Podcast

seyahat etmeye mecbur muyum?

mecbur muyum?

10 ay önce
İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Hepimiz ucuz uçak biletleri peşinde koşuyor, fırsat buldukça seyahat etmeye çalışıyor, bir çoğumuz da en büyük hayalimizi dünyayı gezmek olduğunu söylüyoruz. Peki acaba biz kendimizi kaşif ruhuyla geziyor sanarken, alelade bir turist olmaktan bir adım bile ileri gidemiyor olabilir miyiz? E peki öyleyse, mecbur muyuz seyahat etmeye?



Yararlanılan Kaynaklar:


Callard, Agnes. “The Case Against Travel.” The New Yorker, 19 June 2023.

Percy, Walker. “The Loss of the Creature.” The Message in the Bottle: How Queer Man Is, How Queer Language Is, and What One Has to Do with the Other, Farrar, Straus and Giroux, 1975, pp. 46 63.

Becker, Elizabeth. Overbooked: The Exploding Business of Travel and Tourism. Simon and Schuster, 2013.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.414 kelime · ~17 dk okuma

Merhabalar herkese. Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Ufak bir ara vermiştim. Geçen hafta yoktum, Atina'daydım.

Tabii siz fark etmediniz çünkü disiplinli bir ekip olduğumuz için önceden stok bölüm veriyoruz ama geçen hafta bir tatildeydim ve tatil bu bölümü yapmak için bana bir ilham verdi. Bugün seyahat etmeye mecbur muyum sorusunu konuşacağız. Bu konuyu ben farklı bir perspektiften seyahat etmek fetişize mi ediliyor diye kötü emellere video olarak çekmiştim geçen sene. Ama onu izlediyseniz bu bölümde bambaşka şeyler bulacaksınız.

Hani kendimi tekrar etmeyi sevmiyorum. Bambaşka kaynaklar ve bambaşka bir perspektiften ele alacağım bu konuyu. O yüzden hani o bölümü izleseniz de bu bölümü de severek dinleyeceğinizi ümit ediyorum. Geçen hafta Atina'daydım dediğim gibi ve Atina'da işte biliyorsunuz işte Parthenon var işte tapınaklar ve Akropolis vesaire ve en büyük turist cazibe merkezi de bu Akropolis ve orada etrafına gezinirken şeyi düşündüm ya Bu kadar insan arkeolojin meraklısı olamaz.

Transkriptin tamamını oku

Yani böyle bir kalabalığın bunun etrafında olması ve buradaki arkeoloji, tarihi, kültürü takdir etmesi hayatın doğal akışına aykırı gibi geldi. Yani burada belli ki insanların burada olmasına sebep olan... ...başka güçler var diye düşündüm ve bu bölümü hazırlamaya karar verdim diyeyim.

Üç tane kaynağım olacak. Üçü de çok hoşuma giden yazarlar ve hep beraber hem bireysel deneyimler... ...hem de turizmin küresel etkileri üzerinden bu konuyu ele alacağız.

Üç kaynağımdan ilki Agnes Callart diye bir filozof, Chicago Üniversitesi'nde bir akademisyen... ...slash filozof diyelim, felsefe akademisyeni. Çok enteresan bir karakter.

Bir kadın filozof olarak ben kendisini ilgiyle takip ederdim. Çünkü felsefe birazcık erkek, maskülem bir alan ve çok fazla bilinen kadının filozofu yok. Anieska'lar da hani global anlamda bilinen az sayıda kadın filozoflardan biri. O açıdan da severek ve ilgiyle takip ediyordum.

Ama kendisi özel hayatıyla da çok gündem oldu diyeyim. Çünkü bundan birkaç sene önce bir yüksek lisans öğrencisiyle kadın evliyken bir aşk yaşadılar. Birbirlerine aşık olduklarını fark ettiler. Bu arada bunu anlatıyorlar.

Yani birçok böyle röportajlarında izleyebilirsiniz, merak ederseniz. Ve şöyle bir anekdotla anlatıyorlar. İlgi çekici. Anyeska'lar yıl sonundaki son derse kurabiyeler yaparak gidiyor.

