Podcast

Tarih Bile Yazsa Kimin Umurunda?

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Herkesin her şeyi dikkate alır gibi göründüğü fakat özünde neredeyse kimsenin hiçbir şeyi umursamadığı bu garip dönemin sebeplerine ve sonuçlarına bakıyoruz.



Bölüm Bağlantıları

Dan Sinker: The Who Cares Era.

The Chicago Sun-Times’ın sahte kitap tavsiyesi.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠⁠⁠⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠⁠⁠⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.420 kelime · ~12 dk okuma

Tanımlamaya kalkınca insan ve insanlık güncelden ve sahicilikten ne kadar uzaklaşıyor değil mi? Hepimizin zihninde her şey için karakteriz aldığımız kusursuz, yüce, ulu tanımlar var. İdealler, erdemler, daha neler neler. Koca koca, beylik beylik, mesnetsiz tanımlar.

Gel gelelim, yeterince tekrarlanan her tanım, tıpkı yeterince tekrarlanan her yalan gibi bir süre sonra sorgulamaya cüret dahi edinemeyen bir ön kabule dönüşüyor. Üstüne biraz kafa yorsak, yorulabilir kıvama gelecek ön yargılarımız düşünme hakkımız elimizden alındığı için ya da daha fenası düşünmek bize zahmetli geldiği için iyice taşlaşıp adeta bir puta dönüşüyor. Çok musert bir giriş oldu. Samutlaştırmak adına en sık duyduğumuz kalıplardan birine bakalım.

İnsan sosyal bir varlıktır. Bu cümle size ne ifade ediyor bilmiyorum. Ben insanın içgüdüsel olarak topluluklara ait olma arzusu taşıdığını anlıyorum. 8 milyara dayanan dünya nüfusunu düşününce topluluklardan uzak kalabilme imkanını en baştan kaybetmiş insanın başka bir seçeneği de yok gibi, üstelik modernleşmeyle birlikte kimseden yardım almadan tek başına yapabilecekleri gitgide azalan bireyin kendini toplumdan tamamen soyutlaması teknik olarak da mümkün değil.

Transkriptin tamamını oku

Hayatta kalmak için her zaman ötekilere muhtacız. Yaşamın bütünü birilerinin bir başkasının zamanını alması ya da kendi zamanını ona satmasından ibaret. Araya para adlı ortak bir takas birimi girdiği için esas çabanın zaman uğruna verildiğini kolayca unutuveriyoruz. Yememiz için, içeceğimiz, kılığımız, kıyafetimiz, temizliğimiz, düzenimiz, kısacası neredeyse her şey için bir başkasına ihtiyacımız var.

Tek başımıza başardıklarımız dahi diğerleri tarafından takdir edilmedikçe yüreğimizi ferahlatmıyor. Fakat ötekine duyduğumuz ihtiyacın da bir bedeli var. Yükte de, pahada da hayli ağır türden bir bedel üstelik. Ofis dili ve edebiyatına aşina olanlar için meşhur bir kalıp vardır.

Bir işi çözmek istemiyorsan, bir komisyon kur ve işi ona havale et. Yaşanan tüm örnekler bize bu sözün doğruluğunu hatırlatır. Oysa bir sorumluluk üstlenmiş her komisyon çoğunlukla o konuyu çözebilme niyetiyle işe koyulur. Fakat ne kadar uzman barındırırsa barındırsın, ne kadar iyi niyetli olursa olsun komisyonların bir konuyu çözdüğü nadiren görünmüştür.

Çünkü komisyonun varlığı, bir konuyla ilgili sorumluluk alması gereken esas kişilerin bu yükü sırtından atma ya da en kibar tabirle sorumluluğu dağıtma çabasıdır. Bir yetkilinin tek başına kolaylıkla çözebileceği meseleler topluluklara havale edilerek kimliksizleştirilir. Hatanın ve sevabın tam olarak kime, hangi üyeye ait olduğu soluklaşır. Bunun bilincindeki her komisyon üyesi de hızla vasatlaşır.

