
3.108 kelime · ~16 dk okuma
Çok meşgulüz başlıklı 7. bölümümüzden bir alıntıyla programı açmak istedim müsaadenizle. Borges, bu arada Borges değil, Borges. Çiçero nedir sevgili dostlar?
Ki-kero. Latince, İtalyanca, lütfen bunlara dikkat edin. Neyse. Borges günlük gazete okumuyormuş.
Çok emrenirim. Keşke haberleri dinlemesem. Keşke Türkiye'de olup bitenlerle ilgilenmesem. Keşke dünyada olup bitenlerle ilgilenmesem.
Tabii ki mümkün ama zor. Ben yapısal olarak kafamı çeviremiyorum. Çeviremediğim için de kendimi eleştiriyorum. Çünkü bütün bunların bana sağladıkları nedir?
Asit. Sülfürik asit salgılıyorlar. Beynimizi, duyarlılığımızı, ruhumuzu zedeleyen bir saldırıyla karşı karşıyayız. Yazar Enis Batur bu kelimeleri söylüyordu 7.
bölümde de hatırlattığım üzere sanıyorum o bölümü hani çok meşgulüz başlıklı bölümü dinleyenler de hatırlamışlardır. Nobel ödülü kazanmış bir fizikçiyi dinlerken öğrendiği bir anektodu aktarıyordu hemen ardından. Bahsi geçen fizikçi, benzer şekilde katıldığı bir televizyon söyleşçisinde iki yıldır büyük bir ekiple ördek tüylerini araştırdığını söylemişti. Tüylerin ördekleri nasıl koruduğunu ve nasıl olup da su geçirmediklerini inceliyorlardı.
Sunucu doğal bir merakla bunun ne işe yarayacağını sormuştu. Biz çalışmaya bu soruyla başlamayız demişti fizikçi. Bir gün elbet bir işe yarayacağını biliriz fakat bunu sorarak başlamayız. Mesela bu araştırma sayesinde ürettiğimiz malzemeyle yağmurlu havalarda lastiklerin suyla temasını azaltarak araçların daha kısa mesafede durmalarını sağladık demişti.
Enes Batur'un konuyu bağladığı nokta, onu burada bir kere daha anmama yol açan gerekçeyi oluşturuyordu. Birilerinin ördek tüyleri üzerinde çalışması lazım yani. Ömrüm dünyanın hay huyundan kaçıp, gündemin saman alevi gibi parlayıp sönen yalazından sakınıp, yürümekle aşınmasa bile epey sıradanlaşan yolların sapaklarını aramakla geçtim. Bu her zaman mümkün değil.
Her koşulda bir işe yaradığı da söylenemez. Fakat aynen o fizikçi gibi, ben de yola o malum soruları sormadan çıktım. O yolun mutlaka bir gün bir yere ulaştıracağını bilmenin hafif tedirginlik tepezleri huzuruyla. Bu tercihin en büyük zorluğu, atmosfer gibi etrafınızı kuşatmış insanlardan, olaylardan, şartlardan, bazen ruhen, bazen de fiziken uzaklaşmak zorunda olmanız.
Üstelik hiçbiriyle de bağınızı tam olarak koparmadan. Neler konuşulduğunu duyarak sohbete dahil olmadan, neler düşünüldüğünü bilsen dahi gerçek maksadını anlatma derdine düşmeden, suyun akıp yolunu bulmasını bekleyerek ve kimi zaman sel gibi taşıp kendini aşıp yolunu şaşıracağını bilerek, Tıpkı bu podcast yayınının tavrı ve başlıkları gibi. Tam bu noktada yeterince dağıttığımız esas konumuza dönelim isterseniz. Bir şeyleri anlama gayretimizin en doğal refleksiyle sonuna kadar açtığımız gözlerimiz bize ihanet ediyor olabilir mi?
