
3.024 kelime · ~15 dk okuma
Vaktiyle bir televizyon programına denk gelmiştim. Anaokul uçağındaki çocuklara bir önceki kuşağa ait teknolojik cihazlar verip nasıl kullandıkları ve ne tepki verdiklerine bakıyorlardı. Aklımda iki örnek kalmış. Telefon ve fotoğraf makinesi.
Her iki cihaz da hayatımızdaki varlığını hala koruyor. Hatta geçmişe kıyasla ikisini de eskisinden çok daha fazla kullanıyoruz. Fakat hem onların forma hem de bizim onları kullanım tarzımız bugün apayrı bir noktada. 100 yaşında değilim ama sadece bu iki cihazla ilgili hatıralarım bile bazen bana yaşlanmışlık hissi veriyor.
Çok az kişinin sahip olduğu ve herkesin her şeyin çok azıyla yetinebildiği o yıllarda telefonda fotoğraf makinesi de şanslı ve onlarla mutlu olabilen bir azınlığa has ayrıcalıklardandı. Olayı sadece parayla da iyisi yoktu. Adını sıraya yazdırıp beklemek diye bir şey vardı. Sıra beklemek o döneme has mecburi bir erdemdi.
Şehir efsaneleri telefon sahibi olabilmek için başvuran ve senelerce bekleyen ailelerle veziriydi. Bir vakit, bir şekilde bizim de nihayet telefonumuz olmuştu. Telefon dediğimde masa üstünde duran, sabit ve kocaman bir cihazdı. Telsiz telefona bile daha seneler vardı.
Herkes her tür konuşmayı diğer herkesin karşısında, arasında, ortasında yapar. Her saniyesi yüksek bir bedene mal olduğu için de mümkün olduğunca kısa ve sadece gerekli şeyler için yapılırdı. Yani telefon ve bekleme ilişkisi sadece sahip olmayla da sınırlı değildi. Eğer yaşadığınız şehrin dışında biriyle konuşmanız gerekiyorsa, santral memurunu önce arayıp ona ulaşmak istediğiniz kişinin telefon numarasını söyler ve yine beklemeye başlardınız.
Normal bir günde ise birkaç saat içinde Bayram, seyran gibi herkesin herkese aradığı, görüşmelerin arttığı özel dönemlerde ise bazen çok daha uzun bir süre kulağınız telefon zilinde öylece, çaresizce, ümitle beklerdiniz. Fotoğraf çekme meselesi de bundan farklı değildi. Dijital makinelerden önce küçük bir ruloya sarımlı filmi makineye takar ve genellikle 36 hakkınız olan çekim işlemine başlardınız. Çünkü filmlerde sadece 36 kare vardı.
Ve 36 kareyi çekip filmi bitirince elinizde yine çevire çevire ruloyu geri sarar ve fotoğraf stüdyosunun yolunu tutardınız. Filmi görevliye teslim ettikten sonra böyle hepsinin güzel işte berrak çıktığını yanmadığını umarak yine beklemeye başlardınız. Dikkatinden kaçanlar için vurgulamak isterim. O dönemde çektiğiniz anda fotoğrafa bakmak diye bir ihtimal yoktu.
Bunun için fotoğrafçıya bıraktığınız filmin kimyasal bir işlemden geçirilip sonra kartlara basılıp size teslim edilmesini beklemek zorundaydınız. Tüm bu şartlar gereği aynen telefon konuşmaları gibi fotoğraf çekimi de sadece özel anlara hasta. Bu yüzden Bizden önceki kuşakların fotoğraflanan tüm hatıraları yani ömürleri hep bir topu birkaç ayakkabı kutusuna sığacak kadar az olurdu. Hiç vaktim yok başlıklı 85.
bölümümüzde G10 çelişkisinden bahsetmiştim. Sanayi devrimi sürecinde kömürün işlevinin ve veriminin artmasıyla onu daha fazla yerde kullanıp daha fazla tüketir hale getirdiğimizi anlatıyordum. Elle yazdığımız mektuplarla hayatımızı gayet güzel sürdürebilirken elektronik posta ve Whatsapp gibi şeylerin hayatımıza girmesiyle çok daha fazla yazışır hale gelmemiz gibi yani bambaşka bir faza geçiş. Çok daha az yazışarak yaşanabilen hayat, şimdi durmadan yazışarak dahi yürütülemez hale geldi.
beklemeyi ve sabretmeyi yaşayarak mecburen öğrenen kuşaklığım. O yüzden kendimi hep şanslı hissettim. İnternetin bile bağlı olunan değil, bir telefon numarası çevirerek bağlanılan ve iş bitince kapatılan dönemini biliyorum. Küçücük bir resim dosyasını ekranda görebilmek için dakikalarca beklediğimi hatırlıyorum.
