Podcast

Kardeşim Köz Getir Seri: Tütünün Tarihi

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanlık tarihinde hiçbir bitki onun kadar sevilmedi, tartışılmadı ve tarihin akışını derinden etkilemedi. Bu bölümde, tütünün 12.000 yıllık macerasını dinlemeye hazır olun! Kuzey Amerika yerlileri arasındaki barış çubuğundan, Amazon şamanlarının transa geçmek için kullandığı "mapacho" tozuna uzanan törensel kullanımları keşfediyoruz. Migren ilacı olarak Avrupa sosyetesine giren, böylece etken maddesi nikotine adını veren bu bitkiye Kral I. James ve IV. Murad gibi hükümdarlar neden savaş açtı? Napolyon'un enfiye kutusu, Osmanlı nargilesi ve Carmen operasına ilham veren sessiz tütün fabrikaları... Bu zararlı keyfin tarihte neden bu kadar büyük rol oynadığını merak edenleri ve iflah olmaz tiryakileri bölüme bekliyoruz efendim.

Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar ------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.503 kelime · ~13 dk okuma

Tarihte hiçbir bitki onun ulaştığı mertebeye ulaşmadı. Hiçbir bitki onun kadar sevilmediği, onun kadar tartışma yaratmadığı, onun kadar tarihin akışını etkilemedi. İnsanlar tüm dünyada onu yakarak dumanını çekiyor, kaynatarak çayını içiyor, sararak dudaklarında taşıyor, çiğniyor, burnuna çekiyor, hatta ve hatta rek dumundan içeri sokuyor. Evet, tütünden bahsediyoruz.

1490'larda Kolomb'un Amerika seferinde karşılaştığı bu tuhaf bitkinin kendisi kadar tuhaf bir tarihi var. Tarihte Acayip ve Garayib'in bu bölümünde tütün bitkisinin ilginç tarihine göz atacağız. Pipolar doldurulduysa, küllükler hazır, çaylar kahveler demliyse hazırsanız başlayalım efendim. Patlıcangillerden bir bitki olan Nikotiana bitkisi aslında coğrafi keşiflere kadar dünyada genel olarak bilinen bir bitki değil.

Bu bitkinin Rustica denilen daha yoğun nikotin üreten bir versiyonu Kuzey Amerika'da yaygınken Tabakum denilen ve bildiğimiz tütüne denk gelen çeşidi Orta ve Güney Amerika'da sadece ekilip biçiliyor. Araştırmacılar tütün kullanımının ilk örneklerini Kuzey Amerika'da, Yutah Tuz Gölü'nün yakınlarında buldu. Kömürleşmiş tütün kalıntılarının gösterdiği üzere bundan 12.300 yıl önce Utah civarında dolaşan avcı toplayıcı Amerikan yerlileri ilk olarak bu tuhaf bitkiyi tüketmeyi beceren insanlardı.

Transkriptin tamamını oku

Bu avcı toplayıcıların tütünü ne şekilde tükettiğini bilmiyoruz. Ancak ilk pipo ve sigara örnekleri M.Ö. 1200'lere tarihlenirken, bir bitki olarak tütünün neredeyse tahıllarla aynı zamanda M.Ö.

8000 dolaylarında evcilleştirildiği anlaşılıyor. Kolomb öncesi Amerika'da tütün birden fazla amaçla kullanılıyordu. Kuzey Doğu Amerika'da Lakota, Pavni, Omaha gibi kabileler arasında tütün barış anlaşmaları, savaş ilanı, toplu dua ve şükran törenlerinde kullanılmaktaydı. Tütünün dubanı göklere doğru yükseldikçe dualar ve dileklerin de göğe yükseldiğine inanılıyordu.

Çanunpa denilen tütün çubuğu birlikte kullanıldığında törensel birliğin alameti olduğu gibi aynı zamanda tanrılara duayı iletmenin bir yoluydu. Bölgeye gelen Avrupalılar bu çubuğa gösterilen saygı ve hürmetten hareketle bunun kalüme dölöpa yani barış çubuğu olduğunu iddia ettiler. Ancak bu piponun anlamı aslında çok daha büyüktü. Pipo vasıtasıyla insanlar tanrılara yemin etmiş bir anlaşma yapmış oluyorlardı.

