
2.778 kelime · ~14 dk okuma
Psikolog Solomon Ash, 1951 yılında kendi adıyla anılacak ve tarihe geçecek bir sosyal deneyi yapar. Deneyin amacı, doğrusu gün gibi ortada olsa dahi insanların nasıl olup da yanlış tercihlere yöneldiklerini araştırmaktır. Deneyin katılımcıları bir odaya alınıp uzunca bir masaya dizilir ve görsel bir algı testi yapılır. Deneyin yürütücüsü rolündeki karakter deneklere sırasıyla bazı şekiller gösterir ve sırayla bu şekillere yönelik sorular sorar.
Şekillerin hepsi yan yana paralel olarak sıralanmış üç çubuktan oluşur ve her birinde her katılımcıya sırasıyla bu çizgilerden hangisi diğerlerinden daha uzun sorusu yöneltilir. Gösterilen şekiller yüksek zeka ya da keskin gözlem gücü gerektiren türden değildir. hepsi birbirinden belirgin şekilde farklı uzunluktadır. Yani kısa olan da uzun olan da son derece barizdir.
Soruyu soran kişi yanıtlara asla tepki vermez ya da emin misin gibi yorumlar yapmaz. Gel gelelim. Benzer her örnekteki gibi bu deneyde aslında bir çeşit tuzaktır. Soruların yöneltildiği gruptan sadece bir gerçek denektir.
Yanında oturan diğer herkes, deneyi yapan ekibin üyeleridir. Gerçek deneyin bundan elbette haberi yoktur. Başlangıçta tüm katılımcılar doğru yanıtlar verir. Deneyin basitliği de kurbanımızı epey rahatlatır.
Ancak önceden belirlenmiş soru ile birlikte işler karışmaya başlar. Sahti deneklerin hepsi gayet belirgin olan uzun çubuk yerine hep birlikte kısa olan çubuğu işaret etmeye başlar. Son sırada yer alan kurbanımız kendinden öncekilerin her yanıtıyla biraz daha afallar, şaşkınlık içinde sağa sola bakarak kendisine sıranın gelmesini bekler. ve o kaçınılmaz an geldiğinde biraz tereddüt etmekle birlikte öyle olmadığından emin olsa da uzun çubuk yerine diğerlerinin seçtiği kısa çubuğu işaret eder.
Üstelik bu tercih sonraki diğer tüm sorularda da aynen devam eder. Sahte denekler ortaklaşa hangi yanlış yanıtı verirse kurbanımız da aynı yanlış yanıtı tekrarlar. Daha da ilginci her seferinde o yanlış cevabı biraz daha kolay ve biraz daha rahat dinlendirir. Bu deney farklı deneklerle defalarca tekrarlanır.
Süreç hepsinde neredeyse tıpı tıpı aynı şekilde ilerler. Katılımcıların yüzde yetmiş beşi en az bir soruda mutlaka yanlış yanıtı vermektedir. En sonundaki değerlendirmede deneklere cevapları gösterilir ve o malum sorulara nedenle hatalı yanıt verdiği sorulur. Hepsinin karşılığı aşağı yukarı iki ana başlıkta toplanır.
İlki normatif etki sebebi nedir? Yanlış cevap veren kişi olmak istemedim. Göze batmamak için genele uydum. İkincisi ise bilgi etkisi olarak tanımlanır.
Herkes aynı şeyi söylediği için yanlış gördüğümü zannettim. Bir bildikleri vardır diyerek ben de onların kararını tekrarladım derler. Deneyim fikir babası ve yürütücüsü Solomon Ash yaşananları makalesinde şöyle özetler. Gerçeği gözlerinin önünden çekip alırsan kişi çoğunluğa sığınarak kendini güvende hissetmeye çalışır.
Ashe'in bu sözü bana hep çoğumuzun Aşk-ı Memnu eserinden aşina olduğumuz Halit Ziya Uşaklıgi'nin Mai ve Siyah romanında geçen bir cümlesini hatırlatır. Şöyle der. İnsanlar tuhaftır. Farklı bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar.
Kötü işler sahibi olanlara sorunuz. Hepsinde kendi kendilerine icat edilip özenle pekiştirilmiş sebeplere tesadüf edersiniz. Romanda Ahmet Şevki şöyle der. İnsan deli gibi bir bahane üretme yeteneğine sahiptir.
