
2.886 kelime · ~14 dk okuma
Fullarsız Enter'le hoş geldiniz arkadaşlar. Ben Harry Selden. Apple TV'nin büyük bir vizyonsuzlukla sponsor etmediği, benim de büyük bir enayilikle devam ettiğim vakıf serisinde ilk kitabı bitirmiştik. Bugün ikinci kitaba başlıyoruz.
Kafama göre kah bilimkurgu tarihinden, kah işlenen fikirlerden, edebi tekniklerden bahsettiğim için senaryoyu unutmuş olabilirsiniz veya muhabbete ortasından daldınız. 60 saniyede şu ana kadar olan biteni özetleyeyim. Çok uzak bir gelecekte insanlık galaksiye yayılmışken ve dünya diye bir gezegenin varlığını bile unutmuşken dahi bir matematikçi tüm sosyal bilimleri bir takım hesaplara indirgemeyi bulur ve bunu kullanarak insanın falına bakar. Gördüklerini de beğenmeyince ilk iş olarak akıllı uslu tiplerden oluşan bir grubu uzaklara yollar.
Ortalığı fazla dağılmadan toparlayacak yeni bir düzenin tohumu olmaları için. Kendisi gitmez yalnız. Arkalarından su döküp galaksi kavuştursun dedikten kısa bir süre sonra ölür. Evet karakterler tanrı yerine galaksi kelimesini kullanıyorlar hep.
Neyse ki ektiği tohum zamanla filizlendi. Önce bağımsızlığını kazandı. Sonra din yoluyla yayıldı. büyük bir ticari federasyona evrildi.
Bu dönüşümler büyük liderlerin vizyonuyla yahut matematikçimizin geçmişten yaptığı müdahalelerle değil, tarihsel kuvvetlerin zorlamasıyla oldu. Şöyle de diyebiliriz, tarihsel kuvvetler büyük krizleri aşmak için gereken bireyleri ve şartları kaçınılmaz biçimde ortaya çıkardılar. Zaten vakıfı bilimkurgu tarihinde bu kadar önemli kılan şey, maceradan maceraya koşturan kahramanlara alışmış bir okul kitlesine temel olarak kahramansız bir epik sunması ve bunu yeterince heyecanlı kılması, polisiye öykülerden ödünç aldığı teknikler sayesinde. Seri'nin bu noktasında bir tane daha rastgele dış düşman uydurmak fazla tekrara kaçacağından Asimov doğrudan bölüm sonu canavarını getirmiş.
Her ne kadar çöküş döneminde olsa da halen merkez dünyalara hakim olan imparatorluk. İlk defa kafa kafaya gelecekler. Ve ilk defa vakıf sadece daha zayıf olan taraf değil, daha kötü yönetilen taraf olacak. Yaklaşık 4 asır süren karışıklıklardan sonra Galaktik İmparatorluk, 2.
Kleon yönetimindeki 25 sene boyunca adeta bir pastırma yazının cılız parıltısını yaşadı. Nisan 1945'te Ölü El, daha sonra kitaplardaysa General ismiyle yayınlanan hikayemiz bu cümleyle başlıyor. Bu arada pastırma yazının İngilizcesini bilene 5 milyon galaktik kredi yollayacağım. Böyle başlamış çünkü tıpkı mevsim değişimleri gibi imparatorlukların çöküşü de kesintisiz olmaz.
Ara sıra düzlüğe çıkılır, bazen ufak bir yenilenme bile yaşanır. Sanki çok çöküş yaşamışım gibi konuştum ama Asimov'un model olarak kullandığı romanın uzun tarihinde böyle birkaç dönem yaşandığını biliyoruz. Üçüncü yüzyıl krizi gayet dramatik bir örnek mesela. Kriz kelimesi hafif kalıyor baya.
50 sene boyunca sağlı sollu istilalar, göç dalgaları, hiperenflasyon, salgınlar ve iç savaşlarla uğraşmışlar. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Düzen biraz bozulunca her şey üst üste biniyor. Fırsat bulup yanına 3-5 silah arkadaşını alan kendini imparator ilan etmiş.