Ayrıca tütünün şifa ve arınma etkisi için kullanıldığını da görmekteyiz. Yaralı bir yere tütün çiğneyip basma, ağrıları dindirmek için tütünden yararlanma gibi uygulamaların yanında, mesela Amazon şamanları ayinlerinden önce temizlenmek için mapahodan yani ağır rustik tütünden yararlanıyor, bu ağır tütünün dumanıyla tütsileniyor ve tütünün kıyılmış tozlarını burunlarına çekiyorlardı. Mapa honun cinsi düşünüldüğünde bu kullanımın ayin sırasında şamanların transa geçmesini kolaylaştırdığı da söylenebilir. Tütünün en tuhaf kullanımı ise mayalar arasındaydı.

Peter Smith ve Nicholas Helmut'un 1986'da kaleme aldığı bir çalışma, pek çok maya kap kacağında lavman yaptırırken resmedilen tiplere dikkat çekti. Çalışmaya göre mayalar, belirli halüsinojen maddelerle tütünü sıvı haline getirip bu sıvılarla lağman yaptırmaktalardı. Böylece bu maddeler aşağıdan yukarıya kana karışıyor ve kullananlara keyif veriyordu. Dolayısıyla Kolomb öncesi Amerika'da tütün hemen her şekilde tüketiliyordu desek herhalde yeri.

Migren ilacından moda akımına Tütünün Amerika'nın dışındaki öyküsü 15 Ekim 1492'de başlar. Christophe Colomb, Taino halkının tükettiği birkaç kuru yapraktan bahseder seyir defterinde. Daha önce San Salvador'da bunlardan birkaç parça daha kendisine hediye edildiğini yazar. Bu enteresan kuru yapraklar birkaç on yıl içinde Avrupa'ya bir ilaç olarak giriş yapar.

Bu bitkinin etkilerini tam olarak kestiremeyen Avrupalılar hazmı kolaylaştırıcı, migren ağrılarını kesen şifalı bir ot gibi düşünmüşlerdir tütünü. Bunlardan biri Jean Nico'dur. Lisbon'da elçi olan Nico, Fransız kraliçesi meşhur Medici ailesinden Katerina'ya tütün tozu yani enfiye gönderir. Katerina burnuna çektiği tütün tozu sayesinde baş ağrılarından kurtulur ve bu yeni alışkanlığı sosyete arasında yaygınlaştırır.

Nitekim tütünün etken maddesi olan nikotin, ismini enfiyeyi Katerina'ya gönderen Lisbon elçisi Nico'dan alır. Nico'dan biraz sonra Sevillalı Nicolas Monardes kaleme aldığı tıp kitabında nikotini bir şifa kaynağı olarak sunar. O çağda yazılan pek çok metinde bu kanaat tekrarlanır. Öte yandan herkes nikotini bağrına basmaya hazır değildi o günlerde.

Tarihini yeşil acılarından sayabileceğimiz Kral James bu yeni ürüne şüpheyle bakanlardan biriydi. İngiltere'de tütün tüketimi yeni yeni yaygınlaşıyordu. Bunun öncüsü de Sir Walter Raleigh'ti. Raleig, Kraliçe Elizabeth'in himayesinde, aslında hiçbir Hristiyan prensin mülkiyetinde olmayan ve Hristiyan halkın yaşamadığı uzak, putperest ve barbar toprakları, ülkeleri ve bölgeleri keşfetme ve kolonileştirme yönünde yetkilendirilmiş bir devlet adamıydı.

Ele geçirdiği yerlerden birine Kraliçe'ye Adven, Bakire'nin toprakları yani Virjinya adını vermişti. Bu keşifleri sırasında yerlilerden tütün çubuğu kullanmasını da öğrenmişti. Gün boyu uzun pipo çubuğuyla tüttürmekteydi Raleigh. Ne var ki İngilizler bu alışkanlıktan haberdar değildi.

Hatta bir defasında Raleigh'in hizmetçisi ev yanıyor zannederek çubuğun üzerine bir kova su dökmüştü. Buna rağmen bu asilzade alışkanlığından vazgeçmedi. Hatta bu alışkanlığı kraliçeye de tanıttı. Kraliçe ve çevresi 1600'lerde şık sarayları dumana boğmayı bir zevk haline getirmişlerdi.

Ne var ki Elizabeth'in yerine gelen Kral James dediğimiz gibi tam bir yeşilaycıydı. A counterblaze to tobacco yani tütüne karşı bir saldırı adında bir risale kalemi almış, burada tütün içmeyi, göze iğrenç, burda nefret dolu gelen, beyne ve akciğerlere zararlı, siyah ve pis kokulu dumanıyla dipsiz bir çukurun korkunç dumanına benzeyen bir alışkanlık olarak tanımlamıştı. Dahası bu adeti İngiliz sosyetesine yayan Raleigh'ten de pek hazzetmiyordu. Sörün adı bir salay komplosuna karışınca derhal onun idamına hükmetti.

