Podcast

yaşlanmak ve okuduğum yeni kitap

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir dinazorun anıları.



Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.705 kelime · ~19 dk okuma

Bir süredir podcast gelmiyordu. Bana bir sürü insan mesaj atıyordu Instagram'dan. Ya da yorumlara yazıyordu işte bir şey koyduğumda podcast nerede, podcast nerede diye. Tamam, şimdi koydum.

Ve fark edeceksiniz ki podcast o kadar da önemli değilmiş yani. O kadar istediniz istediniz. Şimdi karşınızdayım. Ve aslında boşuna bir uğraş verdiğinizin... Bir şeyi çok isteyip sonra o şeyi elde ettiğinizde yaşanan üzüntü...

Bu kadar çaba harcadığınıza değdi mi? Kimse çaba harcamıyordu yani 3 saniye yorum atıyordu. Şaka yaptım. Mighty Neden diye bir kitap var bu arada bununla ilgili.

Transkriptin tamamını oku

Bir tane çocuk var. Bu çocuk bir kıza aşık oluyor. Ama kız böyle bourgeois, okumuş, görmüş, geçirmiş, havalı bir aileden gelen bir kız. Çocuksa daha çok işçi.

Ve yani bu kızla beraber olabilmek için, kendi kafasında kızla aynı seviyeye çıkmak için... ...deli gibi kitap okuyor, deli gibi çalışıyor, bir şeyler yapıyor ve kitap bundan sonrasını anlatıyor. Hani buna değdi mi diye.

Ve tabii ki kitabın sonunda değdiğini öğreniyoruz. Hayır. Bakalım ne öğreniyoruz. Okuyabilirsiniz.

Martine'den bayağı güzel bir kitap. Ben okuduğumda bayağı sevmiştim. Konuşanlar programını yapan Hasan Cankaya'nın da... ...Instagram'da geçen bir videosunu gördüm.

Onu öneriyordu. Aynen. O da ben de öneriyoruz. Niye podcast yoktu diye kısaca açıklamak gerekirse taşınıyordum.

Ve benim arabam yok. Arkadaşımın arabasına böyle bir şeyler koyup götürüyorduk. Ve mesela üç arkadaş beraber eşya taşıyorduk. Arabaya da üç kişi biniyordu.

Zaten iki bavulluk yer kalıyorum. O yüzden böyle ben, arkadaşım, Ömer'le böyle on kere falan gidip geldik, eşya taşıdık falan. Sonra işte bir ara annem olaya el koydu. Böyle kendi mahallesinde birinin minibüsüm ne varmış.

Böyle minibüs de geldi bir anda, her şeyi topladı. Yoksa benim taşınmam 3 yıl falan sürecekti. Onun dışında da birkaç işim vardı yani. Stranger Things oyuncularıyla röportaj yaptım.

Yani hem taşınıyordum hem de bir anda böyle normalde hiç olmadığı kadar işim çıktığı için. Gerçi podcast da benim işim yani. Ama öyle şeyler oldu yani gerçekten. Şimdi bu bölüm, şu an podcast yapıyorum.

Geri döndüm. Bu bölümde şey konuşmak istiyorum. Mina Urgan diye bir yazar var. Kendisinin Bir Dinozorun Anıları diye bir kitabı var, onu okudum.

Ve bu kitabı konuşmak istiyorum çünkü çok ilginç bir kitaptı. Bu podcastta daha önce sizlere Anthony Bourdain'den ve Anthony Bourdain'in kitabından bahsetmiştim. Bilmeyenler için Anthony Bourdain bir şef. Sonra kitap yazıyor yemekle alakalı, görüşlerini anlattı.

Ve bu kitap bir anda çok tutuyor. Kitabın adı Mutfak Sırları, İngilizcesi Kitchen Confidential. Sonra bu adam bir anda ünlü oluyor işte normal bir şefken, kitap yazdıktan sonra kitapta da böyle aşırı dürüst bir şekilde her şeyden bahsediyor. Dünya ile ilgili görüşlerinden, kendi yaşadığı sıkıntılardan, bazı bağımlılıkları var, ondan bahsediyor.

Ama aşırı filtresiz bir adam ve yaşamayı çok seven bir adam. Zaten kitabın bir yerinde şey diyordu, işte ölürsem pişman olmayacağım çünkü gerçekten aklıma gelebilecek her şeyi yaptım diye. Gerçekten güzel bir his bu arada yani. Bazen bazı şeyleri sırf yapmış olmak için yapmak bence gayet iyi bir bahane yani.

