
5.063 kelime · ~25 dk okuma
Peribacalarım, bir şey söyleyeceğim. Çok affedersiniz. Gerçekten yüksek affınıza sığınıyorum. Yılların bölümü, nasıl İngilizce öğrendin, nasıl böyle konuşuyorsun, ortamlarda nasıl British aksanıyla zorluya zorluya sıkı sıkı hava atıyorsun falan.
Bunu yapacaktım gerçekten ama benim şöyle bir hastalığım var. Gerçek olma zorunluluğuna yakalandım. Ve sizden çok özür diliyorum. Bir kere kendim için tek bir bölüm yapabilir miyim?
Benim şu hayatımın garip sorunlarıyla Birazcık paylaşmak ve sizinle bu konuda sohbet etmek istiyorum, muhabbet etmek istiyorum. Çünkü tüm gece uyutmadı beni bu. Gerçekten artık bir de diyorum yani usta aptal mısın da anlamıyorsun bunları. Yıllardır popstars bu sektörde.
Kanka anla artık. Arkadaşlar, dertleşmemiz gerek, acil. Cuma terapim var. Terapist cevap vermiyor, sizin gibiler.
Siz hemen yazıyorsunuz. Hazırsanız başlıyoruz. Ne anlatacağım bu arada? He, evet.
Ne anlatacağım arkadaşlar? Türkiye'de kadın komedyen olmanın zorluğu. Ve profesör olana kadar kadın komedyenlikten istifa edişim. Profesör olunca mecbur çünkü yani.
Dinleyeceksiniz çünkü saçmalayan her türlü profesörü dinleyip alkış tutuyoruz. Yapacak bir şey yok. Saçmalığımı düşünseler dahi dinleyecekler. Hocam diyeceksiniz.
Arkadaşlar başlıyoruz. Tabii ki konum sadece bu değil. Dr. Gillette Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz.
Şimdi bakın, öncelikle tüm gece uyumadım ve şunu araştırdım. Böyle ben hani istifa ettim, geldim, mutlu oldum falan. Geçen konuştuk işte bunu, okey yani. Hani artık o hikayeyi anladık.
Ki Güleş Talks yapacağız ya, hep beraber konuklu olan. Orada daha da bunun üzerinde konuşacağız. Hani düşünmeden yaşayabilmek, analiz etmeden hayatı yaşamak, mutlu olmak, küçük şeylerden zevk almak falan. Hayatla yeniden barışmak.
Bunların çünkü daha böyle psikolojik ve sosyolojik, tamam mı? Projeksiyonları var neyse, bulamadım kelimeyi. Var işte. Mülazaları var, şaka.
Neyse arkadaşlar. Ve ben bu dönemde, hayattan hem keyif alırken, hem de çok çalıştığım, işte kitap çıkardığım, podcast ile ili koşturuyoruz, işte talkshowdur, videocaster olur, budur. Kitap imza günleri, hala böyle işte yayına bir bak. Bugün hastaneye gideceğim sabah, değer verdiğim birinin yanına gideceğim, eşlik edeceğim.
Sonra Fatih'e yayın evi çağırmıştı. Yüz yüze toplantı yapalım falan diye. Gidemeyeceğim yani. Çünkü zamanım yok.
Diyeceğim online yapalım. İkinci kitap için görüşelim dediler. İkinci kitap için de şu an yani zamanım yok. Çünkü ben bir yerde de biliyorsunuz ki artık söyledim elli kere yani.
Söylemedim gerçi. Hadi şimdi söyleyeyim size. Arkadaşlar ben profesör olmaya karar verdim. Sınava gireceğim.
Yani ders çalışıyorum artık. Anlatabiliyor muyum? Bunların hepsinin yanında... Hadi bunu söyleyeyim çünkü yani zor oluyor.
Ters de çalışıyorum. Dünyanın en zor ikinci sınavına gireceğim. Ya hallederiz zorluğunu da. Zaman olması gerekiyor.
Neyse. Hangi bölüm olacağını şimdiden söylemeyeyim dedim. Yani ona da o kadarını söylemeyeyim. Nazar değmesin falan.
Enerjisel. Ve bu süreçte de hani sosyal medyaya bilerek ve stratejik olarak da kendimi yormamak adına İstediğimi koydum tamam mı? Çünkü bir de imza gününe gidiyorsun, orada bir şeyler koyuyorsun. Onlara bile henüz koyamamışken daha bir sürü elimde koymam gereken şey var.
Tıbbi videoda yapmıyorum tamam mı bu arada? Ve hakikaten de mutluyum ya, ben mutlu olduğumda çok matrak bir insanım yani. Matrak denince akla Türkiye'de doktor. Ben matrak biriyim tamam mı?
Arkadaşlarım arasında da öyle. İlişkilerimde de öyle. Öyleyim genel olarak ve mutlu olmak benim bu yönümün daha çok açığa çıkmasını da sağladı. Okey, güzel.
Ben çok eğleniyorum. Benim çevrem çok eğleniyor. Gülüyoruz, ediyoruz falan. Abi sonra ben dün en son kitap işbirliği yaptım.
Orada da tamam mı? 2-3 kere önceden yenilediğim bir şey söyledim. Dedim işte, ben Türkiye'nin en genç edebiyatçısı olarak işte entelektüel public figürüm falan, cart curt, tamam mı? Ve sonra bana ne yorumlar geldi.
Ve ben bu yorumlara inanamadım. Çünkü paragraflarca... Bana Soma Faciası'nda yazar olarak bir yere bir şey yazmış da bir dizisi. Ve hiç kendisini o yaşta yazmasına rağmen Türkiye'nin en genç edebiyatçısı olarak iddia etmemiş.
Ben neye dayanarak... Tam okuyamadım da yorumu yani. Hani ben neye dayanarak bunu falan filan böyle ben yazdım ki altına. Hani çok özür dilerim.