Bir şeyi görmek, seyretmek, onu algılama şeklimizi bozabilir mi? Her şeyin, hatta podcastlerin dahi görselleştiği bir çağ zihinlerin tembelleşmesine mi işaret yoksa daha fazla veriye ihtiyaç duymasına mı? Bakmadan da bir şeyi görmek mümkün mü? Bakmak ve görmek bir algılama yöntemi mi yoksa bir tüketim şekli mi?
haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 88. bölümünde bakmaya, görmeye ve mümkün olduğunca bakmadan görmeye çalışacağız. Her zaman olduğu gibi ama fark ettim, geçen bir bölümde atlamışım kavramlar sözlüğümüzü. Kavramlar sözlüğüyle başlayalım.
Nelerden söz edeceğiz bu yayında? Daha doğrusu hangi sözcükleri sık sık anacağız? Hangilerine birazcık eğilmemiz gerekecek? Onlara bakalım.
Öncelikle elbette bakmak. Bakmak, bak kökünden geliyor Öztürkçe ama Türk Dil Kurumu sözlüğüne baktığım 17 farklı anlamı var. Ne ilginç değil mi? Hani bazen dilimizin zenginliğinden bahsediyoruz ama bu kadar fazla eş anlam olunca da sanki biraz dil tembelliğimiz de olmuş mu gibisinden fikirlere kapılıyorum.
Bakmak yani hani bir hastaya bakmak da var, bilmem ne böyle 17 farklı, tabii ki hepsini saymayacağım fakat bizim bu bölümde işleyeceğimiz manasıyla bakışı bir şey üstüne çevirmekten söz ediyoruz bakmak dediğimizde. Bir de başlarımızdan da anladığınız üzere görmek var. Dolayısıyla bakmaktan farklı genelde böyle ikisi de mütemimcüz gibi ayrılmaz ikili gibi geliyor bize fakat o da Öztürkçe gör kökünden geliyor. Çünkü Öztürkçe'deki kör kökünden, üstelik kör görme anlamına geliyor Öztürkçe'de.
İlginç ama Farsça'da ki kör bizim bugünkü hani görme engelli anlamında, göremeyen anlamındaki kör manasına geliyor. Ve ilginç bir ayrıntı olarak yine Türk Dil Kurumu Sözlüğü'ne baktığım görmenin 19 farklı anlamı var. Düşünebiliyor musun? 19.
Ama bizim bu bölümde anlatacağımız manasına gelirsek nedir? Tahmin edeceğiniz gibi gözle algılamak ve seçmek. Yani bakmak, bakışımızı, gözlerimizi bir şeye çevirmek anlamına geliyor. Görmek ise onu algılamak, seçmek, anlamlandırmakla ilgili.
Bu gör kökünden yine önemli bir tabiri de görsel. Bu yeni Türkçe, bu sonu selle tamamlanan yeni Türkçe tabirlerden, sözcüklerden ne demek? Yani görme duyusu ile ilgili olan, görmeye dayanan şey demek. Tabii bütün bunları becermemizi sağlayan şey de nedir?
Algı. Algı da bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma yani idrak demek. Türk Dil Kurumu sözlüğünde bunun anlamına bakarken İsmet Özel'in çok güzel bir alıntısına denk geldim. Şöyle diyor, bakayım ama gözlüksüz okuyabilirim sanıyorum.
Diyor ki, bakmak için algılarımız yeter, görmek içinse salim bir kafa, ayıklık, şuur gereklidir diyor İsmet Özel. İsmet Özen'in bu alıntısından değil, fakat İsmet Özen'in burada kastettiği anlamıyla görmekten, idrakten biraz sonra kaçınılmaz olarak değineceğim. Benim hayatımda çok önemli bir yeri olan Meriç, Cemil Meriç bahsinde de döneceğiz bu kavrama. Şimdi programımızın çatısını oluşturduk.
Kavramlar sözlüğümüzü hallettik, derdimizi anlattık. İsterseniz şimdi gelelim bütün bunlarla meselemizin ne olduğunu. Bir podcast yayınında değil de bir iletişim fakültesinde öğrencilerle bir söyleşi yapıyor olsaydım bu bölümde yüküm epey hafiflerdi. Yani bu konu sonuçta gözlerin kulakların kendine çevrilmesi için uzmanlaşmaya çalışanlar için çok daha kolay azmedilebilir türden.