Ve işte şu anki mevcut kocası olan, o zaman öğrencisi olan, bu arada o zaman öğrencisi ama biri otuz dört, biri yirmi yedi yaşındalar. İşte kurabiyeyi ikram ediyor. Çocuk da alıyor ve diyor ki işte galiba ben sana aşık oldum diyor. Anyeska'lar da galiba ben de sana aşık oldum diyor. Ama o zamana kadar hiç böyle bir şey konuşmamışlar.

Bütün sınıfın ortasında. Neyse ve kadın ertesi gün boşanmaya karar veriyor. Buraya kadar okey, hani klasik bir şey yani. Herhangi bir ilişki bitişi ve yeni ilişki başlangıcı hikayesi olarak düşünebilirsiniz.

Ama daha sonra bu kadının da çocukları olduğu için çocuklarını babalarından ayırmak istemiyor falan filan ve bu üçü çok iyi anlaştıklarını fark ediyorlar. Ve kadının eski kocası, kadının yeni kocası ve kadın hep beraber ve çocuklar hep beraber bir evde yaşıyorlar. Ben böyle orijinal tipleri seviyorum yani. Kimine göre radikal, marjinal ya da ahlaksızlık olarak görebilirsiniz tabii ki.

Yani anlaşılabilir bir tepki ama... Filozof dediğinde böyle olacak yani. Ne yapayım, diğer türlü filozofu. Birazcık hayattaki normları sorgulayan biri olması ve bunu hayatına da entegre ediyor olması... ...beni,

Anies gayet hayranı değilim ama ilgiyle takip ediyorum diyeyim yani. Takdir ediyorum daha doğrusu. Çünkü kadın hakikaten, Amerikalıların bir lafı vardır, practice what you preach diye. Dediğini yapan, düşündüğünü gibi yaşamaya çalışan, kendi ilkeleri doğrultusunda filozofluğun hakkını vererek böyle farklı, sıra dışı bir yaşam sürme cesareti gösteren biri.

O açıdan da Agnes Callard'a bir parantez açmak istedim. Şimdi parantezi kapatıyorum. Agnes Callard'ın meşhur bir denemesini ilk kaynağım olarak seçtim. Bu deneme seyahatin kişisel dönüşüm iddiasını sorguluyor. İkinci kaynağım Walter Percy'nin turistin kendi deneyim yetisini nasıl kaybettiğini anlattığı bir metni.

Bunun ismi de The Loss of the Creature ve üçüncü kaynağımda bir kitap Elizabeth Becker'ın turizmin dünya çapındaki ekonomik ve politik etkilerini detaylandırdığı, anlattığı Overbooked. ...diye bir kitabı ve bu üç perspektifi bir araya getirerek seyahatin ne anlama geldiğini... ...bizi gerçekten neyin harekete geçirdiğini,

neden seyahat etmek istediğimiz ve turizm... ...denen bu büyük yapının, dev sektörün bireysel kararlarımızı nasıl şekillendirdiğini konuşacağız bugün. Beğeneceğinizi umuyorum.

Birinci bölüm, Agnes Callart ile seyahatin anlamı. Bugün çok sıradan bir cümlenin ne kadar tuhaf olduğunu konuşarak başlamak istiyorum. Agnes Callart da The New Yorker'a yazdığı eseyinde, denemesinde bundan bahsediyor. Çoğu insanın kendini tanımlarken, kendini anlatırken, belki bir çöpçatanlık sitesinde kendini tarif ederken kullandığı bir cümle öbeği, hobim seyahat etmek ya da seyahat etmeyi çok severim.

Hayattaki hedefim dünyayı gezmek. Bu cümleler hepimizin kulağına çalınmıştır yani böyle npc cümleleri gibi geliyor bile olabilir. Agnes Kalar bu cümlelerin muazzam biçimde anlamsız olduğunu söylüyor. Çünkü neredeyse herkes yani tanıdığınız neredeyse herkes seyahat etmeyi sevdiğini söylüyor değil mi?

Parası yeten seyahate çıkmak istediğini belirtiyor. Birçok insanın hayali bu dünyayı gezmek. Ama bir yandan da bu cümle kişiliğimiz hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor. Yani bir insanın seyahat etmeyi sevmesi, onun hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyor, diyor Agnes Kalar.