Demek istediğim şu, kimse sabrımızı test etmeye kalkmasın. Bana bunları hatırlatan video deneye dönersek. Çocukların eline aldığı telefon ve kamerayı keşfetmesi dahi seyretmeye değer bir maceraydı. Bugünkü çocukların sözcük aznesinde bile olmayan ahizeyi ne yapacaklarını, ağızlarını nereye, kulaklarını nereye tutacaklarını kavramak için boğuşup durdular.
Çevirmeli tuş takımıyla nasıl arama yapacaklarını öğrenmek bile onları usandırmaya yetti. Sahi çevirmek Değil mi? Çevirmek. Numara çevirmek tabiri nereden geliyor sanıyordunuz işte oradan.
Numara çevirme. Telefonun ardından fotoğraf makinesine geçtiler. Çekecekleri şeye bakacakları bir dijital ekran olmaması çocuklar için fazlası yine garipti. Çektikten sonra fotoğrafı görememek hiçbirinin aklına yatmadı.
Böyle ifade etmemiş olsalar da hepsi birden anne babalarının zavallı, o biçare yaşam şartlarını üzererek deneyi tamamladı. Fakat bu tavır bir kusur da değildi. Çünkü o şartları yaşamış anne babaları da bugün artık en az onlar kadar sabırsızdı ve yine en az onlar kadar hataya, sürprizlere, öngörülmezliklere karşı tahammülsüzdü. İnsan bir organik oyun makinesiydi ve gördüğünden geri kalmayı asla kabullenemiyordu işte.
Peki bu bir kusur mu? Sahiden öyle mi? Yani ne kadarına sahip olduğumuzu bilmediğimiz bir zaman dilimi içine sığdırdığımız ömrümüzü bir şeylerin olmasını bekleyerek geçirmekten kaçınmak haksız bir beklenti mi? Her şeyin bizim dilediğimiz şekilde ya da bize sunulan plana sadık kalarak ilerlemesini istemek kibir ya da hadsizlik sayılır mı?
Bu soruların net bir yanıtı yok. Zira kimi zaman beklemek, beklenen şeyin anlamlı hale gelmesini sağlayan en önemli etken, yani usul bir odun ateşinin üstünde bir kil çömlekte ağır ağır saatlerce pişen yemeğin lezzetini mikrodalganın 30 saniyelik telaşıyla yakalayamıyor oluşumuz işte bu yüzden. Emin olun 3 gün içinde filmleri yıkayıp karta basacağını söyleyen fotoğrafçının bizi 10 gün bekletmesine o dönemde tahammül edemiyorduk. O bugüne has bir durum değil yani.
Sabah yazdırdığımız telefonu gece vaktine dek bağlamayan operatöre, O zamanlarda söyleniyorduk, bu zamana has değil. Kusursuzluk ve sabırsızlık bu çağı hastayla özetti. Parametrede de değişti sadece. Üstelik beklentilerimiz artık insanın biyolojik kapasitesinin çok ötesinde.
Buna yönelik tamamlayıcı ve destekleyici ürün ve hizmetler bile kendi başına apayrı bir orkestrasyon, bir koordinasyon gerektiriyor. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 90. bölümünde değişmiyor gibi görünen kusursuzluk kavramına, ona yönelik beklentilerimizin nasıl değiştiğine ve bizim hangi aşamada nasıl tatmin olabileceğimize bakıyoruz. Gelelim kavramlar sözlüğüne.
Tahmin edeceğiniz gibi birkaç sözcük var. Çok basit karşılıkları var. Çok sık duyuyoruz ama yine de bir altını çizmekte fayda var. Bunlardan birisi kusur, kusur.