Düzi nelerce varis çıkmış o dönem. Onlardan biri olan Diokletianus'un döneminde nihayet ortalık biraz duruldu. Düşmanlar tokatlandı, taht kavgalarını önlemek için de dörtlü imparator sistemi getirildi. Tabii kök sebepler değişmediği için ve elimizin altında Wikipedia olduğu için bu durgunluğun, bu rahatlamanın kısa bir mola olduğunu biliyoruz.
Diokletianus emekliliğe ayrılan ilk imparator olmayı becermişti ama son günlerini sarayında lahana yetiştirerek geçirirken kurduğu sistemin çatırdamasına ve iç savaşların tekrar hortlamasına tanıklık etmişti. Ayakta kalan reformları olduğu olmasına da onlar da aksi gibi en çok hayatı boyunca yok etmeye çalıştığı Hristiyanlığa, onu benimseyen Doğu Roma'ya yarayacaktı. Hikayemiz biraz bu dönemden, ekseriyetle de bu imparatorluk lahanalarından yaklaşık üç asır sonra o Doğu Roma'nın geçirdiği başka bir yenilenme döneminden esinlenmiş. Bunu zaten Asimov daha sonradan doğrulayacaktı da, o anki en büyük ipucu ana karakterin Belrios isimli kabiliyetli bir imparatorluk generali olması.
Size Belisarius'u çağrıştırdıysa tebrikler. Senaryonun genel hatlarını daha baştan çözdünüz demektir. Yok eğer o kim ya diyorsanız yine tebrikler, dürüstlüğünüz için. Bana da tebrikler, aradan kaynayayım.
Belisarius, tarihteki en başarılı askerlerden biri. Justinyen, Ayasofya'nın inşasıyla ilgilenirken onun hayallerini gerçekleştirmek adına sürekli sağa sola yollanıyor. Kah İran'da Sasani'leri kovalıyor, kah Kuzey Afrika'da Vandalları, kah İtalya'da Gotları. Boş zamanlarında kitap okumayı, sahilde uzun yürüyüşler yaptı. ve ara sıra İstanbul'a dönüp hipodromda binlerce adam keserek isyan bastırmasını seviyor.
Onca muharebe ve kuşatma arasında sadece bir tanesini kaybetmiş, onda da düşmana öyle bir zayiat vermişler ki zaten geldiklerine geleceklerine pişman olmuşlar, bütün seferi iptal etmişler. Ve tüm bunları kronik bir kaynak yetersizliği içinde yapıyor. Bazen hakikaten kaynak bulunamadığı için, bazen de kıskanç generaller tarafından sabote edildiği için. Periyodik olarak onu ihanetle suçluyorlar, sonra bu kadar iyi bir generalleri olmadığını fark edip affediyorlar.
Adamı emekliliğinde bile rahat bırakmadılar. Yaşa 60'ı bulmuşken, paşam gel bizi kurtar diye geri çağırdılar. Ne oldu bu sefer? Hunlar işgal ediyor.
Yani Akdeniz'in her köşesinde çarpışarak tarihi ana vatanlarını geri kazanmaya, eski görkemlerine ulaşmaya çalışan Roma'da, başkentin kapısına kadar dayanmış birkaç bin atlıyı durduracak başka kimse olmaması da epey ironik. Pastırma yazı işte, gerçek yaz olsa. Bizimkisi Leonidas misali, yanında hepi topu 300 tecrübeli askerle gelmiş, ve normal biri gibi şehir duvarlarının arkasında saklanmak yerine peşlerine bir grup köylük atıp binlerce atlıya pusu kurarak günü kurtarmış. Bir teşekkür etmişler mi peki?
