
2.970 kelime · ~15 dk okuma
Sen de sev ama sevilme Aşk acısı çek ben gibi Çok özle ama kavuşma Kavuşamadığım gibi Senin de kalbini çalsın Başkaları mal gibi Sevdan yüreğinde kalsın Gizli bir günah gibi Sen de mutlu olma emin Sen de sev sevilme emin Böyle başlamayacaktık ama yani bölümün ilhamını aldığımız şarkıyı da mırıldanmamak olmaz dedik hani. Kimse üstüne alınmasın bu sözlerim sevgiliye. O öyle bir sevgilidir. Ettiğini iyi bilir diyor Yıldız Tilbe.
2003 tarihli bu. Emi adlı şarkısında. Bu arada baktım internette Emi'yi biçişik yazmışlar. Hayır.
Hayır öğreten adam hatırlatıyor. Mi soru 2 ayrı olacak efendim. Bu da benden size bir küçük bilgi olsun. Ben bu parçayı ilk defa Nuri Bilge Ceylan'ın 2008 yapımı Üç Maymun filminde duydum.
Duymamak da mümkün değildi zaten. Çünkü filmde başka hiçbir şarkı kullanamamıştım. Dahası şahsen izlediğim yüzlerce film içinde denk geldiğim en zekice müzik kullanımıydı. Şimdi burada izlemeyenler için sürprizini kaçırmak istemem fakat sahiden sadece o fikrin uygulanışı adına dahi bence izlenisi bir film.
Hakkını da teslim ederim. Çok da güzel bir filmdir. Ama bu bölümde Nuri Birge Ceylan'dan, filmlerden ya da Yıldız Tilbe'den bahsetmeyeceğim. Daha çok Tilbe'nin sevgilisine yazdığı şarkıdaki ruh haline bakacağım.
Yüreğini kanatırcasına sevdiğin birisi için yüreğini çıkarıp yemeğe eşdeğer bunca hıncı yaratan şey nedir? Sahiden kulağa çalındığında verdiği ferahlık kadar şifalı bir şey midir? Tam iyileşmeye çalışan bir yaranın kabuğuyla oynayıp yeniden kanatmak gibi, tam her şey yoluna girmiş gibiyken bizi yeniden içine çeken o çukurun hikmeti nedir? Yoksa dedikleri gibi hep iyi şeyler düşünerek başımıza iyi şeyler mi gelir?
Musibetler içimizdeki kiri takip ederek mi bizi buluyor? Hayat sandığımız kadar kötü ve umutsuz mu cidden? Neredeyse hiçbir şeyi kontrol edemezken bunca belirsizlik içinde başımıza gelen hayır ve şer de kendi payımızı abartıyor olabilir miyiz? Sorulacak daha çok soru var ama önce gerekçemizi ortaya koyalım.
Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 94. bölümünde eskisini kapatıp yenisini karşılamaya gün saydığımız yılın şanına yarışır şekilde hedef koyma tutkumuza, bitmeyen arzularımıza ve asla tatmin olmayan beklentilerimize bakıyoruz. Yeni yıla yönelik hedefleri belirlemeden önce bir kulak verin isterim. Efendim, her zaman olduğu gibi, yani bölümlerimizin %99'unda olduğu gibi şu kavramlar meselesiyle bir oturumu, celseyi açalım müsaadenizle.
Kavramlar Sözlüğü'nde bölüm boyunca anacağımız bazı sözcüklere, terimlere, kavramlara bakıyoruz. Hani ne anlama geliyor, biz onlarla ne kastediyoruz vs. Tahmin edeceğiniz gibi hani bu kadar seneden, yıldan, devriyeden bahsetmişken biraz zamanla ilgili kavramları sizlere hatırlatacağım ki bunları zaman ve vakit bölümlerinde ziyadesiyle işlemiştik. Onları da bir hatırlatmış olayım arşivinizde.