Ama yine de buna rağmen insanlar seyahat etmeyi bir meziyet gibi anlatabiliyorlar. Hatta gitmeden önce bile bundan gurur duyuyorlar. Gittikten sonra anlatıyorlar yaptıklarını. Aslında tarihe baktığımız zaman Seat'ten nefret eden Seat hater'ı çok zeki insanlar olmuş.

Bunlardan biri mesela Ralph Waldo Emerson. Emerson, Seat'i aptalların cenneti olarak tanımlıyor. Sokrates ya da Immanuel Kant gibi felsefedeki dev isimler ömürlerini doğdukları şehirden neredeyse hiç çıkmadan tamamlamışlar. Sokrates, Atina'dan, Kant'tan.

Portekizli yazar Fernando Pessoa iyice işi artık, haterlığı iyice ileri götürüp şöyle diyor, seyahat etmek hissedemeyenler içindir. Hissetmek için yer değiştirmek zorunda olmak hayal gücünün aşırı fakirliğidir, diyor Pessoa. Kallard'ın bu denemesinde yapmak istediği şey, bu aykırı geleneği yeniden düşünmemizi sağlamak. Çünkü kendi seyahatimizi sorgulamak zor olabilir, diyor Kallard.

Ama başkalarının turist gibi davranmasını düşündüğümüzde, turizmin ne kadar tuhaf olduğunu aslında hemen fark ediyoruz. Kendimiz o pozisyonda olmadığımız zaman, kalabalık noktaları, rehber takip eden o grupları, ne bileyim o Sultanahmet'de gezip festakan o turistlere dışarıdan baktığımız zaman küçümsüyoruz. Turistik dediğimiz şey, başkalarını da görünce rahatsız oluyoruz ama benzer davranışları başka ülkeye gittiğimizde bilinçli ya da bilinçsiz olarak biz de yapıyoruz aslında. Ve Kahlert turizmi şöyle tanımlıyor.

Boş zamanı olan birini sırf değişiklik yaşamak için evinden uzak bir yere gitmesi. Değişiklik burada aslında kilit bir kelime. Çünkü turist kendini dönüştürmek istediğini. ...düşünüyor.

Yani o seyahate çıkmadan önceki benle, o seyahatten sonraki ben... ...farklı insanlar olacaklar. Ama Callard'a göre çoğu zaman değişen turistin kendisi olmuyor.

Gidilen yer oluyor aslında. Neden mi? Çünkü biz aslında gezgin değiliz. Sadece yer değiştiren insanlarız, diyor Callard.

Burada güzel de bir ayrım yapıyor. Biz hepimiz turistiz ama turist kelimesinden nefret ediyoruz. Turizm başkalarının yaptığı şeye deniyor. Bizim yaptığımız ise keşfetmek ya da seyahat etmek olarak daha böyle şekere bulayarak anlatıyoruz.

Ama gerçekte aslında ne yapıyoruz? Kendi hayatından bir örnek veriyor Calart. Yerinde bir örnek veriyor. Bir dönem Abu Dhabi'ye gidiyor ve kendisini bir Şahin hastanesi turunda buluyor.

Kolunda bir Şahin'le fotoğraf çektiriyor ve burada şöyle bir absürtlük görüyor. Aslında Kalarda ne Şahinlerle ne Şahincilikle herhangi bir ilgisi yok. Hatta hayvanlarla etkileşime girmekten de hoşlanmayan biri olduğunu söylüyor. Ama orada ne işi var?

Çünkü Abu Dhabi'de ne yapılır sorusunun cevabı bu. Abu Dhabi'ye gittiğin zaman o Şahin hastanesine gideceksin. Kolunda o uyutulmuş ya da sakinleştirilmiş Şahin'e poz vereceksin. CalArt bunun yalnızca yüzeysel bir deneyim sorunu olmadığını söylüyor.

Birazdan bahsedeceğim Volkl Persin'in de örneklerini kullanarak turistin deneyim kapasitesinin kendisinin sorunlu olduğunu aslında söylüyor. Mesela Grand Canyon'u hepimiz Amerikan filmlerinde görmüşüzdür. Oraya giden turist manzaraya olduğu gibi değil, Karpasol'a ne kadar benzediği üzerinden değerlendiriyor. Yani aslında turist dediğimiz şey, hiçbir zaman kendi duygusuna güvenmiyor.