Kulağınızda tınladığı üzere tahmin edeceğiniz gibi Arapçadan dilimize geçmiş bir sözcük. Eksiklik, noksanlık anlamına geliyor. Türkiye Kurumu sözlüğü de kusuru Bozukluk, elverişsiz durum, bilerek ya da bilmeyerek bir işi gereği gibi yapamamı olarak tanımlıyor. Bir de kabahat var.
İşte karıştırdığımız kısım bu. Mesela işte kusur ve kabahati birbirine karıştırıyoruz. İşte vakitle zaman gibi falan. Kabahat ne demek?
O da Arapçadan dilimize geçmiş. Kabahat de kötü ve çirkin olma ve kötü ve çirkin davranışta bulunma anlamına geliyor. Yani kabahat başka, kusur başka. Hata ise, o da Arapçadan dilimize geçmiş, yanlış, yanlışlık anlamına geliyor.
Yani bu... Kusur ile hata arasında çok belirgin bir fark var. Sadece onu vurgulamak adına bu tanımları sizlerle paylaşmak istedim. Kusur...
Eksiklik, noksanlık yani kendi doğası gereği eksik olan, noksan olan bir şeyi tanımlarken hata bilerek, isteyerek olmuş. Yani çok önemli bir vurguyu altını çizmek adına bu paylaşımı yaptım. Sözcükler kısmında kusur ve hata arasındaki fark, kusur, eksiklik ve noksanlık hata yanlış ve yanlışlıktan geliyor. İstemeyerek ya da bilmeyerek yapılanı tanımlıyor hata dediğimiz şey.
Yani kula has bir kavram. Kavranlar sözümüz de böyleydi. Kısaca program boyunca sıkça arayacağımız tabirleri yerine oturttuk. Girizgahta özetimizi de yaptık.
Şimdi gelin bu kusurlarla, kabahatlerle, hatalarla olan ilişkimize ve onlara neden bir türlü tahammül edemediğimize ve bu halimizi değiştirmek istiyorsak neler yapmamız gerektiğini. Hiç duymamış olsanız dahi muhtemelen internette bir videosu karşınıza çıkmıştır. Japon kültüründe çatlayan ya da kırılan seramikler çöpe atılmak yerine gümüş, altın ya da platin tozuyla bazen de özel bir reçine ile birleştiriliyor. Bunun bir ustası var, buna has ustalar var.
Sonunda o şey yeniden işlerlik kazanıyor ama Asla eskisi gibi de olmuyor. Çünkü dolgu ve kaynama için birleşim yerlerine uygulanan o malzeme yapıştırıcı doldurucu malzeme gayet belirgin bir kalınlıkta kendini gösterecek şekilde kullanılır. Onun vaktiyle kırılmış ve sonradan onarılmış olduğunu anlayabilmemiz içindir bu. Üstelik bu işleme tabi tutulan eşyalar ilk hallerinden daha da kıymetli hale gelir.
Çünkü bir ustanın eliyle ikinci defa can bulmuştur. Kintsugi olarak adlandırılan bu yöntem, Japonların kadim ve incelikli sanatlarından biri. Bir yanıyla kırılıp dağılmanın bir başka formun başlangıcı olduğunu gösteriyor. Diğer yanıyla iyileşme sürecindeki izlerin eşyayı eskisinden daha güçlü, hatta daha değerli hale getirdiğini hatırlatıyor.
Madem konuyu açtık, kendimce yeterince uzun bir süre yaşama fırsatı buldum ve sonrasında içine daha da düştüğüm Japonya'nın kültüründen bir ayrıntıyı daha aktarayım size hazır fırsat bulmuşken. Zen ustalarının en soğadı verdikleri çizimleri var. Böyle beyaz bir zemin üzerine kalın bir fırçayla çizilen ve tek bir siyah yuvarlaktan oluşan, iki fırça darbesiyle yapılan ve Japonca daire anlamına gelen ensoların en dikkat çekici özelliği neredeyse hiçbir zaman tam bir yuvarlak olmaması ve çoğu zaman dairenin uçlarının birbirine değmemesidir. Yani evreni, gücü, zarafeti ve aydınlanmayı temsil eden ensolar özünde kusurlu çizimlerdir.