Özellikle de yanlış yaptığını biliyorsan. Uçaklı gelin bu satırları eşin deneyinden elli dört sene önce kaleme alınmış üstelik. Ne kadar çarpıcı değil mi? Elimizden telefonun, kulağımızdan kulaklığın eksik olmadığı bu çağda geçmişin kişisel muhasebesini yapma fırsatını bulmak zor.
Ama bir şekilde bu imkanı yaratırsanız kendinizi buna benzer bir ruh hali içinde bulacaksınız. Çok da eskilere gitmeye gerek yok. Hafızanızda yer eden, yanlış kararı verdiğiniz en yakın olayı hatırlamaya çalışın. Duru bir bakış ve savunma derdi taşımayan bir özel iştiriyle düşününce, o seçimi yaparken onun hatalı olduğunu bal gibi bildiğinizi göreceksiniz.
Üstelik kimi örneklerde tıpkı eş deneyindeki gibi bir durumda kaldığınızı fark edeceksiniz. Ne var ki biz de insanız ve mutlaka önce vicdanımızı susturacak bir sebep buluyoruz işte. Ama hemen üzülmeyin. En azından bugün ve şu an doğru bir tercih yaptınız.
Çünkü haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 91. bölümünde kimi zaman başımızı derde sokan, kimi zamansa mahcubiyete ve vicdan azabına dönüşen yanlış kararlarımızı neden ve nasıl verdiğimize bakıyoruz. Festi'nin soğuk kahveleri, sandviçleri, tatlıları kadar enfes hediyeleriyle Festi Hediye Festivali başladı. Siz de bu reklamı duyduğunuz anda rotanızı en yakın Opet'e çevirin.
Tek seferde 50 TL ve katları tutarında Festi alışverişi yapın. Her 50 TL için bir çekiliş hakkı kazanın. 1 Aralık 28 Şubat tarihleri arasında her ay yapılacak çekilişlerle Fiyat 600'ler, iPhone 17'ler, AirPods Pro 3'ler ve T-TEC Bluetooth hoparlörlerden birini kazanma şansı yakalayın. Çekilişe katılmak ve ayrıntılı bilgi almak için çekiliş.opep.com.tr'yi ziyaret edebilirsiniz.
Girişte paylaştığım eş deneyi topluluk baskısı, çoğunluğun yanılgısı ve yalnız kalma korkusuna dair üstüne çok konuşulacak unsurlar barındırıyor. Fakat ben konuyu aynı eksende tutarak biraz daha geniş çerçeveden bakmaya çalışacağım. Temel sorumuz şu. Hatalı kararlarımızda etki eden unsurlar nelerdir?
Temel sorunumuz ise şu. Bu sorunun kitle psikolojisinden ön yargılara, inanışlardan dışlanma korkusuna kadar dev bir yanıt kümesi var ve hepsine bir podcast yayınında değinmek neredeyse imkansız. Dolayısıyla ben resmin sadece ana hatlarını çizeceğim bu bölümde. Taramalar ve reklendirmeler de size kalacak.
Birkaç ek soruyla başlayalım. Herhangi bir gerekçeyle hayır dememizi gerektiren bir konuda nasıl oluyor da evet diyoruz? Sonrasında gelen eyvah ile bezeli pişmanlığımızla nasıl yüzleşebiliriz? Tüm bunların en başta engellemenin bir yolu, bir yöntemi var mıdır?
Şimdi gelin sırasıyla bakalım. Reddedemeyeceğimiz şeyleri, kabullenme halimizi Reçita tarzı tek bir gerekçeye bağlamak mümkün değil. Bunun zamana, zemine, duruma ve sonuçlara göre değişen birçok farklı sebebi olabilir. Ancak en yaygın sebep eş deneyinin sonuçlarında ortaya çıkan topluluk baskısı.
Toplulukların uyumu onu oluşturan bireylere her zaman güç ve onaylanmışlık duygusu verir. Örneğin hani Çok bahsettim ama tekrar edeyim, futbol ile zerre ilgim yok. Fakat arkadaş soruyla ya da şirket davetleriyle gittiğim her karşılaşmada, stadı birlikte gittiğimiz kişilerin içinden bambaşka varlıklar çıktığını gözlemliyorum. Falanca şirketin namlı, kudretli ve saygın yöneticisi bir anda yakası açılmadığı küfürlerle gırtlağındaki damarları şişirmeye başlıyor.