Oysa amacım çok daha geniş bir kitleyi kapsayabilmek haliyle. Dolayısıyla önce mümkün olduğunca net ve özet bir şekilde konunun çerçevesini çizmek istiyorum sizlerle. Bunu nasıl yapalım derken aklıma Enes Batur'u da hatırlamamı sağlayan bir başka söyleşi geldi. Bize ördek tüylerinin faziletini hatırlatan Batur, Kogito dergisinin, Kogito dergisini takip etme imkanınız oluyor mu bilmiyorum, çok kıymetli, köklü bir yayın Türkiye düşünce tarihinde, işte Kogito dergisinin iki yılına denk gelen 31.
sayısında bundan yani 23 sene önce yazar ve akademisyen Yalçın Küçük ile upuzun bir söyleşi yapar. Entelektüeller gerekli mi başlıklı bu sohbet? Konu üretme adına bir hazine gibi yani sayfalar sayfalar sürüyor ama ben sadece küçük bir kestiğine odaklanmak istiyorum burada. Batur, fikri anlamda son derece üretken olan Yalçın Küçüğe, bu fikirlerini en kolay ve en kitlesel şekilde yayabileceği televizyonlara neden çıkmadığını sorar.
Küçük şöyle bir yanıt verir, onu müsaadenizle okuyacağım. Görselliğe karşıyım. Çünkü görselliğin görmenin ve anlamanın engeli olduğunu düşünüyorum. Belki mistik dersiniz fakat gözümü kapattığım zaman daha çok gördüğümü düşünüyorum.
Sayfalarca süren söyleşi içindeki küçücük bir ayrıntıdan ibaret bu yanıt, ilk okuduğumda beni bambaşka yerlere götürmüş, uçsuz bucaksız şeyler düşündürmüştü. Gerçekten de görsellik görmeyi ve anlamanın önündeki en büyük engellerden biriydi. Gördüğümüzün, daha doğrusu bakış açımızda görebildiğimiz kadarının algımızı ne kadar bozduğunu, bizi o şey hakkında eni konu düşünmekten ne kadar uzak tuttuğunu düşündünüz mü hiç? Bunu en sık yaşayanlar sanıyorum kitapseverler olmalı.
Bizi bu çağda diğer her şeyden koparma gücüne sahip, son şey olan kitabın okuma sırasında ne kadar yoğun bir zihinsel faaliyeti tetiklediğini hayal etmeye çalışın. Sayfalarına gömüldüğünüz bir romanın geçtiği mekanları, kahramanlarının boyutunu, posunu, işte ses tonunu, konuşma tarzını hayal etmemek mümkün müdür yani? En acemi okur dahi zihninde bir şeyler oluşturur her okuduğu kitapla ilgili. Hani şurada elimdeki kitaptan bir şey okuyasım geldi ama şimdi vaktimizi almayalım.
Ama olur bu böyle. Sonra bir gün bir başka okur. O satırları... Beyaz perdeye ya da beyaz cama yani ekranlara aktarmaya yani görselleştirmeye karar verir.
Kendi zihninde canlandırdığı şekliyle hepsine hayat üfler. Biri karakteri seçer, öteki onlara kıyafetler giydirir, bir iki odaları mekanları döşer. Nihayetinde onların hayal dünyasının genişliği, bütçesinin sınırları ve ekibinin kabiliyetiyle şekillenen bir suret ortaya çıkar. Gel gelelim hani gişedeki başarısı ne olursa olsun bu suret neredeyse her zaman kitabı okumuşlar için hayal kırıklığı olur.
Çünkü her yazılı esirin onu okuyan kişi sayısı kadar farklı sürümü vardır ve bunların pek azı ortak özelliklere sahiptir. Üstelik kimi zaman tahayyünümüzdeki hali hakikatinden daha sıcak, daha samimi ve daha tercih edilesidir. Oksimoron gibi olsa da bunu en iyi anlatan eserlerden biri de Metin Erçsan imzalığı 1965 yapımı Sevmek Zamanı filmidir. Erçsan'ın çekebilmek için evindeki eşyaları dahi sattığı bu filmde boyacı Halit Büyükada'daki boş bir köşkte tadilata başlar.