Gerçekten ben biraz önce hani Türkiye'nin en iyi ikinci edebiyatçısı olduğunu öğrendim. Bu saatten sonra ikinci videomun tek sip ile beraber falan filan tamam mı? Ben de dedim kusura bakmayın böyle bir şey. Devam etmiş altına.
Önemli değil ama sizin bu yaptığınızı işte manipülasyona giriyor falan. Yani ben şok oldum. Başka da mesela şöyle şeyler var. Benim kendimi entelektüel olarak lanse etmem ve diğer kişiler hakkında işte işbirliği yaptığım kişiler hakkında seçkin, kültürlü falan filan gibi böyle şeyler söylememden ötürü.
ve bir kişi öyle yorumlar yapmış ki psikolojik analiz ve bunu yaparken hani haiz olmak falan böyle kelimeler de kullanıyor bu kişi yani ben anlamadım yemin ederim bakın dün akşamdan beri okuyorum makale okuyorum ya bir insan paragraf ve cümle kurabiliyorken hani beyni bu kadar çalışıyorken nasıl bunun satire boşver sarkazm neyse ironi olduğunu nasıl anlamaz benim ciddi ciddi konuşurken tonlamamdan bakışımdan oyumdan buyumdan Ya bunu nasıl anlayamazsınız ya? Ben bunu... Sonra dedim ki, Tuval, aptalsın kanka. Aptalsın sen.
İnsanların bunu anlayamayacağını nasıl anlamıyorsun? Sen aptalsın yani. Çünkü şu araştırdığım falan filan size araştırdıklarımı anlatacağım yani. Çünkü anlamaya çalıştım.
Ve sonra dedim ki, bu zamana kadar sen şarkı söylediğin için, kendin olduğun için işte, yani tamam okey, linçledin. Bunları anlıyorsun da bunu niye anlamıyorsun? Çünkü anlamadığım şey kendim değil ya da beni anormal gözükmem falan filan değil. Ya bunun hiciv olduğunu nasıl anlamıyorsunuz ya?
Nasıl bana gelip de Türkiye'nin en genç edebiyatçısı olmadığımı kanıtlamaya çalışıyor? Ya böyle bir iddiam nasıl olabilir? Benim burada yapmaya çalıştığım şey, kimlik enflasyonuna, insanların kendine her bok olarak olup saçma sapan title koyup işte Malte Hyphenate olduğunu iddia ederek yaşayan, çıkıyor televizyona işte birisi, o bu şu sertifikalarla beraber kendine bir kimlik inşası yaratıyor. Olmayacak bir şekilde.
Milleti kandırıyor, dolandırıyor. Milleti de hak ediyor bu arada. Dolandırılmayın. Ancak bakın, böyle yaşıyorsanız zaten yani ya Hak ediyorsunuz ya.
Azıcık birazcık düşünün ya. Neyse. Bakın çok sinirlendim. Ben de şunu düşündüm.
Ben bunu yapıyorum. Bakın çok basit bir şey var. Ben sağlık bilgilerini nasıl vereceğimi çok iyi biliyorum sosyal medyada. Algoritmayı biliyorum, her şeyi biliyorum tamam mı?
Ve çok basit bir şekilde kendi karakterimi hiç ortaya koymadan, bilim nötrdür arkadaşlar, bilimden kişisel olarak çok da bir sıkıntı yaşayamam tamam mı? Karakterimi ortaya koymadan rahat veririm sağlık bilgisini, susarım, devam ederim. Profesör olunca da istediğimi konuşurum. Böyle bir ülke burası.
Ama yapmıyorum. Çünkü diyorum ki, bu hayat deneyiminden daha çok zevk alalım, onu alalım, bunu alalım. Hepsini geçtim. Bu sefer gerçekten bunu gördüğümde yani, niye bu kadar dumur oldum ben de anlamıyorum, ben de mi yani hani?
Onlar da mı şaka yapıyor da ben anlamıyorum falan diye de düşündüm ya. Oğlum bu kadar uykusuz kalacak ne vardı Tuğba Güneş? Kendine gel. Kendine gel.
Yani büyük ihtimalle, bu arada harbi ben hani komedyenlik falan tabii ki değil ama gerçi komedyenlik yapanlar, profesyonel bu işi yapanlarla konuşmak istiyorum bu konuda. Geçen Özge Özel'le bir araya geldik. Bir doğum gününde beraberdi falan çok seviyorum Özge'yi. İnşallah giderim bir gün.
Hatta 11 Kasım'da vardı sanırım inşallah ona gidelim. 13'ünde bir program var. 21'inden karar edeceğim. 23'ünde başka.
Cera Paşa. Psikiyatri kulübü. Herhalde ablanız çünkü biliyorsunuz ki. Neyse.
Bu arada bu kadar böyle title my title konuşmuşken, haddimizi de biliyoruz yani. Gidip psikiyatrik uygulamaya, psikoloji konuşmuyoruz. Deneyimimizi konuşuyoruz. Anlatabiliyor muyum?
Amaç da oraya daha çok dikkat çekmek. Yani daha çok sosyal sorumluluklarını düşün. O yüzden bunların, bunun içindeyiz yani. Daha daha olduğunu söylemeye ihtiyaç duymaz ama ben ne olduğumu söylemeye ihtiyaç duymak zorunda kalıyorum bu toplumda.
Canım Türkan. Neyse batıya böyle arkadaşlar, devam ediyorum. Ayrıca bir küçük bir mola vermek istiyorum. Şunu söylemek istiyorum ki bana sürekli değiştiğini değiştiğinde evet değiştim.
Yani çünkü sürünmüyorum artık. Bakın romantize edilen bir mütevazilik sendromu var. Mütevazi mütevazılığı mı bilemiyorum. Neyse işte o.
Humble. Alçak gönüllük aynı şey mi? Sayılır. Neyse.