Etmişler etmesine de hemen sonrasında alışkanlıktan tekrar ihanetle yargılamışlar ve tekrar Justinian son anda affetmiş. Anca o zayide emekliliğinde doğal yollardan ölmeyi başaranlar kulübünün sayılı üyeleri arasında yerini almış. Bakalım ilham verdiği Belrios da bu kadar şanslı olacak mı? Bir takım saray entrikaları sonucu uzaklarda bir yere vali olarak atanmış haldeyken başlıyoruz.
Bir nevi sürgünde. Doğuştan asker olduğu için içinde bulundukları o barış dönemi ona göre değil. Rahat batıyor resmen. Neyse ki çok geçmeden ileride galaksiye hakim olacağı öngörülen bir grup büyücüyle ilgili efsaneler duyuyor, meraklanıyor.
Ve araştırmaları sonucu vakıfla tanışıyor. Tüccar kılığında ta merkeze kadar gidiyor Terminus gezegenine. Tam dişine göre bir rakip olduklarına kanaat getiriyor. Eğer onları fethederse imparatorluğu eski görkemine kavuşturabilir.
Hiç olmazsa kendine sadık askerlerine bir zafer hediye etmiş olur. Tek derdi şan şeref filan. Onun ötesinde zerre gizli planı yok. Herhangi bir kişisel iktidar hırsı yok.
İdeal savaşçı adeta. Hatta bir sahnede, daha sonraki bir sahnede İmparator bununla dalga geçecek. Doğrudan değil de danışmanıyla oturup düşünüyorlar. Bu adam bize karşı bir oyun mu oynuyor acaba?
Ne diye koca bir filo ile 3-5 barbarın peşinden gitmek istiyor diye? Onların dünyasında her şey bir taht kavgası sonuçta. Rios ise modası geçmiş bir kahraman. Belisarius'a bir paralellik daha var burada.
Onun lakaplarından biri son romalıydı. Romanın ideallerini temsil eden son insan manasında. Sadece kendisine verilmemiş, tarih boyunca birçok insana layık görülmüş bir lakab. Rios da daha sonradan Last of the Imperials olarak bilinecek.
Hatta imparatoru da unutacak insanlar, Rios'un imparatoru diyecekler ona. Onun karakterini bu kadar iyi biliyoruz çünkü hikaye onun bakış açısından açılıyor. Bu da ilginç bir seçim. Normalde hep vakıf tarafından başlıyorduk.
Şimdi kötü adam rolünde olması gereken birini takip ediyoruz. Üstelik sempati bile duyuyor insan. Hem zamanına uymadığı için, eski değerleri temsil ettiği için hem de Her dönemeşte bizim vereceğimiz tepkileri verdiği için. Tırnak içinde büyücülere veya Selden'ın kehanetlerine inanmıyor.
Kendi iradesinin, kendi kararlarının anlamlı olduğunu düşünüyor. Fakat aşırı kibirli de değil. Düşmanı hafife almadan onlar hakkında mümkün olduğunca bilgi edinmeye çalışıyor. Lüzumsuz psikopatlıkları yok, içkisi kumarı yok, sigorta primleri yatmış.
Yani daha iyisini mi bulacaksınız? En önemlisi de ne kadar iyi bir asker olursa olsun, ne kadar çok muharebe kazanırsa kazansın, eninde sonunda bir şekilde yenileceğini biliyoruz okuyucu olarak. Serinin konsepti bunu gerektiriyor çünkü. Bu da ona duyduğumuz sempatiyi artırıyor.
Vakıf tarafındaysa aksi gibi önemli bir bakış açısı karakteri yok. Son hikayeden beri yani tüccarların iktidarı ele geçirmelerinin üstünden 40 yıl geçmiş. Kağıt üstünde demokratik bir hükümet var ortada ama esas güç birkaç zengin tüccarın elinde. Kelimenin tam anlamıyla kapalı kapılar ardında toplanıp karar alıyorlar.
Hiçbiri birbirine güvenmiyor. Ortak çıkarları olsa dahi her an birbirlerini hançerlemeye hazırlar. Selden'ın kehanetleri de umurlarında değil. Yani ikinci imparatorlukmuş vs.