Çünkü bu eksiklik bir başka bakış açısıyla güçte, zerafette, aydınlanmada ve evrende kusursuzluk aranmadığını, aranmaması gerektiğini temsil eder. Çay seremonisinden vazolara, tablolardan mimariye kadar kendini gösteren kusur, onlar için eksikliği değil, doğallığı, insana has olmayı ve derinliği temsil eder. Bugün Instagram filtrelerimize kadar sızmış kusursuzluk arayışımızın içinde ne kadar garip geliyor bunlar değil mi? Ama düşününce kendi içinde bir o kadar da tutarlı.
Kusursuzluk genellikle güzellik algısıyla özdeşleştirdiğimiz özelliklerden. Fakat ilginç bir şekilde bunun ölçülebilen bir yöntemi yok. M.Ö.
5. yüzyılda Pisagorcular bize ölümsüz bir kavrama hediye etmiş farkında olmadan. Matematiksel olarak 1,618 diye uzayıp giden bir sayı dizimini ile temsil edilen bir oran. Pisagor ve talebeleri doğadaki her tür uyumun ve güzelliğin sahip olduğu ortak bir payda olarak kabul etmiş onu.
Sonra Öklit biraz daha ete kemiğe büründürmüş ve nihayet 19. yüzyılda bu sihirli sayı dizimi Altın Orhan isimli alıp gerçek bir fenomene dönüşmüş. Herkes her şeyde bu altın oranın izini arar olmuş. Güzel yüzler, doğanın şekilleri, canlıların formları her şey bu oranla tanımlanır ve ölçülür olmuş.
Fakat ne ilginçtir, bu tanım bir yanıyla zihinleri zorlama bir kalıba hapsetmiş. Altın orana sahip olduğu söylenen pek çok şeklin, tasarımın ve canlının esasında bu oranla hiçbir ilgisi olmadığı ortaya çıkmış. Bir vakit bununla ilgili çok güzel ve ayrıntılı bir video izlemiştim. Onu bölüm notlarına ekliyorum.
Bakmayı ihmal etmeyin derim. Sadece altın oranla değil, tüm tasarım ve güzellik algılarımızla ilgili. Peki nedir o zaman bir şeyi iyi ve güzel yapan, bir şeyi kendi haliyle iyi ya da kötü olduğunu nasıl karar veriyoruz? Her şeyi bir kenara bırakın.
Gelin kendimizi düşünelim. Kendinizi hiç tanımadığınız birine nasıl anlatırdınız? Övgü, ilgi beklemeden, tüm kalbinize ve hiçbir hesap içermeden, sizi hiç görmemiş, hiç bilmemiş birine kendinizle ilgili bahsedeceğiniz ilk özellik ne olurdu? Lütfen bir düşünsenize şu an.
Çoğunlukla güzel yanlarınızdan, iyi huylarınızdan bahsedeceğinizi düşünebilirsiniz. Fakat araştırmalarda, deneylerde bunun tam tersinin yaşandığını gösteriyor. Seneler önce bir kozmetik markasının bol ödül alan ve çok etkilendiğim bir reklam kampanyası aklıma geldi. Denk gelmiş olabilirsiniz siz de.
Bu projede denek olarak seçilen bir grup kadın, Emniyet Teşkilatı'nın en uzman ressamıyla bir araya getirilmişti. Ressamın uzmanlığı, görgü tanıklarının ifadelerini dinleyerek suçları yakalayacak polislere dağıtılacak robot resimleri çizmekti. Denek kadınlardan bir perdenin arkasına geçip onları görmeden sadece dinleyen ressama kendilerini tarif etmeleri istenmişti. İşte kadınlar yüz özelliklerini anlatıyor, ressam da onları dinleyerek eksik kalan noktalar varsa soruyor ve dinlediği kadarıyla onların robot resmini çizerek mevzuyu tamamlıyordu.
İşi enteresan hale getiren deneyin ikinci safhasıydı. Bu sefer o kadınların yerine onların en yakın arkadaşları ya da onların çocukları çağrılıyor ve biraz önce denek olarak dinledikleri esas kişiyi yeniden tarif etmeleri isteniyordu. Robot ressam yine perde arkasında dinlediklerinden yola çıkarak aynı kadının bir de arkadaşlarının gözünden ağzından robot resmini çiziyordu tarife göre. En sonunda önce kendisini tarif eden ve ardından arkadaşları tarafından tarif edilen denekler ortaya çıkan o farklı robot resimlere bakmaları için de salona çağrılıyordu.
