
3.914 kelime · ~20 dk okuma
Bu bölümde 2025'te izlediğim ilginç dizileri ve filmleri konuşuyorum. Tabii ki sadece filmleri ve dizileri konuşmayacağım. Yani genel diziler ve filmler üstünden hayattan da bahsedeceğim. Her zaman olduğu gibi.
Benim bu sene izlediğim en iyi dizi sanırım The Pit'ti. Bu dizi bir hastanenin acil servisinde yaşananları anlatıyor. Ve yani doktorların bir gününü izliyoruz tüm sezonda. İlk sezon 15 bölüm ve hani 15 saat.
15 saat boyunca da her bölüm 1 saat gibi düşünün. Hani böyle 15 saati durmadan izliyorsunuz gibi bir sezon boyunca. Normalde internet platformlarındaki diziler 8 bölüm, 6 bölüm, 4 bölüm oluyor ya... ...bu dizi 15 bölüm yani bir internet platformunda olmasına rağmen.
Çok çok iyi. Neden çok iyi? Çünkü dizi günümüzdeki bir sürü probleme değiniyor. Mesela bu podcastta çok konuştuğum bir şey, insanlar bazen kafayı sıyırıyorlar ve gerçeklikle olan bağlantıları kopuyor ve bunun arkasında mantıklı sebepler de var.
Çünkü yaşadığımız dünyada her zaman bize söylenilen şey doğru olmuyor ve sürekli yalan söylenilen bir dünyada yaşıyoruz ama bu yüzden de bazen insanlar Doğru şeylerin de yanlış olduğunu düşünebiliyorlar. Ve bilime olan güven giderek azalıyor. Kurumlara olan güven azaldığı için. The Pit bunu çok iyi anlatıyor ve hani doktorlar orada insanların hayatlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Ama kadının biri işte chat GPT'den mi bakmış, internetten mi bakmış, çocuğuma şu tedaviyi yapmayın, bu tedaviyi yapmayın diyor. Doktorlar da çok zorlanıyor. Bunun dışında ölümü kabul etmekle alakalı. Sonuçta hastanede çalışıyorlar ve bazen insanların hayatlarını kurtarıyorlar ve çok mutlu oluyorlar.
Ama bazen insanların hayatlarını kurtaramıyorlar. Ve o tedavi mesela ne kadar devam ettirilmeli? Eğer birinin öleceği belliyse ve zor bir durumdaysa? Bunu da çok iyi anlatıyor The Pit.
Ve tabii ki doktorların ne kadar zor koşullarda çalıştığını ve bazen de biraz deli olabildiklerini görüyoruz. Hem iyi hem de kötü anlamda. Ve dizide bazen izlemesi zor ameliyatlar yapabiliyorlar. Böyle korkutucu görüntüler olabiliyor.
Ama yani bilmiyorum ben alıştım onlara diziyi izleye izleye ve sonuçta bu yani doktorların günlük yaşadığı bir şey. Ve tabii ki bazı insanlar o görüntüleri görüp yani doktorlar da bayılabiliyor. Zaten dizide bunu da görüyoruz. Böyle öğrenci doktorlar var.
Bazıları bayılıyor, bazıları ne yapacağını bilemiyor. Aşırı stresli oluyorlar. Bu arada ben geçen bu dizinin iki oyuncusuyla röportaj yaptım. Bunlardan biri Supriya Ganesh diye biri ve kendisinin komik bir hikayesi var.
Çünkü bu kişi, yani 27 yaşında bir kadın, 28 yaşında bir kadın, oyuncu olmadan önce doktorluk okuyormuş. Ve Amerika'da doktorluk okuyor, doktorculuk okuyor. Ve Amerika'da doktor olmanız için önce normal bir bölüm okuyorsunuz, sonra doktorculuk bölümüne geçiyorsunuz. Bu kişi de Neurobilim ve Gender Studies, yani cinsiyet araştırmaları mı oluyor Türkçe'de?
Öyle bir şey galiba. Bu ikisinin çift anadalını yapmış ve sonra doktorluk sınavlarına girmiş. Onun adı da MCAT. Ama aynı zamanda üniversitede de oyunculuk yapmaya, işte böyle seçmelere girmeye başlamış ve bir anda bu dizide rol kazanmış.