Yaşıyoruz ve hani bir şeyler yapabiliyoruz. O yüzden yapabileceğimiz şeyleri yapmak. Tabii ki bunu böyle maymun iştahı ve işte her şeye de böyle Çünkü bazen de sadece listeyi tiklemek için yapıyorsunuz. Ama bazen de gerçekten yaşayarak yapıyorsunuz.

Yani arada da fark var tabii ki. Mesela Anthony Bourdain böyle mutfak sırları kitabını öneririm. hani... Yemek yapmakla ilgili de bahsediyor.

Ve günümüzde böyle herkesin yemek söylediği, yemek yapmaya vakti olmadığı ve yine kapitalizmin çağrı olarak. Biz sizin için yemek getirebiliriz falan şeklinde takıldığı dünyamızda yemek yapmak gerçekten bir lüks. Ya da değişik şeyler yemek de. Ben normalde insanlarla, arkadaşlarımla falan çok dalga geçmem.

Bu podcast'ı dinlediyseniz de fark etmiş olabilirsiniz. Kimseyi böyle incitmemeye çalışıyorum bir tık. İnsanlar bir şey yanlış anlarsa falan diye çok açıklıyorum ve o yüzden bazen böyle çok konuşuyor olabiliyorum. Ama şey konusunda bence insanlarla dalga geçmek çok mantıklı.

Mesela bazı insanlar domates yemiyor ya sadece. Benim böyle 30 yaşındaki arkadaşım var. İşte hamburgerciye gidiyoruz. Domates kesinlikle...

Pardon, biraz şaka yapıyorum yani. Tabii ki böyle şeyler olabildi ama bayağı çocukça yani bence. Bilmiyorum. Her şeyi yemeniz lazım.

Eğer her şeyi yemiyorsanız, siz çocuksunuz. Çocuk olmak da çok güzel bir şey, o da ayrı. Bu postcastta şakalar da yapıyorum. Ve tüm söylediklerimi %100 ciddiye almanıza da gerek yok.

Bazı öyle insanlar var, bir robot gibi. Şu bunu söylediği için şimdi böyle hissediyorum. Şimdi bunu hissettim, sen böyle dedin. Niye Anthony Bourdain'e geldim?

Çünkü Mina Orga'nın Bir Dinozor'un Anıları kitabını konuşuyordum. Bu iki kitabı birbirine benzetiyorum çünkü Bir Dinozor'un anıları da Anthony Bourdain gibi birinin hayatıyla alakalı. Yani otobiyografik. Böyle bir kelime var.

Biri kendi hayatını yazınca otobiyografisini yazmış. Oluyor mu? Otobiyografik çünkü tamamen böyle şunu yaptım bunu yaptım değil de daha çok böyle hayatlarında yaşadığı enstantanelerle alakalı bir kitap. Bir iki farkı var tabii ki.

Mina Organ bu kitabı yaşlıyken yazmış. Anthony Bourdain kendi kitabını yazdığında yaşlı değil. Öyle bir detay. Mina Orgen şey demiş, ben yaşçıyım, ne yapıyorum?

Yapacak çok bir şeyim yok mu? Bir kitap yazmaya deneyeyim, boş vaktim var demiş. Sonra da yazmış ve bu kitap çok popüler olmuş. Bu kitap da kendisi hayatından bahsediyor, görüşlerinden bahsediyor ve çok oradan oraya atlıyor bu podcast'taki gibi.

Bir anda böyle... İngilizce'de böyle hot take falan diyorlar ya... Herkesin aynı fikirde olmadığı düşünceler. Bence bazen saçma konuşuyor.

Feminizm saçma falan diyor bu. Sonra oradan başka bir yere atlıyor. Bence... Aynen o şekilde konuşuyor.

Şu an aklıma gelmedi. Zaten kitabı konuşurken anlattıklarını söyleyeceğim. Spoiler vermek istemedim. Kendi bölümümden.

Mina Organ, 1915'te. Doğmuş ve 2000'de ölmüş. O yüzden bayağı Cumhuriyet öncesi doğup İstanbul'da yani bu kitap okurken şey açısından da güzeldi yani. Hani tarihte öğreniyoruz işte Cumhuriyet kuruldu şöyle oldu böyle oldu diye ama hani bir dönemde insanların ne yaşadığını en iyi anlamanın yollarından biri insanların direkt yazdıklarını okumak yani.