Beş parlak zihnin bir araya geldiği bir topluluktan bir tanesinin kapasitesine denk bir sonuç bile çıkmaması bu yüzdendir. Çünkü topluluğun ruhu uymaya. uygulamaya ve yargılamaya meyillidir. Düzeni kuran ya da bozansa her zaman bireylerdir.

Bir yandan kendi değerlerimize, önceliklerimize, duygu ve düşüncelerimize uygun bir yaşam sürmek istiyoruz. Diğer yandan aynı hislere sahip olmakla birlikte bir araya gelince tuhaf bir ruh haline bürünen toplum ile uyumlanma derdine düşüyoruz. Bu dev çelişki kaçınılmaz mı peki? Hayatı kendi kolektif akışına mı bırakmalı?

Yoksa benliğimizi var edebilmek için mücadeleye devam mı etmeli? Ötekilerin varlığı bizim hayatımızda ne kadar yer kaplamalı? Öteki sahiden umursanacak kadar önemli mi? Daha da önemlisi, öteki gerçekten sandığımız kadar umursuyor mu bizi?

biraz daha zorlaştırıp kendimize bakalım. Biz, sahiden herhangi bir şeyi zannettiğimiz kadar önemsiyor, umursuyor muyuz? Adli Neşan Yaşam Rehberi'nin 92. bölümünde herkesin her şeyi dikkate alır gibi göründüğü fakat özünde neredeyse kimsenin hiçbir şeyi umursamadığı bu garip dönemin sebeplerine ve sonuçlarına bakıyoruz.

Bana bu bölümü ihamını veren yazı ve onun yazarıyla başlayalım isterseniz. Dan Sinker bir gazetecim. Aynı zamanda bir podcast yayıncısı. Fikirlerini ve faaliyetlerini takdirle izlediğim bir meslektaşım anlayacağınız.

Aylar önce blogunda bağlantısını bölüm notlarında paylaştığım bir yazıyı yazdı. İşlediği konu benim de haberlerden takip ettiğim bir meseleydi fakat onun üstüne kattığı fikir hiç aklıma gelmeyen bir yaklaşımdı. Daha doğrusu içten içe düşünüp bir türlü kavramsallaştıramadığım türdendi. Amerika Birleşik Devletleri'nin saygın gazetelerinden The Chicago Sun-Times, 18 Mayıs tarihli sayısında 2025'in yaz sezonunda okunacak kitaplardan oluşan bir tavsiye listesi yayınlamıştı.

Fakat iki gün sonra bir okuyucu bu listenin aslında hiç var olmayan kitaplar içerdiğini fark etmiş ve sosyal medya hesabını da paylaşmıştı. Sonrasında olanları tahmin edersiniz. Bir anda herkes kendi hesaplarında bunu paylaşmaya başladı. Birçok kitap eleştirmeni, gazeteyi ve listenin yazarını yerden yere vuran yazılar yazdım.

Bir gazete ve onun yazarı yapay zeka ile bir içerik üretmiş, fakat onu kontrol etme derdine dahi düşmemişti. İşi bunu kontrol etmek olan editör de benzer şekilde topa gelişine vurup yazıyı yayınlamıştı. Okuyucular okumuş, belki bazı kitapçılar bunlara bolca sipariş gelir şimdi diye çaresizce o olmayan kitapların peşine düşmüştü. Ve ne acıdır ki Rachel King adlı bir yazar bu olayı ortaya çıkarıp paylaşıncaya kadar yani iki koca gün boyunca kimse bunun farkına bile varmamıştı.

Kısa süre sonra herkesin üstünde tepindiği bu vakanın suları duruldu ve o meşhur final yaşandı. Hiçbir şey olmadı. Belki kafanızda ne olmalıydı ki diye bir soru belirmiş olabilir. Buna benim verecek bazı yanıtlarım var ama hiçbiri hiçbir şey türü değil.

Peki neden hiçbir şey olmamıştı? Çünkü Dan Sinker'ın tabiriyle bu çağ kimin umurunda çağıydı? Tam olarak ne zaman, nasıl ve nereden başladı bilemiyorum. Fakat kimsenin tam olarak hiçbir şeyi umursamadığı bir dönemi yaşıyoruz.