Hep bir dış onaya ihtiyaç duyuyor. Kar postalın onayı, seyahat rehberinin onayı, uzmanın onayı. Bu yüzden kendi deneyimini kendisi yaşayamıyor turist. Deneyimi hep başkasının bakışıyla doğrulatmak zorunda.

Böyle bir zehirsel konumlamada gerçek bir dönüşüm yaşamak da mümkün değil aslında. Ve Callard bu estetik yüzeyserliğin etik bir soruna da dönüştüğünü söylüyor. Çünkü turist çevresindeki insanları anlamaya çalışmıyor. Onların insanlığını değil, temsiliyeti görmeye çalışıyor.

İşte Paris'e gittiğinden bahsediyor. Ve Paris'te yürürken insanların kıyafetlerini, davranışlarını ne kadar Fransız olduklarını görmek için incelediğini fark ediyor. Yani aslında onları bir kategoriye sokmaya çalışıyor. Evet ya, aynen Fransızlar da bu dedikleri gibi sürekli sigara içiyorlar, kahve içiyorlar ve bir şeyler tartışıyorlar.

Gerçekten bu klişe doğruyu arıyor aslında. Daha doğrusu aradığını fark ediyor. Aslında bu bir ilişkilenme biçimi değil, yani Fransızları tanıma biçimi de değil. Bu bir kategorize etme, klişe üretme pratiği aslında bizim bir turist olarak yurt dışına gittiğimizde yaptığımız insan gözlemlemeleri.

Buna turizmin lokomotif karakteri de ekleniyor. Turist sürekli çünkü hareket halinde. Bir lisedeki maddeleri tamamlamak için oradan oraya gidiyor. Mesela Mona Lisa'ya on beş saniye bakıp diğer soluna geçen kalabalığı düşünün.

Hızla tüketilen bir akış var ve böyle bir hareketlilikte derinlikli bir deneyim yaşamak takdir ederseniz ki mümkün değil. Callard'ın en güçlü tespitlerinden biri de şu, seyahat eden kişi seyahat bitince nasıl biri olacağını aslında önceden biliyor diyor Callard. Bu aslında aşık olmak, taşınmak, yeni bir işe başlamak gibi süreçlere benzemiyor. Bu bahsettiğim süreçler bizi dönüştürüyor.

Çünkü bu süreçlere girerken nasıl biri olarak çıkacağımızı bilmiyoruz. Ama seyahat böyle değil. Seyahat aslında bizi dönüştürmüyor. Sadece kısa süreli bir kesinti yaratıyor rutin hayatımızda.

Bir bumeranga benzetiyor o kadar. Bir bumerang gibi bizi başladığımız yere geri döndürüyor aslında bu kesintiden sonra. O zaman neden seyahati bu kadar abartıyor? Neden ona ahlaki ve varoluşsal bir anlam yüklüyoruz?

Kalard'a göre bunun cevabı karanlık ama oldukça ikna edici. Seyahat zamanı ikiye bölerek ölüm gerçeğinin üzerine örtüyor diyor Kalard. Seyahat öncesi zaman ve seyahat sonrası zaman diye ikiye bölünüyor ve bu bölünme gündelik hayatın dümdüz çizgisini bozuyor ve varoluşsal kaygımızı Geçici olarak hafifletiyor. Hayatımızda anlamlı bir şey yapıyormuşuz hissi uyandırıyor.

Sokrates felsefeyi ölüme hazırlık olarak görür. Kalard ise insanların bu tür içsel bir hazırlık, felsefi bir hazırlık yerine seyahati aslında hayatlarına anlam veren şeymiş gibi koyduklarını söylüyor. Felsefenin yaptığı o ağır, o mental, cerebral işi, seyahat hafif bir ilizyonla taklit ediyor, diyor Callard. Seyahat eğlenceli, keyifli ve rahatlatıcı olabilir.

Ama Callard'ın söylediği gibi, seyahati ahlaki bir başarı ya da kişisel gelişim kanıtı gibi sunmak aslında kendi hayatımızda yapamadığımız dönüşümlerin üzerine örttüğümüz bir hikaye. İkinci bölüm, Walter Percy ile turistin gözünü kaybetmesi. İlk bölümde Agnes Callard ile bavulları neden topladığımızı, o değişim vadinin nasıl bir yalasama olduğunu konuşmuştuk. Şimdi meseleyi biraz daha derinleştirelim.