Karşılaştıkları tablo kelime anlamıyla dehşet verici sonuçlarla hepsini gözyaşlarına boğuyordu. Kendisini tarif edenler ressama hep burunlarındaki kemerden, gözaltı torbalarından, kaz ayaklarından, yanaklarındaki benlerden, dişlerindeki şekilsizliklerden, kilolarından yani sürekli kusurlarından bahsetmişti. Arkadaşları ya da çocukları ise tam aksine neredeyse bambaşka bir tarif yapmıştı. Daha da ilginci, hiçbiri o kişinin kendisine dair vurguladığı o kusurları ağzına bile almamıştı.
Ne beni, ne kazayağı, ne gözaltı torbası. Bu ayrıntılar sorulduğunda ise arkadaşları onların farkında bile olmadıklarını söylemişti. Bu basit ve çarpıcı örneği hayatımızın en ayrıntısına aktarmak mümkün. Kafamıza taktığımız dertler, bize has olan ve kusur belirdiğimiz ayrıntılar genellikle bizden başka neredeyse kimsenin farkında bile olmadığı şeyler.
Ve belki de bizim farkına bile varmadığımız hakiki kusurlarımız, böylesi bir deneyde arkadaşlarımızın karşısına çıkacak yetenekli robot resim uzmanlarını bekliyor. En güzel kıyafetini giyip, en sevdiği insanlarla bayram sofrasına oturan ve mutluluk içinde verdiği pozu elinde görebilmek için günler boyu bekleyenler, bugün telefon ekranında tıkladığı bir ikonun birkaç saniye geç açılmasına bile tahammül edemiyor. Telefonla konuşmak istediği akrabası için saatlerce bekleyenler, şimdi aradığı çağrı merkezinde bir dakika olsun beklerken küplere biniyor. Bir şeye sahip olmak için binbir zahmete girmiş kuşaklar dahi bugün sipariş ettiği ürüne ya da yemeğe ulaşmak için geçen dakikaları hayıflanıyor.
Yeni bir giysinin sadece terzilerin elinden çıkabildiği dönemlerde kıyafetlerimiz bedenlerimize, renkleri ve desenleri kişisel zevklerimize çok daha uyumluydu muhtemelen. Hatta eminim. Biz bu ayrıcalığımızı daha çeşitli renklerde, desende ve daha çok, daha seçenekli kıyafetlere sahip olma hakkıyla takas ettik. Yanlışı ya da doğrusunda değilim tabii ki bunun, yargılamıyorum.
İnsanın daha fazlasına yönelik ihtirası olmasa yaşam felç olurdu. Bir şeyi daha düşük maliyette daha çok ve daha verimli yapabilmek insanın varoluşundan gelen bir içgüdü. Biraz önce Ceva'nın asırlar önce vurguladığı çelişkisinden bahsettim. Aynı mantıkla düşününce, örneğin, daha hızlı internet erişimini, yapmak istediğimiz şeyleri bugünkü mevcut hızla yapamadığımız için değil, daha da hızlı bir internet altyapısı ile bugün hayal bile edemediğimiz şeyleri çok daha farklı bir şekilde yapma ihtimali doğacağı için istiyoruz.
Buna açgözlülük ya da doyumsuzluk demek mümkün mü? Düşünmek gerek değil gibime geliyor. Bu yüzden iş süreçlerinde gözden kaçanlara da tahammülümüz yok. Kontrol edilemediği, denetlenemediği için süreçleri aksatan ayrıntılara yönelik itirazımızın sebebi, esasen hepsinin bir çözüm olduğunu bilmekten kaynaklanıyor.
Yani bir işi düzgün yapabilen kişi ve kurumları gördüğümüzde bu ihtimal bizim, bizim şirketlerimizin de doğal sorumluluğuna ve bizim müşterilerimizin de yine doğal beklentisine dönüşüyor. İşini daha iyi, daha düşük maliyetli, daha verimli yani daha kontrollü yapabilmeyi kim arzulamaz? Ya da müşteriler böylesi yapılar varken diğerlerini tercih eder mi? Dolayısıyla ürün ve hizmetlerde kusursuzluk beklentisi asla bir kusur değil.