Ve yani doktor olacakken doktorcu oyuncu olarak oynamaya başlamış. Çok komik. Ve yani dizinin ilk sezonu başladığında bu Supriya isimli kişi bu arada kendisi bilmiyorum ben dizi izlerken kendisine bir tık aşık olmuştum yani. O yüzden röportaj yapmamız çok iyi oldu.
Hiçbir şey belli etmedim. Ya da demedim yani diziyi izlerken sizlere aşık olmuştum. Yani abartıyorum tabii ki. Sadece aşık olmuştum.
Hayır hayır, abartıyorum. Neyse, bu kişi, Supriya Ganesh, dizinin tutup tutmayacağını bilmediği ve oyunculuk yapmaya devam etmeyeceğini bilmediği için bu işte MKAT sınavlarına girmiş ve çok iyi puan almış orada. En iyi puanlardan birini almış. ve insanlara da özel ders veriyormuş bu başka insanlara hani tıp sınavına girecek insanlara ve bu dizi çıkmaya devam ederken haftalık çıkıyordu The Pit ilk sezonu bu M.
Cat özel dersleri vermeye devam etmiş ama bir süre sonra şey olmuş yani sırf bu kadın dizide oynuyor diye insanlara özel ders almaya çalışıyormuş zaten İlk sezondan sonra hani dizi tutunca ve şimdi ikinci sezonu çektiler durmuş. Ben de röportajda hani tekrar doktor olur musun diye sordum. O da olmam herhalde çünkü oyuncu olarak doktor oynadım. Hani şimdi bir de doktor olsam insanlar beni benim karakterim falan zanneder dedi.
Komik bir olay. Ki bu arada doktor olsa daha havalı olur muymuş emin değilim yani. Çünkü ne bileyim, nörobilim araştırma yapsan bence oyuncu olmaktan daha havalı. Bana öyle geliyor yani.
Ama herkes öyle geliyor mu bilmiyorum. Ama hem oyuncu hem de nörobilimci olsa da değişik olurdu yani. Çünkü oyuncuların da boş vakti oluyor. Bir şey çekiyorlar, sonra birkaç ay boş kalıyorlar.
Git araştırma yap işte. Ben de röportajda tam olarak böyleydim. Git araştırma yap. Röportajda komik bir şey daha oldu.
Çünkü röportaj yaptığım diğer kişi, Bryan Cranston var ya, bu şeyde oynayan, Breaking Bad'de oynayan. Röportaj yaptığım kişilerden biri, bu Bryan Cranston'ın kızıydı. Taylor Dearden diye biri. Kendisinin karakteri de bayağı tatlı dizide ve...
Ben bu röportajı Londra'da yaptım ama Zoom üstünden, yani internetten yaptık. Oyuncular da Los Angeles'taydı. Ben de Londra'da Fallout Galası için. Fallout diye bir dizi var.
O da iyi bu arada, çok sevilen bir oyundan uyarlama. Neyse, ben Londra'dayken bir tiyatro oyununa gittim. All My Sons diye, Benim Bütün Çocuklarım diye. Ve bu oyunda Bryan Cranston oynuyordu.
Ben de röportajda işte dedim ki, sevgili Taylor, ben geçen babanlaydım. Babanın oyununu izledim ve bu arada Bryan Cranston'u da gördüm çünkü oyunun çıkışında imza veriyordu, fotoğraf çekiliyordu insanlarla. Ama Taylor Dearden izlememiş babasının oyununu çünkü bu diziyi çekiyorlarmış ve bu dizi böyle hani 15 bölümlük olduğu için baya bir çalışmaları gerekmiş yani. Ve bu arada All My Sons oyunu da gerçekten çok duygusal ve enteresan bir oyundu.
Oyunda Bryan Cranston dışında Harry Potter dizisinde Snape'i canlandıracak Papa Esedu da oynuyordu. Onu görmek de ilginçti ve iyi oynuyordu yani. Snape'i nasıl oynayacak emin olamadım çünkü farklı bir şekilde oynuyordu. Yani karakter farklıydı ama iyi bir oyuncu.
Oyunda şey üstüne, belki bu oyunu da bir bölümde böyle daha uzun bir şekilde konuşurum çünkü gerçekten ilginç bir oyun. Ama şunun üstüne, sizin aileniz... Bunu daha önce podcast'ta konuşmuştum bu arada. O yüzden hoşuma gitti.