Orada yaşayan insanların. Çünkü tarih kitapları bize o hissi vermiyor yani. Sadece yaşananları anlatıyor. Ve bir sürü farklı insan var ve bir sürü farklı insanın yaşananlara bir sürü farklı bakış açısı oluyor.

O yüzden böyle bir şey okumak güzeldi yani. Değişik, Türkiye'den değişik zamanlara gidip geliyorsunuz böyle. Ve tabii ki bu kadar filtresiz birini okumak da güzeldi. Ve yani kitabı çok sevdim ama Mina Orga'nın anlattığı her şeye katılmadığımı söyledim.

Ama şey açısından güzel yani birbirine katılmasanız bile o kişiyi bu şekilde dinlemek. Ve yani görüşlerinin büyük çoğunluğuna galiba katılıyorum. Hani ne bileyim, bir faşistin kitabını okumuyorum yani otobiyografisini. Kendini yine böyle solcu, sosyalist olarak gören birinin kitabını okuyorsun.

O yüzden tabii ki yani çoğunlukla benzer şeyler düşünüyorsun yani. Genelde. Arada da böyle feminizm saçma falan. Ve tabii ki okudukça şeyi de görüyorsun yani.

Kişinin anlattıklarıyla kendini gördüğü arasında da bir fark olur ya. Siz kendi hayatınızı anlatırsınız ama bir de insanlarının sizi gördüğü hayat olur ya. Burada da kendini o kadar çok anlatıyor ki biraz böyle onun o iki farklı dünyasıyla ilgili bazı tahminlerde bulunabiliyorsunuz yani. O da güzeldi.

O yüzden kitabı okumanızı öneririm. Şimdi kitapta bana ilginç gelen şeylerden bahsedeceğim. Evet, başlayalım o zaman. Kitabın başında bayağı bir yaşlılıktan bahsediyor ve bu bölümler bayağı hoşuma gitti.

Yaşlıların bazen hastalıklarını kendi kişilikleri yaptığını söylüyor. Ve bunu her yaşta insanın yapabileceğinden bahsediyor. Sürekli hastalıklarıyla ilgili konuşup ağlayan, sızlayan insanlara laf ediyor. Bunu okurken ben de şey düşündüm.

Ben de bazen ağlayabiliyorum fazla gereğinden. Ve bu bende iki şeyde oluyor. Birincisi sıcaklar, ikincisi sivrisinek. Sizde nerede oluyor?

Sizde bunu düşünebilirsiniz. Ama ben mesela sıcaklarla ilgili bir tane ağlama hikayemi anlatmak istersem. Ben bir kere böyle romantik olarak görüştüğüm biriyle kampa gitmiştik. Kampa değil de yani bir yere gitmiştik.

Orada da böyle çadır kurmuştuk. Ama çok sıcaktı. Böyle akşam 28 derece falandı ve ben sıcaktan geberiyordum ve aynı zamanda da griptim. O yüzden böyle uyuyamamıştım ve böyle hafif gerilmiştim uyuyamadığım için.

Böyle hani sıcaklık gitsin de uyuyayım falan olmuştum. Hatta yanımızda iki çadır vardı ama biz hani beraberiz diye beraber uyuyorduk. Öbür çadır zaten kuruluydu, öbür çadıra geçip uyumayı falan düşünmüştüm. Aslında yapılabilir bir şeymiş.

Çünkü yani o sıcakta yanınızda biri olunca daha da sıcak oluyor. Yanınızdaki kişiye sinir mi oluyorsunuz? Bana öyle mi oldu? Hayır.

Bunu kabul eden böyle bir şey olmadı. Neyse, sonra zaten denizin yanında kamp yaptığımız için... ...denize girip çıkmıştım, biraz şey olmuştum.

Ama mesela o ana geri dönüp bakınca böyle kafamda... ...sanki o sırada fazla ağlıyormuşum falan gibi geliyor. Çünkü yani... Gerçekten ağlamıyordum da.

Sızlanmamı yanımdaki kişiden... Tanık olmuştu yani. Bir insan sıcaktan o kadar mı etkilenir? Ama yani hem hasta olmak hem de uykusuzluk insanı yorabiliyor.

