
5.412 kelime · ~27 dk okuma
Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün sevgili partnerim Yaşar yanımda. Yaşar'cığım hoş geldin.
Hoş bulduk. Bugün oldukça enteresan bir konuyu konuşacağız. Zeki olduğum için depresif olmaya mecbur muyum konusunu konuşacağız. Yaşar'cığım ben sana bu konuyu attığımda bunu mutlaka yapalım diye WhatsApp'tan yolladım.
Evet. Ne düşündürdü sana bu konu? Nasıl bir çağrışım yaptı? Vallahi süper konu dedim.
Direkt görür görmez harika bir konu buldun. Ağzına sağlık. Şöyle bizim toplumda şöyle bir anlayış var. Zeki insan mutsuz olur.
Zeki adam çok düşünür. Entelektüel karamsardır. Bu dünyadan elini eteğini çekmiştir. Ve mutlu olmaz.
Mutlu insanlar aptal gibi gözükür. Mutlu insan eğlenir, yer, içer, gezer. Mutsuzlar ise bir yerde düşünür, kapanır ve dünyanın derdini, kahrını çeker. Bu beni rahatsız ediyor bu arada.
Yani bu pozırlık gibi geliyor. Hatta benim buna bir lafım var. Performatif zekilik diye. Ben buna performatif entelektüellik diyorum.
Ha çok iyiymiş. Performatif lafının lügatımıza girişi ve çıkmayacak gibi gözükmesi hakkında. Çok iyi bence oldu. Bence de iyi oldu.
Her şey performatif diyebiliyorsun, bir düşün. Performatif solculuk dersem, o da kafanda bir çağrışma yapabilir yani. Evet, evet. Mesela performatif entelektüellik.
Kadınlık. Kadınlık da olabilir. On sene önce düşün, Oğuz Atay okuyup bitirememek de bence performatif bir entelektüellikti. Doğru. Küstülemeyenler.
Doğru. Bu arada bu bölümde şimdiden bir önden uyarı verelim, disclaimer. Burada kendimizi zeki olarak görüyoruz. Bununla ilgili bir probleminiz varsa bölümü kapatın yani.
Kendimizin zeki olduğu varsayımıyla yola çıkacağız bu bölümü çekerken. Ben biraz bu arada zekamın azaldığını hissediyorum ne yalan söyleyeyim. Neden? Bilmiyorum, eskiden sanki daha böyle hızlı düşünüyordum.
Şimdi böyle biraz azaldı gibi. Ama bence şimdi... Yine ortalamanın üstünde olduğumu düşünmekle beraber. Bence hayatında çok fazla rol ve yapman gereken sorumluluk var ya, çok dağılıyorsun.
Bir yandan annesin, bir yandan çalışıyorsun, bir yandan ev, bir yandan iş, bir yandan çekim. Evet. Yani aslında çok fazla iş yapıyorsun aynı anda. Doğru.
Teşekkürler empatinin için. Sadece bir işe odaklansan muhtemelen hani bayağı iyi yaparsın ama aynı gün içinde... Bu cümle hepsinde kötü kötü yapıyorsun. Kötü kötü yapmıyorsun, çok aslında performansın düşüyor.
Bak insanların bence senin gibi hissetmesinin arkasında şu var. Abi bir sene, iki sene boyunca dört, beş tane role bölünüyorsun. Bir yerden sonra enerji azalıyor. Yani hep telefonunu yüzde yetmiş şarj ediyorsun gibi düşün.
Doğru, doğru, kesinlikle. Burada bunu konuşurken bu arada hani evet, sen dediğin gibi bir performatif akıllılık hali... ...ya da entelektüellikle de biraz ilişkilendirilen bir şey, depresif olmak.
Biraz işte her şeyin farkındayım ve bu durumdan mutlu değilim, bir şey vardır ya. Dosteskin bir sözü vardı. Bütün acıları anlıyorum ve beni kahrediyor falan gibi değil mi? Ben de kısmetse olur Erol'u düşünüyorum.
O da böyle farkındayım her şeyim ve mutlu değilim pozu var. Böyle farkındalık arttıkça insanların mutsuz olacağı ve işte zaten şey söylemi çok eskidir biliyorsun ki cehalet mutluluktur. Ne kadar farkındalık artarsa o kadar şey olur. Hatta yakın zamanda Twitter'da bir şey X'de.
Meşhur oldu. Bok vardı da o kadar kitabı okuduk, şimdi kimsenin muhabbeti açmıyor falan gibilerinden. Ama okuduğu kitaplar da böyle dandik falan. Öyle mi?
Öyle bir twittergeyi oldu yakın zamanda. Bir farkındalık geliştirdikçe insanlar depresifleştiği, mutsuz olduğu ve ne kadar, bunun tam tersi yönde de, ne kadar az farkında olursan, ne kadar böyle bir cahilce yaşarsan o kadar mutlu olacağın varsayımı... Bu bu arada felsefede de çok olan bir temadır. Yani hani şimdi bizi iki bin beş yüz yıl önceye götüreceğim.
Mağara alegorisi. Daha yanı sınavda sordum. Güzel. Şöyle bilmeyenler için kısaca bir açıklamak istiyorum.
Platon'un mağara alegorisi vardır. Bu alegori de Platon'un devlet kitabında yaptığı bir benzetme. Ve filozofun rolünü şuna benzetir. Şimdi insanların fabrika ayarı olarak bir mağaranın içinde doğuyoruz.
Ve bu mağaraya biz zincirliyiz insanlar olarak. Ve önümüzde de bir mağara duvarı var. Bu mağaraya dışarıdan gelen ışığın vurduğu objelerin gölgeleri düşüyor. Mesela mağaranın dışından işte elinde çömlek olan biri geçiyor ya da elinde bir kukla olan biri geçiyor ya da bir işte ne bileyim tavşan geçiyor.
Tavşanın gölgesi vuruyor mağara duvarına. Ve bu mağara duvarındaki gölgeleri de mağaranın içindeki mahkumlar gerçek zannediyor. Yani tavşan gölgesini gerçek tavşan zannediyor. Çünkü başka hiçbir şey görmemişler.