Sene, ilk kavramımız sene. Arapça kökenli ama aslında onun da kökeni Süryaniceden geliyor, Aramiceden geliyor. Aşağı yukarı aynı tınlayan bir sözcükten. Yinelemek, sönmek anlamına geliyor, dönmek anlamına pardon gelen bir sözcük bu.
Türkçesiyle yani bizim de daha belki de sık kullandığımız karşılığıyla yıv deniyor buna da. Tabii neyi temsil ediyor? Dünyanın güneşin etrafında bir tur atmasını temsil ediyor gibimize geliyor. Fakat hani tarihten bugüne elliye yakın farklı takvim olduğunu bir hatırlayacak olursak aslında her zaman için bunu temsil etmiyor.
Yani her zaman takvim. ...sene, ay, hafta, Güneş'in... ...pardon,
Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketleri ya da Güneş'in Dünya etrafındaki hareketleri ile tanımlanmıyor. Mesela hani bizim şu anda kullandığımız Gregorian, yani Güneş tabanlı takvim... ...Julian takvim, Kıpti takvim vs.
onların hepsi Güneş'in turu. Dolayısıyla hani 365 gün, 12 ay vs. Bir de ay takvim var biliyorsunuz. Özellikle hicri takvimden kimilerinin İslami takvimleri dediği ay tabanlı malumunuz.
Ay ve güneş takvimleri var. Ay ve güneşi birlikte kullanan işte Babil takvimi bunların arasında en meşhuru. İşte uzak doğuda yine kullanılan Hindu, Çin takvimi, İbrani takvimi. Pek artık kullanılmamakla birlikte Japon takvimi de böyle ay tabağında.
Bir de takvimin tozlu sayfalarında kalan takvimler var. İşte hepimizin belki kitaplardan aşina olduğu Maya, Aztek, işte Mısır, Yunan, Roma takvimleri vesaire. Tabii takvimin önemli bir özelliği sadece... ...zamanı ölçme aracı değil.
Yani zamanla olan ilişkisinde farklılıklar var. Örneğin bazen tarım odaklı oluyor takvim ki tahmin edeceğiniz gibi... ...tarihin önemli bir bölümünde takvimin işlevi de bu.
Tarım tabanlı olmuş. Mesela bazen kamu düzenini sağlamak için, kamu hizmetlerini belirlemek için örneğin işte hepimizin serbest meslek erbaplarının da işletme sahiplerinin de gayet iyi bildiği gibi böyle vergi takvimleri vardır değil mi? İşte vergi, KDV dönemi, beyanname dönemi, muhtasarlar bilmem neden neyse bir de o takvimler var ve bir de bizim normal kullandığımız takvim var ve... Hani 2025 yılının son günlerinde yaptığımız bu kayıtta bir hatırlatmak istiyorum.
Az önce andığım gibi bu Gregorian takvime göre 2025 yılındayız. Hicri takvime göre 1447 yılındayız. İbrani takviminde 5766 senesindeyiz. Çin takviminde 4723.
Etiyopya takviminde ise 2018 yılındayız. Yani bu demin de anladığım gibi zaman ve vakit kavramlarına önceki bölümlerde ziyadesiyle değinmiştik. Epey bir bu kavramları yerli yerine oturtmuştuk ama yine de hatırlatmakta fayda var. Bu zaman dediğimiz şey özünde insan icadı var olan bir şey değil.
Biz bunu böyle adlandırmışız ve esasen bir hareket birimi. Yani neyin hareketi? İşte Dünya'nın, Ay'ın, Güneş'in, gezegenlerin hareketini ölçtüğümüz bir şey. Yani zaman dediğimiz şey esasında bir hareket biriminden ibaret.
Ve hani şu anki kullandığımız şeyin de Dünya'nın hareketine bağlı olduğunu biliyoruz. Yoksa hani özünde ne zaman diye bir şey var, ne vakit diye bir şey var. Bunların hepsi bizim icat ettiğimiz soyut kavramlar. Ama yine de teorik olarak işte 2025'i geride bırakıp 2026 için ısınıyoruz.
