
2.863 kelime · ~14 dk okuma
Muhtemelen hepinizin zihninde yer etmiş bir söz var. Umut fakirin ekmeğidir. Buradan yola çıkınca umudun fakir fukaraya has olduğunu düşünmek hatta... Soyut bir kavramın ekmekle özdeşleşmesini düşününce aslında gerçekte tam olarak karnımızı doyuramayacağı için hiçbir derde derman olmayacağı hissine kapılmak gayet mümkün.
Belki öyledir. Sonuçta Umut'un karın doyurduğu ya da fakirliği giderdiğine yönelik bir bulgu yok. Ancak yine de gayet iyi biliyoruz ki Umut fakire has değil. Kendi içinde bir vadi de yok.
Dahası sınır olmayan bir duygu olmasından ötürü asla tükenen, sonuna ulaşılan bir durum da değil. Aksine, umut insanın hayatta kalmasını sağlayan en önemli etkenlerden. Olumsuzlukların dalgalarına kapıldığımız yaşam denizinde bizi hayatta tutan bir can simidi. Bir başka atölye sözündeki gibi, umut olmasa dünya dönmez.
Yani umut etmeden olmuyor. Üstelik kendinden öte hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı için umut etmenin esasen bir maliyeti de yok. Her an, her şeye yönelik umut taşımak olası, sonsuz ihtimallerle bezeri yaşamda, bir an sonrasının dahi meçhul olduğu bir düzende neredeyse hiçbir şey imkansız değil çünkü. Ama bir konuda anlaşalım.
Tahmin edeceğiniz gibi burada bahsettiğim şey böyle postmodern kapitalizmin, sen buna değersin, yap gitsin ya da dünya senin oyun alanın tarzı sahte gazlamaları değil. Daha derinde, daha içsel, daha kişiye özel bir umut benim bahsettiğim. Ayrıntılarını tanımlaması zor. Tarifi bulanık da olsa, soyut umutlardan söz ediyorum nihayetinde.
Gel gelelim, umut etmek, umutlu olmak aynı zamanda bu çağın en ayıp, en kusurlu, hatta günah sayılan kavramlarından. Her şeyden yana umudu yitirmek için bunca somut, bariz ve geçerli sebep varken umutta olmak çoğunluk için saflık, naiflik ya da kendini kandırma çabası olarak da yorumlanabilir. Siz böyle yorumlamasanız bile etrafınızda mutlaka bunu size hatırlatan birileri çıkar. Umuda ve ona sahip insanlara tarifi güç bir hınç duyan bu kitleyi umuda düşman insanlar olarak adlandırıyorum.
Sayıca her zaman çoğunlukta olan bu grubun iç dünyasını her zaman merak etmişimdir. Her birine denk geldiğimde içimden hep şunu düşündüm. Acaba Chopin'a ve tarzı derin bir analiz sonucunda dünyanın asla mutluluk vadeden bir yer olmadığını ve yaşamdan umutlu olmanın yersizliğini bilerek mi böyle diyorlar? Yoksa umutlu insanlar onlara kendi sönen ateşlerini hatırlattığı için mi bu pasif agresif tutumu sergiliyorlar?
İkisinin de mümkün olduğunu düşünerek kesin bir yargıya varmaktan kaçınıyorum. Ancak her iki durumda da yöneltilecek daha anlamlı sorular var. Umuda düşmanlığın faydası nedir? Bundan kim karnı çıkar?
Bu çaba neye hizmet eder? İki kalas bir hevestik yaşamın umutsuzluk çukurunda bize vaat edilen nedir? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin 95. bölümünde her rüyayı kabusa çeviren, her umudun dibine kibrit suyu döken, her hayalenin içinde ayrı kotu gibi biterek yaşamımızı kaplayan umuda düşman insanlara bakıyoruz.
Efendim, her bölümde olduğu gibi bir kavramlarımıza bakalım. Nelerden bahsedeceğiz, ne kastedeceğiz? Tabii ki çok net, çok tahmin edilebilir. Şöyle iki, iki, hatta üç kavrama bakmak istiyorum.
Birincisi tabii ki umut. Umut, Türkçe bir kavram. Ummaktan geliyor. Dilemek kökeninde yatan tabir, tahmin edeceğiniz gibi.
Ummanın kökündeki um da Türkçe, yine öz Türkçe kökenli böyle beklemek anlamına geliyor. Bir de umarsız var. Hep böyle yanlış şekilde kullanılan özünde o da çaresiz anlamına geliyor. Hani böyle bir bahsini geçirmişken değinelim istedim.
Türkiye Kurumu sözcüğünde diyor ki umut için ummaktan doğan duygu bu duyguyu veren kimse veya şey olması beklenilen veya olacağı düşünülen şey. Bir de ümit var. ...umutla çok bir arada kullanıyoruz.
O da Farsça. O da tamamen aynı anlama geliyor. Bir de heves var. Biraz önce hani iki kalas bir hevesle bahsini geçirdim.