Ve Ploton şöyle devam ediyor sonra bu aralarından bir mahkum zincirini kırıyor. Ve dışarı çıkıyor. İlk dışarı çıktığında işte gözleri kamaşıyor. Güneş'i ilk defa gördüğü zaman hayatında böyle disorienta oluyor.
Adapte olmakta zorlanıyor. Ama sonra işte gerçek tavşanı, gerçek ağacı, gerçek insanı görüyor. Ve tabii ki çok şaşırıyor. Önce böyle bir epistemik bir kopuş yaşıyor.
Bildiğim her şey yalanmış. Önce bir şok tabii ki böyle durumlarda geçiriyor insanlar. Bildiğim her şey yalanmış hissiyat. Ama gözleri alışıyor ve koşu koşu mağaraya geri dönüyor.
Diğer mahkumları, aa bakın biz burada tavşan gölgesi görüyoruz ama hakikat dışarıdaki gerçek tavşan. Öyle değil, tüylü bir şey, üç boyutlu bir şey falan. Onu nasıl anlatırsın bilmiyorum bu arada yani. Neyse anlatıyor ve o mağaradaki mahkumlar da bu dışarıdan gelen mahkumu linç etmeye çalışıyorlar, öldürmeye çalışıyorlar.
Burada da Platon bu mağaradan kaçıp kurtulabilen kişiyi bir filozofa benzetiyor. Gerçekleri, hakikati, işte ideaları görüyor. Bir şeyin nasıl olması gerektiğini görüyor. Ve o illüzyonlara inanan insanlara da açıklamaya çalıştığı zaman, işte Sokrates'in ölümünde de vardır bu, hani bir farkındalık katmaya çalıştığı zaman da... ...linç ediliyor.
Hani kimse de ona gelip şey demiyor yani, aa işte bize doğruları söyledin, teşekkürler falan. Aslında bu filozofun insanları aydınlatmaya çalışırken yaşayacağı zorluklara dair de böyle bir... ...koşneri tale derler ya hani, kısadan iste tarafı da var.
Ve burada, bunu bu arada hani The Matrix filminde de görürüz bu benzetmenin aynısını işte... ...Red Pill, Blue Pill muhabbeti vardır ya. Evet.
İşte kırmızı hapı alırsan, hakikati görürsün falan. Ama o zordur. Yani bunu görmek istemeyebilirsin. The Matrix'te bu arada izlemiş miydin?
İzledim, evet. Orada Cypher diye bir karakter var. Çok üstüne düşünülmeyen, çok az konuşulan bir karakter. O Cypher zamanında Red Pill'i almış.
Yani hakikati görmek istemiş The Matrix'te. Ve sonra bundan mutsuz olmuş bir karakter. Depresif, işte alkolik olmuş. ...vesaire ve Neo'ya da ilk işte geldiği zaman şey diyor yani... ..."Niye red pill aldım ki?
Keşke blue pill, mavi hapı alsaydım. Pişmanım. Keşke o illüzyonlar arasında yaşasaydım. Mutlu olurdum, cahil olurdum ama mutlu olurdum.
İşte bak burada ne yapıyoruz ki biz?" falan gibi. Yani hakikati gördük de ne oldu? Ve ben bu Cypher karakterini Yaşar enteresan ve önemli buluyorum.
Çünkü ben şimdi felsefe okurken hep tabii ki felsefe okuyan insanlar... ...bir böyle hani hakikat arayışında olan insanlar oluyorlar. Eğer isteyerek girdilerse tabii ki.
Hani böyle biraz bir farklı bir perspektiften bakayım. Doğru diye bana gösterilenleri bir sorgulayayım içgüdüsü olan insanlar oluyorlar genelde. En azından benim hani bölümümdekiler öyleydi diyeyim. Ve şeyi de çok gördüm.
Bir tür bu hakikat yolculuğuna çıkıp kaybolan, dağılan, işte çok depresifleşen gibi gibi. Yani o belki de o yolculuk herkesin de harcı değil gibi düşünüyorum bazen de. Yani o kadar da gerek var mı bu kadar bu farkındalığa? Hani o kırmızı hapı almaya gibi de bir soru bende canlanıyor.
Anlattığım kafamda iki farklı şema oluşturdu. Şimdi ilk şemayı anlatayım. Bahsettiğimiz bilginin artmasıyla oluşan mutsuzluğun iki ayağı var bence. İlki şu.
Şimdi bazı insanlar mutsuzluğun doğrudan hayatın kendisiyle ilgili olduğunu işaret ediyor. Şopanağar'a baktığımızda yani kalıcı olan şey ölümdür. Hazlar, mutluluklar, başarılar, bunlar gelip geçici şeyler ve dolayısıyla hayatın kendisinde içkin olarak bir mutsuzluk var. Ama bence ikinci taraf... Bu arada Şopanağar Budizm'den alıyor.
Evet, bu arada Budizm'de şöyle bir fark var. Budizm adeta bunu bir aşı gibi anlatıyor. Yani hayatın trajedisini gör ve bunu önce içselleştir. O trajediye karşı bir kendi içerisinde bir olgunluk geliştir.
Burada mesela daha dini taraf o hayatın acısını önce görmeni ve sonra onun üzerine bir kendi içine değer sistemi inşa etmeni ister. Dolayısıyla... Burada mutsuzluğu seçmiş olan karakterler de farkındaysan toplumsallık inşa edememiş öğretilerdir. Yani zaten toplumsallığı inşa edebilmen için bir pozitif bir anlatı da sunman lazım.
Toplumsallık inşa etmek derken? Kastım şu mesela, bir din kendi içerisinde hayatın sadece zıraptan olduğunu anlatamaz. Yani toplumsallığı inşa edebilmesi için insanlara bir ideal de sunması gerekiyor. Evet, ama ideali de zaten işte arzularını öldüreceksin... ...ve bağlılıklarından kurtulacaksın,
egonu öldüreceksin. O zaman acı sana etki etmemeye başlayacak. Acı çekecek bir sen olmayacak gibi bir şey var. Bu Canos'un iki yüzü gibi.