Onları seyrederken nihayetinde her sene tekrarlanacak bir karşılaşmayı değil de kıyamet gününün arefesinde oynanan insanlığın son maçına gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Ve her seferinde acaba bu 90 dakikanın onlar için gerçekten bu kadar önemli olup olmadığını merak ediyorum. Elbette ki değil. Hepsi de bunun farkında.
Benim bildiklerimi ve düşündüklerimi onların da bilip düşündüğünden eminim. Peki, galibiyetin sevincini ya da mağlubiyetin kederini bu kadar yüksekte yaşamalarının gerekçesi nedir? Maça gitmenin gerçek bir taraftar olmanın bunu gerektirme olması mı? Bir buçuk saatliğine hayatın diğer tüm meselelerinden kopabilme çabası mı?
Topluluk ruhuna kendini bırakıp normalde hiç yapmayacağı şeyleri yapabilmenin özgürlüğü mü? Belki hepsi, belki hiçbiri. Üstelik dünyanın dört bir yanında karşılaşmaları böyle aşırı uç tepkiler vermeden izleyen yüz milyonlarca taraftar da var. Dahası her iki tarafta birbirini garipsiyor değil mi?
Demek ki işin kesin, net bir kuralı, adabı da yok. Kim neyi nasıl görmüşse öyle devam ediyor işte. Nerede ve ne sebeple yaşanıyor olursa olsun toplumsal uyum hayatın en temel belirleyicisi. Bu sebeple linç vakaları da uzmanların üstünde en çok kafa yorduğu konulardan biri.
Toplumsal ölçekte bir günah keçisi belirlenir ve bir anda herkes dünyadaki tüm iyiliklerin koruyucusu ve kötülüklerin hak ettiği gazabın uygulayıcısı rolüne binir. Linç eylemlerine katılanların büyük çoğunluğu Öldürmeyi amaçladığı kişinin tam olarak neyle suçlandığını bilmez. Gerçekten suçlu olup olmadığı bilgisine de sahip değildir. Bir süre sonra olayın gerçek sebebi dilden dile aktarılırken olmadık şekillere bürünür, abartılır.
Hepsi bir yana, rince katılan herkes sahiden suçlu olsa bile cezasını vermenin kendisine düşmediğini bilir. Ama kitlesel öfkenin şehvetiyle kendini sürüye kaptırıverir. Bu gerçek hayatta da böyledir, sosyal ağlarda gördüğümüz vakalarda da. Vaktiyle bizim televizyonlarda da sıkça rastladığım kamera şakası programları vardı.
Artık yok nedense. Arkadaşımın yapımcısı olduğu bir örneğinde şaka ekibinden dört beş kişi sokak ortasında yine ekibin üyesi olan birini dövmeye başlıyordu. İzlerken çevreden birilerinin olaya müdahale edip onları ayıracağını sanıyordunuz ama tam aksine kısa bir şaşkınlık ve tereddüdün ardında herkes döven kalabalığın yanında saf tutup dayağa katılıyordu. Ve bu sonradan katılan bu gönüllü kötekçiler kamera şakası ekibinden çok daha fazla şehvetli olduğu için kurban olarak seçilmiş ekip üyesini fena halde hırpalıyor ve şaka hemen sonlandırılıyordu.
Program tarihi boyunca beni de, programın yapımcısı ve yönetmeni arkadaşımı da en çok şaşırtan şaka bu olmuştu. Sokakta yürürken, aklınızda hiçbir şey yokken, hiç tanımadığınız birini, sebebini bilmeden, sorgusuz sualsiz tekme tokat dövdüren mantıklı bir gerekçe olabilir mi dersiniz? Toplumsal uyum dediğimiz ve esasen her bireyden beklediğimiz tavrın işte böyle karanlık bir yüzü de var. Ve hemen her gün çevremizde nice örneğini görüyoruz.
Yanlış tercihlerimizin bir başka gerekçesi yeni yıl, yeni alışkanlıklar başlıklı 52. bölümümüzde değindiğimiz batık maliyet yanılgısı. Orjinal ismiyle Sunk Cost Fallacy. Yani bir şeye ayırdığımız emek zaman ya da sermayenin ondan vazgeçmemizi zorlaştırması.
Bu ilişkiye çok yatırım yaptım. Artık ayrılamam cümlesini söyleten de işte tam olarak budur. Aldığımız kararların bizi zora soktuğunu bilsek dahi vazgeçmek yerine artık geri dönmek çok düşük bir ihtimal diyerek mevcut durum içinde başka bir türden çözüm arayışına gireriz. Kendi tarihimizden bir örnekle biraz daha açıklayayım.
