
2.816 kelime · ~14 dk okuma
Gazeteciliğe başladığım dönemdeki en büyük şansım okuma yazmayı yazılarını okuyarak öğrendiğim kişilerle aynı binayı paylaşma fırsatına erişmiş olmaktı. Yemekhanede denk gelir miyiz, asansörde karşılaşır mıyız gibi heyecanlarla geçen günlerin benim için en büyük hediyesi ise İslam Çupi'ye denk gelmekti. Kulaklarının üstünden kabarıp sarkmış, kim bilir ne zamandır berber eli değmemiş bembeyaz saçlarına, herden bulanık bakışlarına, büyük ve kıpkırmızı burnuna, üstünden dökülen bol kıyafetlerine ve garip derecede ağır hareketlerine baktığınızda onun dünyanın en parlak zihinlerinden, en marifetli kalemlerinden biri olduğuna ihtimal vermeniz neredeyse imkansızdı. Ama öyleydim.
İslam Çupi, o dönem Sondra Milliyet gazetesinde spor yazarıydı. Bazen başka konularda da kalem oynattığı olurdu ama ben, sporun hiçbir dalıyla hiçbir ilgisi olmayan ben, her konudaki her yazısını büyük bir merakla beklerdim. Aktardığı karşılaşmalar, gözlemler benim için hiçbir şey ifade etmezdi. Fakat yazılarının girişinde aktardığı ve esas konuya nereden nasıl bağlayacağını bir türlü kestiremediğiniz anekdotlarının her biri edebi birer köşe taşıydı. Ben hep kendi alanımın İslam çupusu olmak istedim. Olamadım ama yılmadım. Bu mağlubiyetin en keyif veren yanı da bu oldu.
Bu bölümün temelini oluşturan ana fikirdeki gibi. Özünde yaşamın, dünyanın, içine yuvarlandığımız, kaybolduğumuz bu keş mekeşin hiçbir anlamı yok. Hayatın arayıp durduğumuz anlamı bizzat bizim ona yüklediğimiz anlamdan ibaret. Ve o anlam çoğu zaman bizden gayrı kimsenin umrunda olmayan şeyler, o olmayan özenlerimizle var olan şeyler.
Bizi biz yapan, yaşamın ayrıntılarına yönelik küçük küçücük çabalarımız, edindiğimiz prensiplerimiz, itinalı uğraşlarımız. Addin Aşan Yaşam rehberinin 87. bölümünde tırnak bakımının önemine, ayakkabı bağlamanın inceliklerine, sihirli sözcüklerin gücüne ve mükemmel limonatanın sır gibi saklanan tarifine bakacağız. Size Amerikalı bir basketbol antrenöründen bahsetmek istiyorum madem İslam çüpüden bahaneyle spordan bahsettik. İsmi John Wooden mesleğin şöhretleri arasında yer almıyor ama Amerika Birleşik Devletleri'nin UCLA ya da UCLA olarak da anılan yani
University of California, Los Angeles, UCLA, UCLA Üniversitesi'nin iddialı basketbol takımını 1948 yılından 1975 senesine kadar çalıştırmış. 27 yıldan söz ediyoruz ve bu 27 yıla yayılan uzun kariyeri ona sağlayan şey hiç şüphesiz başarı. Ama UCLA onun sayesinde 10 defalık şampiyonu olmasını sadece onun şahsi başarılarına bağlamamış. Dünyanın kalan kısmının onu tanıma ve pöylesi podcast yayınlarında anma gerekçesi raflara dizdiği kupalar değil, oyuncularına verdiği altın değerindeki taktiklerden kaynaklanıyor. Basketbol ve taktik deyince aklınıza böyle şaşırtıcı bir hücum formasyonu ya da kurnaz bir oyuncu dizimi gelmiş olabilir. Hiçbiri değil.
Wooden her sezonun ilk antrenmanında oyuncularına ilk olarak çorap ve ayakkabı giymeyi öğretirmiş. Bunun için önce çorapları tam olarak topuğa oturacak şekilde yerleştirmek, ardından ucu eşit şekilde ayarlanmış bağcıkları kan dolaşımını bozmayacak gerginlikte bağlamak ve maçın ortasında çözülmesinler diye çift düğüm atmak gerekirmiş. İşte bunu anlatırmış antrenör. Belki çoğunuzun aklından ne arki canım bununla diyerek geçirdiği bu taktikler Wooden'ın takımının en ayrıştırıcı özelliği haline gelmiş. Çorapları ayakkabının içinde katlanıp su toplamasına yol açmadığı için sporcularının performansı hiç düşmemiş. Hızlı tempo sebebiyle maçın ortasında bağcıkları asla çözülmediğinden dolayı hiçbir oyuncu bir an olsun bile oyundan kopmamış.