Aileniz sizin başarılı olmanız, iyi bir şey yaşamanız, iyi bir hayat yaşamanız için bazen her şeyi yapıyor. Ama bu sırada bunu yaparken dünyaya kötü şeyler yapıyorlar. Sadece ailelerine yardım etmek için. Ve oyun biraz bunun hakkındaydı.
Bunu sorguluyordu. Böyle bir şey iyi mi? Tabii ki bence iyi değil. Oyun da bunu anlatıyordu.
O yüzden bayağı hoşuma gitti. Ve böyle duygusal, sert, sonunda 30 dakika boyunca oyuncuların birbirlerine... Sen böyle yaptın da ben böyle yaptım da böyle tirat atıp işte yüzleştikleri böyle güzel bir tiyatro oyunuydu yani bayağı hoşuma gitti. Tiyatro da çok büyük değildi ve yerim de iyiydi benim.
Çünkü bazen böyle Londra'da oyun izlerken hani 5. balkonun en arkasından izliyorsunuz. Ben öyle Dorian Gray'in portresini izlemiştim. Succession'daki Shiv karakterini canlandıran Sarah Sunuk oynuyordu.
O da bayağı iyi bir oyuncu. Biraz uzaktaydı yani orada hani dürbünle bakmak falan gerek. Çünkü bazen dürbün de oluyor bu arada. Şaka yapmıyorum.
Böyle bir pound koyuyorsunuz. Sonra dürbün alıp dürbünle de bakabiliyorsunuz. Şey oluyor, koltuğa iple bağlanmış oluyor o dürbünler. Şaka yapıyorum.
Tabii ki dürbün oluyor bu arada. Şaka yapmıyorum. Neyse bu oyunda iyi iyi her şeyi gördüm yani. Bayağı iyiydi.
Ve kısacası The Pit dizisini de çok sevdim. Çok iyiydi. The Pit dizisini izleyin. Bahsetmek istediğim ikinci dizi The Studio.
Bu diziyi de ileride daha uzun konuşabilirim. Ya da şimdi konuştuğum için ileride daha uzun konuşamaz mıyım? Acaba ne olacak dünyada ve hayatta? Ama bu dizi de bayağı komik.
Bu dizi bir Hollywood'da bir stüdyo var. Yani uydurma bir stüdyo Continental diye. Stüdyoları biliyorsunuz işte Warner Bros., Paramount, Fox böyle stüdyolar.
Ve bu dizi hani Continental diye uydurma bir stüdyonun başına geçen stüdyonun hani hangi film yapılacak, hangi film yapılmayacak o işlerine karar veren bir adamın hikayesini anlatıyor. Ve bu dizi cidden yani çok komik ve çok eğlenceli. Hani eğer film izlemeyi seviyorsanız ve böyle film dünyasındaki yönetmenlere, özellikle Amerika'daki ama hakimseniz, yok Martin Scorsese, Ari Aster, Ron Howard ya da oyunculara hakimseniz ve bitk böyle dedikodulara hakimseniz, bu diziyi izlemesi aşırı eğlenceli ama hakim değilseniz de çok eğlenceli. Çünkü sektörle hem çok iyi dalga geçiyor hem de... Ay sesime ne oldu öyle?
Film izleyen insanların şey olayı var ya, bir filmi izlemediysen ve o kişi çok film izliyorsa böyle çıldırıyor. Nasıl yani? O filmi asla izlemedin mi? O filmi kesinlikle izlemen lazım canım yani.
O filmi izlemeden de yaşanmaz yani. Sen kendi hayatına hayat mı diyorsun falan diyorlar ya. Ve böyle herkesin işte Martin Scorsese'nin kim olduğunu, Spielberg'in her filmini bildiğini zannediyorlar. Ve yani evet film bir ara gerçekten en popüler kültürel etkinlikti.
Zaten ...giderek kültürler böyle bölünüyor biraz farkındaysanız. Yani o kadar çok film ve dizi çıkıyor ki ve o kadar çok sosyal medyada içerik var ki... ...artık herkes kendi dünyasında farklı şeyler tüketiyor.
O yüzden böyle hani 90'lar, 2000'ler veya 2010'lardaki gibi... ...herkesin aynı filmleri izleyip üstüne konuştuğu bir kültür çok da kalmadı. Ya da mesela Game of Thrones vardı eskiden.
Şu an Game of Thrones gibi bir dizi belki Stranger Things var ama... ...Stranger Things'i de herkes izlemiyor yani. Hani Stranger Things ona en yakın şey.