Bu bölümde Walter Percy ve onun muazzam denemesi The Lost of the Creature, yani yaratığın kaybı hakkında konuşmuştuk. İsim biraz garip gelebilir ama Percy'nin derdi bir şey olduğu gibi saf haliyle görebilme yetimizi kaybetmiş olmamız, seyahat ederken. Bunu anlatmak için de dünyanın en turistik noktalarından birini Büyük Kanyon adı, Grand Canyon'a örnek veriyor Amerika'daki. Bir hayal edelim, 1540 yılındayız, İspanya'ya kaçıp Garcia Lopez'de Cardenas çölü aşıyor, dikenli çalıların arasından geçiyor ve aniden Ayağının dibinde o devasa boşluğu, yarığı, o büyük kanyonu görüyor.

Yani o an hissettiği şey şaşkınlık ya da huşu diyebiliriz. Çünkü gördüğü şeyi kıyafetleyebileceği hiçbir şey yok. Kanyon yani dev bir boşluk. Ama bugün biz ne yapıyoruz?

Ya da Amerikalılar ne yapıyor? Boston'dan adamın biri kalkıyor, diyor ki ben diyor Büyük Kanyon'a gideceğim. Seyahat ajantesine gidiyor, broşürlere bakıyor, parasını ödüyor ya da internetten fotoğraflarına bakıyor ve Büyük Kanyon'a gidiyor. Percy çok kritik bir soru soruyor.

Bu turist Cardenas'ın gördüğü şeyi mi görüyor? Percy'nin cevabı hayır. Hatta Percy'e göre turistin yaptığı şey kanyonu görmemenin en garanti yolu. Neden mi?

Çünkü o turist oraya vardığında kanyonu sembolik bir paket içinde buluyor. Karpostallar, coğrafya kitapları, Instagram fotoğrafları, arkadaşlarının anlattıkları... Kanyon artık fiziksel bir yer değil, zihninde önceden oluşmuş bir imge. Turist kanyonun kenarına geldiğinde kanyona bakmıyor.

Kanyonun o kafasındaki imgeye ne kadar benzediğini test ediyor. Eğer ışık biraz kötüyse, renkler karpostaldaki kadar canlı değilse içinden şey diye düşünüyor, aa beklediğim gibi değilmiş ya da tüh ya kötü zamana denk geldik. Kendi gözlerine değil, o önceden üretilmiş olan zihnindeki resme inanıyor. Hatta Kanyon tam olarak Karpostal'a benziyorsa en büyük iltifatı ediyor.

Vay canına, tıpkı Karpostal'daki gibi diyor. Yani gerçeği kopyası üzerinden onaylıyor. Bu deneyimin egemenliğini kaybetmek Percy'ye göre. Buna egemenliğin kaybı diyor Percy ve diyelim ziyarete gittiniz büyük Kanyon'un ve Kanyon'un kenarındasınız.

Ne yapıyorsunuz? Çoğu insan bakmıyor bile. Hemen fotoğraf makinesine ya da telefonuna sarılıyor. Percy diyor ki, görme hakkından feragat edip, gelecek 40 yıl boyunca başkalarına göstermek için semboller kaydediyoruz fotoğraf çekerek.

Şu an yok. Sadece formüle edilmiş bir geçmiş ve henüz görülmemiş bir gelecek var o fotoğraf çektiğin anda. Peki bu döngüden çıkabilir miyiz? Nasıl çıkarız?

Ben turist değilim, gezginim, kaşifim diyenlerin düştüğü tuzağa geliyoruz burada. Percy başka bir anekdot anlatıyor. Meksika'ya giden bir Amerikalı çiftin örneğini veriyor. Bu çift böyle biz kaşifiz, biz turistik şeyler yapmayız, işte biz kültüre entegre oluruz, biz seyyahız.

modunda gezen ve turistik yerlerden ve turistlerden nefret eden bir çift. Turistik hiçbir yere gitmiyorlar, haritada olmayan yollara giriyorlar ve tesadüfen ücra bir köyde yerlilerin yaptığı bir mısır dansına denk geliyorlar. Ve çok seviniyorlar. İşte aradığımız otantiklik bu.