Evet, arada fazla ağlayabiliyor insan yani. Yapacak bir şey var, ağlamamak yani. Çünkü sizin de öyle bazı arkadaşlarınız vardır. Ne kadar hasta, ne kadar yorgun olsalar bile sizdeyken aşırı böyle her şeylerini veriyorlar gerçekten.

Ve o da gerçekten çok güzel bir his. Ya ben de bu arada sürekli ağlayan biri değilim ve arkadaşlarımla görüşürken o da biraz garip bir olay. Yani mesela kendimleyken daha çok telefona bakabiliyorum. Çünkü zaten biriyleyken telefona bakmak ayıp da kendimleyken de telefona bakmak istemiyorken bakabiliyorum.

Ama mesela arkadaşımlayken, sohbet ediyorken sadece onda sohbet ediyorum yani genelde. Ama bazı insanlar, buna hala karar veremiyorum. Nedenini anlayamıyorum ama bazı arkadaşlarımla, çok daha yakın olmayan arkadaşlarımla, onlar telefonlarına bakıyorlar ve şeyi anlamıyorum. Hep telefonlarına baktıkları için mi bakıyorlar, sıkıldıkları için mi bakıyorlar?

Çünkü ben de bazen sıkılınca telefonuma bakıyorum. Pardon, sevdiğim arkadaşlarımla iken sıkılınca bile telefonuma bakmamaya çalışıyorum. Yani öyle sıkılıp oturmak da iyi çünkü. O yüzden bazen insanlar telefonlarına baktıklarında hani anlamıyorum.

Bağımlı oldukları için mi bakıyorlar, sıkıldıkları için mi bakıyorlar? Ama zaten sıkıldıkları için ve bağımlı oldukları için ve bir saniye bile sessiz duramadıkları için bakıyorlar herhalde. Çok mantıklı yani. Ama sonra da muhabbet böyle bir şey oluyor, bilmiyorum.

Bilmiyorum. Bazı insanlarla takılmak da keyifli olmuyor gerçekten yani. Onu fark edip orada elini sıkıp, kardeşim iyi günler falan demek lazım. Ama evet yaşlılık hayatın tabii ki umarız bu podcast'ı dinleyen herkes yaşlılığı tadar.

Evet yani yaşlılık hayatın enteresan bir bölümü. Çoğu insanın korktuğu bir bölüm çünkü yani ölüme en yakın olduğunuz zamanlar Ve yani hayatında zorlaştığı zamanlar. Gençken daha rahat hareket edebiliyorsunuz, zıplayabiliyorsunuz. Beyniniz daha hızlı çalışıyor.

Yaşlıyken yavaş yavaş vücudunuzun bazı şeyleri yapamadığını fark ediyorsunuz. Ve tabii ki bir sürü insan buna çok iyi tepki vermiyor. Bazıları direkt salıyorlar yani. Bazıları başka türlü hareketlerle yaşlılığın üstünü örtmeye çalışıyor.

Bazıları da öyle yaşamaya devam ediyor yani. Ki o da herhalde yapabilecek en güzel şey. Ve Mine Organ kitap da şeyden bahsediyor işte böyle hastalıklarını sanki iyi bir şeymiş gibi anlatan insanlar var ya. O da oldu da şimdi sonra başıma bu da geldi de.

Bu insanlar tatlı bu arada çünkü şeyler yani. Bir tık saflar bence. Bir tık çocuklar gibi. Çünkü...

Yani hayatı yaşıyoruz ve bir sürü insan çok çok zor şeyler yaşıyor. Ve aslında yaşarken de onlara tanık oluyoruz. Ama nedense bir türlü böyle bizim başımıza bir şey geleceğini mi düşünmüyoruz? Herhalde öyle yani.

O yüzden de böyle bir şey modundayız. Yani o insanlar işte şöyle hastalandım, böyle hastalandım. Hani hayat bana kötü şeyler yapıyor modunda da. Yani evet hayatın kaosu ve bazı şeylerin rastgele yaşanışı Bir tık korkutucu tabii ki yani.

Bazen de bir tık güzel. Çünkü işte sevgilinle rastgele bir şekilde tanıştıysan ve böyle hani güzel bir hikayeymiş gibi anlatabiliyorsan o zaman da hani güzel bir kısmı oluyor. Ama hastalandığında da işte aha bana da böyle bir şey oldu kısmı oluyor. Aslında ikisi de aynı şey yani.