Bu dizi bununla çok iyi dalga geçiyor. Hatta bir tane bölüm var, işte Seth Rogen'ın karakteri, stüdyonun başı bir doktor kadınla böyle date'leşiyorlar, yani görüşüyorlar ve kadın da onu bir etkinliğe çağırıyor. Böyle bir bağış etkinliğine ve burada bizim karakter, hani başta şey diyor, siz doktorsunuz tabii, hayat kurtarıyorsunuz, biz de sadece böyle film yapıyoruz falan. Ama sonra bir anda egosu böyle şey olunca, işte aslında bizim yaptığımızda sizinkilik kadar önemlisiz hayat kurtarıyorsunuz ama işte her hastanenin duvarında bir resim tablosu vardır, biz de sanat yapıyoruz, sanatsız hayat olmaz falan diyor.
Doktorlar da böyle adama bakıyorlar yani. Yani tabii ki sanatsız hayat olmaz da yani. ve yani sanat her zaman olacak ama bu adam da hani stüdyo şeyi böyle dünyanın en iyi filmlerini yapmıyor ama onu da güzel anlatıyor çünkü bazen böyle insanlar Hollywood stüdyolarının başlarındaki insanların iyi film yapmaya çalışmadığını düşünüyorlar çünkü bazen saçma sapan filmler çıkarıyorlar yani sizin de farkında olduğunuz gibi ve mesela hani bir şey tuttuktan sonra tüm stüdyolar aynı formülü deniyor mesela Barbie filmi işte bir oyuncağın filmi aslında çok başarılı oldu bu filmin başında da hani Barbie'nin başarısını taklit edip nasıl bir milyar dolar kazanabiliriz diye düşünüyorlar. Sonra da diyorlar ki işte Amerika'da Kool Aid diye bir içecek var biz onun filmini yapalım.
Sonra da Martin Scorsese'ye gidiyorlar falan böyle alakasız bir içeceğin filmi. Böyle çok çok çok alakasız ve Martin Scorsese kendini oynuyor dizide. Böyle bir sürü oyuncu ve yönetmen kendilerini oynuyorlar. O da bayağı komik.
Ama işte bu dizi şeyi anlatıyor. Bu aslında stüdyoların başındaki kişiler hani bazıları o kadar saçma sapan sadece para kazanmaya çalışan insanlar değil yani. Hani iyi film yapmaya da çalışıyorlar. Ama yani işleri bunu gerektirdiği için ve işte hani para kazanmayacak filmler yaparlarsa kovulacakları için bazen saçma kararlar almaları gerekiyor.
Ve saçma kararlar alırlarken de bu stüdyo liderleri üzülüyor. Çünkü Sedgehog'un bununla ilgili dizinin aynı zamanda yazarı ve yönetmeni Başrol Set Rogen. Bir sürü stüdyonun başındaki insanla konuşmuşlar, hani röportaj yapmışlar diziye biraz materyal sağlaması için. Ve onlar da demişler ki biz aslında hani illa böyle saçma filmler yapmak istemiyoruz ama yapmamız zorunlu yani.
Yoksa hani kovulabiliriz. Gerçi yani bunu hani iyi gözükmek için de söylemiş olabilirler. Ama yani Set Rogen'da eğer öyle bir şey yapsalardı onu anlayıp onu da diziye koyardı. Ki diziye her şey koymuş zaten yani.
Ve şey de var, bu böyle Hollywood'daki insanların aşırı mutlu edilme isteği var. İşte oyuncu olsun ya da stüdyo lideri olsun. Hani ne isterlerse olması gerekiyor gibi. Ya da böyle oyuncuları hani gerçek insan değil de gerçekten her isteklerinin karşılanması gereken insanlar gibi davranıyorlar.
Ve bunu bazen ben de görüyorum. Yani mesela bir kere bir film galasına katılmıştım ve Londra'da. Ben o filmi önceden izlemiştim aynı gün. O yüzden hani galaya gittim, böyle oyuncuları gördüm.
Sonra da film başladığında lobiye çıktım. Patlamış Mısır sattıkları falan, duruyorum orada yani. Sonra bir tane kadın geldi ve şey istedi, Patlamış Mısır istedi oradaki çalışanlardan. Oradaki çalışanlar da dedik ki patlamış mısır yok, film öncesinde veriyorduk sadece.