Köşkün duvarlarından birinde kim olduğu meçhul bir kadının dev bir fotoğrafı asılıdır. Halit fotoğrafı görür görmez ona vurulur. Artık bulduğu her fırsatta o eve gitmekte, hatta bazen gizlice içeri süzülüp saatlerce o fotoğrafı seyretmektedir. Yağmurlu bir günde fotoğraftaki kadın birkaç arkadaşıyla birlikte köşke sürpriz bir ziyaret yapar.
Böylece isminin meral olduğunu öğreniriz. Bir şekilde platonik aşığı Halit'le karşılaşır ve Halit'in uğruna deli divane olduğu bu kadına açılmasını, etrafında pervane olmasını, ona kurlar yapmasını bekleriz ama hayır. Halit tam aksine ondan köşe bıçak kaçmaya başlar. İşin hani bu anlattığım büyüsünü bozup Meral'i görmek isteyenler benim Instagram hesabıma bakabilir.
Onun bağlantısını bölüm notlarına ekliyorum. Filmin de birazdan aktaracağım kesitini de bölüm notlarına ekliyorum. Aklınızda olsun seyretmek isterseniz çok da güzel bir kesittir. Bir süre sonra etraftan işin aslını öğrenen Meral de Halit'e ilgi duymaya başlar.
Sonunda dayanamaz ve yanına gider. Halit o sırada işte yanlış hatırlamıyorsam Serra'da, köşkün Serra'sında çalışmaktadır. Bitkilerle uğraşmaktadır ve ona sorar. Hadi ben de okuyayım şimdi o bölümü.
Aylardan beri gelip neden benim resime bakıyorsun? Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır. Hayır, sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki bir durum seni ilgilendirmez.
Ben senin resmine aşığım. İyi ama aşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım. Söyleyeceklerini dinlemeye geldim.
Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.
Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor. Evet, bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğin bir şeye ebediyen sahip olabilmek için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de sana aşık olsaydım o zaman ne olacaktı?
Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Halbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Benimle resmimin arasına girme.
İstemiyorum seni. 1960'ların yaşamıyla bugün arasında derin farklar var hiç şüphesiz fakat Instagram çağında Halit'in taktiği belki de en garantili olanı. Instagram'ın sihirli filtreleriyle efsunlanmış profillerden tanıdıklarımızla sonra gerçek yaşamda karşılaşmak Her zaman hüsranla sonuçlanıyor malum da bugünkü konumuzdan hiç girmiyorum. Ben Sevmek Zamanı filmini çekildikten yıllar sonra seyretme imkanı buldum.
Fakat o güne dek tam da Halit'in hisleriyle büyüdüm. Sevdiğim, saydığım, önemsediğim herkesten köşe bucak kaçtım. Onların benim sevip saydığım gibi biri olmama ihtimallerinden korktum. Sevdiğimiz o yazar mı yoksa yazdığı kitaplar mı?
Hayran olduğumuz o yönetmen mi? Yoksa çektiği filmler mi? Dinlemeye doyamadığımız podcastlerin aktarıcısına mı tutkunuz yoksa fikirlerine mi? Bunları karıştırmak ne kolay değil mi?
İçin için biliyoruz ki aslen sevdiğimiz kitaplar, diziler, filmler onlara hayat verenler değil. Önünde sonunda hepsinin bir insan ve her insanın da kafi miktarda kusurlu olduğunu unutuveriyoruz. İşte bu tehlikeli. Çünkü kusurlara rağmen kusurlarıyla sevmenin devri geçediği epey oldu malum.
Bir kısmınızın malumudur olmayanlara da arada hatırlatıyorum, bir süredir bu podcast video formatından da yayınlanıyor. Yani dileyen, beni dinlemekle yetinmeyen, suretini de bir göreyim şu adamın hele diyenler, haddini aşan yaşam rapperinin pod.be sitesinden görüntülü olarak da takip edebiliyor bu yayını. Her bölümden kısa video kesitlerini sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum, sonra da arada yorumlara bakıyorum.
Tekrar eden kalıpların birkaçını sizlerle paylaşayım isterseniz bu yorumlarda geçen. Yaşlanmışsın hocam. Hocam hiç yaşlanmaz mısın sen? Zayıflamışsın.