Çünkü sevgililer de bir hastalar. Ve kitapta Mina Organ, hayatındaki en zor yılları, 15-25 yaşlar arası şeylere bir daha dayanamam yaşasam diyor. Çünkü şöyle anlatıyor, kişisel sorunların bir yana dünyanın felaketlerinden, toplumsal düzenin haksızlıklarından, insanların birbirlerine acımasızlığından sorumluymuşum. Bunlara bir çare bulmam gerekiyormuş gibi duygulara kapılmıştım.

Bu yükümlülüğü her zaman duymakla birlikte gençliğimde kendimi yalnız sanırdım. Oysa yükümü benimle paylaşan başka insanlar da olduğunu biliyorum artık. Gençliğimde çok acı çektim ama şimdiki gençlerin acıları benimkinden bin beter herhalde. Çünkü benim kuşağım gençliğini ve gençliğinin sorunlarını umutlu bir dönemde yaşadı hiç olmazsa.

Bu arada yani Minorgan 1915'te doğmuş. Yani 30 yaşındayken ikinci Naziler... Gerçi 30'unu gençliği saymıyorum. Eskiden çünkü şimdi 45'i de gençlik sayıyoruz ya.

Şey... 1 ile 35 yaş arası çocukluk, 35-65 yaş arası yetişkinlik... Pardon. Ergenlik.

80... 90 arası da yetişkinlik. Evet, bu podcast'ı dinleyen bir sürü insan da bazı açılardan, belki de bu yüzden dinliyordur yani. Dünyada böyle bir sürü şey yaşanıyor, hani ne yapıyoruz falan diye.

Çünkü bazı insanlar bunları direkt hiç konuşmamayı tercih ediyor ve yani bunlar hiç konuşulmayacak konular olduğunu düşünmüyorum. Evet, konuştuktan sonra da ama düşündükten sonra da insanın üstüne bir yük biniyor. Böyle her gün uyanıyorsun ve dünya değişmemiş oluyor. Ve bunu daha önce de konuştuk yani.

Konuştum. Hani dünyada değişim çok hızlı olmuyor ve yani bizim hayatımız aslında dünya için... ya da insanlık tarihi için bile bayağı kısa bir süre. O yüzden bazen böyle sonucunu görmeden bir şeyler yapmaya çalışabilmemiz gerekiyor ve yapabileceklerimiz de yani organize olmak, bazen gönüllü bir şey yapmak, insanlarla konuşmak, insanlara fikrimizi söylemek.

Ve yani değişimin yavaş yavaş olacağının farkında olmak ama yine de değişim için küçük şeylerle hayatımızda bir şeyler yapabilmek yani. Ama evet insan etrafındakiler böyle hissetmiyorsa biraz yalnız hissedebiliyor. Geçen bana da biri böyle bir mesaj atmıştı Instagram'dan. Bu podcasti dinleyen lisede biri işte.

O Amerika Belediye Başkanı seçimlerini takip ediyormuş Zoran Mamdani'yi. Bu arada onunla ilgili başka bir bölüm yapabilirim. Bu bölümde onu konuşmayacağım. Ama biraz da geciktim yani kusura bakmayın.

Bana mesaj atan kişi... ...Zohran Vandani ile ilgileniyormuş ve... ...işte Amerika politikası ile ilgileniyormuş diye... ...arkadaşları da ona işte aman sende falan diyorlarmış.

Onlar ne konuşuyor deyince de... ...ya onlar ne konuşsun dedikodu yapıyorlar işte. Kim kimle görüşüyor.

Kim kimle romantik olarak neler yaşıyor falan filan. Onları konuşuyorlarmış. Ve yani bunları konuşmak tabii ki yani... ...gençken ve lisedeyken insanın... ...başka insanlarla romantik olarak.

Ve yani lisedeyken bu dünyanın en gergin olayı oluyor. Görüşmesi iyi bir şey ya da bir şeyler yaşaması. Ama lisede de bunlar çok gergin oluyor. Böyle bir gerginlik yok yani.

O kadar da değil. O kadar da değil. Yaşayın yani. Yaşayacağız.