Tek dertleri para. Benim bu serinin en sevdiğim yanlarından biri vakıfı bir ütopya olarak resmetmemesi veya sürekli daha iyiye evrilen bir yapı olarak. Belki en başındaki hali biraz ütopikti, türlü türlü bilim insanından oluşan bir grup sonuçta ama onlar da bir yalan uğruna toplanmışlardı, bir yalan uğruna çalışıyorlardı. Ondan sonra zaten her şey bozuldu.
Her topluluk gibi çeşitli evrelerden geçiyor ve her adımda daha iyi olmak zorunda değil. Bu sefer ciddi bir iç dönüşme tanıklık etmeyeceğiz yalnız. O yüzden bu oligarklarla fazla vakit geçirmiyoruz. Onun yerine iki tane görece önemsiz karakter vakfı temsil ediyor bu hikayede.
İlki sınır bölgesinde yaşayan bir asilzade. Babası önceki hikayede ufak bir rol oynamıştı. Zaten zamanında o büyücülerle bizzat tanışan sayılı kişilerden olduğundan Rios hemen oğlunu sorgulamaya geliyor. İlk sahne o.
Bu Asilzade'nin ana işlevi, Asimov'un fikirlerini okuyucuya hatırlatmak. Her fırsatta generale ne kadar boşa kürek çektiğini, kazanacağı askeri başarıların geniş ölçekte önemli olmadığını, Selden'ın geleceği gördüğünü, vakfın kazanacağını anlatıyor. Zaten bir klişedir bu. İki kişi arasında, senin de bildiğin gibi dostum diye başlayıp giden paragraflar okuyucuya durumu anlatmak için kullanılır.
Yoksa onlar kendi aralarında öyle konuşacak değiller normalde. Yani benim de bildiğim gibiyse ne diye anlatıyorsun? Burada benim komiğime giden bir sahne vardı. Rios bir noktada sıkılıp adamın sözünü kesmek istiyor.
Ya ben bunları biliyorum zaten diye ve kesemiyor. Asilzade en iyisi sana bir çay koyayım, biraz uzun konuşacağım diyerek daha da derin bir açıklama moduna giriyor bir noktada. Asimov herhalde, madem bu işi ince şekilde kotaramıyorum, en iyisi göstere göstere yapayım diye düşünmüş olmalı. O sahnede ilginç bulduğum bir başka detay da şu.
Asilzade'nin evinde büyük bir alet var, kütüphanesindeki kitapları sesli ve görüntülü hale getirmeye yarıyormuş. Sesli kitap fikri o sırada yeni değil. Ta Edison'dan beri biliniyor. Görüntülü bilgi fikri de daha önceki Cesur Yeni Dünya kitabında işlenmişti.
Hatta diğer duyuları da kapsayacak şekilde. Belki daha da erken bir örneği vardır. Asimov'un versiyonunda önemli olan bu teknolojinin çöküşün sembolü olarak kullanılması. Bir zamanlar herkesin evinde olan sıradan bir aletken artık pek kimse de kalmamış, onları yapıp onarmasını bilen dahi kalmamış.
Rios ilk defa görüyor mesele hayatında. Ondan bir an önce de kapıdaki görüntülü zilin o intercomun zar zor çalıştığına dikkat çekmişlerdi. Yani öyle bir gerçeklik ki bu. Galaksi boyunca ışıktan hızlı seyahat edebiliyorsun.
Acayip acayip silahların var. Ama sesli kitap ve intercom ekonomik ve siyasi gerilemeye karşı daha hassaslar. İlk giden onlar. Yani o 1940'ların gözünden neyin ileri teknoloji olarak görüleceği konusunda bir tahmini yürütmüş.
Çok hoşuma gitti. Vakıf tarafındaki ikinci karakter, oligarkların yolladığı tüccar kılığında bir casus. Bilerek esir düşüyor. Onun işlevi de hikayeyi ilerletmek.