Hiç turistik olmayan kültüre entegre olduğumuz bir şey yapacağı sonunda bir deneyim yaşayacağız diye çok seviniyorlar. Ama Percy burada çok acımasız bir tespit yapıyor. Aslında o an bile o deneyimden keyif almıyorlar. İçten içe endişeliler.

Ya bu yeterince otantik değilse, ya şu an bir yerden başka bir turist çıkarsa diye korkuyorlar ve hemen ne yapıyorlar biliyor musunuz? Etnolog bir arkadaşlarını oraya götürmek istiyorlar. Niye? O arkadaşlarıyla paylaşmak için değil.

O etnolog arkadaşın evet bu gördüğünüz dans gerçekten otantik bir ritüeldir diyerek o deneyimlerini onaylaması, sertifikalaması için. O kadar ki dansı izlemiyorlar bile. Dansı izleyen etnolog arkadaşlarının yüzüne bakıyorlar. Eğer o ilgileniyorsa o zaman başardık diyorlar.

Kendi deneyimlerine sahibi değiller. Bir uzmanın onayına muhtaçlar. Pörşe'ye göre kanyonu ya da köyü gerçekten görmenin tek bir yolu var. O da başına gelen bir şanssızlık ve hatta felaket.

Eğer büyük kanyonu gittiğinizde park kapalıysa ya da ne bileyim COVID gibi bir hastalık yüzünden kimse yoksa ya da arabanız bozulup alakasız bir yerde mahsur kalırsanız işte o zaman o tesis çöker. Yani turistik tesis, o turistik paket yıkılır. Ve o kanyonu ya da neyse hani hangi turistik yeri görmeye gittiyseniz... ...o ilk kaşifin gözlüğü gibi çıplak ve vahşi haliyle görebilirsiniz diyor Percy.

Çünkü artık yapmanız gerekeni hani tırnak içinde ölmeden önce yapmanız gerekeni yapmıyorsunuzdur. Ve başınıza bir şey gelmiştir ve o tesisle bir bireysel bir deneyim yaşıyorsunuzdur. Özetle ilk bölümde Caller bize kendinizi değiştirmek için gezmeyin, değişemezsiniz demişti. Percy ise ikinci darbeyi vuruyor.

Görmek için gezmeyin çünkü o kadar çok şartlandınız ki zaten gittiğiniz yeri göremiyorsunuz. Bu mesela ben şey için hissediyorum. O kadar çok Santorini fotoğrafı gördüm ki Instagram'da. Ya gitsem şaşırmayacağım yani.

Hani sanki sokağına kadar bulacakmış gibi hissediyorum yani Santorini'yi ya da herhangi bir başka bir turistik yere. Biz seyahat ederken aslında birer tüketici gibi davranıyoruz. Acı ama gerçek. Deneyimi paketlenmiş bir ürün gibi satın almaya çalışıyoruz.

Bu otantik bir deneyim de olabilir, turistik bir deneyim de olabilir. Ama hayatın kendisi tabii ki paketlenemiyor. Onu ya bir kaza sonucu buluyoruz ya da o paketi yırtmak için çok çok ciddi bir entelektüel mücadele vermemiz gerekiyor. Seyahat etmeye mecbur muyuz?

Eğer görmek istiyorsak belki de sadece gözlerimizi açmaya mecburuz diyebiliriz. Çünkü Percy'nin dediği gibi, arka bahçemizdeki bir şeyi gerçekten görebilmek, Büyük Kanyon'u turist olarak görmekten çok daha zor. Ona yeni bir gözle bakabilmek. Üçüncü bölüm, Elizabeth Baker ile turizmin dev makinesi.

Venedik'ten Kamboçya'ya somut gerçekler. Şimdi Merci'yi biraz daha genişletelim isterseniz ve konuya kendi bireysel deneyimimizden çıkıp daha küresel bir perspektiften bakalım. Şu ana kadar hep ben dedik. Ben değişiyor muyum?

Ben görüyor muyum? Ben ne hissediyorum seyahat ettiğimde? Ama bavulumuzu alıp kapıdan çıktığımız an devasa trilyon dolarlık bir turizm makinesinin dişlisi haline geliyoruz bir seyahate çıkacak olduğumuzda. Turizm yalnızca gezginlerin kişisel deneyimlerinden oluşmuyor.