İdam sehpasına giden Raleigh'in son bir defa tütün içtiği, sakince son bir defa çubuğunu tüttürdüğü, kendisini kesecek baltayı görünce de keskin bir ilaç ama tüm dertlere çare dediği söylenir. Bu asil adamdan geriye de küçük bir tütün kesesi kalmıştır. Kesenin üzerinde Latince şu ifade yazar. O en sefil zamanımda benim yoldaşımdı.

James ne kadar tütün düşmanı olursa olsun artık ok yaydan çıkmıştı. Piyasa tütün talep ediyordu. İspanyollar tütün sayesinde ciddi servetler elde ederken İngilizler geride kalmaktaydı. Dolayısıyla kralın istekleri ekonomik gerçeklerin önüne geçemedi.

İlk olarak 1614'te Virginia'da yeni kralın adını taşıyan James Town'u inşa eden kolonici John Rolfe ilk parti malı İngiltere'ye gönderdi. Rolfe meşhur yerli kızı Pocahontas'la evlenen ve yerlilerle ilişkileri ilerleten bir koloniciydi. Yerleştiği bölgeyi de tütünün ana vatanı haline getirdi. Bugün halen daha Virginia tütünleri piyasada çok önemli ve ciddi bir yer tutuyor.

Dördüncü Murat ve Tütün Yasağı Tam bu yıllarda 1600'lerin başında Peçuylu İbrahim Efendi, tütünün yine İngilizler tarafından memleketimiz topraklarına getirildiğini söylemekte. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak şöyle diyor. İngiliz keferesi getirdiler ve bazı emraz-ı rütaba şifa olmak namına sattılar. Ehl-i keyften bazı yarağına keyfe müsaadesi vardır diye müptela oldular.

Kibar-ı ulemadan ve ashab-ı devletten niceleri dahi ol iptilaya uğradılar. Osmanlı'da tütün önce lüle çubuklarda pipo gibi tüketiliyordu. Bir anda Osmanlı kahvelerinde tütün çılgınlığı boy gösterdi. Naima tarihinde ifade edildiği gibi tütüne o kadar rağbet vardı ki kahvanelerde göz gözü görmüyor, herkes bu yeni alışkanlığa sahipleniyordu.

Osmanlı uleması bu tarz yeni alışkanlıklar hakkında her zaman temkinlidir. Nitekim kahvenin yaygınlaşması sırasında da bir müddet bu ürünün helal olup olmadığı tartışılmıştı. Ancak tütün Osmanlı ülkesine o kadar hızlı giriş yapmıştı ki bunu tartışmaya fırsat yoktu artık. İlk olarak 1.

Ahmet saltanatında 1-2 senedir İngiltere'den getirilen ve tabaga denilen yaprağın halk arasında yaygınlaştı. Köy ve kasabalarda bu yaprağın ekilip pazarlarda satıldı. İnsanların bu yaprağı tüttürmekle vakit geçirip işten güçten geri kaldığı, ölümlerin ve hastalıkların arttığı söylenerek tütün yasağa getirildi. Ayrıca çok kıymetli olan bal mumu tütünün böceklenmemesi için kullanıldığından tütün maddi olarak da ülkeyi zarara sokuyordu.

Yasaklar yeterince uygulanmamış olacak ki IV. Murad'ın saltanatı sırasında enteresan bir vaka yaşandı. 1 Ağustos 1633 tarihinde Cibali kapısı açıklarında bir kayıkta uyuyakalan triyakilerden biri tütün çubuğunu söndürmeyi unuttu. Çubuk devrilip kayığı, kayık tutuşup iskeleyi yaktı.

Derken şiddetli esen rüzgarın da tesiriyle İstanbul'un beşte biri, takriben 20 bin hane yanıp kül oldu. Tütün içilen kahveler zaten IV. Murad'ı rahatsız etmekteydi. Burada bir araya gelip siyaset konuşan ahaliden rahatsızdı padişah.

Üstüne bu yangın vakası da eklenince zaten celalli olan padişah iyice heyheylendi. Tütün içmeyi yasak edip kahvaneleri debba ve nalbant odalarına dönüştürdü. Aynı günlerde Kadızade Mehmed Efendi gibi ulema da sultanı tütün içenlere karşı tahrik etmekteydi. Sultan bu yasağı bizzat takip ediyordu.