Şimdi ekstra yapmıyoruz. Yani bizim işimiz şu an bitti, biz de gideceğiz falan dedi. Patlamış mısır isteyen kişi de bu arada şeymiş, bir oyuncunun PR'cisiymiş. Ve dedik ki hani ben talent diyorlar.
Ben talent için istiyorum patlamış mısırı. Bana vereceksiniz o patlamış mısırı dedi. Hani oyuncuya gidip şey diyemiyor, hani şu an patlamış mısır vermiyorlar diyemiyor. Ya da demek istemiyor ki hani oyuncu onun kötü bir PR'ci ya da asistan olduğunu düşünmesin.
Böyle iki saat konuştular falan. Patlamış Mısır çalışanları dedi ki yani hayır gidiyoruz biz falan. Kadın da dedi ki tamam ben yapayım içeri geçip falan hani o kadar. Neyse sonunda ikna etti böyle başka Patlamış Mısırcıların yöneticileriyle falan konuştu ve o Patlamış Mısır'ı yaptılar yani.
Bana izlemesi absürt bir olaydı hani komik bir olaydı. The Studio bu şeyleri çok komik anlatıyor ve gerçekten iyi bir komedi. Çok fazla iyi komedi izlemiyoruz yani çıkmıyor zaten. O yüzden bu diziyi de kesinlikle izlemenizi öneririm.
Ve biliyorsunuz hepimiz için bazı sahneler vardır. Üzerinden yıllar geçse de hissettirdiği o ilkis ve yakınlık duygusu hiç değişmez. Sadece ne izlediğinizi değil, o an ne hissettiğinizi de hatırlarsınız. Ve bazen bazı özel markalarla kurduğumuz bağ da böyle oluyor.
Mesela sene 2000. O zaman mesela birini anlatırken bonus demezdik. Ama bugün kıvırcık saçlı birini gördüğümüzde hani bonus diye düşünüyoruz. Bonus ismi bize, aklımıza geliyor.
Ve bu bir tesadüf değil. Ama Bonus'u 25 yıldır Türkiye'de en sevilen kredi kartı ve gerçek bir love mark yapan şey sadece sunduğu bu rasyonel avantajlar değil. Asıl başarısı markanın kendisine has dili ve o dilin bizimle kurduğu iletişim. Bonus kafa karakteriyle finansın o soğuk yüzünü kırdılar, yerine samimi, dinamik ve her an sürprizle dolu bir duygusal bağ kurdular.
Yani Bonus'un bugün bir love mark olmasında, aldığı tüm ödüllerin arkasında yıllardır aklımızda kalan bu yakınlık ve güven duygusu yatıyor. Şimdi bahsetmek istediğim dizi The Rehearsal'ın ikinci sezonu. Bu diziyi izlediniz mi bilmiyorum ama çok komik ve çok garip. Nathan Fielder diye bir adam var ve bu adamın daha önce belki görmüşsünüzdür, Nathan For You diye bir programı vardı.
Bu program bayağı komikti. Yani bu adam bayağı bir troll bir adam ve hani bunlar belgesel tarzında çekilmiş reality şovları. Ve işin olayı şu, Nathan For You programında bu Nathan For You zorlanan işletmelere gidiyor ve onlara yardım etmeye çalışıyor. Ama aslında esas amacı onlara yardım etmek değil.
Saçma sapan bir program yapmak yani televizyon programı yapmak. Ama işletmelere yardım etmeye de çalışıyor. O da çok komik. Mesela bir tane eşya taşıma şirketi var ve kar etmiyorlar.
ve gidiyorlar Nathan Fielder'dan yardım istiyorlar. O da şey diyor, eşya taşıma işini havalı bir şey gibi gösterip bunu bir spor gibi gösterelim diyor ve bir tane internetten rastgele kaslı bir adam buluyor ve sonra da Ghostwriter diye bir şey var. Hani siz bir kitap yazacaksanız ama bu kitabı başkasına yazdırıyorsanız bu Ghostwriter oluyor. Yani hayalet yazar, başkası yazıyor sizin kitabınızı.
Aynen bir tane Ghostwriter tutuyor ve bu Ghostwriter'a bizim bu kaslı adamın nasıl kas yaptığını anlatan bir kitap yazdırıyor. Kaslı adamın kas yapma şekli şu şekilde. Eşya taşıyarak kas yaptım diyor adam. Sadece eşyaları taşıyarak bu kadar kaslı oldum diyor.