Yepyeni bir yıl. Nicedir ertelenen hedefleri, bir türlü hayata geçemeyen hayalleri hatırlamak için gayet uygun bir zaman gibi. O zaman hadi başlayalım. Koşmayı günlük bir rutine çevirmiş arkadaşlarım var.
Yazın sıcağı, kışın ayazı demeden her sabahın kör karanlığında uyanıp koşuya çıkıyorlar. Arada samimiyetimize sığınıp, ya oğlum bu nasıl bir yaşam sevinci gibi sorular soruyorum. Derdim yermek ya da kınamak değil elbette. Anlamaya çalışıyorum.
Çünkü kendimi onu yaparken hayal bile edemiyorum. Çoğunun yanıtı aşağı yukarı şöyle bir şeye denk. En zoru ayakkabılarını bağlayıp kapıdan çıkmak. Yani düzenli bir koşucunun bu süreçteki en zorlu etapı yatağı ile ayakkabılığı arasındaki.
Benim gibilerin de asla koşamadığı parkur işte bu. Ama yine de arada kendimi böyle yaşam enerjisiyle dolmuş, eşofmanlarını çekmiş bir sahilde tempolu şekilde yürüyor gibi hayal ediyorum. İyi de geliyor. Hayali bile güzel.
Okul yıllarımda kahvaltı sofrasında daha gözümü açmakta zorlanmışken televizyonda sonsuz bir enerji patlamasıyla jimnastik yapan hoş kadınları izlerdim. Ben çayımı bile içmeye üşenirken onlar canlı yayın öncesinde stüdyoya varmış, giyinmiş, süslenmiş, ısınmış ekran karşısında coşkuyla hoplar zıplarlardı. Üstelik rengarenk taytları içinde bir içim su o kadınların hiçbirinin yaptığı hareketlere ihtiyacı yoktu. Hepsi de gayet düzgün bedenlere, gayet ideal kilolara sahipti.
Onlara bakarak hoplayıp zıplaması gereken kemerinden taşan göbeğiyle bizlerdik. Yine de şu güne dek o tür yayınlar başlayınca ekran karşısına geçip hareketleri eşlik eden tek bir insana rastlamadım. Fakat bu acı gerçek, o sağlıklı ve zinli yaşam tarikatı mensuplarının hiçbirinin moralini bozmadı. Düzenli televizyon izlemeyeli seneler oldu ama eminim o bir içim sular hala bir yerlerde, bir kanalda bitmek bilmez enerji ve neşeleriyle boğara çağıra hoplayıp zıplamaya devam ediyordur.
O programları o kadar çok seyrettim ki, hangi hareketi yaparken hangi kasa odaklanmamız gerektiğini, hangi nefes alış tekniklerinin daha doğru olduğunu, hangi kas grubunu hangi sırayla çalıştırmanın daha iyi olacağını en az onlar kadar iyi biliyorum. Aynen sizler gibi. Ben de aynen sizler gibi neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu gayet iyi biliyorum. Kimin hayırlı, kimin hayırsız olduğunu da.
Ama yine de zararlı şeyleri yiyip içiyorum, hayırsız insanlarla zaman geçiriyorum. Aynen sizin gibi. O dertlerin tasaların beni içine dahil edeceği kalabalığın sıcağına mı hasretim acaba? Yoksa annesinden göreceği sıra dışı ilginin mutluluğuyla hastalığını abarttıkça abartan bir evladın ruh halinde miyim?