Teknolojik imkanlar sayesinde hizmete yönelik rekabet her kurumu her an tetikte tutmak zorunda. Ürün ve hizmetlerde kusursuzluk beklentisi elbette bir kusur değil. Teknolojik imkanlar sayesinde hizmete yönelik rekabet her kurumu her an tetikte tutmak zorunda. Esenlik, yığılmazlık, iyi olma hali, anda kalma gibi terimleri bu kadar çok duymamız kesinlikle bir tesadüf değil anlayacağınız.
Peki ne yapmalı? Haddini aşan yaşam rehberinin elbette bu konuda da söyleyecekleri var. Ama önce bu rekabeti göğüslemeye çalışan kurumlara yönelik bir tavsiye ile başlayalım. Ardından geçmişten bugüne derlediğim birbirinden ilginç kesitlerle bireylere yani bize düşen kısma odaklanalım.
Gündelik hayatımızda mikrodalganın 30 saniyesine tahammül edemezken rekabetin bu kadar sert olduğu bir yerde hiçbir şirket basit bir işlem için santral memurunu bekler gibi çağrı merkezi sırasında beklemek ya da bilişim departmandan gelecek raporu günlerce gözlemek istemiyor. Bu bölümün eşlikçisi One of a Business'ın yeni platformu Red Console işte tam da bu konuda modern sabırsızlığa ya da daha kibar tabiriyle hız arayışına kullanışlı bir yanıt veriyor. Biraz önce bahsini geçirdik. Eskiden bağlanmak için bir aracıya muhtaçtık.
Ama şimdi Vodafone Business Red Console hizmetiyle bu aracıları tamamen devreden çıkararak kontrolü self-service mantığıyla doğrudan size parmaklarınızın ucuna bırakıyor. Olayı sadece bir uygulama gibi de düşünmeyin. iş yapış şeklindeki o eski usül beklemeleri yok etme girişimi aslında. Örneğin Red Console ile şirketler artık mobil ve fiber internetlerine, sunucu ve siber güvenlik gibi teknoloji işlemlerine ait bütün detayları, faturalarını ve veri kullanımlarını tek ekranda, üstelik anlık olarak görebiliyor.
Peki yeni bir servis satın almak mı gerekiyor? Yoksa mevcut kapasitelerinin anında arttırılması mı lazım? Yeni bir çalışan başladığı işe onun için bir hat mı açılacak? Eskiden tüm bu süreçlerde bir talep açılır, onay beklenir, evrak işleriyle uğraşılırdı.
Şimdi ise tüm bu işlemleri platform üzerinden hızlıca tamamen online şekilde kendiniz gerçekleştirebiliyorsunuz. Siz de Vodafone Business müşterilerine sunulan bu ayrıcalıkların ayrıntılarını öğrenmek isterseniz Vodafone Business Red Console'a bir göz atın deriz. Ayrıntılar bölüm notlarında. Yanlış bilgiler verdiğimi sanmıyorum ama hiç şüphem yok.
Bu bölümü sunarken mutlaka cümle ya da vurgu hataları yapmışımdır. Her yayın sonrasında dinlerken illa böyle kulağımı tırmalayan bir şeyler buluyorum. Etrafımda dinleyen başkalarına soruyorum, dinletiyorum. Bazen tam o kısmı denk getiriyorum.
Duydun mu diyorum. Hiç fark etmedim diyorlar. İşte o zaman aklıma biraz önce aktardığım o robot ressamın kampanyası geliyor. Bu bölümleri bir yapay zeka botuna yazdırsaydım, kusursuz bir metin çıkarırdı oysa, değil mi?
Ama o metin ben olur muydum? Bilmiyorum. Yapay zeka, 90'lı yıllarda bir Türk genci olarak örneğin Japonya'da yaşamanın ne demek olduğunu bilir miydi? 90'lı yıllarda Japonya'da yaşamış bir Türk gencin için neyin ilginç, neyin enteresan olduğuna karar verebilir miydi?