İlk bakışta basketbol ile doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan ve belli ki o zamana dek kimsenin öyle pek umursamadığı bu iki küçük ayrıntı, UCLA takımının şampiyonluklarının gizli gerekçelerinden biri olmuş. Antonio Wood'un bu taktiğini şu sözlerle özetliyor. Mükemmellik, küçük şeyleri doğru yapmanın sonucudur. 100 seriye takımına girmeyi başaran genç ve hevesli bir basketbolcunun ilk günlerini çorap giyime ve bağcık düğümleme antrenmanı yaparak geçirmek zorunda kalması herhalde bizim kadar ona da garip gelmiş olmalı. Fakat sonrasındaki kariyerinin hiçbir anında aklından çıkarmadığına da adım gibi eminim.
John Wood'un o meşhur atasözünden mi ilham almıştı acaba? Bir mıh. Mıh nedir? Mıh. Büyük çivi. Değil mi? Bir mıh bir nal kurtarır. Bir nal bir at kurtarır. Bir at bir asker kurtarır. Bir asker bir savaş kurtarır. Bir savaş ise bir vatan kurtarır.
Aranızda bu tanımlardan birine giren olabilir ama ben ne savaşçıyım ne de şampiyonluğa koşan bir takımın basketbol oyuncusu. Fakat savaşçıyı dahi dize getirebilecek bir mıhın bir de biz fanilerin üstündeki olası etkilerini düşünmek gerek. Özünde kastettiğim şey mıh değil elbette. Biraz daha netleştirmek adına, daha genel ve gündelik bir örnekten ilerleyip, kendi cinsimin biraz nalına, biraz da mıhıra vurayım isterseniz. Kadın kısmını bilmem ama pek çoğumuz gibi ben de karşı cins diye bir şey olduğunu ergenlik döneminin başında hissettim.
Tabii, hissetmek belki hafif bir Meltem esintisine yaraşan türden bir tabir. İçimde kasırgalar kopuyordu, fırtınalar, boranlar. O yaşıma dek pek de umursamadığım fakat artık hayatımın merkezine oturan bu canlı türü bambaşka bir gezegenden gelmiş gibiydi. O yaşıma dek hiç tanımadığım, neyi sever, neyden nefret eder bilmediğim bu ırk ile öncül diplomatik ilişkileri kurabilmek adına hafif hafif yoklamaya başladım pek çok hem cinsim gibi.
O dönemler Türkiye'nin dergicilik sektörünün altın yıllarıydı ve ne güzel tesadüf ki eğer yanlış hatırlamıyorsam... ...Cosmopolitan dergisi Cosmogirl diye de bir genç kız sürümü yayınlamaya başlamıştı. Cosmopolitan dergisi böyle 80. City'nin beyaz Türk kadınlarını hedefliyordu diyebiliriz sanıyorum.
...Kozmo Görlüs'e onların adaylarını hatta belki hani tabiri caizse kızlarını hedefliyordum. Tarih boyunca yani bildiğim kadarıyla hiçbir halta yaramamış erkek gururuyla... ...kız kardeşim için alıyorum amca açıklamasını eksik etmeden bayiden aldığım o derginin her sayısını büyük bir hevesle okurdum. Her sayıda... İşte anketler olurdu. Bir erkekte ilk ne ararsınız? Ya da işte bir erkekte ilk neye bakarsınız türünden anketler. Tabii hangi ara, kime sorulmuş, yanıtları kim derlemiş bilinmezdi. Ama yine de çok enteresan ipuçları verirdi. Mesela o sayede öğrenmiştim ki kızlar erkekte ilk olarak... ...ellere, tırnaklara, saça, dişlere ve kalçalara bakıyordu.
Sıralaması tabi böyle miydi bilmiyorum ama bu son bileşenin yani kalçanın gerekçesi ...çoğunlukla hayallerle bezenerek şekillenen o erken dönem, ergen cinsel kimliğimde... ...epey çelişki yarattı yani. Düşününce kadınlar erkeğin kalçasıyla ne yapıyordu ki? Ama bu ayrıntı çok yakında başka bir bölümün konusu olacak. Hiç girmiyorum. Kolay da değil, farkındayım ama... ...kalçaları en azından şimdilik göz ardı edelim, mümkünse.