Şimdi sosyolojide öyle bir anlatı vardır. Şimdi devletin bir yüzü geçmişe, bir yüzü ise geleceğe bakar. Burada da dinler bir yandan senin arzularını öldürmek ister ama... ...arzunu da sonsuz bir cennet vasıtasıyla ta uzağa kadar da çizer.
Dolayısıyla sadece arzunu öldürmüyorsun ama arzını doğru yere kanalize ediyorsun. Doğrudur ama Budizm'de bu yok yani. Anladım, ben bunu biraz daha İbrahim İddin'ler için anlatıyorum. Şimdi buradan şeye geleceğim.
Bu tabii daha hayatın kendisiyle ilgili verilen sorulara cevap. Yani Şopanağar bunu siyasi bir yerden anlatmıyor. Günümüzde ise insanlar farkındalık, mutsuzluktur veya işte keşke bu kadar okumasaydım dediğinde sanki daha sosyal meselelere işaret ediyorlar. Yani dünyada birçok savaşın olması, acının olması, eşitsizliğin olması, bir sürü insanın çok zor şartlarda yaşıyor olması artık... Bilgi arttıkça yaşanan mutsuzluğun doğrudan hayat felsefesine dair bir şey işaret etmediğim de... ...daha sosyal meselelerdeki krizlerden dolayı doğduğunu gösteriyor bana.
Çünkü düşünsene mesela senin etrafında zeki olduğu için mutsuz olan insanların bir bölümü... ...daha sosyal meseleleri aslında işaret ediyor. Abi işte dünya çok kötü bir yere gidiyor, savaşlar var, işte suç arttı şu bu.
Ama bir başka bölümü ise bence daha çok belki kırklı yaşlardan sonra... ...daha derinden yaşanan içsel bir dönüşüm. Ya bu hayatı biz niye yaşıyoruz?
Biz kimiz? Etrafımdaki insanlar ölüyor ve nereye gidiyor? Daha çok hayatın kendisine dair sorulardan oluştuğunu düşünüyorum. Burada belki nihilizme bir parantez açmak lazım.
Yani işte hayatın içkin bir anlamı olmadığına dair. Bu arada bu sadece nihilizmde yok, varoluşçulukta da var ama... ...varoluşlukta bir anlam kurgulayabileceğimizi varsayıyor.
Yani bir hayatın içkin bir anlamı yok. Sen bu yolda bir anlam bulacaksın kendine ve bunu kendine ikna edeceksin. Hani fake it till you make it. Bunu yapa yapa senin hayatın anlamı olmuş olacak.
Yani senin bir telosla, bir tasarım amacıyla bu dünyaya gelmiyorsun. Bir yazgın yok yani. Hani ben Ezgi olarak şunun için gelmişim gibi bir şeyin yok. Ve buna yolda kendi seçimlerine karar veriyorsun.
Nihilizmde de şey vardır yani. Bu hayatın hiç içkin bir anlamı yok. İnsanlara da bu pesimist bir düşünce gibi geliyor mesela. Ama ben bunun bir özgürleştirici tarafı da olduğunu düşünüyorum açıkçası.
Yani hani diyelim ki farkına vardık, vardık ve nihilist olduk varsayımıyla konuşuyorum şu anda. Aslında hayatın anlamının olmayışının bir özgürleştirici tarafı, o farkındalığı geliştirmenin belki bir özgürleştirici tarafı da olabiliyor. Bence depresifin tam tersi de olabiliyor yani. Burada şey ne diyorsun?
Sadece zekayı böyle işte hızlı kavrama yetisine veya bir şeyleri hızlıca çözebilme becerisine indirgemek de bence bizi yanlış yere götürüyor. Çünkü yani evet, eğer zeka dediğimiz şey sadece bir şeyleri hızlı anlamaktan, bir şeyleri hızlı çözmekten, bir takım sonuçlara hızlı varabilmekten ibaretse... Bazen zeka mutsuzluk getiriyor olabilir bazen ama zeka dediğimiz şey toplumsal ilişkilerde başarılı... ...olmaksa,
zeka dediğimiz şey iradeni kontrol edebilmekse, zeka dediğimiz şey bir takım... ...idealleri benimseyip sebatla onların devamını getirmekse o zaman her zaman zeka... ...mutsuzluk da getirmiyor.
Hatta... Kendini anlatıyorsun yani. Kendimi anlatıyorum. Mamdani'yi anlatıyorum.
Adın Yaşar Sarp. Ama gerçekten ondan bağımsız. Çünkü biz bence zekayı çok böyle kısıtlı bir yerden değerlendiririz. Matematik çözebilen insan zekadır falan. Ya da bilgiyi hızlı işleyen falan hemen hızlı kavrayan falan.
Bence yeri geldiğinde iradeli olmak da bir zeka göstergesidir. Sonuçta kendi arzularına bir şekilde ket koyabilen veya ödülü geç bir yere konumlandırabilen. Buna İngilizce ''delayed gratification'' diyorlar. Bu bence zeka ile önemli bir korelasyon içerisinde.
Bu zeka ile bence önemli bir ilişkisellik içerisinde. Dolayısıyla bence zeka sadece bundan ibaret değil. Hatta insan ilişkilerini başarılı inşa edebilenler de bence zeki bir insan ve... ...onlar daha mutlu oluyor.
Çünkü insan dediğin şey manayı, anlamı, mutluluğu biraz da başkalarında buluyor. Evet. Bu arada hani şöyle bir katılıyorum ve şöyle bir ek yapacağım. Neşeli olmayı seçmek de belki bir...
Zekilik olabilir mi acaba diye düşünüyorum. Çünkü şimdi biz şöyle bir kürasyon yapıyoruz. Burada epistemolojik bir şey var aslında. Mesela sen az önce şey örneği verdin ya, dünyada her şey çok kötü gidiyor.
Dünyada her şeyin çok kötü gitmesine dair çok fazla data toplayabilirsin. Bir argüman kurmak istersen. Evet, çok kötü giden çok şey var. Ama dünyada iyi giden çok şey de var.
Yani daha geniş bir ölçekten baktığın zaman, hiç sevmem bu arada ama örneğini vereceğim. Steven Pinker'ın Enlightenment Now diye bir kitabı var bununla ilgili. Tapuk bir herif ama yani o kitabı güzel. Orada şey anlatıyor işte, argümanı bu.