Özellikle arkadaşlar bu birilerine rahatsız edebilir bu söylediklerim. Yapacak bir şey yok. Başarılı ve gönüllü kadınların hani kırılgan ama alçak gönüllülük almasının istenmesiyle ortaya çıkıyor. Bu tam böyle bir çelişkili beklenti.
Yani sen başarılı ve görünür bir kadınsan, eğer acı çekersen, yoksulluk, yorgunluk, yerel bir sadelik... Bunları yaşıyorsan var ya, toplum tarafından tabii ki sevilirsin, otantik bulunursun. İşte çünkü acılarda birleşiyoruz bir yerde, tamam mı? Çünkü o zaman yorgun, sade, ulaşılmazsa mütevazı oluyorsun ve otantik oluyorsun.
Ben o zamanlar sürünürken bunu çok yaşıyordum yani hani ekmeğini yemiş oluyor muyum? Oluyorum ama ben tabii ki bunun için gitmedim. Ve hani şey gibi oluyordu şimdi, biz senin işte nöbet tutarkenki halini seviyorduk, o terasta işe dönünce dans edenin halini seviyorduk. Evet çünkü ben 24 saat uykusuz kalıyordum, eve geliyordum, inşaat oluyordu, yemek bulamıyordum, arkadaş bulamıyordum, yalnızdım, depresyondaydım, yaşamak istemiyordum, ağlıyordum, psikiyatrik ilaçlar kullanıp ayakta duruyordum ve sürünüyordum.
Ve başarılı ve şanslı bir hayat standartım olmasına rağmen bunu yaşayan bir kadındım. Haliyle de çok fazla insanla da duygusal anda bağ kurabiliyordu o halim benim. Çok normal bu. Bakın bu çok normal.
Niye böyle demiyorum? Çünkü zor hayatlar yaşıyoruz ve benim de öyle bir şeyden sağ çıkabildiğimi görmek de güç veriyor. Şimdi ben İstanbul doktorluk yapsam yine belki başka olur şu an. Şu an tutunama çalışıyorum da.
Sonuçta daha farklı bir hayatım var. Evet ben çok çalışıyorum. Fakat bu kreatif işler olduğu için öyle gözükmüyor. Okey.
Hatta işte daha farklı bir hayatım var ki ben gece gittiğim yemeği koymam, bir şey koymam, evente gittim, bir kere düğüne gittim falan. Hani buna rağmen şatafatlı bir hayat. Neye? Evden.
Sadece evden koyuyordum. İki üç kere dışarı çıktım yani. O da önemli değil. Daha başka bir yerdeyim ya şu anda.
Haliyle özdeşleşemiyoruz. Ki bu çok normal. Ben artık daha sağlıklı, daha mutlu, daha özgüvenli, daha yaşamak isteyen öyle bir yerdeyim. Ama toplum mutsuz ve anlamlı kadını seviyor arkadaşlar.
Mutlu ve güçlü kadın tabii ki. Tehdit oluşturuyor. Hayır, tehdit oluşturuyor ya, çok normal bu ya. Bana da yapar, bana da oluşturur.
Ben de istemeyebilirim. Çünkü benim gibi acı çekiyor, hissi gerçekten bir bağ kuruyor. Ama ben iyileştiğimde ben yalnız bırakmış oluyorum acı çeken insanı. Çünkü o benim kırık halimi seviyordu.
Ve o halim onu iyi hissettiriyordu. Ben iyileşince o aramızdaki şey azaldı gibi hissediyor ki çok normal, yapacak bir şey yok. Ve ayrıca toplum kadına da yönelik şöyle hissediyor yani, erdemli, yoksulluk üzerinden bir değer sistemi kuruyor. Kadın güçlü olsun ama çok belli etmesin.
Başarılı olsun ama benim istediğim kadar. Güzel olsun ama farkında olmasın. Anlatabiliyor muyum? Güzel olsun ama bunun özgüveninde olmasın falan.
Mütevazilik böyle ahlaki bir performansa dönüşüyor. Mağduru oynamak, ekmeğim yok yiyecek falan demek. Anlatabiliyor muyum? Bunu yapmıyorum, yapmayacağım.
Gerçek neyse o. Kadın ne kadar parlamazsa, ne kadar acı çekiyorsa o kadar iyi insan. Ne kadar özgüvenliyse o kadar itici. Arkadaşlar kimse başına kötü bir şey geliyor diye iyi değil.
Ayrıca da kimse azla yetiniyor diye Kimsenin gözünde iyi olmuyor. Ağızla yetinmiyorum, çokla var olmak istiyorum. Ve bunun için de bir hayatım boyunca kendimi geliştirmeye adadım. Ayrıca da benim mütevazı bir hayatım yoktu öncesinde de.
Ben mecbur hizmete gittim. İstediğim başarıya ulaşmak için zorunlu bir yolculuktu. Ben hayatımın bazı zevklerinden vazgeçiyorum. Çünkü ben böyle bir hayat istiyorum değildi.
Ama ne yaptım? Başarıya ulaşmak için 1.8 sene yapmam gereken bir şey var. Ve gençliğimin baharında bunu yapacağım dedim ve yaptım.
İyi ki de yaptım, şükürler olsun. O gün de bana İngiltere'den döndüm buraya falan filan dendi. Vizyonsuz dendi ama benim bir kendi vizyonum vardı. Kendi çizdiğim bir rota vardı.
Bugün de var. Anlatabildiysem devam ediyorum. Şimdi bu arada geçen kanalda canlı yayın açtım. Aşırı zevkliydi.
Çünkü kanalda herkes... Biz hepimiz birbirimizi tanıyoruz ve hala hakimiz ya o konuya. Aşırı zevkliydi. Neler neler konuştum.
Böyle biri demiş ki, abla hani olanlarla ilgili taktik var falan filan. Ben de gerçekleri söyledim. Şey çok ilginç mesela. Bakın yine de gerçekleri söyleyeceğim.