Bilmiyorum. Üstelik ne ilginçtir, seslendirme yapan yapay zeka hizmetleri de insan gibi olabilmek için arada anlamsızca duraklıyor, ııı gibi sesler çıkarıyor. Hiç gereği olmadığı halde. Neden dersiniz?
Çünkü insan arada duraklayan, konuşmasının arasında bazen gereksiz sesler çıkaran bir varlık. Bu bir kusur mudur peki? Diksiyona odaklanan, kafayı diksiyona takmış profesyoneller için hiç şüphesiz öyledir. Ama çoğumuz için değil.
Hepsinin ötesinde kusurlar ve hataların tarih boyunca insanlığın en büyük hediyesi olduğunu kolayca unutuveriyoruz. İnsan hata yapmayan, her durumda her görevi harfiyen yerine getiren bir varlık olsaydı pek çok nimetten mahrum kalacaktık. Örneğin Alexander Fleming tatile giderken laboratuvarındaki kapları düzgünce kapatmayı unutmasaydı, döndüğünde her yana bulaşan küflerin bakterileri öldürdüğünü göremeyecek. Böylece penisinin denen mucizeyi keşfedemeyecektim.
Eğer Fleming, penisinin denen mucizeyi keşfedemeseydi, antibiyotik denen sihirli ilacı bulamayacak ve zatürreden, sinüzitten, bronşitten, orta kulak irtibından, sistitten, selülitten ya da diş hapselerimizden asla kurtulamayacaktık. Percy Spencer, radar sistemi üstünde çalıştığı laboratuvarında tutkun olduğu çikolatayı cebinde unutup laboratuvara girmeseydi, radyo dalgaları cebindeki çikolatayı eritmeseydi, dünya mikrodalga fırınla asla tanışmayacaktı. Güçlü bir yapışkan geliştirmek için deneyler yapan Spencer Silver, hatalı bir karışım sonucu, çok gevşek, kusurlu bir yapıştırıcı üretmeseydi, her köşemizi saran post-it not kağıtlarından mahrum kalacaktık. Annesinin her zamanki tembihini unutup ellerini yıkamadan sofraya oturmasaydı ve yine kabahattan sayılan şekilde yiyeceğinden ilk lokmayı eliyle ağzına götürmeseydi parmağındaki tatlı aromayı hiç fark edemeyecektim.
Laboratuvardaki deneyden parmaklarına yapışan o toz sonrasında sakarin adını alarak nice yiyeceğin ve içeceğin kalorisiz tatlandırıcısına dönüşemeyecektim. Örnekleri böyle uzatmak mümkün ama sanıyorum ana fikri anladınız. İnsan özünde kusurlu bir varlık. Bu yüzden insana has her şeyde kusurlu.
Hep öyleydi, hep öyle kalacak. Sanayi devrimiyle hayatımıza sızan, dijital çağda atmosfer gibi her yanımızı saran sistemler ise tam tersine kusursuzluğu, sürprizsizliği, öngörülebilirliği, tesadüflerden arınmışlığı vaat ediyor bize. Yaşadığımız sorun bu iki olgu arasındaki gelgitlerimizden ibaret. Belki de en doğrusu her iki tarafı da kendi haliyle kabul edebilmek.
Biraz önce verdiğimiz yemek siparişini robot bir kurye getirseydi muhtemelen hiç gecikmeyecektim. Ama o da, o kurye de bizim gibi insan ve yaşayabileceği bizim gibi binlerce aksilik var. İş arkadaşınız verdiğiniz görevi hakkıyla yerine getiremedi. Çünkü belki de hiç bilmediğiniz türden apayrı ve sahici bir dertle boğuşuyordu.
İnsanın insanlığını makinenin makineliğini kabul etmek bile başlangıç için yeterli olabilir gibime geliyor. İnsanın kusursuzlaşma adına çabasını takdir edebildiğimiz, hakkını verebildiğimiz sürece sebep olduğu her kabahate bir parça tahammülümüz olmalı. Kusursuzluk beklentimizi yazılımlara, donanımlara, makinelere ve otomatlara yönlendirmek çok daha akıllıca. Onların bizim gibi bahaneleri yok nasıl olsa.
İşte geldik bir bölümün daha sonuna. Bir kusur ettiysek affola.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.