Hatta tebdili kıyafet edip sokak sokak geziyor, tütün içenleri tedip ediyordu. Sultanın cezaları hakkındaki aktarımlar biraz abartılı gibidir. Ancak tütün içerken yakalananların başlarının vurulduğu, kellelerinin koltuk altlarına konulduğu ve ne için öldürüldüklerini ifşa için dudaklarına bir tütün çubuğu konulduğunu söylemekle yetinelim. Tütünden vazgeçemeyen tiryakiler evlerinde tütün çubuğu içerken duman dışarı çıkmasın diye ocağın içinde tüttürüyor, saraya hulus çakmak isteyenler de elalemin bacasını koklayarak tütün içen var mı diye yoklama yapıyordu.

Ne var ki bu yeni alışkanlığı yasaklamak fevkalade zordu. Hatta ordunun Bağdat seferinde bile gizliden gizliye tütün tüttüren askerler vardı. Nitekim padişahın vefatından sonra yasaklar gevşedi. Dahası Sultan Murat devrinde tütün içtiği dedikoduları nedeniyle Halep kadılığından azledilip Kıbrıs'a sürülen Bahâi Efendi 1649 senesinde Şeyhülislam bile oldu.

Şeyhülislamlığı sırasında tütünün mübah olduğuna dair fetva verdi. Böylece Osmanlı ülkesinde tütün yaygınlaştı. Tam burada tiryakiler için bir sigara molası versek herhalde yerinde olacak. Tütünün tüketilme biçimlerinin başında enfiye geliyordu.

Toz haline getirilen tütün burundan çekiliyor, bu şiddetli hapşırık nöbetlerine sebebiyet verse de nikotinin doğrudan kana karışmasını sağlıyordu. Nitekim enf, burun demektir. Dolayısıyla enfiyeyi burun otu olarak tercüme edebiliriz. Enfiye özellikle ulema arasında yaygındı.

gece kitap başında oturmak zorunda olan, uykusunu açmak isteyen ulema takımı enfiyeden destek alıyor, birkaç hapşurukla kendine geliyordu. Bu nedenle ulema arasında enfiye tiryakisi çoktu. Söz gelimi İstanbullu imam efendilerden birinin Ramazan ayında tiryakilikle mücadele ettiği, nihayet uzun süren teravih namazları sırasında seccadeye enfiye serperek bu tiryakiliğini bastırdığı anlatılır. Hatırlayanlar olacaktır.

Ömer Seyfettin'in Falaka öyküsünde de yaramaz talebeler hocalarının enfiyesini kaçırdıkları için sıradayağına çekilirler. Bu toz tütünün saklandığı ufak kutular son derece sanatlı yapılır, enfiye tozu mineli, yakutlu, gümüş işlemeli kutularda saklanırdı. Padişahların saray eşrafına verdiği hediyeler arasında sık sık bu kıymetdar kutulara denk gelmekteyiz. Öte yandan Avrupa'da da enfiye en çok ruhban sınıfı ve seçkinler arasında yaygındır.

Hatta bazı rahiplerin kilise sunağında ayin sırasında enfiye çektiği tuhaf sahneler bizdeki gibi mizahi bir dille aktarılır. Voltaire ve Bach gibi önemli sanatkarların enfiye kutusu koleksiyonu bulunuyor. Napolyon bile savaş meydanlarına cebinde enfiye kutusuyla çıkıyordu. Bir başka yaygın tüketim biçimi nargile idi.

Bir Osmanlı kahvehane muammasında nargile şöyle kodlanır. Ol nedir su içinde seslenir, leblebimin buğsesine yaslanır, dem çeker yanar tüter hemsiğnesi, ünledikçe gark olur hemsiğnesi. İlk olarak 16. yüzyılda Bağbür Sarayı'nda ortaya çıkan bu alışkanlık sonra tüm Asya'ya yayıldı.

Başlarda narcıl denilen Hindistan cevizi benzeri bir yuvarlağın içine su doldurularak yapılan nargileler özellikle Osmanlı ülkesinde çok daha zarif bir hal aldı. Çin'i, Billur ve sahir malzemelerden yapılan nargilelerin içine kiraz, gül yaprağı ve benzeri kokulu bitki ve meyveler atılıyordu. Nargile başlarda bugün görmeye alışık olduğumuz darpaçalı, zengin, jöreli beylerin ışıldaklı nargilelerine benzemiyordu elbette. Muassel denilen aromatik tütünler çok daha sonraları Arap coğrafyasında ortaya çıkmıştır.