Çünkü ben biliyorum ki beni bunları söylediğim için seven Türk insanı var. Yani bazıları size şunu diyecek arkadaşlar. Size diyecekler ki İngilizce önemli değil. Hani önemli ama işte nasıl konuştuğunuz önemli değil.
Evet bu da bir görüş okey. Fakat benim hayatımda insanların bu boş buna bakma falan filan dediği Bu kadar kasmaya gerek var mı dediği, bunu bilmeye gerek var mı dediği her şey bugün date hayatımda, sosyal hayatımda o kadar önemli oluyor ki. O kadar önemli oluyor ki. En basite.
Bakın şimdi İstanbul gece hayatımda şu an yokum. Kaç senedir hiç yokum da. Önceden. İnsanların şöyle bir huyu var yani.
Çok kötü. Herkes İngilizce konuşuyor bir şekilde, tamam mı? Tanışırken falan. Bu şekilde birbirinin poposunu koklayan köpekler gibi birbirini tanıyorlar.
Bu İngilizce ile beraber senin notunu veriyor. Anlatabiliyor muyum? Rezalet bir durum. Ben de bunları bozmaya bayılıyorum.
Gel benimle konuş İngilizce tatlım. Ben sana göstereyim dünyanın kaç bucak. Evet çok performatif ama bazen de bu materyalist dünyada bu gerekiyor. Ve ben bunu yaptığımda susuyor ve diyor ki tamam ben bu kadına aşık etmem.
Etme aşık benimle. Çünkü ben doktorum ve bir diş aksanım var. Ve sen üzülürsün. Arkadaşlar çünkü o yapıyor bunu.
O giriyor bu yarışa. E ben de bu kadın oldum kusura bakmayın. Yapamazsın bana bunu. Ve böyle şeyler bu performatif dünyada, bu iğrenç şekilci dünyada maalesef ki bizi koruyor bir şekilde kalkan oluyor.
Anlatabiliyor muyum? Sadece bu da değil. Gittiğinizde oğlanı kendinize hayran bırak... Bu ne ala?
Buraya nasıl döndü bu konu abi? Bırakmak için kendimize katacağımız çok şey var YouTube'dan. Bunları bir gün konuşuruz tamam mı? Nasıl o kadın oluruz falan filan.
Yarıyor işte. İlk yaptığım. Bana dediler ki, yok dünya mutfağı, yok sofra kültürü, yok işte arabaya biniş şekli, yok mendili tutuş şekli. Bunların var kanka, önemi var.
Bana güven. Ya, ne istediğinize bağlı tabii ki de. Ben arkadaşlar, 40 yaşımda, hatırı sayılır düşünür olmak istiyorum, düşünür bir kadın. Böyle konuştuğumun bir anlamı olsun istiyorum.
İşte Sorbon'a gideyim, Sıyansız Po'ya gideyim orada. İşte antropoloji, felsefe falan da öğreneyim istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Ben annemden babamdan bunları öğrenmedim.
Ben kendimi öğrendim. Benim annem babam belli. Onlara bana çok şey kattı. Ama bunları katmadı.
Ve ben kendime bunları katmak istedim. O yüzden kendim çalıştım. Hepsine. Dil, social etiket, yani social morals etiket işte.
Unuttum Türkçesi neyse. Dating etiket, o etiket, bu etiket. Arkadaşlar etiket önemli. Kariyer çok önemli.
Meslek çok önemli. Bunlar çok önemli. Bugün doktor olmasam burada olmazdım. Bugün böyle bir kadın olmasam yine burada olmazdım.
Tamam mı? Bunları bir gün konuşuruz. Nasıl ben olunur değil tabii ki konu. Ortamlarda nasıl alalım.
Gerçekleri konuşacağız yoksa ne işimiz var orada. Şimdi azıcık ara verelim. Ben geliyorum. Biraz daha veriş diyeceğim.
Bay bay. Şimdi bakın saat 6.49. Ve yani ben 5 saat falan düşünüyorum.
Sonra kalktım dedim. Yeter artık. Uyuyamıyorsun düşünmekten. Bir şey okumaktan bırak şu telefonu.
Bari en azından şu podcastı yap da at yani. Özür dilerim tekrar İngilizce yapamadığım için. Yapacağım. Size düşündüğüm veya bulduğum bazı şeylerden bahsetmek istiyorum.
Şimdi bağlam yoksulluğu toplumu yani. TÜRKFM. Şöyle ki, bakın bazı toplumlar high context, bazıları low context'tir. Context ne arkadaşlar?
Bağlam. Şimdi size bilgilerimde context dışı konuşma der. Bağlam dışı konuşma demek istiyor. Her konteks kültürler mesela işte Japonya, İtalya ya da İntelektüel.
Bu insanlar bakın söylenmeyeni yani sustuklarını duymak konusunda gerçekten iyiler. Altı tonu, ironiyi, mimikleri otomatik olarak çözebilen toplumlar bunlar, önemli bunlar. Mesela niye çünkü? IQ'ları daha gelişmiş, bağlamsal donukluk yok.
Tamam mı? Ama low-context kültürlerde, yani Türkiye'm gibi, o zaman her şey daha net olmalı burada. Yani gönülde bir edebi dilimiz olsa bile aslında bu çok kit... Yani her yer İstanbul değil, her yer Cihangir değil ki ben Cihangir'de değilim de anladınız demek istedim.
Yani hani olmuyormuş. Benim elitistik hava. Ya anlıyorsunuz burada da hakikaten moral polisi yeter. Bıktım ya.
Ben de öyle podcast'ı dinlemek istemiyorum. Sürekli etiketi tamam kanka okey. Burada da böyleyim. Neyse.
Podcast'ı dinleyenler bunu anlıyor. Yani böyle low context toplumlarda şu demek istiyor. Ne demek istediğini açıkça söyle arkadaşım. Siyah ya da beyaz var, griler yok.