Kadınlar erkeğin saçına, dişine, eline ve tırnağına niye bakıyordu? Ama bakıyordu. Yine bu sebepten ötürü müdür bilmem ama. Temel erkek bakımı denen şey de hepi topu bundan ibaretti. Yani saçını başını düzelt. Şekli mühim değil ama en azından bir tarzı olsun. Tırnaklarını kes, dişlerini fırçala. Bu kadar. Bitti. Erkek bakımı bu. Daha doğrusu bu kadarı bile fazlasıyla yeterli olabilir. Beklenti böylesine düşükken, bu kadarcığını bile ihmal eden kesimin oranı, sizce de tuhaf değil mi? Umursamadıklarından desem değil. Çünkü ben şu ana kadar umursamayı önemsemeyen birine rastlamadım. Yok böyle bir insan. Hepimiz umursamak istiyoruz. Peki o zaman ne? Rakiplerinden sıyrılmanın bu kadar kolay olduğu bir oyunda bunları göz ardı etmenin gerekçesi ne olabilir?
Kişisel bakım bu temel özelliğin dışında benim de önceliklerim arasında değil yani itiraf edeyim. Yine de bazen düşünürüm. Mesela bugünkü gibi kamera karşısına geçmeyecek ya da dünkü gibi sahneye çıkmayacak olsam yine de dişlerim fırçalar mıydı? İnsan içine çıkmayacak olsam da yine her gün yıkanmaya devam eder miydim, değil mi? Bakterilerle bezeli o pandemi gündeninizi hatırlayın. Hadi ben çok detay vermeyeyim ama. Peki, hani şu gün, şu normal günlerde her gün insan içine çıkıp da bunları yapmayanları bu denklemde nereye koyacağız?
Her anı biraz daha zor bir sınava dönüşen şu yaşamda bizden ne kadar özveri isteniyor değil mi? Sanki her an elimizden avucumuzdan bir şeyler ufak tefek kopartılıyor. Ama yine de bizden elimizde kalanla yetinmemiz hatta onunla mümkün olan en iyisine ulaşmamız bekleniyor. Fakat yine de bir şekilde hayattayız. Yaşamaya devam ediyoruz ve kendi rızamız dışında doğup arasına karıştığımız bu kalabalıkların içinde tutunacak bir dal arıyoruz. Ben.
...özen denen kavramın bu süreçteki en belirleyici şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaşamaya, hatta yaşamımızın belki de en küçük ayrıntısına yönelik... ...önemsiz gibi görünen bu özen kırıntısı... ...bir önceki bölümde işlediğimiz kerebek etkisiyle dalga dalga büyüyerek... zamanla, yaşamın bütününe yansıyor. Yani tırnak bakımına özen gösteren biri, zamanla kıyafetinin ütüsüne, ayakkabısının boyasına, bıyığının kıvırımına, rujunun parıltısına, buklelerinin simetrisine, saksısındaki bitkilerin toprağının nem oranına, masasının düzenine, mutfağının raflarına, tuvalet kağıdının yaprak sayısına, duvardaki çerçevelerin simetrisine,
parfümünün kokusuna da kayıtsız kalamaz. Üstelik bu silsilenin bir sıralaması sırası da yok. Yani her şeyi başlatan saksınızdaki toprağa nem oranına yönelik bir hassasiyet de olabilir. Sabah demlediğiniz her sabah demlediğiniz o çayı kusursuzlaştırma gayretiyle de başlayabilir. Ama hangisi olursa olsun her biri bir diğerinin yolunu açar. Tıpkı birbirini deviren domino taşları gibi. Zamanla, yavaş yavaş, son nefese dek. Yoksa devasa hedefler peşinde koşmak da, o hedefler peşinde kaybetmek de çok kolay. Bir de şöyle düşünün bakalım. Daha saçını başını idare edemezken dünyayı fethetmek kolay mı? Ya da mümkün mü? Sanmıyorum ama kim bilir. Hepsi bir yana. Tam da bu noktada bir tespiti araya sıkıştıralım.