O göbek ne? Can simidine dönmüş. Yakandaki çiçek ne alaka? Çarpı 2'de izledim ancak kıvama geldi.
Bu adamın sıfatı nedir ki böyle binmiş binmiş konuşuyor? Ağzını yavşaklar gibi çarpıtma. Neden hep tek kaşın havada? Bunun cevabını vereyim.
Çünkü tek kaşın felç sevgili dostlar. Buramdan böyle tenis topu kadar bir tümör çıkardılar. Bu kaşın felç kaldı. Dişlerin sararmış az pro iç.
Böyle böyle yorumlar. Peki nedir bu yorumların ortak özelliği? Şimdi düşündüğümüzde nedir? Tabi ki programın kendisiyle yani benim günler, saatler boyu özene bezene hazırladığım bu içeriklerin özüyle, muhtevasıyla hiçbir ilişkisi olmamaları.
Doğrudur, yanlıştır, haklıdır, haksızdır geçtim. Ama hani özle ilgili bir şey var mı? Yok. Neden?
Çünkü görüntü var. Ve görüntünün varlığı diğer her şeyi ikinci plana itiyor. Hatta bir teferruata indirgiyor. Göz o kadar çok şeye maruz kalıyor ve zihin o kadar kolay cezboluyor ki anlatılana odaklanmak her şeyden daha güç hale geliyor.
Tam bu sebeple ben mesela bir şey öğrenme adına açarsam bir videoyu, mutlaka arkada bir sekme olarak kalmasını istiyorum. Çünkü izledikçe dikkatimi de alıyor. Podcastleri ise başka hiçbir şey yapmadan dinlemeyi tercih ediyorum. Çok da anlaşılır oluyor benim için.
Ve aynı nedenle olacak. Asla sesli kitap okuyamıyorum, daha doğrusu sesli kitap dinleyemiyorum, bunu fark ettim. Kimi zaman yavaşlayıp, kimi zaman hızlanarak okuduğum, böyle bir yerinde durup gözümü duvara dikip dakikalarca, bazen saatlerce o satırlar, o anlatılanlar hakkında düşündüğüm, kendi zihnimde sesler verdiğim bir şeyi benden gayrı birisinin, beni tamamen devre dışı bırakarak Bana hiç uymayan ve sabit hızda daha da garibi hiç durmadan okuması beni okunan şeyden tamamen koparıyor. Şimdi hatırlayanlar olacaktır.
39 ve 40. bölümlerimizde kitap okuma meselesine en iyi konu bakmıştık. O yüzden tekrara düşmek istemem ama sanıyorum bilgi edinmenin en iyi yolu hala onu kağıtlardan, kitaplardan ya da ekranlardan okumak. Ama okumak, nereden okuduğumuzun hiçbir önemi yok.
Okumak hala beyin için, zihin için en iyi öğrenme metotlarından biri. En kolay mı? Hayır, en zoru. Kabul ediyorum ama en doğru yöntemlerden biri.
Hani en kolayı sonrasında ses, sonrasında görüntü diye devam ediyor. Hafıza yerleştirmenin en iyi yöntemi dolayısıyla okuduklarınızı, anladığınızı, onlardan anladığınızı yeniden hatırlayacak şekilde de yazmak. Yani not tutmak. Not tutmayı beceriyorum ama bununla ilgili kişisel olarak tek problemim ve sanıyorum sadece bana ait bir problem de değildir.
Bu klavye alışkanlığı yüzünden Zaten kötü olan el yazımın giderek daha da kötü, daha da okunmaz hale gelmesi bunun dışında hiçbir problem yok. Bunun ve vicdani yükünün dışında. Seyretmek bunlar arasında şüphesiz en kolay, en renkli ve en zevkli seçenek. Fakat işte demin de bahsettiğim gibi bizzat aynı yüzden bizi içerikten yani muhtevadan da koparma adına benzersiz, Yazılı kültüre fazla önem verdiğimi düşünebilirsiniz.