Osmanlılar bunun yerine tömbeki denilen yoğun bir tütün sarması kullanıyorlardı. Kahvanelerde nargile içenlere köz taşıyan ateşi olanları görev alıyordu. Kardeşim köz getir taleplerini boş bırakmazlardı. Mâbeyn-i Hümâyûn içinde yani sarayda da tütüncü başı namında padişahın nargilesini hazırlayan, tütün çubuğunu getiren bir vazifeli bulunuyordu.

Bilhassa ikinci Mahmud bilinen bir nargile tiryakisiydi. Ramazan ayı geldiğinde pek çok tiryaki gününü tütüncülerle sohbet ederek tütün cinslerine aç aç bakarak geçirirdi. Bu Osmanlı nazikleri için son derece eğlenceli bir manzaraydı. İkinci Mahmud da bu eğlenceli manzaradan geri kalmaz, ara sıra tiryakiliği başına vurmuş tütün meraklılarına laf atarak eğlenirdi.

Nargile ağırbaşlı bir sohbete imkan tanıdığından çok sevilmişti. Nitekim Avrupa resim sanatında Nargile, Türkleri temsil eden bir ürün olarak sıklıkla resimlerde de boy göstermiştir. Sigaranın Yükselişi Dünyanın ilk seri üretim tütün fabrikası Real Fabrica de Tabacos, İspanya'da Sevilla'da 1728 senesinde inşa edilmeye başlanmıştı. Yeni dünyadan getirilen tütün buraya teknelerle indiriliyor, fabrikada işlenerek dünyaya dağıtılıyordu.

Fabrikanın çoğunluğu kadınların elindeydi. Dolayısıyla bacağında pro saran hatun görseli de ilk buralarda doğdu denebilir. Nitekim Fransız besteci Georges Bizet'in dört perdelik Carmen operasının başrolü de Sevilla'da tütün fabrikasında çalışan Carmen adında bir gitano yani roman kızıdır. Ayrıca meşhur şarkıcımız Alpay'ın fabrikada tütün sarar sanki kendi içer gibi şarkısına ilham kaynağı olan da bu operadır şeklinde alakasız bir çıkarım yapmaktan da geri durmayalım.

İşin şakası bir yana, dikkat çekici bir husus vardır ki, tütün fabrikaları, özellikle pro fabrikaları işin niteliği itibariyle sessiz fabrikalardı. Demir ocakları gibi örs ve çekiş gürültüsünün olmadığı bu fabrikalarda işçileri eylemek için işçilerden birinin roman okuması adet olmuştu. Bu nedenle tütün fabrikalarında çalışanlar, diğer işçilerden hep daha fazla malumat sahibi olmuş, işçi hareketlerinde de başı çekmişlerdi. Hatta bir kısım fabrika çalışanının romanlarını zevkle dinledikleri yazarlara, mesela Victor Hugo'ya mektuplar yazdıklarını, ünlü yazarın bu mektuplara keyifle cevap verdiğini de biliyoruz.

Dünyada tütün üretimi tekeli İspanyolların elindeydi uzun bir müddet. O günlerde daha çok insanlar pipolarda ve tütün çubuklarında bu ürünleri tüketiyordu. Ancak 18. yüzyılda Küba'da, Havana'da yerlilerden kalma bir başka usul.

Bir kağıda yaprakların sarılmasıyla tüketilen Puro da yavaş yavaş yaygınlaştı. İngilizler tütün tekerini kırmak için Havana'yı İspanya'nın elinden aldıklarında, yalnız verimli tütün tohumlarını değil, 30 binden fazla Havana Purosunu da memleketlerine götürdüler. Böylece Puro da 1760'larda tütün tüketme repertuarına dahil oldu dünya çapında. Pro, Pipo gibi uzun bir içim ve teşrifat istemiyor, ağızda tutması kolay, elde gezdirmesi basit, keyifli bir içim sunuyordu.

Ardından 1777'de Goya tarafından çizilen La Cometa tablosunda ise tütün tiryakiliğinin yeni bir boyutuna ilk defa tesadüf ediyoruz. Prolar gibi kalın ve uzun erimli bir içime sahip olmayan, çok daha ince bir tütün içme formu. O da cigarette. Bugün bildiğimiz adıyla sigara.