Bu dünya özensiz insanlarla bezeli. Hayatın küçük ya da büyük kesitlerine yönelik eğitime çok nadir görünen bir çaba. Belki de bu yüzden kendisine, başkalarına, işine ve sorumluluklarına özenen bir insanı fark etmemek neredeyse imkansız. Yani aradan sıyrılmak çoğumuza gereksiz, anlamsız, boş gelen bu küçük ayrıntılar adına verdiğimiz çaba kadar kolay. Dahası çoğu para pul da gerektirmiyor. Saç taramanın maliyeti var mı ya? Oysa masanızın üstündeki bir bitki bile. Sizi ve işinizle ilişkinizi ne kadar değiştirecek tahmin etmeniz öyle kolay değil. Oysa bir basit bitki dahi tek başına hem o mekanla ve orada geçirdiğiniz zamanla ilişkinizi yeniden tanımlar, hem de sizi diğer o sıkıcı masalardan ayrıştırır. Üç kuruşluk basit bir bitki yapar bunları.
Bitki deyince aklıma Luc Besson'ın 1994 yapımı Lion filmi geldi. Silah kullanmak ve öldürmek dışında hiçbir yeteneği olmayan bir işsel kapasitesi Habeş maymunundan Halilica Lion'un her gün yaptığı ilk işlerden biri bitkisini nemlendirip, onu birkaç dakikalığına da olsa Manhattan'ın o utangaç güneşiyle buluşsun diye pencerenin pervazına yerleştirmekti. gün boyu can alan azılı bir katilin dahi can vermeye çalıştığı, üzerine titrediği, son nefesine de korumaya çalıştığı bir prensibi vardı. Belki hayatındaki diğer her şeyin sebebi de bizzat o bitkiyi hayatta tutma çabasıydı. Bunu asla bilemeyeceğiz tabii ama düşünmesi bana güzel geliyor. Ama bu ihtimali de asla reddetmeyeceğiz.
Küçük Prens romanından bir cümle aklıma geliyor. Gülüne ayırdığın zaman onu önemli kılar. Yani önemli olan gül değil, gülü önemli kılan ona verdiğimiz zaman, emek, çaba ve özen. Benzer bir şekilde önemli olan yaşam da değil.
Cümlenin devamını sanıyorum, tahmin edebiliyorsunuz. Bu Japon kültüründeki Kaizen felsefesinde olduğu gibi, sürekli küçük iyileştirmeler yaparak büyük hedeflere ulaşmak. Kaizen Üstatlarının isabetle buyurduğu gibi, mükemmellik bir anda değil, bin küçük anda olur. Nazi Almanya'sında dört farklı toplama kampında bulunup hayatta kalmayı başaran psikiyatrist Viktor Frankl, o insanlık dışı şartlarda dahi her sabah dişlerini fırçalamayı sürdürmüş. Bir söyleşisinde, kendiyle yapılan bir söyleşide bunun gerekçesini şöyle açıklıyor. İnsanın elinden her şeyini alabilirsiniz. Bir tek şey hariç. Kendi tavrını seçme özgürlüğü.
Ben bir toplama kampını ziyaret etme fırsatı buldum. Yani fırsat mıydı, şans mıydı bilmiyorum ama meraklısı blogumda okuyabilir bağlantısını bölüm notlarına ekliyorum. Gözlerinizle görmeden inanamayacağınız, aynen Nazilerin savaş sonrası yargılanmasını Nürnberg mahkemelerinde izleyen, Hannah Arendt'in dediği gibi kötülüğün sıradanlaştığı bir ortam. Daha da korkuncu, bütün bunların kendince mükemmel işleyen bir sisteme kavuşturulmuş olması. Sırf Yahudi, Çingene ya da eşcinsel olduğun için...
Ölümün huzurlu bir kurtuluşa dönüştüğü bir yaşam. Hayal etmesi bile zor. Sadece ve sadece çingene olduğun için. Düşünebiliyor musunuz? İşte bu yüzden Viktor Frankl'ın bu tecrübesi ve onu açıklayan cümlesi beni hep etkilemiştir. Her şeyimizi kaybetsek dahi en azından tavrımızı seçmekle özgürüz. O meşhur Nemrut kıssasında olduğu gibi.