Belki daha kafanızda iyice anlanır. Osmanlı Devleti o zamanlar Doğu Akdeniz olarak anılan Ege Denizi'ndeki hakimiyetini pekiştirmek ve ticari yollardan edinilen gelirleri kendine aktarmak için o dönem Venediklilerin hakimiyetindeki Girit Adası'na 1648 yılında çıkarma yapardı. Hanya ve Resme kolelerini kolayca ele geçirir ama adanın fethinin tamamlanması için son bir adım kalmıştır. Kandiye Kalesi.
Osmanlı ordusu kaleyi kuşatır ancak kısa sürede Venedikli duvarcıların ve mühendislerin dönemin en modern ve en güçlü kalesini inşa ettiği ortaya çıkar. Durmaksızın patlayan topların gülleleri duvarları yıkamaz. Venedik Cumhuriyeti Osmanlı dolanmasını sürekli atlatarak silah, mühimmat ve gıda yardımıyla kaleyi tahkim etmeye devam eder. Meselemiz olmadığı için hani bu bölümde kısa kesip esas ayrıntılara geçeyim.
Bu kuşatma tam 21 yıl sürer. 21 yıl! Kendi topraklarında bir yandan Celal isyanları, diğer yandan Yeniçeri ayaklanmalarıyla mücadele eden Osmanlı, Girit'te takviyesiz kalır. Ama alınan dersler, yenilenen taktikler ve ordu da hayata geçen o dönemdeki yeniliklerin sonucunda 1669'da Kandiya Kalesi teslim olur ve Girit nihayet Osmanlı toprağına dönüşür.
21 yıl süren savaşta Osmanlı 90 bin, Venedik 30 bin asker kaybeder. Osmanlı tarihinin en uzun süreli kuşatmasının maliyeti ekonomisini yerle bir eder. Donanma ağır hasar alır, zayıflar, orduda isyanlar alır başını gider. Hikayenin devamı daha da hüzünlü ama konuyu anladınız.
Osmanlı bu kuşatmaya çok yatırım yapmıştı ve artık geri dönmek olmazdı. Üstelik geri dönmenin devletin güç algısını yerle bir etme ihtimali de az değildi. Ama hikayenin sonunu da eksik bırakmayalım. Girit defalarca el değiştirdikten sonra 1908'de Yunanistan'a katılır.
Şimdi bahsederken aklıma geldi. Girit'te Girit ezmesi diye bir şey yok sevgili dostlar. Ermenistan'da da Topik yok. Girit ezmesi Girit kökenli Anadolu halkının icadı.
Topik de yine bizim ahbariklerin ikisini de nasıl severim bahsedince nasıl canım çekti bir bilseniz. Şöyle bir yutkunalım. Neyse konuyu çok dağıttık. Gelin konumuza dönelim.
Yatırımlarınız Albayfix ile tek platformda. Siz de hemen Albayfix'i indirin, yurt içi ve yurt dışı hisse senetleri, canlı piyasa takibi, yatırım fonları işlemlerinizi tek bir uygulamadan gerçekleştirin. Detaylı bilgi için albaraka.com.tr
Yanlış kararlarımızdaki bir diğer etken, doğrulama yanlılığı olarak Türkçeleştirebileceğimiz confirmation bias. Bir başka deyiş de, çağımızın vebası. Doğrulama yanlılığı, inanmak istediğimiz kişi ya da olgaya yönelik tüm olumsuz bilgileri görmezden gelip, bizi ona inandıracak her tür bilgiye gözlerimizi, kulaklarımızı ve zihnimizi sonuna dek açmayı tanımlıyor. Türkiye'de siyasetten magazine, iş yaşamından bilimsel tartışmalara kadar hemen her alanında sayısız örneğin yaşadığımız durum yani.
Sevdiğiniz birinin sadece iyi yönlerine, sevmediğinizin ise sadece kötü yanlarına odaklanmanız, burcunuzun hep en güzel özelliklerini taşımanız, ıspanakta demir olduğunu sanmanız ya da kahvenin tansiyonu yükselttiğini zannetmeniz, uçakların havadan zehir püskürttüğüne ve dünyaya aslında insan görünümlü bir kertenkele ırkının yönettiğine inanabilmemiz işte tam da bu yüzden. Kimi psikiyatristlerin önümüze serdiği mürekkep lekelerine ya da kafanızı gökyüzüne çevirdiğinizde bulutlarda gördüğünüz şekillere bile yansıtabiliriz bu durumu. Ne görmek istiyorsak onu görüyor ve diğer her şeyi görmezden geliyoruz. Ne düşünmek istiyorsak onu destekleyecek kişilere dikkat kesilip diğer herkese kulaklarımızı tıkıyoruz.