Bilmiyorum. Bu tür soruların yanıtlarıyla ortaya çıkan aydınlık gözümü çok kamaştırıyor. Cesaret edemiyorum. Peki Hedef koyma ve dilek tutma olayını nasıl açıklayacağız? bu... Elimde bir istatistik veri yok ama mesela bu hafta spor salonu aboneliklerinin patlayacağına,
diyetisyenlerin tüm randevularının dolacağına, fal bakan yıldız haritası çıkaran uygulamaların rekor yüklemeye sahne olacağına, sene boyu yapılacak diyetlerin %90'ının bugünlerde başlayacağına da adım gibi eminim. Ama neden? Kimileri buna eşik etkisi diyor. Kendi zihnimizde şekillendiremediğimiz soyut bir kavram olsa bile sonuçta hafta, ay ve yılların başları zihnimizde doğal bir milat hissi yaratıyor.
Hele ki yılbaşları. Algısal olarak önümüzde bomboş ve bembeyaz bir sayfa serilir ve kaderimiz sanki o an ellerimiz görecekmişiz gibi görünür. Psikolojik bir yanı da var elbette. Önceki bölümlerde de değindiğim gibi hiçbir anını belirleyemediğimiz her tür olasılığa ve sürprizlere açık bir yaşam sürüyor olsak da bu belirsizlik hissi hepimizin en tahammül edemediği duyguların başında geliyor.
Bilmek istiyoruz. Öngörmek istiyoruz. Ne kadar sürecek? Neye mal olacak?
Ne kazandıracak? Ne kaybettirecek? Hiç olmazsa adını koyalım, değil mi? Yiyelim içelim ama hesabımızı da bilelim.
Ne zaman terfi edeceğiz? Kendimizi üç sene sonra nerede görüyoruz? Instagram'da kaydettiğimiz kaç şehri ziyaret edebildik? Yaz dedik de, yaza dek kaç kilo vereceğiz?
O çikolatanın kalorisi kaç? O yoğurt ne sütünden? Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Belirsizlikle gelen o dayanılmaz huzursuzluk kontrolü ele alma ve yeni anlamlar üretme ihtiyacımızı tetikliyor.
Bir an sonra dahi ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz bir düzende ne kadar basit olursa olsun her plan bir tür güvenceye dönüşüyor. Hayata yönelik planlarımızın hiçbiri esasen kendine yönelik hedefler içermez. Hepsi öyle ya da böyle nihayetinde nasıl bir insan olmak istiyorum sorusuna yönelik ürettiğimiz izlerdir. Hatta bir bakıma savunma tekniğidir.
Yeni yılın bahanesiyle hayallerimiz, planlarımız ve hedeflerimiz bizi içinde yaşadığımız toplumla senkronize eden bir tür kollektif ritüel çabasına dönüştürür. O çabaya ait kılar. O zaman en önemli soruya gelelim. Bunun bir faydası var mı?
Öyle ya. İşte burada kimsenin kafası pek net değil. Plan yapma, hedef koyma gibi eylemlerin en büyük faydası ne istediğimizi belirleme sürecinde kendimizle yüzleşme fırsatı verdiği için bir öz farkındalık yaratması. Bu süreçte önceliklerimizi belirliyor ve önemsemeyeceğimiz ya da göz ardı edeceğimiz şeyleri netleştiriyoruz.
Bu çabanın Yaşama yönelik motivasyonumuzu yükselttiğine de şüphe yok elbette. Yapacak sayısız şey varken en azından eleme yaparak net bir hedef koyduğumuzda... ...enerjimizi odaklayabildiğimiz için de kesinlikle faydalı.
Dahası ulaştığımız her hedefle yaşanan o hazzı da unutmak mümkün değil elbet. Tam burada... Hani bu hedef, başarı falan demişken gayet kişisel bir parantez açmak istiyorum. Bu bölüme hazırlanırken hedeflerimin çoğunu anlık ya da...
...mümkün olan en kısa vadeyle belirlendiğini fark ettim. Mesela sigarayı bırakmam öyle oldu. Günde üç pakete yakın sigara içen biri olarak, yarın bırakıyorum dedim.