Seviyor musun sevmiyor musun? Sevmiyorum diyorsan seviyorum demeyeceksin. İroni de olsa tamam mı? Çünkü şimdi sarkazm ne hani?
Bazen demeden demek ya, tam tersini söylemek falan, hani ciddi gibi konuşmak fakat mimiklerle ima etmek falan ya, bakın low context'ın türkçesinde söylüyorum, düşük bağlamlı. Şimdi ben diyorum ki mesela, ben bu cilmeyi ironik söylüyorum, zaten tonumda belli. Bu ironi ne katıyor? Eleştiri yapabiliyorsun, çok daha rahat ve zenginlik katıyor, delilik katıyor, eğlence katıyor, zevki burada.
Ama karşıdaki bunu şöyle algılıyor, eğer low context bir toplumda bir bireyse, Ama neden bu kişi açıkça şaka yapıyorum demiyor? Onu demiyorsa o zaman şaka yapmıyor falan. Tamam mı? Ben diyorum ki orada işte Türkiye'nin en genç kadın edebiyatçısı kim diyorum.
O hemen bunu anıyor. Google'a yazıyor. Türkiye'nin en genç edebiyatçı doktor Tuğba Güneş mi falan. Değilsin kanka diyor bana.
Sonra ben oraya cevap yazıyorum falan. Benim buradaki anlamayışım ve bu kadar düşünmemin sebebi bunun bir linç ya da kötü yorum olması falan değil. Gerçekten şakam anlaşılmadı falan da değil. Ben bilistir olarak açık, dili kullanabilen, eğitimli görünen, bunu anlayan insanların bağlamı bu kadar kaçırması... Hani ben bunu anlayamadım.
Sosyolojik olarak anlayamadım. Ya bu nasıl mümkün dedim. Ama bunda bir adı var, yani bu da literalizm tuzağı. Yani böyle insanlar cümle kurabiliyor, fikir beğeniliyor ama işte dilin ikinci katmanını okumakta bazen eksik kalabiliyor.
Yani sembolik anlam, ironik mesafe, altmetin, ton farkı, bunların hepsi belki ona gürültü geliyor. Anlatabiliyor muyum? Benim o kalabalıklığım, kaotikliğim geliyor. Benim için mesela bir cümle hem komik hem eleştirel hem metaforik olabilir ama onun için ya doğru ya yanlış.
Gri yok. Mesela Türkiye'nin en genç edebiyatçısıyım cümlesinin kendisi, ne absürtlüğü mizahın kendisi. O da diyor ki hemen, kim verdi ona bu title'ı? Edebiyatçı kümliği için yaş ölçütü ne?
Kim belirliyor bunu diyor? Aslında aynı dili konuşuyoruz da farklı zihin dillerine sahibiz ve soyutlama kapasitesi yani abstract edemiyor. Ne diyorsun anlayacağım. Bakın, bu soyut düşünme olayı çok ilginç.
Konkretizm. Konkretizm ile konkret düşünme. Nereden geliyor şimdi? Konkrit ne?
Somut, katı, elle tutulur. Konkret düşünmede de soyutlama yok. Kelime ne diyorsa o. Konkretizm de bu düşünme sisteminin işte sistematik isim verilmiş hali.
Şimdi, non-concrete yani soyut düşünen biri bu bir ironiye, toplumu ayna tutuyor diye düşünebiliyorken, yani biz, o. Konkret düşünen biri de ama gerçekten o kadar genç değil ki ya da bu kadar debilatçı değil ki ya, Özdemir Asaf orada. Sebahattin Ali Duruyor falan diyor mesela, tamam mı? Ben diyorum ki, hayır, Kürk Mantılı Kadın... Kürk Mantılı Kadın Madonna'yı ben yazdım,
araştırabilirsiniz. Diyor ki, inanamıyorum diyor ya, nasıl bunu söylersin? Ya bu komik de gelmeyebilir ama konu o değil. Ben... Aklımda birkaç bir isim var bu arada,
bunu yapan. Her şeyi anlatayım o zaman, hadi bundan geçmişken. Bu etiket kültürünün sorunlarına ve benim neden bunu sürekli eleştiri olarak bu kadar vurgulamamda... Hani Saliha Buzok'tan farkım var mı?
Niye bunu bu kadar söylüyorum, onu anlatayım hemen. Arkadaşlar, maalesef ki hepinizin de gördüğü ve bence analiz ettiği üzere etiketler ülkesi olduk. Herkes bir şey ama hiç kimse hiçbir şey yani. Üç aylık sertifika alıyorsun, loncevit uzmanlığı.
Ha, aynen kanka. Daha loncevit edemeyi bilmiyorsunuz. Daha bunu bilmiyorsunuz yani ve loncevit uzmanısınız. Adını söyleyemediğin şeyi olamazsın.
Kusura bakma. Ama oluyor. Ve inanıyorlar insanlar. Zaten benim yaptığım ironinin ve şakanın da, absürtlüğünün ve gerçekliğinin kanıtı da bu.
Bana inanıyor insanlar bunu dediğim için. Tamam, bana inanıyor, okey, benim güvenliğimden de yani hani şaka yaptığım da belli. Her neyse, bana yetenekli kadar inansınlar ve güvensinler, zaten benim şaka yaptığımı anlar. Şimdi Türkiye'de artık biri ben entelektüelim dediğinde insanlar inanıyor gerçekten.
Ve ben minimalistim, ben sanatçıyım, ben ekonomistim, ben düşünürüm. Tamam o zaman gel yarın da ekonomist olarak işe başla denilen bir yerdeyiz yani. O yüzden sanki etiketi söylemek artık o kimliğe dönüşmek için yeterliymiş gibi. Öyle çünkü.