Ne almış, ne alacak yani gibi tepkileri hiç olmadığı kadar duymamız boşuna değil, tesadüf değil herhalde. Bu dönemin ruhu ruhsuzluğa dönüşmüş gibi. İnsanı ve insanlığı temsil eden kültür, sonsuz sayıdaki altkültür sayesinde soluk, belirsiz, tanımsız, kişiliksiz bir hal aldı. Sadece geçtiğimiz ay ve sadece Türkiye sınırları içinde yaşadıklarımızı hatırlamaya çalışın.

Eminim çoğunu unuttunuz bile. Siyasi, ekonomik, magaziner, toplumsal, hangi pencereden bakarsanız bakın, kabullenmeyi geçtim. Algılaması bile güç. Sayısız olaya şahit olduk.

Peki ne oldu? Sosyal medyada söylendik. Birkaç televizyon ve YouTube kanalında konuşuldu ve bir sonrakine, sıradakine geçtik. Bunun bir alternatifi vardı elbet.

Fakat sormamız gereken asıl soru şu. Başka türlüsü mümkün müydü? Üzgünüm ama hayır değildi. Yaşama mevcut koşulları artık algılayabileceğimiz, üstüne düşünebileceğimiz, dolayısıyla umursayabileceğimiz boyutu çoktan aştı.

Bunun neden kaçınılmaz olduğunu iki örnekle açıklamaya çalışayım. 2003 yılında kaybettiğimiz Amerikalı medya kuramcısı ve kültür eleştirmeni Neil Post'un fikirlerinden en çok etkilendiğim isimlerin başında geliyor. Onun 1992 yılında yayınladığı Teknopoli kitabı da fırsat bulduğum her an evire çevire yeniden tekrar tekrar okuduğum eserlerden. Kültürün Teknolojiye Teslim Oluşu alt başlıklı kitabı internet öncesinde yazılmıştı.

Yine de insanlığın iletişim ekseninde şekillenen dünyasında bugün dahi hala anlamını koruyor. Boston'un kitabın en başında aktardığı bir anekdotta bugün yaşadığımız düzenli puştlarının aslında ne kadar eskiye dayandığını hatırlatıyordu bize. Samuel Morse telgrafı icat ettikten sonra 1844 yılında Baltimore'la Washington arasında ilk hattı çeken ve ilk telgraf mesajını Amerikan Kongresi'ne yollar. Mesajın içeriği çok manidardır.

Tanrı ne yarattı? Postman aynı bölümde hayatımı en çok şekillendiren bir başka düşünürün, bir yazarın, Henry David Thoreau'nun telgrafla ilgili ünlü sözünü hatırlatır. Mayne ile Texas arasında telgraf hattı kurmak için acele ediyoruz ama Mayne'in Texas'a söyleyecek kayda değer bir şeyi yok. İşte bu iki küçük tespit esasında dev bir labirintin yol haritası.

Telgrafın icadı ile birlikte daha kolay ve daha hızlı iletişim kurabilir hale geldik. Fakat bu bizi iletişim kurmak için değil, iletişim kurabiliyor olmak için iletişim kurar hale getirirdi. Bilgi daha hızlı dolaşır hale gelince, bilginin kendisinden çok onun hızı belirleyici oldu. Bilginin bir anda artmasıyla oluşan malumat bombardımanı hepimizi serseme çevirdi.

Henry David Thoreau'nun sözleriyle yorumlayacak olursak, Maine eyaletinde yaşayan biri, Texas eyaletindeki birine gerçekten söylemesi gereken bir şey olduğu için değil, yalnızca söyleyebilir olduğu için bir şeyler aktarmaya başladı. Bunun bugünkü yansımalarını siz de WhatsApp ya da Telegram gruplarına bakarak görebilirsiniz. İşte bu yüzden bilgi önce zaman ve mekandan sonra da bağlamından koptu. Herhangi bir şeye, bir metaya dönüştü.