Biz aslında çok pesimist bir yerden bakıyoruz. İşte birazcık seninle şey bölümünde de konuştuğumuz, gündemi takip etmeye mecbur muyum bölümünde de konuştuğumuz, ...işte negativity bias var, hani... çok fazla negatif şeyler haber oluyor ve... ...biz burada sanki her şey olumsuz gidiyor gibi bir anlam çıkarıyoruz... ...ya da bir sonuca varıyoruz.
Aslında bu epistemolojik bir yanlış yani. Hani baktığın zaman büyük skopa, evet kötü şeyler oluyor ama... ...genel skopa baktığında ki bu enlightenment bunu yapıyor... ...datalarla aslında insanlığın daha iyiye gittiğinin argümanını veriyor.
Buna katılabilirsiniz, katılmayabilirsiniz ama sonuçta her... ...şeyin giderek kötü olduğunu ya da giderek kötüye gittiğini savunmak... ...bir çeşit bir epistemolojik bir pozisyon ve buna... ...katılmak zorunda değiliz.
Bu illa doğru bir pozisyon olmak zorunda da değil. Genelde böyle pesimizm biraz zeka ile de... Evet. ...ilişkilendiriyoruz değil mi?
Hani o depresif ama işte Şobaner tarzı böyle biraz daha depresif ama... ...çünkü farkında çok işte hassas bir ruh belki ve işte sizin gibi sallamıyor... ...bazı şeyleri falan gibi bir böyle bir tipoloji de var.
Tabii böyle bir aslında obje var yani böyle hem batı dünyasında, oradan da bize sirayet etmiş olan kafamızda bir takım imajlar var. Bunun bu arada zirvesi romantizm. Romantizm döneminde bütün sanatçılar, entelektüeller aşırı pesimist, karamsar, çok umutsuzlar. Ama biraz bunun asıl sosyolojik bir sebebi de var.
Yani insanın böyle kitleler haline yavaş yavaş taşra hayatını, köy hayatını terk edip şehre yerleştiği bir dönem ve insan doğadan kopuyor, şehirlileşiyor. Yabancı bir takım gruplarla beraber yaşamaya başlıyorsun. Romantiklerde ne diyor zaten? Biz özümüzü kaybettik, biz doğamızı kaybettik.
Artık biz var olmamız gereken, ait olduğumuz yerde değiliz. Dolayısıyla bir kere insanın hayatındaki önemli kırılmalardan biri. Yani insanlık tarihine bak, yani kitlesel şehirleşme insan için aslında bir kırılma. İkincisi...
E, kitleler halinde protelleşiyorsun. Yani uzun saatler çalışıyorsun. Normalde kimse bu kadar verimli değildi. Bu kadar üzerimize verimli olma baskısı da yoktu.
Sabah yedide kimse, yani toplumun çoğunluğu uyanmıyordu. Artık günde on saat, on iki saat çalışıyoruz. Bütün bu sosyolojik sebepler insanları böyle arka planda mutsuzluğa doğru itiyor. E tabii ki bir figür de doğuyor.
Hani mutsuz insan, Şopanar falan bunu zirveye çıkarıyor. Düşünür, mutsuz, işte genç Werther'in acılarını düşün, değil mi? Mesela Werther, o Götel'in romanında çok şeydir böyle. Hani en sonunda da zaten kendi hayatına kast eder ve kitleler halinde bu fenomen olmuştur Avrupa'da.
Buradan ama şuna geliyorum. Sosyal meselelerde senin pozisyonu biraz daha meta sorular veriliyor. Mesela insan iradesine bir güç veriyor musun? Çünkü insan iradesine eğer önem veriyorsan, emniyet veriyorsan o kadar pesimist olmuyorsun.
Gramsci'nin de bir sözü var ya yani. Diyor işte aklın kötümserli ama iradenin imserli diye. Dolayısıyla iradeye ne kadar önem verip vermediğim burada çok önemli. Çünkü eğer her şey birileri tarafından yapılıp çözülebiliyorsa, senin bu hayat üzerine herhangi bir tasavvuf gücün yoksa o zaman sen zaten kötümser olacaksın.
Çünkü hiçbir şey değiştiremiyorsun. İkincisi kaynaklar kıt mı, çok mu? Hops. Bu konuda çok kötümserdir.
Yani der ki insan kaynakları kısıtlı bir dünyada doğmuştur. Ve insanlar daha fazlasını arzular. Hem kaynaklar kısıtlı, hem arzuların fazla. Bu çatışmadan zaten savaşlar doğar, kıtlık doğar.
İşte insanlar birbirini çekemez vesaire. Dolayısıyla senin biraz buradaki pozisyonla daha arka plandaki sorular belirliyor. Veya senin doğan nereye ait? Senin doğan eğer, dedin ya teknoloji gelişiyor.
Ama sen insanın doğasını zaten doğada görüyorsan... Yani özünü, o zaman teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, her zaman göreceğin şey bir kopuştur. Kimilerine göre biz istersek uçan arabalarla gidelim, işte tek bir hapla beslenelim. Hani her şey çok verimli, çok optimal, çok böyle fitilistik olsun.
Ama bizim doğamız zaten işte yeşilliğin içerisindeyse her şeyi çözsek bile mutlu olamayız. ...daha kişisel bir yeri çekeceğim ve burada da biraz kişisel bir paylaşım yapmak istiyorum. Öncesinde bir şey söyleyebilir miyim? Tabii tabii.
Ben bu arada şöyle düşünüyorum yani mesela eve gittiğimde bir akşam... ...şöyle düşünüyorum hani... ...ulan ne kadar çok şey kötü gidebilirdi ve gitmiyor.
Şimdi bir şeyin böyle işlediği zaman bir sistem... ...o çarklardan biri çalışmayı bırakmadığı sürece... ...sotikocu duymak istemiyorum ama... ...o sistemin ne kadar iyi işlediğinin farkına varmıyorsun.
Burada bence böyle bir meta-etik de bir şey var. Yani aslında çoğu insan... Çoğu zaman çok fazla iyi şey yapıyor. Yani totale baktığımız zaman.