Ben ilk geldim buraya tamam mı? Kendime dedim ki biohacker yazdım. Çünkü biohacking yapıyorum yani. Ama normal bir biohacker'dan yani herhangi bir 3-5 tane cihaz alıp ağzıma burnuma takmaktan daha fazla bir biohacking yapıyorum, hayatımı dönüştürüyorum.
Fakat şey istemedim ben yani hani Tuba dedim hani tamam, okey. Longevit uzmanı da olabilirsin ben, olabilirim. Bugün istesem olurum, yazarım orada, olurum da yani hani. Bilgim de yeter, klinikle açabilirim, yetkinliğim de var, para da kazanırım.
Ama istemiyorum bunu. Gerçekten düşünmek istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Fikir üretmek, düşünmek, bu konuda araştırma yapmak, çalışmak.
Çünkü başka bir tatmin, başka bir hayat. Konu maddiyat değil. Neyse. Ama ben görüyorum kendini ağa diyen, ben baya hacker'ım.
Burada kişilere hedef almıyorum. Ama üstüne alınabilir tabii ki. Üstüne alınıyorsa bir kişi zaten helal olsun. Bu içgörü çok iyi, bu farkındalık.
Genelde biliyorsunuz ki projekte edilip, yani objekt edilip, rejekt edilip. Kimliğe dönüşmek için etiket söylemenin yeterli olduğu bir ülkede bu neyi gösteriyor bize? Kimlik bunalımını ve toplumsal yüzeyselliği ve insanların çok kolay kandırılabildiğini ve kandırıldığını. Ben bunu enfısize etmeye çalıştığımda da kendini gerçekleştiren kihanet bir kere daha kendini gerçekleştiriyor.
Winnicott diyor ki, false self arkadaşlar, yani yanlış benlik. Şimdi, içsel benliğini keşfedemeyen, biraz da biz konuşalım, bence biliyorsunuz doçent psikiyatris. İçsel benliklerini keşfedemeyen insanlar, dış dünyadan aldıkları ekternal validasyonla beraber var oluyor. Olmak yerine görünmeyi seçebiliyor bu insanlar.
Ben edebiyatçıyım diyor. Çünkü gerçekten üretmek değil de üreten gibi gözükmek ona his veriyor. Ben bakın bir kitap yazdım diye yazar olmadım. Ben daha podcaster yerine oldum ya.
Ben çünkü iyi para kazanmaya başladığımda kendime podcaster desem mi falan. Çünkü artık benim geliri kaynan orası ya. Oluyorsun ya bir yerde. Hani ben yazarsam olmadım.
Ben beş kitap yazsam da yazar demeyeceğim kendime. Zaten benim sorunum bu zaten. Kendimi hiçbir şekilde başarılı görememek. Ama bir kitap yazdım diye yazar da değilim.
Bu benim başarılı görmememle de alakalı değil. Değilim. Olmayacağım da. Öyle bir yazar olmak gibi iddiam da yok.
İsteğim de yok. Ben sadece kendimden bir şey bırakayım yazılı. Bir şey kalsın istiyorum. Bu yani.
Size de bağ kurayım istiyorum. Nasıl podcastle bağ kurduk. Ama bu kolektif var olsa boşluk yaşayan. Nasıl büyük laflar.
Toplumda arkadaşlar. Yani şimdi Coaches Don't Play diye bir şey var ya, koçlar oynamaz. Ama maalesef ülkede herkes koç oldu, kimse oynamıyor. Herkes bir bok yapamayıp, bir bokun nasıl yapılabileceğini anlatmaya çalışıyor.
Ya ben çok Instagram kaydırmıyorum, yani sevmiyorum çünkü. Herkes, selam arkadaşlar bugün bunu ya, tamam ben de influencer oldum, ben de influencer... Yani oldum da ben şey diyorum, çalışmadım, beni öyle yaptınız, siz istediniz falan. Hayır yani ben de oldum da, ya...
Bu ne abi? Rezmi olmuş İnstagram. Eleştirebilirim arkadaşlar. Ben artık imişimsiz olduğum için eleştirebilirim.
Hayır benim derdim yok küçük hesaplarla ama çok kötü. Hakikaten herkes bir şeyleri nasıl yapacağımızı söylüyor ama kimse bir şey yapmıyor. Kimse bir halt becermeden. Yani coachız artık tamam.
Don't play the don't be a coach please ya. If you can't play. If you didn't play earlier. Yeah thank you.
Sonra arkadaşlar önce minimalist olursun, sonra spiritual olursun, sonra biraz feminist olursun, sonra üretkenlik koçu, sonra yaşam koçu olursun. Falan yani hani ben kimin sorusuna cevap bulamazsan, sonunda ben neyime sığınırsın? Ve bu cevaplar genelde etiket şeklinde oluyor. Ben entelektüelim, ben yazarım, ben sanatçıyım, ben işte lonceviti uzmanıyım, ben küfre çektim.
Yok tabi ki etmeyeceğim. Ben işte şöyle böyle tamam okey kanka. Bence sorun o insanlarda değil hadi ya. Onlarda da sorun var da.
Buna niye inanıyorsunuz? İnanmak mı zorunda kalıyoruz toplumsal olarak? Abi her akışkan kimlik okey falan da her şey bir kimlik ürünün haline geliyor. Pazarlanabilir nesninde olmadığı sürece bir boka yaramıyor.
Kimlik sabit değil artık. İnstagram biosuna satılan bir imaj. LinkedIn'de bir persona. Ya artık entelektüel olmak için okuma yapmana bile gerek yok.
Birkaç alıntı paylaşmak. Abi chat GPT'ye 3-5 şey yazın. Bana bunu açıkla falan deyin. Sonra gidin bunu İnstagram'a video yapın.
Tamam mı? Sonra desinler ki size altına. Çok zekisin. Sen bu cümleleri nasıl kuruyorsun?
Of, bu akıl. Senin gibi genç. Dur, duyuyorum. Bakın bir de o kadar abartırlar ki.