İnternetle birlikte olayın nereye vardığı hepimizin de malumu. Yaşadığımız şey esasen telgrafın icadı ile yaşanan dönüşümden çok da farklı sayılmaz. Şu an hepimiz sosyal medya ve özel mesaj gruplarımız sayesinde normalde asla haberimiz olmayacak olaylar, asla tanımayacağımız insanlar ve asla şahit olamayacağımız hallere maruz kalıyoruz. Üstelik bu malumat havuzunun çeperi yaşadığımız ülkelerle de sınırlı değil.

Karayip denizlerindeki gerilimde, Kayseri'deki bir cinayette aynı hızda, aynı anda ve aynı formatta karşımıza çıkıyor. Benim gibi işi profesyonel anlamda gündemi takip etmek olmayan herhangi biri için bu yük taşınabilir cinsten değil. Taşınacak boyuta indirgeyecek, süzme, ayıklama süreci bile çoğumuzun vakit ayıramayacağı kadar çetrefin. Peki sonuç?

Nedir sonuç? Sonuç kaçınılmaz bir umursamama hali. Moda defilesinden kafa kesmeye kadar her şeyin Twitter, Instagram ya da TikTok'ta birkaç sanelik videoları dönüştüğü ve hiçbir bağlam içermeden her kaydırmayla önümüzden akıp gittiği bir düzende herhangi birinin Herhangi bir şeyi sahiden umursamasını beklemek en hafifinden haksızlık olur, değil mi? Özetle, Neil Postman'ın tabiriyle teknolojiye teslim olan kültürün genetik kodu umursamamayı gerektiriyor.

Çünkü zihinlerimiz şu an maruz kaldığımız yükü işleyebilecek düzeyde değil. Hiçbir zaman da olmadı. Ama biz teknolojinin sonsuzluğa kadar ölçeklenebilen doğasının onu yaratan bizlerde de olduğunu sandık. Görüyoruz ki yanıldık.

Öyle değilmiş. O yüzden hiçbir şeyin sevinci ya da kederi 24 saatlik storylerle aşık atamıyor. Tam bir şeye yoğunlaşmışken, gündeme gelen bambaşka bir olayla bambaşka bir curcunanın içerisine yuvarlanıveriyoruz. Bu çağda kimseden repost ya da like düğmesine basmanın ötesinde bir beklentimiz olmamalı.

Acı ama gerçek bu sanırım. Bu düzenin bir diğer yan etkisi ise bir vesileyle hepinizin kulağına çalınmış olduğunu düşündüğüm merhamet yorgunluğu. Terim'in kendisi derdini gayet iyi anlatıyor fakat... Yine de usulen bahsetmiş olayım.

Merhamet yorgunluğu, durmaksızın, travmatik, acı ve dehşet dolu haberlere maruz kalan kişilerde görünen umursamazlığı ve duygusal duyarsızlaşmayı temsil ediyor. Karun'un fikir babası psikolog Charles Fingly. İlginç de bir ayrıntıyı paylaşmak gerek. Figre'yi 1992 yılında bu terimi dünyaya armağan ederken gözlemlerine dört meslek grubu üstüne kurmuş.

Sağlık çalışanları... Sosyal hizmet uzmanları, afet gönüllüleri ve benim gibi gazeteciler. İşlerinin rutini olarak durmaksızın acı, vahşet, dehşet ve travmalara maruz kaldıkları için bu meslek grubundaki empati kaybı, yardım etme isteğindeki gerileme, duygusal tükenme, olaylara karşı donukluk ve kayıtsızlık gibi bir dizi anomali Figli'nin dikkatini çekmiş. Merhamet yorgunluğunun kökeninde sınırlı duygu rezervimiz yatıyor.

Şahsen yaşamadım ama eminim hemen her tıp öğrencisinin kadavra ile ilk karşılaşması ürpertici olmuştur. Bir cerrahın ya da acil servis nöbetçisi pratisyenin de kanlar fışkıran bir atar damarla ilk karşılaşmasının çok da rahat geçtiğini sanmıyorum. Ama ya sonra, ya sonra günü ölü yıkamakla geçen bir gazsal için cesedin sıra dışılığından söz edebilir miyiz? Ya da elinde testereyle gün boyu ceset yaran, organ ayıklayan bir otopsi memuru için?