Mesela herkesin evinde bıçak var. Seksen milyonluk bir ülkede yaşıyoruz. Kaç kişi birbirini bıçaklıyor en basitinden. İşleyen bir şeyler var yani.
Çok birbirini bıçakladığı zaman bir random insanı mesela cinnet geçirip... ...bu çok büyük bir haber oluyor ve bizi tedirgin ediyor vesaire. Ama...
Çoğu zaman da çok şeyde çok iyi gidiyor. Yani orada bir, ne kadar bir pesimizme yer var bilmiyorum yani. Bana belki hani saf ya da bilmem ne falan diyecekler şimdi tahmin ediyorum ama... ...ya da deli ucun olsun falan diyecekler ama ben böyle aklı olan pesimist olur... ...şeyine katılmıyorum o kadar aslında.
Yüzde yüz katılıyorum. Bence hatta sosyal meselelerde cevap vermek çok kolay. Dediğin gibi yani tarihsel verilere baktığında biraz hikayeyi uzaktan incelediğinde... ...dünyada birçok şeyin daha iyi gittiğini görüyorsun.
Teknoloji geliştikçe, teknoloji insan hayatına doğrudan refah mı getirir? O konuda tekno optimist değilim ben ama tekno pesimist de değilim. Orada gerçekten meseleyi şekillendiren şey senin siyasi iraden. Yani sanayi devriminin ilk fazı...
Kitlelere inanılmaz kötü bir hayat sundu. On iki saat çalışıyorlardı. Çocuklar çalışıyordu vesaire. Ama sonra işte sosyalist devrinler işte insanlara haftada beş gün çalışma en azından bir sınırı koydu.
İki gün tatil verdi. Kırk saati indirgedi. Sosyal devlet gelişti. Bunu mesela Daranacamoğlu son kitabında da anlatıyor.
Teknoloji ve iktidar diye. Yani teknolojinin bizi nereye götüreceğini birazcık bizler belirliyoruz. Dolayısıyla... Bence sosyal meselelerde, demin iki fark çizmiştim.
Yani sosyal farkındalığın artması, pesimizmle illa ilişkili mi? Değil. İraden varsa değiştirirsin ama daha zor mesele diğeri bence hayata dair. Onu da şöyle kişisel bir yerden anlatmak istiyorum.
Anne babam beni ziyaret etti. Üç, dört gündür bendelerdi. Ve dün akşam hani bugün de gideceklerini bildiğim için böyle ben bilgisayardayım. Onlar da...
İşte kanepede oturmuşlar, ikisi de gözlük takmış. Normalde gözlük takmıyorlardı ama artık yaşları biraz ilerlediği için... ...işte insanın yaşlanmasıyla beraber gözlük takma durumu başlıyor ve telefonu inceliyorlar.
Çok şey geldi bana, duygusal geldi. Yani onların yaşlılığını görmek. Yaşlanıyorlar ve onları o şekilde görmek. Ne hassas bir çocuksun.
En etkilendiğim şey... Gözlerin doldu bu arada galiba. Yok ya. Stüdyoda duygusal anlar.
Yani insan hakikaten... Bu arada senin yaşlı dediğin annen de kırk beş yaşında falan bu arada. Yani Yaşar'ın yaşlı demesine bakmayın. Kendisi yirmi yedi yaşında olduğu için kırk yaşında herkesi yaşlı görüyor.
Yok ama hani şey insanlar doğuyor, büyüyor, yaşlanıyorlar ve dolayısıyla şeyi düşündüm. Hani tabii ki insanın anne babası da bir noktada bu hayattan göçecek ve onu kabullenebilmek... Kendi içine bir bilgelik gerektiriyor. Dolayısıyla ne kadar çok şey bilirsen bil, ne kadar çok şeyi hızlıca anlarsan anla.
Hatta demin dediğim şeyin ötesine geç. İraden çok kuvvetli olsun, topluluk bağlarını iyi kurabil. O bilgeliği benimseyemiyorsan, hayatında gelip geçici bir şey olduğunu anlayamıyorsan... ...yine mutlu olamıyorsun,
yine mutsuz oluyorsun ve yine bunun cevabını vermek çok zor oluyor. Hatta kendime şeyi sordum. Yani yarın bir gün sevdiklerim veyahut da kendim ölümle karşı karşıya kaldığımda... ...buna karşı iyi bir cevap verebilecek miyim?
Hiç emin değilim. ...büyük bir soru işareti gibi geldi ve... Dolayısıyla hani bazen de bilmek sadece en iyi teorileri, yaşama dair en iyi deneyimleri bilmek değil.
Hayatın kendisini kabullenebilmek de herhalde bilmenin en üst formü gibi geliyor buna. Bilgeliğin. Şimdi bu bana şeyi hatırlattı. Robert Nozick diye bir çağdaş filozof var.
Onun çok meşhur bir deneyim makinesi diye bir düşünce deneyi var Yaşar. Bu arada düşünce deneyleri de hani sen biliyorsundur ama belki bilmeyenler vardır. Hani felsefede çok bir kavramın analiz etmek, yorum yapmak için... ...ortaya atılan,
gerçekte yapılamayacak olsa da üzerine konuşmak üzerinden, yani çok... ...belki bilim kurgu bir fikir olsa da üzerine konuşmak üzerinden... ...bir çeşit farkındalığa ya da bir çıkarıma vardığımız... ...deneyler yani,
sadece düşünce olarak yapılabilecek, gerçekte yapılamayacak ama yine de hani... ...ya şunu denemeniz lazım, aa bu olmaz ki abi, bu makinası, bunun teknolojisi gelişmedi falan gibi değil de... Daha böyle metafizik bir yerden olacakmış gibi konuştuğumuz düşünce deneyleri felsefede çok kullanılıyorlar.
Robert Nozick'in bir experience machine diye, deneyim makinesi diye bir düşünce deneyi var. 1974'te bunu atıyor ortaya. Hedonistler var, bir grup insan. Biz neden yaşıyoruz?
Haz almak için yaşıyoruz. Dolayısıyla... ...hazı arttıran eylemleri yapmamız doğrudur.