Yani bana da yapılıyor bu abartılısı. Ben almamaya çalışıyorum çünkü zararlı benim kimliğim için. Zararlı bunlara ciddiye almak fazla. Çünkü çok abartı.
Yani seni doğuran ana, kanka beni doğuran ana. Yani yok yani. Hatalı bir kulun. Bu kadar basit.
Neyse. Ben o yorumları görüyorum ya. Duyuyorum ki hani inanamıyorum ya. Arkadaşlar belli değil mi?
Cpt konuşuyor, belli değil mi? Bu nasıl bir yüce halk mı? Nasıl bir idealizasyon? Tabii ki.
Bu linç kültürünü yapan toplumun hani böyle bir idealizasyonun yapması da çok normal. Hani iki uç, standart sapma, spektrum hepsi de okey. Ama artık bilgi bilmek için değil, bilgili görünmek için öğreniliyor. Öğrenilmiyor bile.
İki dakika kafada tutuluyor, kafada bile tutulmuyor. Notlara yazılıyor, sonra söyleniyor falan. Ben böyle biri olmak istemiyorum. Böyle biri olmak istemediğim için hep kendi hayatımdan zaten örneklerle birleştiriyorum.
Kendi hayatımı anlatıyorum, kendi ilerleyişimi anlatıyorum falan neyse. O yüzden de düşünür bir şekilde fikir üretmek istiyorum falan filan. Beni geçelim şu anda. Şimdi son olarak diyeceğim ki şu konuda.
Sarkazmım yani bu yapmaya çalıştığım şey, kendini mesafe üzerinden anlatma sanatı tamam mı? Yani bir şeyi doğrudan değil de tersinden söyleyerek de toplum eğer bu abstrakt yani konkret düşünmeyi becerisini indirdiyse bu mesafeyi algılayamıyor haliyle. Şimdi ben Türkiye'nin en genç edebiyatçısıyım dediğimde hani ben bu cümleyle zaten kendime dalga geçtiğimi belli ediyorum diye düşünsem de Bunlar der ki bu nasıl cüret eder ya? Bunlar nasıl cüret eder falan diye sinirleniyorlar.
Ama bilissel esneklik farkı yani bu tamamen. Bu bilissel esneklik farkıyla beraber aynı zamanda ciddiyet kültünün bir sonucu yani ciddiyet kalt kültü tamam mı? Arkadaşlar çok kötü ama hala işte bu profesör olmaktan bahsediyorum yani profesör olana kadar kadın komedyenlikten istifal bunun da bir sebebi var. Burada da ciddiyet kültü ve uzmana öykülme Ve ayrıca da cinsiyet çok önemli bu konuda gerçekten.
Bir erkek bunları söylese, aa ne kadar derler işte şöyle, zihin şöyle böyle. Bir kadın söyleyince, yakışmıyor, anlatabiliyor muyum? Şımarık, şöyle böyle falan. Niye?
Niye ben şımarığım da bir erkek espriyle? Neyse. Türkiye'de ciddi görmek, hala saygı görmekle işte yer, tamam mı? O yüzden işte, mizahı özellikle sarkazmış, saygısızlık gibi algılanıyor.
Kendinde gülen biri değil, derin biri değil de ciddiyetsiz oluyorsun. Ay işte saçmalıyor oluyorsun. Hayır sen anlamıyorsun. Ben saçmaladım, sen anlamıyorsun.
Kendini gülebilen bir insandı arkadaşlar. Başlıyormuşum. En olgun hali bu insandır. Neyse.
Dağılacağız bir gün. Dağ olunca bahsetmeyeceğim dağılığımdan. Benim derdim entelektüel olmak değil, entelektüellerle değil. Entelektüel gibi görünmeye çalışıp insanları kekleyenlerle.
Çünkü düşünmek değil, düşünüyormuş gibi yapmak moda. Ve ben de artık yani yeter. Çünkü benim üzerime vazife. Ve benim anlaşılmamam aslında bu ironimin de zaferi arkadaşlar.
Çünkü beni bugün anlamayan herkes bu teoriyi kanıtlamış oldular. Etiketi aldılar, özünü kaçırdılar. Allah razı olsun. Bu da benim ayıbım olsun.
Dilerim ki bu ülkeye Allah bir daha ünvan kapitalizmini yaşatmaz diyeceğim de yani bu çok gerçek bir dua olmadı. Çünkü bakın eskiden statü üretimle ve uzmanlıkla gelirdi tamam mı? İnsan doktor, sanatçı, yazar, akademisyen bir şey olurdu. Çünkü yıllarını o alana verirdi.
Şimdi görünürlülük ekonomisinde uzmanlık değil de ne önemli bir tanem? Etiket. Senin biryonda ne kadar çok sıfat varsa o kadar çok nesin değerli. Tabii ki değilsin.
Biz anlıyoruz da biz anlıyoruz. Yazar, koç, mentor, danışman, spirtüel rapper, astroloji, enerji uzmanı, nefes terapisi, bitki çayı elçisi. Mağdur ekmeni, vegan şef, kedi annesi, human design mentor. Ve tabii ki insan, dua ve sevgiyle yani diyecek hiçbir şey yok.
Herkes danışmanı kimse düşünmüyor. Herkes eğitmen ama kimse öğrenmiyor arkadaşlar. Peki böyle bir dünyada sarkazmı anlamayan arkadaşlarımız varsa, on behalf of them, arkadaşımıza ne deriz tamam mı? Anlaması için bir tanem.
Kendini merkeze koymayı bırakacak öncelikle o arkadaşınız. Çünkü sarkazm kişiye değil sisteme, sisteme bir davranışa, bir kalıba yönelik bir eleştiridir tamam mı? Fakat bazı insanlar o kadar bunu hani kişisel olarak algılıyor ki savunmalı ki. Hani şey gibi komedyen şaka yapar ama o şakanın muhatabı rahatsız olur ve hani eleştirir.