Aynı zamanda ülkeleri yeniden şekillendiren dev bir sektör. Hatta Becker'ın deyimiyle dünyanın en görünmez ama en etkili endüstrilerinden biri. Bunu anlamak için Becker'ın sahadan topladığı örneklere bakacağız bir bir. Becker'ın en çarpıcı sahnelerinden biri Venedik'te geçiyor.

Bir rehberle gezerken rehber şöyle diyor, Venedik yavaş yavaş ölüyor. Bu ölümün nedeni beklediğimiz gibi su baskınları, suların yükselmesi değil. Nedeni turizm aslında. Venedik'e her yıl 20 ile 24 milyon arasında turist ziyaretçi geliyor ve bu şu demek, her an şehirde yaşayanlardan fazla turist var.

Venedik'e gittiğiniz her an turistler yerlilerden daha fazla. Venedik'in nüfusu yakın zamanda yüz altmış dört binden elli dokuz bine düşmüş. Neredeyse üçte birden daha fazla bir düşüş. Becker'a göre şehir turistik baskıya altı kaldıramıyor.

Kuru yüz gemilerinin dev dalgaları Venedik'in temellerine zarar veriyor. Evler otellere dönüşüyor. Kiralar uçmuş vaziyette. Yerel halk bir bir şehri terk ediyor.

Hatta yerel aktivistlerin Venedik bir otel değildir pankartı taşıdığı bir protestodan bahsediyor. Ama bir sonuç yok. Yani şehrin dokusu giderek tahrip oluyor ve şehir boşalıyor ve Venedik artık yaşayan bir yer olmaktan çıkıp turistlerin ziyaret ettiği bir sahneye dönüşüyor. Dönüştü hatta.

İkinci örnekte Kamboçya, turizmden gelen iki milyar dolar gelire rağmen derinleşen bir yoksulluk görüyoruz Kamboçya'da. Ülkeye yılda milyonlarca turist geliyor ve hükümet turizmi ekonominin motoru olarak görüyor. Turizm ülkeye yılda iki milyar dolar kazandırıyor. Bu ülkenin gayri safi yıllık hasılasının yüzde yirmisi ama bu para yerli halka gitmiyor.

Baker'ın röportaj yaptığı uzmanlara göre bu gelir büyük ölçüde elitlerin ve otel zincirlerinin kasasına giriyor maalesef. Daha da kötüsü Angor Wat denen bir orada çok ünlü bir dünya mirası kabul edilen bir kompleks var ve sürekli çok fazla turist gelmesi yüzünden tahrip oluyor. Ben de gidip görme fırsatına nail olmuştum bu arada Kamboçya'ya. National Geographic'in yaptığı uluslararası bir değerlendirmede Kamboçya hem kültürel miras hem kıyı koruma kategorilerinde en kötüler arasında yer alıyor.

Bu tabloya bir de karanlık turizmin eklendiğini söylüyor Becker. Bu karanlık turizm aslında şöyle bir şey. Ben de gittiğimde görmüştüm. Soykırım turizmi denen bir şey var.

Çünkü işte Pol Pot'un öldürdüğü Kızıl Kimer döneminin... ...trajedilerini bir turistik nesne gibi tüketiyor. Benzer bir şey hani Auschwitz toplama kampı içinde söyleyebiliriz.

Trajedi turizmi diye bir şey de ortaya çıktı. Özellikle son yıllarda ve şehirleri de daha iyi durumda değil. Mesela Kamboçya'daki Siam Reap'in nüfusu yüz yetmiş üç bin ama her yıl yaklaşık üç milyon turist geliyor. Bu dev fark kentin altyapısını çökertiyor.

Pis su yönetimi çok kötü, otel bölgeleri düzensiz, yoksulluk sürekli artıyor. Kamboçya'da turizm bir nimetten çok içi oyulmuş bir kalkınma ya da kalkınamama modeli haline gelmiş. Peki bu işi doğru yapan, bu turizm oyununu iyi oynayan ülke yok mu? Becker'a göre var.

Fransa örneğini veriyor. Fransa dünyanın en çok turist çeken ülkesi olmasına rağmen turizmi başıboş bırakmamış. Hükümet turizme bir devlet politikası olarak ele alıyor. Ve şunu fark etmişler, turistler Fransa'ya orası Fransız kaldığı için geliyorlar.