Sigara, basit bir kağıda sarılan, az buçuk kıyılmış bir tütünden ibarettir. Bu içim tarzı da Amerikan yerlileri arasında eskiden mısır yapraklarıyla sürdürülen bir adetti. İlk patentli sigara yapım makinesi de Meksikalı Juan Adorno tarafından 1847'de icat edildi. Ne var ki sigaralar başta hafif bir zevk olarak görüldü ve pek uzun boylu yaygınlaşmadı.

Bu yeni zararlı alışkanlığın dünyaya yayılması için Kırım Savaşı'nı beklemek gerekecekti. Savaş sırasında pro için uygun kağıt bulamayan askerler gazete kağıtlarına tütün sararak içmek zorunda kaldılar. Onlardan bu alışkanlığı gören Türk askerleri de bunu memleketlerine taşıdı. 1800'lerin ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkesi dünyaya tütün ihraç eden bir üretim merkezi haline geldi.

Samsun Bafra'da, Rumeli'deki Yenice'de, Selanik, Kavala ve İskeçe havalisinde üretilen tütünler dünyanın dört bir tarafına satılıyor, tütün dükkanları Avrupalıların Türk imgesini yansıtacak şekilde halılarla, nargilelerle, incik boncukla süsleniyordu. Dresden'de Hugo Zietz Yenice fabrikasını kurdu. Bu fabrika 1907'de inşa edilen ikonik ve şark mimarisiyle bezeli binasıyla dikkat çekmekteydi. Türk tütünleri Avrupa'da seçkinliğin bir sembolü haline geldi.

Bu imgelerin ulaştığı son nokta Reynolds'ın 1913'te kurduğu Camel fabrikasıdır. Turkish Oriental Blend sloganıyla ve Türk tütünlerinin kalitesini vurgulayarak üretilen bu sigarada deve imgesinin seçilmesi elbette tesadüf değildir. Mısır ve Türk tütünlerinden bir karışım yapan Reynolds, sigaranın Avrupa'daki doğulu imgesine yaslanıyordu. Türk gibi sigara içmek Türkler bütün dünyada tütün ve özellikle sigara tüketimiyle özdeşleşmiştir.

Pek çok dilde Türk gibi sigara içmek minvalinde atasözleri ve deyişler bulunur. Ne var ki bu zararlı alışkanlık maddi açıdan bize pek de fayda getirmemiştir. Osmanlı'nın son döneminde dış borçlara karşılık kurulan Duyun-u Umumiye yani Kamusal Borçlar İdaresi ile birlikte, tütün rejisi pek çok Türk'ün başını ağrıtmıştır tütün meselesinde. Tütün tekelini elinde bulundurmaya çalışan reji idaresinin kolcuları çok sayıda Türk insanının canını yakmış, tahminlere göre 20 bin Türk vatandaşı kaçakçılık şüphesiyle reji idaresinin kurşunlarına hedef olmuştur.

Dolayısıyla Camel'ın o meşhur tütünlerinin arkasında böyle kan ve gözyaşı dolu bir hikaye yatıyordu ki bu idarenin kaldırılması için 1925 senesini beklemek gerekecekti. Tütün hakikaten zararlı bir alışkanlık. Her ne kadar 1970'lere kadar bizzat Hollywood'ta sigara propagandası yapılmışsa da bugün dünya kamuoyu meseleye farklı bakıyor. Eskiden Amerikan sigara markalarını arkalamak için hemen her filmde bilhassa kovboyların tüttürdüğü sigaranın sağlık giderlerini arttırdığı görüldü.

Dolayısıyla insan sağlığından ziyade kar zarar dengeleri nedeniyle bugün sigara karşıtlığının hızlı bir biçimde arttığını görüyoruz. Dolayısıyla bu anti-dumancı kampanyanın arkasında sigorta şirketlerinin bulunduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Bunu söyleyince hatrıma tütünün helal olduğuna dair bir risale kalemi alan İmam Nablusi'nin kaydettiği bir beyt geldi. Orijinali Arapça olan bu şiir de şöyle diyor.

Tütünün dumanına böylesine düşmanlık etmek, mazlumların feryatlarından yükselen dumanları örtbas etmek içindir. Biz yine de içmeyenler başlamasın, içenler de azaltsın diyerek kamu spotumuzu vermiş olalım. Hakla kalın, hukukla kalın, sağlıkla ve sağlıcakla kalın efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)