Objection der ya onun gibi yani. Üstüne alınıyor her cümleyi. İlk kuralımız arkadaşlar Bacı Birliği yönetim kurulunun ilk kuralı. Her şey seninle ilgili değil.
Not everything is about you. Hayır. Not everything... Böyle de kalırsın.
Saat 19.00 ben duş alacağım. Çok önemli bir görüşme geçeceğim. Neyse arkadaşlar.
Bazen sadece yorum yapıyor, bazen saldırmıyor kimse. Hayır arkadaşlar orası benim sayfam, sayfadan da değil. Neyse. Bu arada yani o kişilere değil, demek istiyorum ben toplumsal bir eleştiri yapıyorum biliyorsunuz.
Toplumsal eleştiri dediğince akla ben gelirim Türkiye'de. O yüzden yapacak bir şey yok yani. Ben yapmazsam kim yapacak? Biri kendiyle dalga geçiyorsa o arkadaşınıza söyleyin.
O arkadaşınızın kimliğine tehdit değildir bu. Kişinin kendine dalga geçmesidir. Bağlam dinlemeyi anlayacağız. Sarkazma anlamanın %80'i bağlam bilgisi.
O bağlamı bilmiyorsanız anlayamazsınız zaten. Ne söylendiği değil, nasıl ve nerede söylendiği önemli. Şimdi konuşmanın öncesi, sonrası, tonu, ortamdaki enerji, ciddiyetle beraber yapılan ima, mimik, jest, that's it babe, tamam mı? Başka cümleyle ton uymuyorsa orada bir hinnik var, bir oyun var, bu karı bir şey söylemeye çalışıyor.
Sarkasmı da güzel değil burada. Yani kelimeler bir şey söylüyorsa da da son başka olabilir. Ayrıca konkret düşünme, yani soyut düşünme kasımızı geliştireceğiz. Ne demişler?
Çalışan organ gelişir. Kim? Lamarck. Sembolik düşünebileceğiz, tamam mı?
Yani literalizmden uzaklaşmaya çalışacağız. İkinci katmanını da anlamaya çalışacağız. Metaforik zihin. Yani kitap okuyup, film izleyip, sanatla ilgilenip, entelektüel dikiş olursak bir gün biz de anlayabiliriz bunları.
Arkadaşlar, ironiyi anlamak kelimeyi değil, anlamı duymaktır çünkü, tamam mı? Mizah tehdit değil bir tanem, mizah tehdit değil. Arkadaşınıza söyleyin. Kendi eleştirme biçimi, toplum, bir toplum kendiyle alay edebildiği sürece bu ölçüde sağlıklı.
Toplum bilim lisanı olarak ben söylüyorum. Yani serkazmı anlamak BSVD'yi sadece çözebilmek değil, kendi egonunu biraz küçültür, aklı biraz büyütmek. Tamam mı? Sizi seviyorum.
Gable James'in dediği gibi. Sizi seviyorum. Onu seviyorum. Onu seviyorum.
Hayatı seviyorum arkadaşlar. Hayatı seviyorum. Sizi çok seviyorum. Başka kimi seviyorum?
Olduğum kişiyi seviyorum. Başka kimi seviyorum? Allah'ı da seviyorum. Ne kadar verdiğim nimetlerin farkına varıp daha çok şükretmeye başladım.
Çok pragmatist ve hani pis bir yerden maneviyata tutundum ama bir yerden tutundum en azından. Yani dedim ki yoktu bende bu. Dedim Rabbim yani hani bazı işleri gidiyor ya şu an. Materyalist işler değil, maneviyat işleri de hani ilişkiler, anladınız.
Hayalimden daha güzel şeyler bana yaşatıyorsun. Bunun bir plan dahilinde olmaması imkansız. Dizide görmüştüm. Bir adam tabana çıkıyor.
Diyor ki, ben kurtarmak için Allah'ı bekliyorum. Sonra bu adama yardım eli uzatıyorlar. Uçak gönderiyorlar. Helikopter, ne işte, önemli değil.
O diyor ki, ben Allah'ı bekliyorum. Allah beni kurtaracak. Allah varsa, Allah var ve beni kurtaracak. Başka bir şey gönderiyorlar.
Yardım eli uzatıyorlar. Yok halat, yok şu, yok. Allah'ı bekliyorum falan filan. Sonra adam ölüyor.
Diyor ki Allah'ım nerdeydim ben ölürken sen niye beni kurtardın? O diyor ki ben sana o kadar çok el uzattım ki sen almadın hiç birini. Onları gönderen de bendim diyor. O yüzden Allah'ım bunları gönderdin, bana bunları bahşettin.
Evet ben de elimden geleni yaptım ama daha önce yaşadıklarının hepsini unutturuyorsun Rabbim bana. Teşekkür ederim. Yaşamak güzel şey. İyi ki yaşıyorum bu hayatta.
O yüzden Allah'ıma daha çok teşekkür edeceğim. Sizin de hayatınız hayal ettiğinizden çok daha güzel olsun. Ben enerjime inanıyorum. Enerjimin pozitif etkisinde inanıyorum.
O yüzden arkadaşlarımda da bu oluyor. Bak, arıyorlar beni. Bir derdi varsa anlatıyor. Vallahi kapatıyoruz telefonu, işler çözülüyor.
Diyorum ki, nazar değmez diye düşünüyorum. Diyorum ki, inşallah yani bu enerjiyi ben size de göndermek istiyorum ya. Pozitif enerjim, hayatınızdaki işler açılsın. Podcast kapattığınızda daha iyi gitsin her şey, tamam mı?
Vallahi yani bir hayat yaşıyoruz, güzel olalım. İyi insanlarız. Sizi çok seviyorum. Dua edeceğim size.
Kendime de. Görüşürüz bir tanem. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. I love you.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.