Öyle de yaptım. 1998 senesinin bir gününde battal boyu, devasa bir çöp poşetine... ...artık paketle değil, tabii üç paket içince kartonlarla aldığım sigaraların hepsini doldurdum.
Apartmanda, yolda, gazetede karşılaştım, herkese dağıttım ve sigarayı hayatımdan çıkardım. Hiçbir plan, program, sistem destek olmadan. Kolay değildi ama oldu. Benzer şekilde bir gün zayıflamaya karar verdim ve kendimce bir başka düzene geçtim.
O günden bu yana 55 kilo verdim. Hala da yavaş yavaş vermeye devam ediyorum. Eminim bir alışkanlığı terk etme ya da kilo verme ki... O da esasen bazı alışkanlıkları terk etme halidir.
Birçoğunuzun yeni yıl hedefleri içinde vardır. Fakat bu konuda ilginç bir gözlemim var. Bunları zamana yayılan bir hedefe çeviren neredeyse hiçbir arkadaşım başarılı olamadı. Yeni yılda sigarayı bırakacağım cümlesi bir hedef için fazlasıyla mı olan?
En doğru hedef, yarın bırakıyorum şeklinde olan gibi sanki bence. Yarın yemekle olan ilişkimi değiştiriyorum. Yarın o beş para yetmez arkadaşımdan, sevgilimden ayrılıyorum. Sihirli cümle kalıpları böyle şeyler gibime geliyor.
Yoksa kilo vermem lazım gibi cümleler anca vicdanımızı avutur. Ondan da öteye gitmez. Kişisel parantezi şimdilik burada kapatıp hedeflere dönmek istiyorum. Biraz önce anlatılan örneklerden de anlayacağınız gibi, hedef koymanın en olumlu etkisi, yüklediği sorumluluk ve başardığımızda yarattığı o umut.
Bünyesinden neredeyse bir insan çıkartmış, tutkuyla ve aşkla içtiği sigarayı bırakmış biri olarak konuşuyorum. Emin olun, nefsine hükmedebilen bir insan, dünyayı parmağında oynatacak güce kavuşur. Koca ekipleri, şirketleri, orduları, hatta ülkeleri yönetebilirsiniz. Fakat önünüze gelen bir tabakla birlikte nefsinizin kölesi olduğunuzu anlar, kendinizi yönetemediğiniz gerçeğiyle yüzleşirsiniz.
Ama tartıya çıktığınızda azalan sayıların, üstünüzden düşmeye başlayan kıyafetlerin, kemerinizde hiç tecrübe etmediğiniz yeni deliklere tokayı geçirmenin keyfini de ancak yaşayanlar bilir. Para pul gerektirmeden ulaşılabilecek en büyük mertebe kendi nefsinize hükmedebilmekten geçer. Bu kadar Fazileti sıraladıktan sonra planlar yapmaya, hedefler koymaya başlamış olmalısınız. Ama durun.
Her şey o kadar pespenme değil. Çünkü bu tutumun olumsuz yanları da var. Ona geçmeden, biraz önceki bu kişisel parantezi yeniden dönmek gerek. Her eksojen obez gibi benim için de kilolarım bir takıntıya dönüşmüştü.
Kendimi tanımlamak istediğimde aklıma gelen ilk ve bazen tek şey şişman olduğumdu. Oysa herkesin birbirini acımasızca itip kalktığı ergenlik dönümü haricinde kimse beni kilolu olduğum için eleştirmemiş, aşağılamamıştı. Etrafımdaki kimsenin gözünde şişman adam olarak nitelendirilmiyordum. Ama yine de kiloların benim için tarif edilmez bir takıntı ve mahcubiyet sebebiydi.
Hiçbir zaman o halimle barışamadım. Hiçbir çabam, hiçbir üretimim ya da başarım zihnimde öylesi bir belirginliğe sahip değildi. Kimse benden kilo vermemi istemedi. İma eden bile olmadı.