Neyse. Ama yani bu aynı anda lisede politikayla ilgilenmek de gayet normal bir şey ve hatta güzel bir şey yani. Çünkü zaten politikayla ilgilenmememiz isteniyor yani. Çünkü kimse ilgilenmediğinde insanlar istediğini yapabiliyorlar.

Ama gerçekten politikacılardan hesap sorulduğunda ki sorulabiliyor yani. Eğer tabii ki bir yerde demokrasi varsa. Ama demokrasi olmadığına inandırmak da istiyorlar ki siz yani yapabileceğiniz küçük şeyi bile yapmayın yani. Hani...

Ya da demokrasiyi yok ediyorlar gerçekten ama o zaman da konuşmanız gerekiyor. Tabii ki kendi hayatımızı da düşünerek. Minorgan sonra şeyden bahsediyor. Benim zamanımda ben daha gençken hani çalışırsak doğru dürüst eğitim görürsek aç kalmayacağımızı biliyorduk.

Çünkü hani cumhuriyet yeni kurulmuştu, biraz umut vardı insanlarda, şeyler diyor. Ama şu an hani ülkemizde kapitalizmin çılgın bir şekilde artmasıyla bir şeye laf ediyor çok. Turgut Özal'a laf ediyor. Çünkü...

Onun zamanında bir sürü şey özelleştirilmiş. Amerika'ya daha fazla yakınlaşma olmuş kapitalizme. Zaten dünyada 80'ler, 70'ler, Sovyetler Birliği ile Amerika'nın kapıştığı dönemler işte kapitalizmi, komünizmi diye. Gerçi komünizmi tam yapamamış Sovyetler.

Bayağı saçma bir şey yapmışlar ama gerçekten ilginç dönemler. Çünkü iki ülkede bir sürü diğer ülkeleri bir şekilde etkilemeye çalışıyorlar. İşte Amerika bir yerden ...başka ülkelerdeki milliyetçilere yardım ediyor, onları güçlendirmeye çalışıyor ki... ...solcuları durdursunlar,

komünistleri durdursunlar. Sovyetler solculara destek veriyor. Bu arada Amerika bunu yaparken bir sürü faşista falan da destek veriyor. Tüm dünyada bir sürü faşisti sadece karşılarındaki ülkeyi yenmek için... ...yani dünyanın en iğrenç insanlarını bazı ülkelerde,

Latin Amerika'da eski nazileri falan destekliyorlar. Gerçekten iğrenç. Ama Minorgan burada kitapta her şeyin para olmasından, para kazanmanın insanların tek gayesi olmasından... ...ve eskiden insanların kitap okuduğu başka şeyler yaptığı bir dünyada yaşarken... ...bugün sadece nasıl para kazanabileceklerini düşünmelerinden yakınıyor.

Tabii burada şöyle bir şey de var, kapitalizmin tersi... ...kapitalizme katılmazsanız, bir işte çalışmazsanız ne oluyor? kira ödeyemiyorsunuz ya da yani yaşayamıyorsunuz paranız yoksa yani paranız varsa da bitebilir zaten yaşam pahalı olduğu için hani o yüzden kapitalizme katılmamak gibi bir şansı yok insanların tabii ki bazı insanların parası varsa biraz daha az kapitalizme katılabiliyorlar ya da daha sağlıklı bir şekilde kendilerine gelecek şekilde katılabiliyorlar diyelim eviniz var yani en azından bir eviniz olduğunu biliyorsunuz ama eviniz yoksa kira ödüyorsunuz gerçekten hani bir işte çalışmadığınız an Yani tabii ki ailenize falan taşınabilirsiniz.

Zaten bir sürü insan şu an öyle yapıyor yani. Ama o da yoksa gerçekten evsiz oluyorsunuz yani. O yüzden hani insanların para düşünmesi tabii ki mantıksız değil. Ama paranın tek amaç haline gelmesi de üzücü yani.

Ya da insanlar mesela o kadar... ...günümüzde de böyle ev alamayacak gibi ki ya da bir şey yapamayacak gibi ki... ...maaşları yattığında gidip başka bir ürün alıyorlar mesela.

Ama orada da kapitalizm kazanmış olmuyor mu yani? Her türlü kazanıyor yani. Zaten sıkıntılarından biri o böyle bir İngilizce laf var işte... ..."There is no ethical consumption under capitalism." diye hani...