Haklısınız. Yani şu anlamda yazılı kültüre evet çok önem veriyorum ama bunun gereğinden fazla olup olmadığı konusunda şüphelerim var. Hatta reddediyorum. Gereğinden fazla değil, hakkıyla önem veriyorum.
Zihin elimizde canlandırdıklarımız, boşluklarını bilgimizle, tecrübelerimizle doldurduklarımız, gözümüzle gördüklerimizi alabildiğine sıradanlaştırıyor çünkü. Gözle gördüklerimizi alabildiğine sıradan, üstelik başkasının zihninin eseri oluyor. İşte bu yüzden insan zihni okuyarak çalışıyor, izleyerek eğleniyor. Görmekten bu kadar söz edince her fırsatta böbürlendiğimiz beynimizin çalışma mekanizması yüzünden yani odaklanma dediğimiz meseleden ötürü esasen baktığımız şeyin ne kadar az kısmını görebildiğimizden ya da gözümüzün psikolojik ya da optik etkenlerle yanılmaya ne kadar meyel olduğundan söz etmek de isterdim ama sabrınızı zorlamak istemem.
Mesela Şu arkamda, beni izleyenler için söyleyeyim, arkamdaki perde yeşil görüyorsunuz. Bu tamamen bir ilüzyon, bir optik oyun, bir ışık oyunu. Çünkü arkamdaki perde gri sevgili dostlar ve ben gri olduğunu söylememe rağmen beyniniz, gözlerinizden ötürü onu yeşil görüyor. İşte böyle bir şey görmek ve bilmek.
Ama böyle uzatmadan hazır istimi almış, torkun en verimli kısmına ulaşmışken gelin kapanış bölümümüzde bütün bu bilgiler ışığında görmenin farklı yollarına bakalım. Açılışta da söz ettiğim Cemil Meriç, Türk düşünce dünyasında şahsen en etkilendiğim isimlerden biri. Toprağı bol olsun, Allah bol bol rahmet eylesin. Her kitabını defalarca satır satır okumuşumdur.
Her fikri, her önermesi üstüne uzun uzun düşünmüşümdür. Cemil Meriç hayatının en verimli evresinde görme yeteneğini kaybetmeye başlamış ve zamanla tamamen kör olmuş. Hiçbir dönemi kolay geçmeyen hayatının son diliminde de kader ona pek merhamet göstermemiş. Fakat Meriç yıllar boyu hiç durmadan, Hatta bir bakıma gözlerini feda edecek kadar okuduğu kitapları neredeyse satır satır adeta hatmetmiş, ezberlemiş.
Kör geçirdiği son 30 yılında ona yazman olarak yardımcı olan talebelerine alıntı yapacakları ya da sesli olarak kendisini okuyacakları kitapları raftdaki yeri hatta sayfa numaralarıyla tarif ettiği söylenir. İrfan'ın aklın değil, kalbin aydınlığı olduğunu savunan Meriç'in şöyle bir sözü var. ''Ben gözlerimi kaybettim ama dünyayı yeniden gördüm. Gözlerimin kapanması, içimin açılması oldu.'' Bu yüzden Cemil Meriç bakmayı gözün,
görmeyi ise idrakın, vicdanın ve kalbin ışığı olarak tanımlamış. Dozu hafifletmek niyetindeydim kapanışta ama aklıma Cemil Meriç gelince yine de duramadım. Derdini gayet net aktardığını düşünerek bu bölümü çok daha basit iki farklı pratikten bahsederek bitirmek istiyorum. Çocukken çok yaptığım, gayet de eğlendiğim bir şeydi.
Bir oyun gibi bir şeydi. Bir sözcüğü sürekli ve hızlıca tekrar ettiğinizde zamanla anlamı bozulur, başı sonu birbirine girer. Biraz daha inatla sürdürürseniz bambaşka bir anlama bürünür. Bilmiyorum, hiç denediniz mi?
Mutlaka yapmışsınızdır geriye akma. Mesela ne diyelim? Nohut, değil mi? Nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut, nohut Hutno mu diyorum, Nohutlu diyorum falan filan böylesine işte kafası karışık çocuğun oyunlarından biriydi bu.