İşte evdeki mesela sandalyeyi alıp kaldırıp bir yere koydum falan diye. Ve bu kitap yazıldıktan sonra bir sürü haber kanalına mail atıyor Nathan Fielder. İşte böyle bir adam var, böyle bir kitap var. Sizin televizyon programlarınıza katılabilir miyiz diye.
Ve bu adam sonra televizyon programına katılıyor. Ve sürekli kendi hayatını anlatıyor ama bunlar tamamen uydurma. İşte bir ara babumlarla yaşadım diyor, Steve Jobs'la arkadaştım diyor. Böyle sallıyor sürekli bu şekilde kas yaptım, şu şekilde kas yaptım.
Televizyon programındaki insanlar da aa öyle mi öyle mi kas yaptın falan diyor. Neyse sonra işte gösteriyor. Sandalyeyi bu şekilde tutarsanız bu kadar kas yapabilirsiniz falan diye. Ya da böyle televizyon programında masa taşıyorlar.
Böyle dalga geçiyor yani. Dalga geçtiğini düşünmüyor ama televizyon programcıları. Neyse en sonunda eşya taşımak bu kadar popüler olduktan sonra Nathan Ford'ü şey yapmaya çalışıyor. İnsanlara spor egzersizi olarak ev taşıtma.
Anladınız değil mi? En başta ev taşıma şirketi zor oldu. Yani kâr edemediğini söylüyordu Nathan'a. Nathan da insanları spor gibi ev taşımaya gelin diye insanlara bedava iş yaptırtıyor ve başka insanların evlerine gidiyorlar ve eşya taşıyorlar.
...ve böylece eşya taşıma şirketi kar edecek. Bunların hepsi şaka aslında. Yani şaka değil de anladınız dediğimi.
Aynen, Nathan For You böyle bir programdı. Rehearsal ise çok daha değişik bir program. Rehearsalda da şey, diyelim siz utangaç bir insansınız. Nathan Fielder sizi utangaçlıktan çıkarmaya çalışıyor.
Rehearsal dissinin ilk bölümünde şöyle bir şey var. Böyle orta yaşlı bir adam var New York'ta yaşayan 40'lı yaşlarında ve arkadaşlarına ben üniversite okudum, işte öğretmenim falan diye yalan söylemiş. Bir barda tanışmış arkadaşlarıyla ve sürekli böyle quiz oyunları oynuyorlarmış. Ama adam aslında üniversite okumamış.
Sadece havalı gözükmek için bunu söylemiş. Ve arkadaşlarına hani sonunda itiraf etmek istiyor bunu. Ama çok korkuyor. O yüzden de Nathan Fielder'a gidiyor.
Nathan Fielder'da onun hani bunu yenmesine yardım ediyor ve beraber prova yapıyorlar. Nathan Fielder barın aynısını yapıyor böyle bir sette. Çünkü adam hani quiz gecesi yaptıkları barda itiraf etmek isteyecek arkadaşlarına ve arkadaşlarına benzeyen oyuncular tutuyor. Hatta sonra böyle arkadaşlarına çaktırmadan adamın oyuncularla arkadaşlarını bir araya getiriyor.
Ve hani oyuncular arkadaşlarının davranışlarını inceliyorlar. Bu arada arkadaşları böyle bir şey olduğunu bilmiyor yani. Nathan bunu hani böyle bir ajanmış gibi yapıyor. Yani böyle aşırı saçma bir olay yani.
Neyse sonra işte Ober'ın aynısında adam kendini anlatmaya çalışıyor arkadaşlarına neden yalan söylediğini. En sonunda da işte gerçekten arkadaşlarıyla hani o konuda çözüm sağlamaya çalışıyor. Dizide bununla alakalı aşırı saçma bir dizi yani. Dünyanın en saçma dizisi ve çok komik bir dizi, çok iyi bir dizi.
Biraz saçma ama. İkinci sezonda da şey olayı var, çok alakasız bir şekilde Nathan Fielder uçak kazalarının pilotların iletişimsizliğinden dolayı olduğunu düşünüyor ve bunu nasıl çözebiliriz diye insanlarla konuşuyor ve böyle simülasyonlar yapıyor uçak simülasyonları. Orada da işte hani çünkü uçaklarda iki kaptan var ya, birinci kaptan ve ikinci kaptan mı? Öyle nasıl ne deniyor bilmiyorum.