Hazı azaltan ya da acı ortaya çıkaran eylemler yapmamız da yanlıştır gibi... ...bir çıkarımları var. Yani haz peşinde koşan insanlar diyebiliriz kısaca.
Ve bu hedonist argümanı çürütmek için bu deneyi, düşünce deneyini ortaya atıyor. Şöyle bir deney bu. Farz edelim ki bir makine var ve biz bu makineye bağlanacağız. Beynimize sadece olumlu, haz veren, uyaranlar verilecek.
İşte atıyorum, neden haz alıyorsanız böyle çok muhteşem bir yemek yiyor gibi hissedeceksiniz. Ya da böyle işte bir seks yapıyorsunuz ve size çok haz veriyor. Ya da işte benim çok zevkli bir oyun oynuyorsunuz. İşte Disneyland'e gitmişsiniz, roller coasterdasınız falan böyle.
Sürekli haz veren, insanlara maksimum haz veren deneyimleri zihninize uyaran olarak gönderildiğini ve bunu gerçekten ayırt edemediğinizi farz etmeniz gerekiyor bu düşünce deneyinde. Ve hani şey gibi değil yani, aa ben şu an roller coasterdayım, çok eğleniyorum ya ama biliyorum bunun gerçek olmadığı gibi değil. Gerçekten ayırt edemiyorsunuz düşünce deneyinde, bu önemli bir kısım. Ve bu makineye bağlanmak ister miydiniz diye soruyorlar.
Felsefe okuyanlara da, üniversite anfilerinde sorulmuş bir sorudur. Ben de okurken hocalarımız soruyordu. Ve büyük çoğunluk yüzde doksan beşi falan istemem diyor. Hiç acı yaşamayacaksınız bu arada.
Sadece haz veren deneyimler verilecek. Ve insanların çoğu da hayır ben bunu istemem diyor. Bunun üzerinden de aslında biz sadece haz için yaşamıyoruz. Olumsuz deneyimler yaşamak da bize iyi geliyor gibi bir argüman kuruyor aslında Robert Nozick.
Bunun bir benzerini yine Matrix'te görüyoruz. Orada da işte simülasyon Red Pill mi, Blue Pill mi muhabbetine. Aslında acının da kendi içinde bir bize katkısı var diyeyim yani. Hani biz acının da peşinden koşabiliyoruz bazen ya da acı deneyimlere de kucak açabiliyoruz en azından.
Biz Urfalılar yemekte çok acı yeriz. Ya da sadist, sadomozoşistler falan. Keyfini arttırıyor. Anlattıklarını bana şunu düşündürdü bu arada.
Fark ettim, bilmiyorum. Bir dönem böyle dizilerde, filmlerde evil genius karakterler çok popülerdi. Mesela bu insanlar veya bu karakterler çok zekiler. Bir yandan böyle çok sarkastikler.
Ama bir yandan da böyle nihilist bir tarafları var. Ve hatta umursamazlık düzenlerine çökmüş. Sinik bir şey. Aynen, sinik bir tarafları var.
Bojack, hani Horseman, hani biraz o bana onu çağrıştırıyor. Veya Doctor Who, hani o karakter de hani çok zeki ama bir yandan şeytani bir tarafı var. House dizisindeki Doktor Who. Aynen, evet hani böyle karakterler zeki, kabiliyetli, kötüler veya hayatta ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Biraz ellerindeki imkanlar da ya boşa gitmiş ya da çok kötü noktalarda kullanıyorlar. Boca Korsman çok iyi bir örnekti bu arada. Ve bu birazcık bu arada havalı da bir şey. İnsanlar bunlara özeniyor da hani o evil genius olmak biraz bunun iki sebebi olduğunu düşünüyorum.
Birincisi... Evil olmak zorunda değil belki de böyle depresif ve akıllı ve... ...ama bu durumdan memnun değil falan gibi. Ne yapacağını da bilmiyor.
Evet, ne yapacağını bilmiyor. İki sebebi var gibi geliyor bana. Bu karakterlerin neden bu kadar revaçlı olduğunu ve neden insanlar tarafından tutulduğunu... ...hatta onun gibi olmak istemesinin arkasında bir main karakter olma arzumuz var.
Herkes main karakter olmak istiyor. Ayrıksı işte farklı diğerlerinden değil mi? Hani zeki ama anlaşılmıyor. İşte çok biliyor ama kimseye anlatamıyor.
Veya herkes böyle bir takım işte mağara alegoresinin içerisindeyken... ...kendisi dışarı çıkmış, görmüş, geçirmiş ve içeri geliyordu ki siz ne biliyorsunuz falan gibi. Bir main karakter olma sendromu var.
İkincisi bence bunlar daha sistemsel bozuklukların böyle uçlardaki sorunları. Neyi kastediyorum? Ya belki... Bunların mutsuz olmasında, tam aradıklarını bulamamasında bir takım iktisadi, bir takım siyasi anlamda sorunlar var.
Değil mi? Mesela hayatta daha iyi bir noktada olabilirdin ama işte bir takım oligarşik yapılar senin oraya gelmeni engelliyor. Komplovari bir şey anlatmıyorum bu arada. Yani sınıfsal mobiliteni kaybetmişsin veya iyi eğitim alamıyorsun veya... İşte toplum içerisinde,
şehir içerisindeki kültürel mobilite düştüğü için kendin gibi insanlar bulmakta zorlanıyorsun ve polarizasyon artmış. Her neyse hani komplo var diye bir şey anlatmadığım için bunu söylüyorum. Ama biz çözümü böyle evil genius veya tek başına her şeyi çözebilen karakterlerde arıyoruz. Halbuki bence gerçek biraz daha şöyle.
Bir kere bir şey çözümü ulaştırmak istiyorsan adım adım oluyor. Kesinlikle sen tek başına yapamıyorsun. Yani zafer kitlenin ürünüdür. Öyle tek başına biri çıkar, her şeyi değiştirir falan.
Böyle bir şey zaten kalıcı da olmaz. Eğer böyle bir şey olduysa genelde yıkıcı olur. Yani büyük liderler çıkar, bir şeyleri yıkar ve çok gerisine de bir şey bırakmaz. Ama gerçek toplumsal dönüşümler adım adım insanların bir araya gelmesi, anlaması, sancılı süreçlerle olur.