Ondan da bahsedelim. Arapça kökenli bir tabir. Gelip geçici ruh hali. Boş şeylerle, boş işlerle oyalanma manasında.
Türkiye Kurumu da onu gelip geçici istek olarak tanımlıyor. Dolayısıyla efendim... Kavramlarımızı bir oturttuk. Yani böyle bu bölümde bir böyle sıkça tekrar edeceğimiz bir mantra gibi, amentü gibi.
Umut, ümit, heves falan bunları hemen yutan insanlar, bunların vakumları, düşmanları neden bahsettiğimizi anlatmış oldu. Önemli ayrıntılardan biri. Umut, ümitle. ...hevesin birbirinden çok belirgin bir tabirle,
sınırla ayrılmış olması. Kavramlar oturdu. Bölümümüzün derdi anlatıldı. O zaman hadi geçelim ayrıntılarına.
Okumamış olsanız dahi Fransız yazar Victor Hugo'nun Sefiller adlı romanını duymuşsunuzdur. 1800'lü yılların Fransa'sında geçen bu eser, suç, merhamet, vicdan ve umut kavramlarını... ...neredeyse eşsiz, kendine has bir üslupla ele alır.
Roma'nın ana kahramanı Jean Valjean ekmek çaldığı için 19 yıl hapse mahkum olur ve cezasını çeker. Mahkumiyetinin sonunda serbest kaldığında hayata dair tüm umutlarının tek tek yok oluşuna şahit olur. Kimse yanına yanaşmaz. Kimse iş vermez.
Nihayet bir psikoposun yardımıyla tekrar yaşama tutunur. Son derece başarılı bir iş adamı olur. Hatta belediye başkanı seçilir. Fakat bu dönem de uzun sürmez.
Zira ona kafayı takan bir müfettiş, suça karışmış birinin cezasını çekse bile... ...sonsuza kadar suçlu olduğu gerekçesiyle dünyayı ona dar eder. Bu arada meşhur Paris ayaklanması patlak verir.
Nice insan, nice gençler ölür. Nice umutlar söner. Fakat Svajjan yürüdüğü yoldan ve doğruluktan ayrılmaz. Dudaklarından dökülen son söz...
Haddini aşmayan bir yaşam rehberi gibidir. İnsan şartlar ne kadar ağır olursa olsun iyi kalmayı seçebilir. Sefiller romanı Umut deyince aklıma gelen ilk başlık oldu. Benim şifa bulmaz iyimserliğimden de olabilir ama belki Dücani Cünlioğlu'nun dediği gibidir durum.
Yani iyiler çoğunlukla kaybeder ama iyilik her zaman kazanır. 2009 yılında Schindler's List filmine de ilham kaynağı olan Polonya'daki Auschwitz toplama kampını ziyaret etmiştim. Burası 1940 yılında Nazi iktidarı döneminde Almanya tarafından kurulan en büyük ve en ölümcül tesis olarak tarihe geçmişti. Başta siyasi tutuklular için inşa edilmiş olsa da zamanla Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller ve engelliler başta olmak üzere üstün Alman ırkını bozduğu düşünülen herkesin son durağına dönüşmüştü.
Buraya gelen mahkumların önce yanında geçirdiği her şeye, kıyafetlerine kadar el konuluyordu. Ardından bir kısmı doğrudan öldürülüyor. Kalan kısmı ise kölelikte bile görünmeyecek koşullarda ölünceye dek çalıştırılıyordu. Onların da bir kısmı ayrılıp meşhur doktor Josef Mengele tarafından akla hayale gelmeyecek işkence benzeri deneylere tabi tutuluyordu.
1945'te Sovyet ordusu tarafından teslim alındığında ele geçen kayıtlara göre bir milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği o kampta her şey o kadar kusursuz bir düzen ve sistemle hazırlanmıştı ki ben dahil bütün ziyaretçiler Hayret ve devşet arasında gidip geliyordu. Bu bölümün konusu olmadığı için ayrıntısına girmeyeceğim fakat ilgilisi için izlenimlerimi ve fotoğraflarımı uzun uzun aktardığım, paylaştığım bir blog yazım var. Bölüm notlarını ekliyorum. Vakit ayırıp okumanızı çok isterim.
Esas bahsetmek istediğim kısım her bir ayrıntısı zulüm ve yaşama umudunu tüketmek için tasarlanmış o muazzam yapıdan kurtulanların hikayeleri. Açlıktan ayakta bile durmakta zorlanan kemik ve deri yığına dönüşmüş tutsakların neredeyse hepsi farklı cümlelerle aktardığı ortak bir umuda sahipti. Bir gün daha hayatta kalabilirim. Bir gün daha.
Bir diğer ortak tema ise çok daha ilginçti. Birileri hayatta kalmalı ve burada yaşananları dışarıdakilere anlatabilmeli. Bu kamplara ve onlardan kurtulan bir avuç insana dair gözlemleri aktaran en meşhur eserlerden biri, Avusturyalı psikiyatrist Viktor Frankl'ın milyonlarca, onlarca milyon satan İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabı. Frankl, ölümcül acılar çekme halinde bile insanın kendince bir anlam ve motivasyon yaratabileceğini hatırlatır oradan ilhamla.