Peki, şu programı mesela 140 kiloluk halimle yapsam dinlemeyecek miydiniz? Ya da izlemeyecek miydiniz? Söylediklerimin kıymeti hiç olmayacak mıydı? Kim bilir?
Ama bu benim için çok önemliydi işte. Hedefimi koydum ve gerçekleştirdim. Bu beni kendisiyle daha barışık ve daha mutlu bir insan yaptı. İşte hayata yönelik hedefler koymanın en olumsuz yanı da aslında bu tespitin altında gizli.
Koyduğumuz hedefler bizi diğer her şeyden uzaklaştırdığı için elimizde olan ya da o süreçte sahip olduğumuz, kazandığımız diğer hiçbir şeyi dikkate almıyor, gözden kaçırıyoruz. Dahası koyduğumuz hedefe ulaşamayınca içine düştüğümüz başarısızlık ve suçluluk duygusu hayatımızın geneline yansıyarak her şeyin berbat olduğu hissine kapılmamıza sebep oluyor. Dahası bir hedef uğruna yola koyulduğumuzda başarı kriterlerini net olarak tanımlayamazsak durmak da zorlaşıyor. Hep bir adım daha ötesi, biraz daha fazlası derken kendimizi bir türlü tatmin olamaz halde buluyoruz.
Çünkü insan nefsi tatmin olmaya değil, durmaksızın arzulamaya programlı. Bunu deyince aklıma Lev Tostoy'un o meşhur öyküsü geldi. İnsana ne kadar toprak lazım başlıklı, eserin kahramanı, Pahom adlı yoksul bir köylüdür. Hayattaki tüm derdi daha fazla toprak sahibi olmak ve böylece daha çok para kazanmaktır.
Kendi gücüyle büyütebildiği tarlası ona bir türlü yetmez. Bir gün karşısına biri gelir, cazip bir teklif sunar. Paham'ın eline bir kazma verir ve günün ilk ışıklarından gün batımına kadar kazmasını vurduğu tüm toprakların onun olacağını söyler. Paham'ın gözleri oynar, derhal yola koyulur ve işaretlemeye başlar.
Durmaksızın yürür, yürüdükçe hızlanır, kilometrelerce toprağa işaretler. İlerledikçe hırsı daha da artar. Her dönmeye karar verdiğinde, dur birkaç kazma daha vurayım diye ilerlemeye devam eder. Güneşin batmasına yakın paniğe kapılır ve kalan son gücüyle kazmaya vurmaya devam ederek başlangıç noktasına ulaşmanın derdine düşer.
Sonunda o kadar yorulmuştur ki başladığı yere geldiğinde yere yığılır ve son nefesini verir. Mezarı için kazılan birkaç adımlık toprağa gömülür. Bir çiftçi için her zaman biraz daha fazla toprak gerekir. Fakat esas mesele ne kadarının lazım olduğudur.
Belki de mezar kadar. Hedeflerin, planların neden vazgeçilmez olduğuna, bu kaçınılmaz çabanın olumlu ve olumsuz yanlarına baktık. Hadsiz rehberliğimiz ev sahipliği yapan kapanış bölümünde de hedeflere yönelik tavsiyelere bakalım. Yeni yılın bahanesiyle muhasebesini yaptığımız hayattan, Yıldız Tilbe gibi, sen de mutlu olmaz, sen de sevilme gibi beklentilerle çıkmak pekala mümkün.
Nihayetinde bir dilenci zenginlere değil, kendinden daha çok sadaka toplayan diğer dilencilere emrenir. Ve Alejandro Hodorovski'nin de isabetle buyurduğu gibi, kafeste doğan bir kuş için uçmak bir hastalıktır. Ama yine de ne zararı varmış efendim güzel şeyleri arzulamanın, hayal etmenin? Kafeste doğmuş bile olsak, uçmayı düşlemekten bizi alıkoyan nedir?