Kudretinin sarhoşluğuna kapılıp tanrılara meydan okumaya başlayan Kral Nemrut, ona kim olduğunu hatırlatmak isteyen, bu cüreti gösteren İbrahim Peygamber'e öfkelenir ve yakın bu adama emrini verir. O döneme de görülmedik büyüklükte devasa bir ateş yakılır. İbrahim Peygamber içine fırlatılmak üzere bir mancına yerleştirilir. Hikaye odur ki, o sırada bir karınca kursağına suyu doldurup ateşe doğru yürümeye başlar. Arkadaşı sorar, ne yapıyorsun karınca kardeş? Senin ağzındaki suyun bu ateşe ne etkisi olur? Zaten gidene kadar İbrahim yanar. Olsun der karınca, olsun. En azından tavrımız, tarafımız, maksadımız belli olsun.
Hiçbiri bilmez ama neyse ki ateş İbrahim'e serin ve selametli olacaktır. O işin tabii bambaşka bir tarafı. Bize düşen hisse ise şu, şartlar ne olursa olsun hayata anlam katacak bir şeyler bulmak mümkün. Bir toplama kampında, açlığın sessizliği eşliğinde, fırınlarda yanan arkadaşlarının etinin kokusunu solurken dahi bu mümkün olabiliyorsa bizim için de olmalı. Hiç olmadı en azından tavrımızı belli etmek var ya.
Yaşama gösterdiğimiz özen, onu ciddiye almanın yansıması. Ciddiye alınan hayat, zamanla öznelerinin de ciddiye alınmasına yol açacaktır. Siparişini aldığı sütlü kahvenin köpüğüne özenen bir baristanın o çabasına hayran olmamak mümkün müdür? Belki yüzüncü, belki bininci kez yapmaya çalıştığı ve mantıken kahvenin lezzetine hiçbir katkı sunmayacak Daha ilk yudumda dağılacak o emeğin yine de onun ve bizim için keyif verici olduğunu biliriz değil mi? Ve her seferinde biraz daha güzelleşen o desenin yapan içinde, içen içinde bir anlamı vardır. Ama anlatması zordur. Orhan Pomu'nun Osmanlı dönemi hattatlarını konu alan bu benim adım kırmızı romanında geçtiği gibi biraz bu mesele.
Ne diyordu? Bir çizgi ne kadar görünmezse o kadar mükemmeldir. Bu bölüme en etkilendiğim gazetecilerden biriyle başladım, İslam Çupi ile. 24 sene önce kaybettiğimiz Çupi ile tanışmak isteyenler için Türkiye İş Bankası kültür yayınlarından çıkmış Hey Gidi İstanbul başlıklı kitabı çok güzel bir başlangıç olabilir. Onu da yine bölüm notlarına ekliyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum. Toprağı bol olsun, nur içinde yatsın. Kapanışı da yine başka bir gazetecinin hayatımda en çok yer eden ve elime geçen her fırsatta değindiğim bir makalesiyle yapmak istedim. Yazı 1985 yılından Güneş gazetesinden, yazarı Çetin Altan. Beni etkileme sebebi dünyanın
en karmaşık meselelerinden birini olabilecek en basit şekilde aktarabilmesi. Üstelik her sözcüğüyle üstünde harcanan emeğin lezzetini vererek. Şimdi lütfen işi gücü bırakın, ne yapıyorsanız bir durun ve birkaç dakika dikkatle beni dinleyin bakalım. Yaşamında hiç limonata içmemiş biri limonatayı çok pahalı bir serinletici sanabilir. Oysa çok
ucuz bir serinleticidir. Bir bardak suya bir çorba kaşığı toz şekeri döküp iyice karıştırdıktan sonra üstüne doğru dürüst sıkılıp çay süzgecinden geçirilmiş yarım limon suyu eklersin ve hepsini karıştırırsın. Bardak görkemli ve uzunca bir bardaksa yarım yerine bir limon sıkar, bir çorba kaşığı toz şekerini de iki çorba kaşığı yaparsın. Bir limonata dişleri donduracak kadar mı soğuk olmalıdır? Hayır. Bardağın çevresine hafif bir buğ yalazlanması yapacak kadar soğuk olmalıdır. Ayrıca bardağın içine kalıp buz atılmalı mıdır? Hayır. Gerekiyorsa bir tatlı kaşığı dövülmüş buz atılmalıdır.
Yarım tekerlek bir limon dilimi bardağın kıyısına mı takılmalıdır yoksa içine mi konmalıdır? Bardağın kıyısına konulduğu zaman daha dekoratif olur. Dileyen limonun kokusunu daha keskin duymak isterse bardağın kıyısına takılmış yarım dilimi bardağın içine atabilir. İyi bir limonata yapmaya bu kadarı yeter mi? Yetmez.