Artık general, sistematik bir çember harekatı başlatmış. Küre harekatı demeliyiz gerçi, üç boyutlu uzaydayız. Savaş sahnesi yok bu arada, hiç beklemeyin. Hepsi arka planda olup bitiyor.
Önemli olan, bu sefer öyle din veya ticaret yoluyla kendilerini kurtaramayacakları. Rüşvet teklif ediyorlar, o da yaramıyor. Riyos gümbür gümbür geliyor. Casusun bir şeyler yapması lazım.
Gidiyor, imparatorun Rios'a göz kulak olsun diye gönderdiği danışmanına yalan söylüyor. Bu general size sadık değil, vakıfın elindeki elementsel dönüşüm teknolojisini ele geçirecek diyor. Herhangi bir elementi diğerine değiştirmenin yolu. Normalde bu teknolojiyi din perdesi arkasında saklıyorlar, kimse kullanamıyor, bir tabu halinde ama Rios onu elde ederse rahat rahat kullanır, imparatorluğun ekonomisini darmadağın eder ve tahtı kolayca ele geçirir.
Nifak tohumları sokmaya çalışıyor Danışman da imparatorun güvendiği sayılı kişilerden, hatta belki de tek kişi. Çünkü saraydaki diğer herkes ondan nefret ediyor, o yüzden istese de ihanet edemeyeceğini biliyor. Otokrasilerin nasıl bir paranoya içinde yönetilmek zorunda olmalarına ışık tutan faydalı bir karakter. Bu sebeple de generali hemen ispiyonlayacağını düşünüyoruz.
Ama casus o kadar ikna edici olmuş ki danışman kazanan tarafta olmak için çaktırmadan ihanet etmiş ve Rios'a fazladan askeri destek sağlamış. Artık daha çok gemileri var ve vakıf cidden tehlikede. Ne yazık ki Asimov bu noktada en iyi karakterini harcamış. Tam casusun gerçek kimliği ve planları ortaya çıkacakken Asilzade ile birlikte Rios'un elinden kaçıyorlar.
Bu generali son görüşümüz olacak. Bundan sonra odak noktası o ikili. Başarı şansı sıfıra yakın bir planları var. Bir şekilde imparatorla yüz yüze gelip hem Rios'un hem de danışmanın ihanet içerisinde olduklarına ikna etmek ve kuşatmanın kaldırılmasını sağlamak.
Ellerinde kanıt namına tek şey, kaçmadan önce son anda çaldıkları ve içeriği her yöne çekilebilecek sıradan bir mesajlaşma. Bu planın işe yaramaması gerektiğini bizzat kendileri düşünüyor çünkü bu kadar çok tesadüfe dayalı bir plan, Selden'ın hesaplarının dışına çıktıklarını kanıtlar. Hani nerede tarihsel kuvvetler? Psiko-tarih böyle kahramanlıklara dayanan bir bilim değil ki.
Yine de elleri mahkum, kahramanlık etmeyi deneyecekler. Gidiyorlar merkeze, bir şekilde sınırdan geçip, bir ay boyunca irili ufaklı bürokratlara rüşvet vere vere yükseldikten sonra, tam yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken istihbarat tarafından yakalanıyorlar. İşin komik yanı, istihbarat onların general tarafından gönderilmiş casuslar olduklarını düşünüyor. Çok kolay kaçtıkları için oradan.
Yani istemeden de olsa amaçlarına ulaşmış oldular. Saray ahalisini kıllandırdılar. Oradan da kaçıyorlar bir şekilde ve uzayda sağa sola atlarken her nasılsa gayet iyi çeken bir haber kanalından Belrios'un ve danışmanın tutuklanıp saraya geri çağrıldıklarını öğreniyorlar. Kısa bir süre sonra idam edilecekler.
Dediğim gibi bence büyük hata. Böyle bir karakteri en azından imparatorla yüzleştirmesi lazımdı. Bir kahraman olarak öldürmesi. Veya kahramanlığın modasının geçtiğini anladıktan sonra hayal kırıklığı içinde öldürmesi lazımdı ve onun yerine tamamen sahne dışında öldürmüş.