Bir adliye muhabirine mahkeme koridorunda yaşanan kanlı bıçaklı bir kavga ilginç gelebilir mi? Gelse dahi kaç defa gelir? İşte bugün hepimiz biraz cerrah, biraz afet gönüllüsü ve bir miktar gazeteciyiz. Üstelik hepsine o mesleklerin profesyonellerinden farklı olarak güvenli ve steril ekranlarımızdan dahil oluyoruz.

Şahit olduklarımız ilk başta içimizi acıtıyor. Yüreğimiz, vicdanımız kaldırmıyor, evet. Yeterince önemseyip, umursayarak WhatsApp grubuna da yolladığımız oluyor. Ama sonra geçiyor işte.

Hepsi alabildiğine sıradanlaşıyor. 1923 tarihli Türkçülüğün Esasları kitabında Ziya Gökalp savaşlar, modernleşme sancıları, ekonomik şartlar ve toplumsal travmalarla sersemlemiş halkı tanımlarken, bireyin duygu dünyasının körelmesi gibi bir ifade kullanır. Yaşadığımız tam da bu işte. Fakat kederlenmeyin hemen.

Çünkü empati yorgunluğu esasen bizim savunma mekanizmamız. Olmasaydı hiçbirimiz akıl sağlığımızı koruyamazdık. Yani hem umursamama hem de merhametten bitap düşme hali gayet insani. Doğal.

Hem de faydalı. Yine de bir parça suçluluk duygusu yarattığı da kesin. Çünkü bu bahanelere sığınıp, her türlü insani duygudan arınmış bir sosyopata dönüşmek de gayet mümkün. Kimseyi ve hiçbir şeyi umursamadan, empati kurmadan yaşanan bir hayatında savunulacak bir yanı yok gibi şüphesiz.

Peki, bir ortası yok mu bu işin? Elbette var. Fakat ona geçmeden önce bu fikri inşaatın son kolonunu bir dikmek istiyorum. Dikkat ederseniz şu ana dek konuyu hep kendimizi merkeze alarak işledim.

Yani özünde özne hep bizdik ve etrafımızda maruz kaldığımız olaylara karşı verdiğimiz ya da vermediğimiz tepkileri inceledik. Oysa madalyonun diğer yüzünde bu düzenin bize batan iğnesi var. Umursanmamak. Bu olgu başlı başına ayrı bir bölüm konusu da olabilirdi ama tam da bu bağlamda anmak çok daha doğru olacak galiba.

Umursamanın, empati kurmanın, merhamet etmenin, başkalarının sevinciyle mutlu olup derdiyle üzülmenin nasıl ve neden zorlaştığını sebep ve sonuç ilişkileriyle anlattım. Ama gayet iyi biliyoruz ki bunlar aynı zamanda bizim gibi sosyal varlıkların en doğal ihtiyaçları. Derdimizle dertlenip, sevincimizle mutlu olmayacaklarsa, parçası olduğumuz, toplumdaki rolümüz, işlevimiz ya da ondan beklentimiz nedir? Daha da özetle umursanmadığımız bir toplumun parçası nasıl olabiliriz?

Böyle bir düzende sosyalleşmeyi sağlayacak unsur tam olarak nedir? İşte bu da yine sıkça duymaya başladığınız kalabalıklar içinde yalnızlık meselesinin özünü oluşturuyor. Bugün dünya nüfusunun neredeyse yüzde seksini şehirlerde yaşıyor. Şehirler tarihte hiç olmadığı kadar kalabalık.

Hem fiziken hem de dijital olarak şimdiye dek hiçbir insanın olmadığı kadar çok sayıda insanla haşırlaşırız. Ve tüm bu somut gerçeklere rağmen aynı zamanda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yalnızız. Umursamanın yitirildiği bir dönemde umursanma da yersiz bir beklenti şüphesiz. Her birimiz ortak hikayesini kaybetmiş bir büyük yığının tanımsız, belirsiz parçalarıyız nihayetinde.