Akılcı değerlendirmelerden kopmamıza yol açtığı için olumsuzluk olarak nitelendirebileceğimiz doğrulama yanlılığının bugünkü merkez üstü ise sosyal medya. Neye inanmak isterseniz, mutlaka onunla ilgili savunmalar yapan, ortaya bulgular, belgeler döken yüz binlerce takipçili uzmanlara rastlamanız mümkün. İstisnasız her fikrin dinlerken kulağa gayet makul gelen gerekçeleri ve anlatıcıları var. Böyle bir ortamda doğrulama yanlılığı tuzağına düşmemek imkansız gibi görünüyor.
Ama öyle değil elbette. Çaresine kapanışta değineceğiz merak etmeyin. Bizi doğru tercihler yapmaktan uzak tutan bir diğer gerekçe durum yanlılığı. Nasıl olursa olsun mevcut durumumuz yeni bir durumdan her zaman daha tercih edilesi gelir.
Elbiseyle doğrusuyla mevcut halimiz aynen ağız kokumuz gibi artık fark edemediğimiz kadar bizdendir çünkü. Değişim ise zordur. Bu yüzden hep aynı kuaföre gider, aynı yemekleri tercih eder, aynı rotayı takip ederek eve döner, aynı kıyafetleri kombinler dururuz. Yanlış bir karar vermek için ne kadar çok gerekçemiz var değil mi?
Notları derlerken ben de aynı hisse kapıldım. Peki, her tuhaf insan gibi vicdanımızı susturacak bu kadar geçerli bahanemiz varken, için için doğruya meynimiz neden? Hataya çıkan bunca yol varken, sırat-ı mustakim peşinde koşmamız neden? Çünkü bunca bahaneye rağmen bazen hemen, bazen de bir süre sonra hatamızı fark ediyor ve vicdani yükü altında eziliyoruz.
Böyle aferin cümleler ve terimlerle olmasa da bu bahaneleri az çok hepimiz biliyoruz. Fakat hiçbiri yüreğimizi serinletmeye yetmiyor. Çünkü ne olursa olsun herkes özünde kendince iyi ve doğru bir insan olmaya çabalıyor. En azından şu ana dek beni dinleyen sizler öylesiniz.
Bu bile başlangıç için fazlasıyla yeterli. Malum sorunun vakti geldi. Ne yapacağız? Fena bir şey yapmakta olduğumuzu hissedecek olursak vicdanımızı susturacak bir sebep bulmaktan, özenle pekiştirilmiş sebepler icat etmekten başka yapabileceğimiz bir şey var mı?
Elbette var. Size rehberlik edecek hadsiz tavsiyelerimi her zamanki gibi en sona sakladım. Bunca kusur, kabahat, hata ve yanlıştan söz etmenin zihninize ekeceği zehirli bir tohum var. Eylemsizlik.
Bütün bu anlattıklarım sizi hata yapmaktan korkar hale getirmesin sakın. Kusursuzluk arayışı başlıklı bir önceki bölümünde de değindiğim gibi insanlık hatalarına çok şey borçlu. Mesele onları öngörebilmek ya da yönetebilmek. Anlatmak istediğimi özetleyen bir güzel Amerikan atasözü var.
Diyor ki, beni bir kez kandırırsan bu senin kabahatindir. İki kez kandırırsansa benim. Umarım anlatabilmişimdir. Hatalı kararların binlerce romana, öyküye ve filme konu olmuş vicdani yükünü taşımak ve sonrasında gelen hesaplaşma sürecini yönetmek zor, biliyorum.
Dolayısıyla en kolay yöntem en başta doğru karar verebilmekti. Yani mesele yangını en az hasarla atlatmak için çabalamak yerine yangın çıkmadan önce tedbir almak. Bunun söylendiği kadar kolay olmadığını gayet iyi biliyorum. Yarım saattir de zaten neden olmadığını, neden kolay olmadığını anlatıyorum.