Zaten genel olarak son kısım çok hızlı geçirilmiş. Nihai zaferin eşiğindeki donanma dahi geri çağrılıyor mesela. Ele geçirdikleri tüm gezegenlerden çekilerek. Hatta asilzademizin sınır gezegeni, arada kaynar gideriz diye isyan etmiş, vakıf tarafına geçmiş.
Oldu olacak amcasından bir servette miras kalsaydı. Her türlü mutlu sonu bir iki paragrafa sıkıştırdık. Belli ki Asimov'un derdi başkaydı. Hikaye boyunca işlediği olay örgüsü bir nevi ters köşeydi.
Onlardan bağımsız biçimde başarının neden kaçınılmaz olduğunu, neden imparatorun her halükarda generali sabote edeceğini okuyucuya açıklamak için sabırsızlanıyor. Kurnazlığını bizle paylaşmak için sabırsızlanıyor. Bunu başarmak için de hikaye boyunca onun dili olmuş soylu karakterini kullanacak, son sahnede herkesi etrafında toplayıp olan biteni anlatacak. Bu sahne vakıfın merkezi olan Terminüs'te yaşanıyor.
Kahramanlarımız, tırnak içinde kahramanlarımız görevlerinden dönmüşler, pek de hak etmediklerini bildikleri bir madalya töreni sonrası oligarklarla konuşuyorlar. Bizimkinin açıklaması şu. Zayıf generaller zaten herhangi bir tehdit oluşturamazlardı. Güçlü bir general lazım.
Bu güçlü general zayıf bir imparator döneminde ise yine bizle uğraşmazdı, doğrudan taht mücadelesi verirdi. Son 200 yıldır tahta çıkanların 4'te 3'ü isyan eden generallerden, valilerden oluşuyor. Bu da bizim 3. yüzyıl krizine atıf.
Dolayısıyla vakıf için tehlikeli olabilecek tek kombinasyon güçlü imparator güçlü general kombinasyonu. Askeri genişlemeye bu yol açacak. Fakat bu sefer de general başarılı oldukça imparator başta olmak üzere saray ahalisi huysuzlanıyor. Her gelişme paranoyayı besliyor.
Nitekim oraları fethedip zenginleştikten sonra döneceğin ne malum? Yahut daha kötüsü dönüşte kılıcını çıkaracağı ne malum? Rubicon'u tek başına değil de lejyonlarıyla birlikte geçebilir. Kısacası imparatorluk o kadar yozlaşmış ki, iç kavgalara o kadar batmış ki, yayılmacı savaşlar imkansız hale gelmiş.
Sahada kazansalar bile, masada kaybedecekler. Kendi kurup kendi oturdukları masada. Yine başka bir mutlu son öğesi olarak, imparatorun yakında öleceğine, yaşlı ve hasta olduğu için, sonrasında kesin iç savaş çıkacağını, bunun muhtemelen son iç savaş olacağını, dolayısıyla artık önlerinde bir düşman kalmadığını konuşuyorlar. O noktada Asilzade'miz, ta serinin ilk paragrafında adı geçmiş olan, o günden beri de ne yapıp ne ettiğini bilmediğimiz ikinci vakıfı hatırlatıyor, potansiyel bir rakip olarak.
Fakat onların galaksinin diğer ucunda olduklarını, herhangi bir çatışmanın yüzlerce yıl uzakta olduğunu söylüyorlar ona ve perde kapanıyor. Şimdi gider ayak bir başka eleştiri getireyim Asimov'a. Çünkü bu son cümle seri boyunca beni rahatsız eden bir şeyi iyice açık etti. Başından beri işlediğimiz çöküş anlatısını ilginç kılan şeylerden biri, çeşitli bölgelerin birbirle iletişimi neredeyse tamamen yitirmeleri, farklı kültürlerin farklı yönlerde evrilmeleri, Uzak diyarlar hakkında efsanelerin ortaya çıkması, yavaş yavaş yayılması.
