiz birçok kişi belki de olduğundan bambaşka bir insanı yansıtıyor bize. Ve biz onunla bir bağ kurduğumuzu düşünüyoruz, zannediyoruz. Yani kısacası dijital dünya sadece zaman algımızı değil, gerçeklik algınızı da büküyor.

Şimdi bunun neden nesilden nesle değiştiğini de bir analiz edelim sizinle. X kuşağı açısından dijitalleşme adapte olunması gereken bir süreçti. Bu benim kuşağımın süreciydi. Opsiyoneldi yani.

Kişiler hayatlarını kazanmak ya da sosyalleşmek için illa da sosyal medya kullanmak zorunda değildi. Benim hala kadim dostluklarımın, arkadaşlıklarımın arkasında sosyal medyanın sesi bile yok. Çünkü ben lisedeyken sosyal medya falan diye bir şey yoktu. Sadece sosyallik ve medya vardı ve bunlar birbirinden ayrıydı.

Y kuşağı içinse bu adaptasyon bir zorunluluk haline gelmişti. Analogdan dijitale geçişti. Arada kalan bir bölgede yollarını belirlemeye çalıştı birçoğu. İş ve sosyal yaşam dijitalleşirken gelişmeleri yakalamaya çalıştılar.

Fakat Z kuşağı bu ekosistemin doğrudan içinde doğdu ve orada büyüyor. Biraz da bu yüzden yaşça genç kişilerde işte bu FOMO dediğimiz durum daha çok ortaya çıkıyor. Yani özellikle Z ve alfa gibi genç nesil insanları ya işte sürekli telefonun başındalar ya diye ezbere eleştirmeden önce çağın şartlarını da doğru okumalıyız. Ki onlar da bu çağın akışını kırmaya niyetli gibi duruyor zaten sevgili arkadaşlar.

Dijitalleşmeyle birlikte zayıflayan sosyal bağlarımızı yine bu nesiller sayesinde bağlayacağız belki de. Buna dair çözümlerden biri de işte fişi çekmek. Ölümün başında andığım o unplugged mode kavramından da şimdi bahsedelim o zaman. Her şeyden önce bir şeyin altını çizmekte fayda var.

Bu unplugged akımı teknolojiyi tümden reddetmemizi öneren bir yaklaşım değil. Bu yaklaşımda teknolojiyle aramıza bilinçli bir mesafe koymamız hedefleniyor. Bu bilinçli mesafe koyma konusu çok önemli çünkü dijital yaşamdaki akışta bizim kontrolümüz dışında olan birçok ilişkilenme dinamiği var. Amelia Urman'ın projesi mesela bunun en çarpıcı örneklerinden birisi.

Fakat dışarıya çıktığımızda karşımızdaki kişilere dair daha çok veriye sahip oluyoruz. Yaptığımız bir espriye içten bir gülüş aldığımızda, like değil gülüş, bunun samimi olup olmadığını anlayabiliyoruz mesela. karşımızdakinin vücut dilinden, bakışlarından ya da ses tonundan bir şeyler hissediyoruz. Belki daha yavaş, belki daha zor ama kesinlikle daha gerçekçi bir ilişki kurma yöntemi bu.

Birçok uzman unplugged mode yaklaşımının modern insan için bir nefes alma çabası olduğunu vurgulamaya başladı o yüzden. Mesela Oxford Internet Institute yakın zamanda bir deney gerçekleştirdi. Bu deneydeki katılımcılar üç gün boyunca dijital bir detox'a girmişler. Sadece içinde bulundukları anın tadını çıkarmaları istenmiş onlardan.

Üç gün sonunda ise katılımcıların dikkat sürelerinde ve hafıza performanslarında çok belirgin bir artış olduğu saptanmış. Aynı zamanda kendilerini sakin ve mutlu hissettiklerini söylemişler. Yani gerçekten fişi çekmek beynimiz için bir tür terapi. Dijital karmaşanın, o sürekli kıyaslamanın bitmek bilmeyen bildirimlerin içinde sığınabileceğimiz tek bir iman belki de.

Bir gün boyunca telefonu kapatmak. bir hafta sonu sosyal medyaya hiç girmemek, doğada yürüyüşe çıkmak ya da analog olarak kalem ve kağıtla bir günlük tutmak. İşte tüm bunlar sadece alışkanlık değişikliği değil, kendimize zaman verme ve bir çeşit şefkat gösterme yöntemi aslında bunların hepsi. Bölümün başında da söylediğim gibi Unblock mode akımının 2026'da daha da çok yaygınlaşacağı düşünülüyor ki bu akımın yansımalarını da sıkça görmeye başladık zaten son dönemde.

Mesela 2024'te Hollanda'da The Offline Club adında bir inisiyatif kuruldu. Bu grubun üyeleri bir kafede buluşuyorlar ve girişte de telefonları da bırakıyorlar. birkaç saat sadece ya kitap okuyorlar ya da aralarında sohbet ediyorlar. Yine benzer şekilde bazı müzisyenler de konserlerinin girişinde katılımcıların telefon kullanımını kısıtlayacak bir takım kurallar getirmeye başladı.

Evet işte gördüğünüz gibi sosyal medyanın bir o kadar da pozitif etkisi var. Ben bunları inkar edelim, değersizleştirelim falan diyemem aslında. Veya telefonunuzu günlerce kapatın, kimsenin size ulaşamamasını sağlayın gibi bir öğüt de veremem. Fakat anın tadını çıkarabilmenin, insanlarla ya da hayatla gerçek bağlar kurabilmenin tadını da sık sık alabilmek lazım değil mi?

Evet bu çağdan, içinde yaşadığımız çağdan kaçamayız belki ama onunla birlikte bilinçli bir şekilde yaşamayı öğrenebiliriz. Bildirimleri kapatmak bir başlangıç olabilir ama asıl çekmemiz gereken fiş, zihnimizde bizi meşgul eden o bağlı olma baskısı sanırım. Belki de bu yüzden fişi çekmek aslında yeniden bağlanmanın asıl yoludur.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)