...kapitalizmin altında etik bir şey tüketmek yok diye. Çünkü hani bir şeyin altını kazıdığınız an saçma bir şey çıkıyor. Ama bu tabii ki hangileri daha etik, hangi şirketler daha etik değil diye konuşmamayı gerektirmiyor yani.

O yüzden, aynen. Yaşlıların en iyi özelliklerinden biri de, yani yapabilecekleri en iyi şeylerden birinin de şımarmak olduğunu söylüyor Mina Organ. Bu cidden iyi olabilir yani. Yani ben de şımarıyorum arada da daha da şımarırım.

Sadece ama çocuğuna şımaramıyormuş yani. Çünkü o, o yemiyormuş çocuğu. Öyle anlatıyor. Kitapta Mina Organ inançsız olduğunu da anlatıyor.

Hatta inançsız olduğunu annesine anlatmış. İşte tanrı bence yok çünkü olsaydı dünya daha güzel bir yer olurdu diye konuşuyormuş annesiyle. Onu anlatıyor. Sonra annesi de böyle çok bir cevap vermemiş yani.

Kitapta annesinin inanç şeklini de anlatıyor. Günümüzde bu çok konuşulmuyor ya da belki konuşuluyordur yani. Herkesin kendi ayrı inançları var ve bazen insanlar böyle dini tek bir şey ve herkesin tek bir şekilde yapması gereken bir şey gibi görüyorlar ama herkes dini kendince yaşayabiliyor, ondan bahsediyor. Kitapta bir şey de baya aklımda kaldı.

Ancak birbirimizden nefret edecek kadar dindarız, birbirimizi sevecek kadar dindar değiliz demiş bir din adamı Jonathan Swift diye. Minorgan yani tarihin bir sürü yerinde var. Kitabı okuyunca böyle şaşıracaksınız çünkü Atatürk'le dans etmiş. Sonra Naziler Fransa'ya girerken oradaymış, Paris'teymiş.

Master yok, öğretim görevli bir şey yapıyormuş orada. Sonra aklınıza gelebilecek tüm böyle edebiyatımızdaki... Tüm değil de yani bir sürü yazarla arkadaş ya da bir şekilde tanıyor. Mesela Necip Fazıl'ı tanıyor.

Bir ara onun iyi olduğunu ama sonra bayağı bozduğunu söylüyor. Böyle yazar dedikodusu yapıyor bayağı ki yani bazı yazarları bilmeyebilirsiniz okurken ama yine de böyle birileriyle ilgili bir şeyleri kalemi iyi olan birinden dinlemek de bayağı keyifli. Hani bazen arkadaşlarınız ya da akrabalarınız da böyle rastgele bir şeyler anlatmaya başlarlar ya. Şöyleydi de, bu böyleydi de, o böyleydi de.

Bazen dinleyebilirsiniz ama bazen de böyle o kadar bir yerden bir yere atlarlar ki hani takip etmesi zor olur. Bu kitap takip etmesi zor değil. Arada ama böyle ne anlatıyor diyorsunuz. Ama zaten hep iyi anlattığı ve ilginç şeyler söylediği için ya da böyle ismini duyduğunuz ya da böyle tarihi olaylara denk geldiği için bir şekilde Mina Organ gerçekten ilginç bir kitap okuması.

Kitabın bir yerinde mesela Yahya Kemal'e laf ediyor. Çünkü çok iyi şiirler yazıyor ama kendisi çok küçük Hani bu kadar iyi olmayan biri, bu kadar küçük biri, iyi bir şair olamaz. Usta bir şair olabilir ama iyi bir şair olamaz, diyor. Ölen arkadaşlarından bahsediyor, yaşayan arkadaşlarından bahsediyor, tutuklanan bir sürü arkadaşı var politik olarak, solcu görüşlerde olduğu için onlardan çok bahsediyor.

Kendi çok ayrıcalıklı bir aileden geliyor ama zenginleri çok sevmediğinden bahsediyor ve böyle çok para kazanmış kimsenin hani aşırı hak ederek kazandığını düşünmediğini, onun arkasında hep bir haksızlık, sömür veya hırsızlık olabileceğinden, şüphelendiğinden bahsediyor. İşte İstanbul eskiden öyleydi, böyleydi, şimdi böyle oldu diyor. Ki yani düşününce bu arada şehirler hiçbir zaman bitmeyen şeyler. Yani sürekli yaşayan şeyler.