Keneral Vakfı'nın varlığını böyle efsaneleri birleştire birleştire bulmuştu. Zamanında kendi yolladıkları ansiklopediciler uzak bir ana haline gelmişler, arşivlerde bile bulunmuyorlar. Öyle bir kopukluk var. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu ayrı bir tartışma konusu.
Önemli olan okuyucu olarak inanmamız isteniyor, biz de hay hay deyip inanıyoruz. Fakat özellikle bu hikayedeki karakterler, merkezdeki Trantor ile galaksinin bir ucunda olması gereken vakıf arasında maşallah işe gelip gider gibi mekik dokuyorlar. Sadece birkaç aylık sürede gidiş dönüş yapan dört farklı karakter var. Hal böyleyken hiçbir topluluğun birbirinden o kadar kopması mümkün olmamalı.
Aynı şekilde ikinci vakıfla asırlar boyunca yüzleşmeyeceklerini düşünmeleri de komik. Yanına ekstra bir sandviç koysan, tabletine film doldursan, demek ki bastırıp gideceksin oraya. Bu bana Game of Thrones'u anımsattı. Senelerce milleti belli bir haritaya, belli mesafelere alıştırdıktan sonra, ya aslında ejderhalarla basıp gitsen, çevirme yoksa duvara iki saatte gidip gelirsin, ne döndürdüler işi.
Böylece bir sürü geçmiş olay bir anda mantıksızlaştı. İnce ince kurdukları o dünya çöktü. Kurgu dünyaların tutarlılığı çok önemli. Ben izleyici veya okuyucu olarak zaten epey kredi açmışım yazara.
Tamam kardeşim ejderha da var, zombi de var veya ışıktan hızlı seyahat de var, neyse artık o evrenin kuralları. Onları öğrenip kabul etmişim. Ama yazar bizzat koyduğu kuralları çiğneyince her şey kağıttan kale gibi yıkılıyor. İç tutarlılık gerçekçilikten daha önemlidir.
İleride bir akademi makademi kurarsanız kapısına asın bu sözü. Yine de general, genel olarak iyi bir hikayeydi. Çeşitli sürprizler oluyor ama esas sürpriz hiçbir sürprizin önemli olmaması. Tematik açıdan öncekilerle bütünlük arz ediyor.
Selden planı bir yandan devam ederken artık vakıf galaksideki en büyük siyasi güç olmuş veya olmanın eşiğinde. Dolayısıyla şu ana kadarki her şeyin tek bir kitapta toplanması lazımdı aslında. Fakat zamane yayıncısı, ekonomik sebeplerden ötürü, sayfa sayısıyla ilgili kısıtlardan ötürü generali bir sonraki kitaba atmış. Böylece üçlemenin kalanı da tamamen kaymış.
Çünkü ikinci kitabın diğer yarısını oluşturan Katır hikayesi ya da orijinal ismiyle The Mule hem çok farklı bir hikaye hem de uzun olduğundan oraya da sığmayıp üçüncü kitaba sarkıyor, O kitabın kalanı da başka bir mücadele hakkında. Mahvetmişler resmen. Neyse, kitaplara kitap olarak değil de hikaye koleksiyonu olarak baktığınız sürece sorun yok. Şimdi aynı hatayı ben de tekrarlamayayım.
Cutter'a başlayıp devamını başka bölüme bırakmak istemiyorum. Serinin kırılım noktası çünkü. Sonraki bölümde tek başına ele alacağız. Herhangi bir kapanış konuşmam yok.
Yeni yıldan önce bir veya belki iki defa daha kulak memelerinize misafir olmayı planlıyorum. İnşallah bu bölümde de Asimov'a çok fazla yüklenmemişizdir ya. Çok biliyorsan daha iyisini yaz diyen olmuştur belki. Vallahi haklısınız.
Belisarius'a da saygılar. Ünlü tarihçi Rafet El Roma'nın dediği gibi... Nasıl bir yaşam, nasıl bir zaman...
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.