Hiçbir şey. Fakat tam bu noktada uzmanların üstünde fikir birliğiyle vardığı bir konuyu da tavsiye olarak araya sıkıştırmakta fayda var. Buna psikolojide erken tatmin tuzağı deniyor. Kendi hedeflerinizi etrafınızdakilerle paylaştığınızda aldığınız o onay ve takdir beyninizde sanki o hedefe ulaşmışsınız gibi sahte bir ödül hissi yaratıyor.
Dolayısıyla planınız bir anda yapılacak, ulaşılacak bir hedef olmaktan çıkıp benliğinize yönelik bir beyana dönüşüyor ve genellikle gerçekleşmiyor. Epictetus ve Marcus Aurelius çizgisindeki Stoa felsefesi ve müritleri başkaları tarafından değerlendirilip yargılanmasını, hatta bazen değersizleşmesini önlemek için niyetlerin saklanması gerektiğini savunur. Stoacılara göre öteki hem gereksiz bir beklenti baskısı oluşturur, hem de kişinin özündeki niyeti bozar. İki kişinin bildiği sır, sır değildir diye bir söz vardı yani Kurtlar Vadisi'nde mi geçiyordu?
Dillendirilmiş bir plan artık kişiye değil aktarılan ötekilere ait bir algıya dönüşür. Bunun bir türevini de biz Anadolu kültüründe nazara gelmek diye adlandırırız değil mi? Bilirsiniz. Yine de bu tutum her zaman ve her koşulda doğru mudur tartışılır.
Çünkü hani bazı planlar da özü gereği onu ilgilendiren ya da ondan etkilenecek kişilerle paylaşılmak zorundadır. En basitinden işte bu yaz tatil yapmayacağım gibi bir planı eşiniz ya da sevgilinizle önceden paylaşmanız sizin için her açıdan hayırlı olacaktır değil mi? Aklımızda kalması gereken neyi kiminle paylaştığımıza dikkat etmek olmalı. Bu bölüme hazırlanırken bahsetmek istediğim konular o kadar kabardı ki daha fazla uzatmamak adına onları başka bölümlerde farklı başlıklar altında ele almaya karar verdim.
Ama aklımda sürekli bir şiir dönüp durdu. Çocukluğumdan beri bana yaşama şevki ve gayesi veren, içimi umutla dolduran bir şiir. Her fırsatta, her yerde dillendirdiğim, herkese okuduğum sihirli bir formül. Yıldız Tilbe ile başladığımız Tolstoy ve Hodorovski ile sürdürdüğümüz yolculuğumuzu Nazım Hikmet'in yaşamaya dair şiiri ile bitiriyoruz.
Müsaadenizle. yaşamayı ciddiye alacaksın. Yani o derecede öylesine ki mesela kolların bağlı arkadan sırtın duvarda yahut kocaman gözlüklerin beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin. Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken.
hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için yaşamak yanı ağır bastığında Diyelim ki ağır ameliyatlık hastayız. Yani beyaz masadan bir daha kalkmamak ihtimali de var. Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini, biz yine de güleceğiz anlatılan bekle aşı fıkrasına. Hava yağmurlu mu diye bakacağız pencereden.
Yahut sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. Diyelim ki dövüşülmeye değer bir şeyler için, diyelim ki cephedeyiz. Ve daha orada, ilk ucunda, daha o gün yüzü koyun kapaklanıp ölmek de mümkün. Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu.
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz. Belki de yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. Diyelim ki hapisteyiz. Yaşımız da elliye yakın.
Daha da 18 sene olsun açılmasına demir kapının. Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız. İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla yani duvarın ardındaki dışarısıyla. Yani nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak.
Bu dünya soğuyacak. Yıldızların arasında bir yıldız. Hem de en ufacıklarından. Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani.
Yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde. Hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil. Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden acısı çekilecek bunun. Duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya. Yaşadım diyebilmek için.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.