Yani turistlerin beklentisine göre Fransa'yı şekillendirmiyorlar. Eğer Fransa'yı turistler için değiştirip her yeri ne bileyim beton otelle doldururlarsa kimsenin gelmeyeceğinin farkındalar. Bu yüzden tarımı destekliyorlar, işte bağcılığı destekliyorlar, kıyı şeritlerini koruyorlar, demiryolu ağlarını geliştiriyorlar. Yani turizm için ülkeyi değil, ülke için.

Turizmi şekillendiriyorlar aslında. Baker şöyle önemli bir veriden bahsediyor. 1980'lerde 250 milyon kişi uluslararası seyahat ediyordu yılda. Bu sayı şu anda 1 milyar ve artmaya devam ediyor.

Bu artış çok büyük bir etki yaratıyor ve çoğu ülkede buna hazır değil. Becker bunu turizmin sekiz kollu bir ahtapot gibi her yere yayıldığını söyleyerek açıklıyor. Bu alanlar arasında işte kıyı şeridini sayabiliriz, çevre politikalarını sayabiliriz. Çocuk işçiliğini, seks turizmini, tarihi mirasların korunmasını, şehir planlaması, ekonomik eşsizlik gibi son derece karmaşık başlıklar var ve şöyle bir uyarı yapıyor.

Turizm kendi haline bırakıldığında birikimi kalkındırmaz, ülkeyi sömüren bir modele dönüşür aslında. Peki baştaki sorumuza geri dönelim. Seyahat etmeye mecbur muyum? Bugün üç farklı kaynağı inceledik.

İlk kaynağımız marjinal filozofumuz Calart, seyahatin kişisel dönüşüm iddiasını sorguladı. Turist eve döndüğünde aslında hiçbir şeyin değişmediğini kendine dair gösterdi bize. Percy, turistin deneyiminin kendi bakışından çıkıp başkalarının daha önce çizdiği beklentilere teslim olduğunu anlattı bizlere. Bakery ise seyahatlerin arkasında işleyen dev bir turizm makinesinin şehirleri, ekonomileri ve toplumsal yapıları nasıl dönüştürdüğünün arka planını anlattı bize.

Bu üç yaklaşımı yan yana koyduğumuzda karşımıza çıkan tablo aslında bence net. Seyahat düşündüğümüz kadar masum, düşündüğümüz kadar bireysel ve düşündüğümüz kadar bize ait ve bizi dönüştüren bir pratik değil. Çoğu zaman kendi arzularımız sektörün ürettiği alışkanlıklarla, sosyal medyanın yönlendirdiği beklentilerle ve ülkelerin ekonomik politikalarıyla iç içe geçiyor. Bu yüzden seyahat etmeye mecbur muyum sorusu aslında sıradan bir tercih sorusu değil bence.

Asıl mesele bizi harekete geçiren motivasyonun nereden geldiğini fark etmek, gitme isteğimiz gerçekten bize mi ait yoksa sürekli tekrar edilen... Davranış kalıplarının bir uzantısı olarak mı biz de bunun bir parçası olmak istiyoruz? Gittiğimiz yerlerde yaşadığımız şey kendi gözümüzün gördüğü bir deneyim mi? Yoksa başkalarının bize hazırladığı bir rota mı?

Ve bütün bunlar olurken bıraktığımız etkinin gerçekten düşündüğümüz kadar küçük olup olmadığında sorgulamak gerekiyor belki de. Amacımız seyahati reddetmek ya da değersizleştirmek değil aslında. Ama seyahatin nasıl işlediğini, hangi sonuçlar yarattığını ve hangi yapılara bağlı olduğunu anlamadan kurulan bir söylemde eksik kalır diye düşünüyorum. Belki şöyle diyebiliriz, seyahat etmeye mecbur değiliz ya da en azından belki birazcık düşük beklentilerle kendimizi çok da dönüştüreceğini varsaymadan keyif seyahatleri yapmaya ve gittiğimiz yerlerde çok büyük beklentilere girmeden ve çok fazla çevresel tahribat yaratmadan belki de seyahat etmeye mecburuz diyebilirim.

Bu bölümü burada bitirelim. Bir sonraki bölümde başka bir mecburiyet hissine kafa atacağız. Görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)