Yine de her şeye rağmen ilk adım için daha akıllıca bir strateji de yok. Korkarım, üzgünüm. Küçük ya da büyük, önemli ya da önemsiz her kararınızdan önce kendinize mutlaka bir düşünme payı bırakın. Gözlerinizi kapayın.
ve hayal etmeye çalışın. Bu sandığınızdan daha kolay ve inanın genellikle işe yarıyor. Hatayı baştan engelleme adına aklıma gelen bir başka yöntemi bir Silikon Vadisi ziyaretimde yanlış hatırlamıyorsam HP şirketinin genel merkezinde duymuştum. Kurumu ileride zora sokacak bir hatayı engellemek için şöyle basit bir formül bulmuşlardı.
Eğer tereddütte kalır ve karar veremezsen bir üstündeki yöneticiye dönüş. Türk mantığıyla bakınca çok güzel bir ipe un serme metodu gibi görünse de bu sistem gayet işe yarıyordu orada. Çünkü aynen kendi hayatımızdaki gibi bir şey tereddüt yaratıyorsa yüzde doksan dokuz yanlıştır. Kendimizi buna ikna etmek zor olabilir fakat başkasının hatasını bulmakta pek becerikliyizdir.
Ve hiçbir yönetici altındaki ekibin günahıyla cezalandırılmak istemez. Diyelim ki bir sebeple hatalı bir karar verdiniz ve bir şekilde yanlışınıza aydınız. İşte o an hatayı onarmak için olabilecek en iyi zaman dilimidir. Hatanızı o an derhal düzeltmeye çalışın.
Zaten böyle yaptığınızı ya da yapacağınızı düşünebilirsiniz. Hayır! Keşke öyle olsaydı. Batık maliyet mevzuunda da bahsettiğim gibi insan evladı hatasından dönmek ya da onu düzeltmek yerine ormana girdik bir kere.
Biraz daha ilerleyelim. Belki başka bir çıkış buluruz benzeri bir yöntemizlere. Oysa atasözünün de buyurduğu gibi zararın neresinden dönülse kardır. Ne kadar erken kurtulursak, o kadar iyidir.
Geçen hafta, Hollandalı yazar Herman Koh'un akşam yemeği romanından uyarlanan Bo Tongui Gajok adlı bir Güney Kore filmi izledim. Hatta sanıyorum bu bölümün ilhamını da o filmden aldım. Konumuzun bu... Hatadan erken dönme bağlama adına denk gelirseniz mutlaka mutlaka izle indirin ayrıntılarını ve fragmanını bölüm notlarına ekliyorum bakarsınız.
Ve son tavsiye başkalarının fikrine başvurmak veri havuzunu genişletmek adına gayet işe yarar bir yöntemdir. Biraz önce değindiğim doğrulama yanlılığı tuzağına düşmezsiniz ne alem. Sadece sizi destekleyenlere kulak verip caydırmaya çalışanlara sırt çevirmezsiniz. Daha da kötüsü, size her durumda onaylayacağını bildiğiniz kişilere danışmazsanız işiniz gerçekten kolay.
Tam bitirecekken aklıma Jorge Luis Borges'in 1941'de yazdığı Çatallanan Patikalar Bahçesi romanı, daha doğrusu öyküsü geldi. Birinci Dünya Savaşı'nda geçen öykünün baş karakteri Çinli Profesör Yu Sun aslında Almanlar adına çalışan bir casustur. Topladığı istihbaratı vermek için çok kısıtlı bir zamanı vardır ve İngiliz ajan Madden da peşindedir. Sonrasında her tercihiyle olaylar biraz daha çatallanır ve sonsuz olasılıklar ve paralel gerçeklikler içinde sonradan birçok çoklu evren öyküsünde ve filmine konu olacak şekilde ilerler.
Bilim dünyasında Borges Labirenti olarak da anılan bu kavrama ilham olan eserin ana fikri şudur. Her hareketimiz, her kararımız bir sonraki ve daha büyük hareketin ve kararın yolunu döşer. Kimi zaman doğrular yanlış, kimi zamansa yanlışlar doğru olarak görünür gözümüze. Daha büyük bir hataya sadece bir karar uzaktayız.
Pirincimiz basmati. Dolayısıyla pilavımız daha çok su kaldıracak türden ama eleman tefrikasına çevirmeye de gerek yok. Son sözüm şu olsun. Hayatta telafisi olmayan çok az hata vardır.
Siz yüreğinizi ferah tutun. Yatırımlarınız Albayfix ile tek platformda. Siz de hemen Albayfix'i indirin, yurt içi ve yurt dışı hisse senetleri, canlı piyasa takibi, yatırım fonları işlemlerinizi tek bir uygulamadan gerçekleştirin.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.