Mesela insanlar ölüp doğuyor. Gerçi insanlık ölmüyor. Şehirler de aynı şekilde. İnsanlar yaşadıkça var olmaya devam ediyorlar ve sürekli farklı şekillerde değişiyorlar.

Tabii ki her zaman güzel değişim olmayabiliyor şehirlerde. Günümüzde mesela yani İstanbul'da mesela bu güvenlik konularıyla da beraber şeylerin arttığını hissediyorum. Yani zaten öyle de her yer AVM oldu ve insanlar hani oralara gidip daha böyle rahat hissediyorlar. Ama aslında olması gereken şey her yerin park olması ve insanların parkta ya da sokakta yürürken rahat hissetmesi yani.

Çünkü... Kapıda güvenliğin olduğu bir yerde değil de, kapıda güvenliğin olmadığı yerde, insanların güvenlik yokken suç olmasından korkmadığı yerlerde yaşamamız lazım. Ama tam tersi oluyor. İnsanlar daha çok AVM'lere ya da daha çok böyle işte güvenlikli yerlere gidiyorlar.

Sonra olan ne oluyor? Aradaki uçurum daha da açılıyor ve daha da sokağa çıkamayacak belki de hale gelmeye başlıyorsun yani. Bu da bayağı büyük bir sıkıntı şehirler için. Mina Organ kitapta enternasyonalist olduğundan da bahsediyor.

Yani sınırlar tamamen kalkmalı. Milletler birbirleriyle istediği gibi insanlar takılmalılar diyor. Ya bu arada sınırlar olması şey enteresan olur. Çünkü günümüzde böyle her ülkede bir yani elit kesim var.

Ya da işte para oligarklar var. Ve böyle her ülke içinde sömürü oluyor. Bir de tüm dünya çapında sömürü oluyor. Ama tüm bunlar yaşanırken insanları birbirlerinden nefret ettiriyorlar ki...

Veya böyle ülkeler arası gerilimler yaratıyorlar ki hani insanlar kendi ülkelerini bazı şekillerde savunabilsinler ve o sömürünün farkına varmasınlar. Tabii ki yani her ülke böyle değil ama dünyanın çoğunda böyle oluyor. Dünyada sınır olmazsa gerçekten ne olur? Herhalde ilginç bir soru olur yani.

Durup dururken bir anda tüm sınırları kaldırsalar zaten kaos çıkar da yavaş yavaş böyle bir şey olsa akabilir yani. Çünkü herkes eninde sonunda iyi bir hayat yaşamaya çalışıyor. Tabii ki sınırlar kalksa ekonomik açıdan ne olur, ne edilir? Onları bilmiyorum.

Ya da herkes mesela New York'a gitmek istese. Ne olacak? Diyelim komünizm oldu. Kura çekilsin yani.

Herkes başka ülkeye gitsin. Allah Allah. Yani, mi? Olabilir tabii ki.

Bunlar konuşulacak şeyler. Minorgan sosyalist olmasının sebebini de eğitim hakkının herkese eşit sağlanmadığını anladığında 20 yaşındayken sosyalist olduğunu söylüyor. Politik olarak garip fikirleri var demiştim işte. Mesela...

feminizme katılmıyor. Şey diyor, eğer sınıf sorunları çözülürse feminizme gerek de olmaz. Çünkü dünyadaki bütün problemler sınıfsal problemler. İşte kapitalizmin getirdiği problemler diyor.

Bu dediği direkt yanlış bence. Çünkü sınıf problemi çözüldükten sonra da insanlar kadınlara seksist davranabilir. Buradan bir erkek olarak Mina Organa Feminizminin olduğunu anlattım. Evet yani genel olarak bu kitap çok ilginç bir kitap.

İçinde böyle saçma fikirler de var ama çok değişik fikirler de var. Ve çok orijinal bir insanın, böyle hayatı yaşamayı seven bir insanın, hayata ilgi duyan, hayatta ilgili konulara ilgi duyan insanları seven bir insanın yazdığı bir kitap. Ve aynen yani insanları seven insanları seviyorum ben de ya da hayata ilgi duyan ve böyle kapsayıcı olmaya çalışan yaşarken. O yüzden bu kitabı da sizle konuşmak istedim.

Kitabı okumanızı öneririm. Bu podcast'ı dinlediğiniz için de çok teşekkür ederim. Kendinize iyi bakın. Haftaya bölümde görüşürüz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)