Yani ne olacağı da... Belki de bir şeyler olabilir. Bilgi yorgunluğu kapsamına girmeyecekse söz verdiğim gibi ona da kapanış bölümünde bakalım isterseniz. Haddini aşan yaşam rehberinin iki iddiası var.

Hadsiz olmak ve rehberlik etmek. Hadsizliğimizi ziyadesiyle yaptık biraz önce. Sıra geldi rehberliğe. Yalnızlığı Allah'a mahsus kılmışız.

Boşuna da değil. Zira bir başına var olmak mümkünse de hem yaşadığımızı hissetmek hem de yaşama yönelik çabamızın onayını alıp içimizi ferahlatmak için illa ötekilere muhtacız. Gel gelelim, ötekiler de aynen bizim gibi binbir dertle boğuşuyor ve bizimle uğraşamayacak kadar meşgul. Sıradan bir Türk'ün ekonomiden siyasete, spordan magazine bir haftada maruz kaldığı bilgi bombardımanı, dünyanın kalan kesimindekilerin ömrü boyunca şahit olduklarının toplamını bile aşabilir.

Tüm bunlardan haberdar olmak, bunlar hakkında bir şeyler düşünmek size iyi geliyorsa, sorun yok. Aynen devam. Ama iyi gelmiyorsa, atacağınız ilk adım zihninizde canlanmış olmalı. Ayıklama yapmak.

Mesela evinizde televizyon ya da radyo sahiden sürekli açık durmak zorunda mı? Evin içinde bir ses olsun canım, ne olacak bahanesi çok yaygın, duyuyorum. Ama o ses evde yankılanmakla kalmıyor, beyninize de ulaşıyor bir şekilde. Boş kaldığınız her an gözünüzü telefon ekranına dikmeniz şart mı?

Hadi onu geçtik, tamam. Sosyal ağlarda o kadar fazla kişiyi takip etmeniz cidden gerekli mi sizce? Bir sayın bakalım. Her şeyi bilmemizin, her konu hakkında fikir sahibi olmamızın mümkün olduğu bu ortamda ne yapacağız?

Belki de ilk adım, anlamı ya da amacıyla bağı kopmuş her tür bilgiden uzak durmaya çalışmak olabilir. Çünkü insanı ehsiz kılan şey söz değil, manadır. Ve sınırsız bilgi yalnızca sınırsız cehalet üretir. Hem bu kadar fazla şeye maruz kalmayı istemek, hem de sorumluluk, empati ve umursama gibi hisler beslemeye çalışmak en başta kendimize haksızlık olacaktır.

Üstelik bu çaba tüm faydasızlığına rağmen sizde sahte de olsa bir şeyleri umursuyormuş hissi yaratacağı için zamanla vazgeçilmez bir refleksi de dönüşebilir. Daha yalın bir ifadeyle dahil olduğunuz ve zihninizi açtığınız bunca şeye sahici bir faydanız dokunuyor mu? Düşünün. Ya da onlar hakkında malumat sahibi olmak size gerçekten iyi geliyor mu?

Taşıyamayacağımız yükleri sırtlamaya çalışıp güç tüketmek, umut yitirmek yerine taşıyabileceğimiz kısmıyla yetinmek çok mu zor geliyor? Sormaya dilim varmıyor ama yoksa taşımaya çalışmanın kederi taşımanın kendisinden daha mı kolay, daha mı tercih edilebilir geliyor bize? Burcu Tatlıses'in satırlarındaki gibi çok ağladık diye sevdiğimiz o filmi yine yeni baştan izlemek gibi bir şey mi hayat acaba? Bu sohbetleri böyle çok daha uzatmak mümkün ama sanıyorum herkes nasibine, kısmetine düşeni fazlasıyla aldı.

Daha da ötesi zaman ve zihin israfı yaratıp merhamet yorgunluğunu tetikleyebilir. Umursayıp dinleyen herkese teşekkürler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)