Bunu istemiyoruz. Herkes çünkü main karakter olmak istiyor ya hani böyle komitenin niye parçası olayım? İkincisi bu çok sebat gerektiren bir şey. Hani hızlı sonuç alamıyorsun.
Uzun bir süreçten bahsediyoruz. Dolayısıyla biraz bu evil genius karakteri ve bizim bunlarla bağ kurmamızın arkasında da siyasetle, yaşamla kurduğumuz bağın biraz sorunlu olması olduğunu düşünüyorum. Ben bir de hani o yolu aşmaya, hani yine mağarayla göğsünde dönecek olursak... ...hani ilizyonlarla ne kadar barışık olmamız gerektiğine dair bir soru da... ...benim aklımda canlandı bu arada bu konu hakkında düşünürken.
Çünkü burada tabii ki de hani ilizyonları Platon'un gözünden en azından... ...hani acı verse de bu durum bize, gerçeğin farkına varmanın bir değeri var. İşte mutlu bir domuz mu olmak isterdin, mutsuz bir Sokrates mi olmak isterdin?
Falan işte klasik o, işte ignorance is bliss muhabbeti. Burada da hani evet, mutsuz olsam bile farkındalığın daha değerli olduğuna dair bir şey var. Bana ama ben birazcık böyle tersten bakıyorum ve bazı ilüzyonlara da okey olmak güzel oluyor ya hayatta. Bir örnek versen.
Şöyle bir örnek geldi benim aklıma. İşte mesela sihirbazlık ilüzyonu deyince sihirbazlık gösterisine gittin. Şey diyorsun hani, onun keyfini çıkarmak yerine abi kessin ip var. Kesin şey yaptı, oradan şey çıkardı, ikiye bölmedi aslında falan.
Ya öyle hani bir şova gittin ya da tiyatro oyununa gittin ve aa işte aslında bunlar aktör ve aslında oradaki o makette gerçek ev değil, öyleymiş gibi yapıyorlar falan. Hani burada ne kadar ilizyonları kabul etmeli ve keyfini çıkarmaya çalışmalıyız? İlla mağaradaki gölgelerin bir keyfini çıkarabilir miyiz? Ya da o kanırtmalı yolu gitmemiz illa gerekiyor mu?
Şey de diyorsun, çünkü dediklerim bendeki çağrışma şu oldu. Mesela akrabalığının geliyor. Tamam, sen yaşıt kuzenlerin veya senden küçük. Bunlarla sinemaya gidelim diyorsun.
Ve onlar böyle bir tane vizyondaki bir film seçiyor. Sense sanat filmi düşkünüsün. Son bölümde bu. Sen tabii haberin yok, dinlemediğin için benim sol bölümlerimi. Biliyorum,
biliyorum, biliyorum, gördüm. Ve sen de sanat filmi düşkünüsün ama onlarla beraber... Vizyon filmine gidiyorsun. Şimdi burada iki ihtimal var bence.
Bir, ya bunlar da nereden çıktı? Saçma sapan bir film izleyeceğiz. İkincisi, ne bileyim hani o anı kucaklamak, o anı yaşamak. Yani evet böyle bir an geldi.
Burada mesele beraber vakit geçiriyoruz. Yani evet izlediğimiz film çok iyi bir film olmayabilir. Oyunculuklar belki vasattır. Senaryo kendi içerisinde bir sürü hata barındırılır.
Senin hani sinematografik perspektifinden ama o anın kendisi keyifli bir şey. Dolayısıyla... O anı kucaklamak gibi anladım ben dediğimden. Her an böyle müthiş filmler izlemeye, müthiş yemekler yemeye gerek yok.
İşte biraz ilişkisellik derken de bunu kastediyorum. Yani yaşamın kendisi böyle sürekli sürekli sana Mubi filminde hissettirmek zorunda değil. Bazen de ortalama bir Recep İvedik filminde olursun, inanılmaz keyif alırsın yani. Bütün bu farklılıkların kendisi bence yaşamda sana bir güzellik ve bilgelik sunuyor.
Bu şey bu arada da geçen hafta bir arkadaşımızın doğum günü için... ...Cahide'de Özcan Deniz'i dinlemeye gittiğimizde yaşadı. Hani normalde benim tarzım değil ama hani doğum günü olan arkadaşımız... ...sevdiği için hep beraber gittik ve... ...arkadaşlarımızın çoğunun tarzı değildi bu arada.
Hani Özcan Deniz ama... ...hani orada yarısı tarzı olmamasına rağmen keyfini çıkardı. Halay çekti, zart zurt falan filan.
Ben de bu keyif alanlardan biriydim. Diğer yarısı da abi neye geldik ya şu cringe yani şu an ne yapıyoruz burada falan telefonuma bakayım. Telefondan pink floor yedi dakika. Kim olduğunuzu biliyorsunuz.
Gitar gıcırtısı. Bu arada bu bölümü en çok kim dinlemesi gerekiyor biliyor musun? Kim? Özcan Deniz'in.
Niye? Son konserinde çok acıklı açıklamalarda bulunuyor. Evet depresif açıklamalarda bulunuyor. Ama bizdeki konserinde çok modu yüksekti.
Aa siz gerçekten Özcan Deniz'e gitmeye geldiniz. Evet abi, Özcan Deniz önümüzdeydi. Bu arada Özcan Deniz büyük bir ne hayranıdır? Ne?
Kırk dokuzda bul hayranıdır. Şaka yapıyorsun. Aa evet tweet atmıştı. Gitsem giderdim bir şeyine.
Tweet atmıştı bundan seneler önce. O hafta video girmemiştik. Gençler niye bu hafta video girmediniz diyoruz. Lan.
Aynen tekleyerek. Sizin yüzünüzden depresif olduğu adamın kendi dünyasına ne kadar mutluydum. Galiba biraz ailevi problemleri varmış. Evet, duydum. Buradan Özcan Deniz'e de şifalar diliyoruz. Ama çok iyiydi.
Yani neşesi yerindeydi. Bu arada bayağı bir hayranı var. Ben şoka girdim. Yani hani bayağı bir hayranı var.