çentilmiş limon kabuğuyla bir sap taze naneyi de önce limonatanın içinde kısa bir süre tutup sonra hepsini süzmek gerekir. Böyle bir limonata ultra süper bir zenginlik sorunu mudur? Hayır. Sadece bir yaşam sevgisiyle bir yaşam zevki sorunudur. Bu çok önemli midir?
Bir kez gelinip bir kez geçinen dünyayı en sade koşullar içinde dahi ıskalamamanın göstergesi olduğu için çok önemlidir. Sabahları bir saat yürüdükten sonra duş almak da öyledir. Bir yumurtayı azıcık tuz, biber ve nohut büyüklüğünde tereyağı ile bir fincanda çırptıktan sonra yumurta biçiminde ve yumurta büyüklüğünde kapağı vidalı çelik bir kaba döküp suda iki dakika kaynatmak da önemlidir. yiyebileceğiniz en enfes rafadan yumurta ancak böyle pişirilebilir. Yumurta biçiminde ve yumurta büyüklüğünde kapağı vidalı çelik bir kabı nereden bulacağız? Hiçbir yerde bulamazsınız. Neden? Çünkü o kabın üretilmesi genel istem mekanizması ile ilgilidir. Kimse yaşam zevkini enfes bir rafadan yumurtaya kadar bile inceltememişse öyle bir kap bulunamaz.
Bu da ultra süper bir zenginlik sorunu değil, bir yaşam sevgisi sorunudur. Doğru dürüst bir limonata ve tadı unutulmayacak bir rafadan yumurta. Bir de sabahları bir saat yürüyüşte bir duş. Bunları sen yapabiliyor musun? Hayır. Neden?
Çünkü bunları bir tek kişi yapamaz. Özenler ve incelikler ortak bir yaşam kültüründen kişilerin yaşamına kadar uzanmıyorsa, limonata yapmaya kalktığın zaman önce evde limon bulamazsın. Limonu almak için dışarı çıktığında da zaten limonata içme isteğin küllenmiş olur. Dişini sıktın, limonu alıp geldin. Kör bıçak limonu doğru dürüst kesmez. Buzdolabına da su konulması unutulmuştur. Yahut dolap tam o sırada söndürülmüştür. Yahut limon sıkacağını komşu almıştır. Zaten nane de yoktur. Çay süzgeci yıkanmamıştır. Görkemli uzun bardak bir gün önce kırılmıştı.
Ama limonata yerine soğuk maden suyu vardır. Ve yeni icatlar çıkartmak da insanı üzmekten başka hiçbir işe yaramaz. Bardağı hafif buğulu, kıyısına yarım limon dilimi takılmış, içinde bir tatlı kaşığı çıngıltılı buz kırığı, azıcık limon kabuğuyla taze nane kokan limonatayı içemezsin. Yerine maden suyu içersin.
Dışarıda çırpıldıktan sonra özel çelik kapta tıpkı hiç kırılmamış yumurta gibi pişirilen rafadan yumurtayı ise asla yiyemezsin. Sabah yürüyüşleri de ortakça benimsenen bir alışkanlık değildir. Bazen yürürsün, bazen yürümezsin. Hele masası normal bir pimpon masasının dörtte biri büyüklüğünde olmasına karşın, raketleri özel yapıldığı için topu anca o küçük masa kadar fırlatan Japon pimponunu kesin oynayamazsın. Çünkü ya biri raketi kırmış, ya masayı bir başkası ütü masası yapmıştır.
Yaşam sevgisi bir kültürdür. Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi. Bu sevgi ya vardır ya yoktur. Böyle bir sevgi pekişmemişse orada insanlar ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar.
Kafası yarım kesik bir horoz gibi çırpınır, bunalır. Önüne geleni suçlar ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede sönüp giderler. Yaşam sevgisi enerjinin yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur. Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.
Eylem alışkanlığa dönüşür, alışkanlık da karakteri oluşturur demiş Yunan filozof Aristoteles bundan binlerce yıl önce. Ama biz bir Çin atasözüyle bitirelim isterseniz bu bölümü. Diyor ki, bir ağacı dikmenin en iyi zamanı 20 sene önceydi. En iyi ikinci zamanı ise
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.