Ama sanki ömürde böyle yaşanmıyor mu sevgili dostlar? Birbirini tekrar eden günler bir süre sonra kıyafetlerimize dahi bir rutinleştirme getiriyor. Kendini tekrar ettikçe yaşam anlamından, öneminden sıyrılıyor. Bir süre sonra apayrı, hatta en kötüsü fark edilmez bir şeye dönüşüyor.
Hayata bakmak, o akışın içinde kendini görmek, hatta astral bir yolculuk misali böyle yükselip hepsini uzaktan seyretmek çok zor olmasa bile herkesin harcı olmayabilir, görünen de o. Hadi bunları koyun bir kenara, en basitine dönelim. Kendinize baktınız mı hiç? Öyle yani gizemli, ezoterik, örtülü, mecazi bir anlamda da konuşmuyorum.
Baya dümdüz anlamıyla doğrudan kendinize, hatta daha da daraltayım, yüzünüze baktınız mı hiç? Bu bölümün mesela notlarını işte hazırlarken önce bir masa aynası buldum ve yüzüme baktım. Uzun uzun baktım. Hiç usanmadan her ayrıntısına baktım.
Ve bu sayede belki de şahsen bir masa aynam olmadığı için de bilmiyorum ama yüzüme gerçek anlamda hiç bakmadığımı fark ettim. Ama hiç. Evet yani çoğunuz gibi her gün ben de duş sonrası ya da işte en azından tıraş olurken yüzüme bakıyorum ama bu öyle bir bakış değil. Bu kadar uzun süre bakınca yüzümün şeklini, işte simetrik ve asimetrik taraflarını, hangi kaşımda daha fazla tüy olduğunu, kirpiklerimin aslında hiç ummadığım, bilmediğim kadar uzun olduğunu, göz kapaklarımın kıvrımlarını, İşte göz bebeğimin etrafındaki hareye, o harenin farklı rengini, sakalımın yüzündeki hattını, kaz ayaklarımın kaç tane çizgiden oluştuğunu, sağdakiyle soldakinin eşit olup olmadığını daha nice ayrıntıyı gördüm.
Ve yarım asırdan uzun bir süredir birlikte yaşadığım şu bedenime dahi bu kadar uzaklaştığımı anladım. Düşünebiliyor musunuz? Bu beden benim bedenim, bu yüz benim yüzüm. Ama yüzümü tanımıyorum işte bakıldığında.
Her gün elimin altındaki, gözümün önündeki bedenime, hatta her fırsatta her yerden gözüme yansıyan yüzüme dahi yabancıydım şu hayatta. Bu bile yeterince ürpertici değil mi? Yani üzüleyim mi? Utanayım mı, şaşırayım mı bilemedim.
Noktayı haddini aşma ve hadsizlik yapma etkisine sahip programımıza yaraşır bir şekilde noktalayım isterseniz. Gördüğünüz gibi kendi yüzümüze, bedenimize dahi yabancılaştığımız bu koşturmacanın içinde bakacak çok şey var. Ve bakmayı sürdürdükçe görmeyi de öğreniyor insan. Bir sonraki evrede gözün görmek isteyen için ne kadar yanıltıcı olduğunu anlıyor.
Son adımda da zihnin dahi görünenleri, gözümüzün bizzat gördüğünü nasıl bozabildiğini anlıyoruz bütün bu süreçte. İşte esas mesele de ondan sonra başlıyor. Fakat bu bakış ve görüşün içinde bir de içine çekilme hali var. ''Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar'' demiş Nietzsche.
Yani kaçınman gereken şeye haddinden fazla maruz kalmak, giderek içine çekildiğin, onun da seni yuttuğu, içine çektiği bir sona doğru gidebilir. Neye, ne kadar bakılacağı da gayet mühim bir ayrıntı anlayacağınız. Peki neye bakacağız? Nasıl bakacağız?
Ne kadar bakacağız? O zaman geçelim John Berger tahrikli görme biçimleri konusuna. Yok yok. Yok yok yok.
O kadar da değil. En azından şimdi değil. Bu bölümde değil. Bakmak ve görmek isteyene bu kadarı da yeterli sanıyorum.
Atsiz bir rehberiz ama bizim de kendimize has bir adabımız var. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.