Orta yaş üst kadınların. Evet, evet. Peki sana bir soru. Orta vücudu derken beni... Orta yaş tanımı Yaşar'ın otuz vücudusu yani.
Ben de oradaki. Şimdi filozof olmak mı? Ama mutsuz bir filozof. Evet.
Özcan Deniz gibi hayranların, şarkıların, ünün olması mı? Özcan Deniz olmak. Önemli olan McDonald's olmak. Şey gibi mesela atıyorum sende de o yaşam enerjisi var ya.
Yani aslında işte o felsefe... Millet beni bu yüzden aptal sanıyor. O bir vibe işte. Sanki böyle somurtsan, böyle şey giyinsen, klasik giyinsen, mesela gömlek kazakla gelsen buraya.
İsmini vermek istemediğim bir fensepede. Dinozof olsan mesela insanlar seni şeyi sanacak yani. Bana o kadar böyle yorum geliyor ki bu arada Kötü Emeller YouTube kanalıma. Keşke biraz daha ciddi anlatsanız.
Keşke bilmem ne. Hani o entelektüellikle ciddiyet, somurtkanlı zihinlerimizde şey yani entelektüel biri neşeli olamaz. Ben bu antitezi olarak varım bu arada, sen de öylesin bence. Erkeklerde de şöyle mesela Celal Şengör veya İlber Ortay ile entelektüel denince akla gelen kişi.
Yaşlı, ağır konuşuyor, bir takım tarihsel referanslar veriyor ama kimse ne olduğunu anlamıyor. Ama böyle biraz daha insanlara bir şey anlatabilir kıldığında veya gülüp şaka yaptığında veya... Pop kültürden örnek verdiğinde o entelektüellik kırılıyor ya, bu biraz işte epistemolojik hirarşi ile ilgili. Hirarşi ne kadar yukarı çıkarırsan o kadar çok bilge sanıyor insanlar.
Mısır rahibi veya Sümer rahibi olmak gibi bir şey yani yazıyı öğrenip kimseye vermiyorsun. O zaman insanlar da sana... Tamam, sen bizim üstadımızsın. O birazcık skolastik bir refleks bence ve bizim halkımızda bu çok yüksek.
Ama ben ona rağmen bu halimle entelektüelliğimi icra etmeye çalışıyorum. Bence bu ESG biraz kırdı. Oyun oynuyor, hızlı konuşuyor, espri yapıyor falan filan. Emrah Safa Gürkan o algıyı birazcık kırdı bence.
Halk için felsefe diyorsun. Aynen, neşeli insanlar için felsefe. Evet, bak bu arada Türkiye'de en çok tavsiye edilen ama okumayan kitaplardan biri çürümenin kitabı. Mesela bir insan niye çürümenin kitabını okur?
Hiç anlamıyorum yani. Niye bu kadar kendini depresif etmeye böyle bir mutsuzluğu, çürümüşlüğü bu kadar böyle kucaklamaya ihtiyaç var anlamıyorum. Ama işte onu paylaşınca ne oluyor? İşte havalı, epistemolojik cemaate giriyorsun.
Olabilir. Bu antinatalistler de biraz öyle bir ekipler bu arada. Hani hayata gelmenin daha kötü olduğuna dair bir... ...ve dolayısıyla çocuk yapmanın etik olmadığına dair görüşleri olan bir grup.
Ben de hani YouTube yorumları üzerinden tanıştım birçok antinatalistle. Sosyolojik gözlem yapmışlar. Evet yani ilginç bir mesela hani bunu düşünebilirsin de bunun üzerinden örgütlenmek bana bir ekstra geldi yani. Onu acaba ne bileyim o depresifliği kucaklamak insanlara iyi mi geliyor?
Oradan bir kimlik mi ediniyorlar? Bilmiyorum. Biraz provokatif ve antinatalistlere kızdıracak bir soru sorayım. Acaba antinatalist genlerimiz zamanında yok etmeye çalıştığımız ama... ...böyle birkaç mağarada saklanarak hala türünü devam ettiren bir hastalığın taşıyıcıları mı?
Böyle bir film olsa. Evrim'in bir yan ürünü. Aynen. Evrim'in böyle bir yanlış ürünü.
Bizim atalarımız da Neandertal'ler bunları fark edip böyle birkaç yerde öldürüyorlar. Birkaç tanesi kaçıp kurtulmaya başlıyor ve bugün de bir araya gelip böyle yayılmaya çalışıyorlar virüs gibi. Bilmiyorum, o kadar da örgütlüler mi bilmiyorum. Yani bir ADHD'liler kadar değiller.
Ama yani birkaç tanesiyle şey yaptım. Bu arada hani ilginç bir argüman. Benim antinatalizm, entelektüel olarak ilgimi çekiyor. Bence güzel bir konu ve soru.
Birbirinle konuşalım o halde. Olur, çocuk yapmaya mecbur muyum? Evet. Geliyor, incoming.
Hala bu arada Reyes'ları izleyemedik. Bizim rezaletimiz. Onu hiç açmayalım. O zaman burada bitirelim Yaşar'cığım.
Zeki olduğum için depresif olmaya mecbur muyum sorusuna. Sanki ikimiz de hayır dedik. Hayır dedik. Ve biz bunun biraz göstergesiyiz bu arada.
Burada hikaye yapmak istiyorum. Hem zekiyiz, hem depresif değiliz. Kudurun. Bu podcast'ı, bu içeriği... ...En Poser Performatif Zeki Arkadaşına Gönderin diyor.
Güzel. Aynen. Performatif zeki arkadaşım kim varsa etrafında. Neydi o?
Çürümenin Kitabını Olkay'a aldı. Kitap kokusuyla, gece yatıp kahve kokusuyla güne başlayan melankolik arkadaşına bu içeriği gönderdi. Melankoli, doğru. Peki, bugün de zeki olduğum için depresif olmaya mecbur muyum sorusunu masaya atırdık.
Sevgili partnerim Yaşar'la, Yaşar'ım çok teşekkürler bu güzel sohbet için. Ben teşekkür ederim. Beni de zihnime çok güzel sorular uyandırdı. Haftaya yeni bir konuyla yeniden sizle beraber olacağız.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.