Birinci pilot, ikinci pilot. Ve bazen mesela ikinci pilotlar birinci pilotlara yanlış yaptığını söylemek istemeyebiliyormuş. Çünkü hani kaptana bir şey demeyelim diyorlarmış. Bu da bazen sıkıntıya yol açabiliyormuş.
Hani iyi iletişim kurmamaları ve buna da biraz daha önem verilmeli diyor Nathan. Tüm sezon bununla alakalı ama sezonun son bölümünde Nathan o kadar ilginç şeyler yapıyor ki ve hem bir insanın kendini sorgulaması hem de kendini bir yere kadar sorgulamasıyla alakalı. Yani kendinizle ilgili her şeyi öğrenmek ister misiniz, istemez misiniz? Veya kendi sınırlarınızı ne kadar zorlayabilirsiniz?
Şu an diziyi çok anlatmadım çünkü son bölümü cidden komik. Yani özel, bayağı özel bir bölüm bence. Ama tabii şey de var yani, bunun hepsini televizyon programı için yapıyor ve... ...bunun için para alıyor yani.
Çünkü bölümde değişik şeyler oluyor da. Ne kadar anlatabildim emin değilim. Çok çok saçma olduğunu anlamışsınızdır yani. Bu da bir komedi dizisi.
Rehearsal ve bu şekilde ilerleyen bir komedi dizisi. O yüzden ikinci sezonunu izlemenizi öneririm. Şimdi aklımda 5 dizi 5 de filmden bahsetmek vardı. Ama bölüm uzamasın diye iki diziden bahsetmeyeceğim.
Belki onları daha sonra konuşurum. Şimdi birkaç tane filmden bahsetmek istiyorum. İlkini Train Dreams diye bir film. Bu yeni çıkan bir film.
Netflix'te çıktı. ve baya tatlıydı. Daha önce hani bu podcastta Stoner diye bir kitaptan bahsetmiştim. Bu kitap bir adamın hayatını şu şekilde anlatıyor.
Baştan sona adamın dümdüz hayatını anlatıyor ve adam sonunda ölüyor ve tüm güzellikleriyle, tüm kötülükleriyle, tüm sıkıcı anlarıyla, adamın yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla, içinde tuttuklarıyla çok enteresan bir hayat yaşamamış bir insanın. Kitabın bu olayı bu aslında yani. Enteresan bir hayat yaşamamış bir insanın hikayesini izliyoruz ve herhalde yani çok enteresan bir hayat yaşamamış bir insanın hani hikayesi ancak bu kadar iyi anlatılır çünkü yani Stoner çok ilginç biri değil yani. İçinde fırtınalar yaşasa da ilginç şeyler yapmıyor ama aslında ilginç şeyler de yapabiliriz yani ve bu...
Bu kitap insanı böyle motive mi ediyor? Hani biraz daha dışarı çıkayım, konfor alanından çıkayım, enteresan şeyler yapayım. Yoksa yani hani hayat bu şekilde devam ederse ben stoner olacağım mı diyorsun? Train Dreams de Netflix'te çıkan stoner'a benzeyen bir film.
Sadece bu Film daha olaylı. Ama bu filmde de şey var. Ana karakter biraz yaşadığı şeylere çok fazla tepki vermiyor. Ay sesim yine gitti.
Bu arada hasta falan değilim yani. Sadece podcast sesi yapmak için böyle... Bazen insanlar böyle konuşur ya. Train Dreams filmi... Biraz...
Bazen şey olur ya, önünüzde bir şey olur ve siz bir şey yapmazsınız ve hayat devam eder. Zaten hayat biraz böyle ama bazen de bir şey yapabiliyoruz. Birilerine dur demek yanlış bir şey yaptıklarında ya da iyi bir şey yaptıklarında onu söylemek, sadece bir izleyici olmamak güzel bir şey. Bu filmde de adam bir kere bir şey yapması gereken bir şey yaşıyor.
Bir de hayatta bence o da sıkıntı. Sürekli bir şey yaşamıyoruz. Sürekli önemli bir olay yaşamıyoruz. Belki hayatınızda iki tane çok önemli olay yaşıyorsunuz ve birinde söylemeniz gereken şeyi söylemiyorsunuz.
O yüzden o şey hep sizinle kalıyor. Suçlu hissediyorsunuz. O da zor bir olay. Train Dreams bunu iyi anlatıyor ve hayatta ne yaşarsanız yaşayın hayatın devam etmesini yaşadıkça Bu da çok ilginç bir olay.
Dünyanın en dramatik şeyini yaşıyorsunuz. Dünyanın en üzücü şeyini yaşıyorsunuz. Ve sonraki gün kalkıp kahvaltı etmeniz, çay içmeniz... Ya da dünyanın en güzel şeyini yaşıyorsunuz.
Sonraki gün kalkıp kahvaltı etmeniz, çay içmeniz, su içmeniz... Çay içmeniz gerekmiyor da. Ben bitki çayı çok seviyorum. İçiyorum hep.
Özellikle akşamları, sabahları daha çok kahve içiyorum. Üç buçuk, dört buçuktan sonra da kahveyi bırakıp çaya geçmeye çalışıyorum genelde. Evdeysem. Aynen filmde bunu anlatıyor ve bunu güzel anlatıyor açıkçası.
O yüzden bu filmi izleyebilirsiniz. Görüntüleri falan da çok tatlı, çok güzel. Böyle tatlı bir film yani. Aşırı derin, böyle manyak iyi.
Mükemmel değil ama bu sene benim sevdiğim filmlerden. Bu arada bu videoda en sevdiğim dizi veya en sevdiğim filmlerden bahsetmiyorum. Sadece böyle bu bölüm hani bu sene izlediğim bazı şeylerden bahsedeyim dedim yani. Frankenstein'da bu sene çıkan bence güzel bir filmdi.
Böyle çok çılgın bir film değildi ama şeyi iyi anlatıyordu yani. bir bilim insanı. Bilim insanının adı Frankenstein zaten değil mi? Yok.
Aynen. Canavarın adı Frankenstein değil galiba. Aynen yani. Hatta kitapta da işte Mary Shelley'nin bir romanından uyarlanma.
Zaten Frankenstein ve çok sevilen bir roman. Bana bir arkadaşım Öbür günümde İngilizcesini aldı ama dili biraz ağır geldi İngilizce okumak için. İlk birkaç sayfasını okudum ve güzeldi sadece biraz yavaş okuduğum için sonra okumadım. Bu da büyük bir pişmanlığımdır.
Kitap böyle evde odamda falan hep görüyorum ve uzaktan bakıyorum böyle sonra hayatımda yapmadığım tüm o şeyler aklıma geliyor. Neyse bu film şeyi iyi anlatıyordu. Frankenstein bir canavar yaratmak istiyor. Aynen, bir canlı yaratmak istiyor ve yaratıyor ama sonra o canlıya nasıl bakacağını bilmiyor.
Bu da çocuk doğurmak, çocuk yapmak ya da günümüzde toplumda bir şekilde var olmakla alakalı ilginç bir olay bence. Çünkü böyle şeyler oluyor. Çocuk istiyor insanlar, sonra çocuk oluyor ama nasıl seveceklerini bilmiyorlar. Aslında kontrol edecekleri bir şey istemişler.
Gidin köpeklerle takılın yani. Köpekler size bağımlı, yemek istiyorlar. Gerçi köpeğe bile bakamayabilirsin yani eğer öyle biri olursan. Bir şeyi sevmeyi ya da o şeye sabır göstermeyi bilmezsen herhalde bilmiyorum.
Bu film onu gerçekten iyi anlatıyordu bence. Güzel bir filmdi. Evet şu an konuştum bayağı bir. O yüzden bu bölüme bu kadar yeter.
Daha çok bölüm çekmeliyim. Böyle bir saatlik bir bölüm kaydedeceğime 20 dakikalık 5 bölüm kaydedebilirim yani. O yüzden şu an kendimi durduruyorum ki konuşacak bir şeylerim kalsın. Böyle yeni tanıştığınızda bazen insanlar her şeyi söylüyor ya size.
Sonra söyleyecek bir şey kalmıyor. Hayatta hep konuşacak şeyler var yani. Dünyada çok ilginç şeyler oluyor. Onları da bir sonraki bölümde konuşurum.
Podcast'i seviyorsanız arkadaşlarınıza söyleyebilirsiniz. Bana da yorum veya önerileriniz varsa ya da podcast ile konuşmamı istediğiniz bir konu varsa sadece film izlemiyorum at gmail.com'a mail atabilirsiniz. İyi puan da verebilirsiniz.
O da yardımcı oluyor. Dinlediğiniz için çok teşekkürler. Herkese iyi seneler. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.