Kişinin koşullarla değil, insanın o koşullara verdiği cevapla belirlendiğini vurgular. Yoksa o meşhur söze mi geldik dersiniz? Beterin de beteri var. Belki.
Ama düşününce sahiden de öyle galiba. Sıkıntılı zamanlarımda aklıma gelen bir hatıramı aktarayım size. Bir zaman bir yakınıma refakat etmek üzere hastanedeydim. Bazen dillendirerek çokça da içimizden nereden başımıza geldi bütün bunlar diye hayıflanıp duruyorduk.
Ağırca bir ameliyatın sonrasındaki o malum tekinsiz, huzursuz dönemden bahsediyorum. Yaşayanlar gayet iyi bilir. Boş yatak bulunamadığı için muhtemelen bizi onkoloji bölümündeki bir odaya almışlardı. Hastamız uyuduğu bir sırada bacaklarıma esnetmek için koridorda yürümeye karar verdim.
O sayede yarı açık kapıların arasından tarif bile edemeyeceğim kadar ağır ve çileli hastalara şahit oldum. Açılan bacaklarımın yerini sıkışan nefesim aldı. Şükrede ede hastanın yanına döndüm. Sahiden de beterim beteri vardı.
Hem de her konuda. Peki o zaman daha iyisine yönelik umudumuzu körelten şey neydi? Belki de kendimize ve yaşadığımız ana fazla odaklanmaktı. Oysa her ikisi de nasıl yüceltilen şeyler değil mi?
Ama kendine dönmek ve yaşanan ana odaklanmak da başlı başına bir meziyet. Mesela bir vari zehirli suyun bir damlasından dahi teşhis koymak mümkün. Peki aynı mantıkla büyük bir resmin küçücük bir parçasına odaklanmak, onun ne olduğunu, ne anlattığını görmek ve anlamak için yeterli mi? Elbette hayır.
Hayatın genel geçer bir reçetesi yok. Zaten bizzat o sebeple böyle hadsiz rehberlikler peşindeyiz. O zaman birinci perdeyi şöyle toparlayalım. Umut, insanı ayakta tutan ve ilerlemesini sağlayan en büyük güç.
Üstelik teorik olarak bir sınırı da yok. Yetmez gibi bedava. Madem böylesi bir iksire sonsuz miktarda sahibiz, bizi ondan mahrum bırakan nedir dersiniz? Bir konuyu netleştireyim.
Bunun genetik bir sebebi yok. Yani insanda umut ya da umutsuzluk yeni diye bir şey yok. Fakat iyimser ve kötümser karakteristiğe sahip olmak diye bir şey kesinlikle var. Bazı bilimciler bunu mutlulukla bağlantılı serotonin ve dopamin taşıyan genlere bağlıyor.
Bunların bazı durumlarda insanı umutlanmaya daha yatkın ya da olumsuzluklara daha duyarlı hale getirdiğini savunanlar var. Fakat en önemli konu bunun sadece ortamın zeminini hazırlaması, yani bahaneyi oluşturması. Sonuçta tayin eden etkenler değil asla anlayacağınız. Buna ek olarak dopamin ve stres yaratan hormonların dalgalanmasının da belirli olduğunu savunanlar var.
Vallahi aklımızın bir kenarında bulunsun. Her şeye rağmen umut ve umutsuzluğun daha çok ...psikolojik durum ile tanımlanması daha kabul gören bir yaklaşım. Çocukluk travmalarından mevcut sosyal statü ve ilişkilere kadar sayısız etken... ...umut dediğimiz ve umutsuzluk dediğimiz bu hallerimizi şekillendiriyor.
Dünyanın en çok antidepresan tüketen ülkelerinden birinde tabii bahsetmemek olmaz. Depresyon bir diğer de işte Türkçe tabiriyle unuttuğumuz ve çok üzüldüğüm o güzel karşılığıyla bunalım. Aynı zamanda umudun en büyük düşmanı, yaşama ve ona yönelik her şeye ilgi ve hevesin kaybı, özgüven yitimi, halsizlik, bozulan uyku, bozulan yemek düzeni gibi izlerle kendini belli eden bu ruh halindeki birini umut terkiniyle teselli etmek ya da umutsuzlukla suçlamak en hafif tabirle küfür cinsi bir yaklaşım olur, değil mi? Konumuz değil şimdi ama lafı geçmişken bahsetmeden edemeyeceğim.
Depresyondaki birine söylemekten kendinizi alıkoyamadığınız, çık dışarı hava al, azıcık insana karış, iyi gelir tarzı o eşsiz tavsiyelerinizi lütfen kendinize saklayın. İşe yaradığına hiç şahit olmadım. Olmuyor, olmayacak. Her bölüme başlarken kendime diyorum ki Serdar konuyu dağıtma, plana sadık kal, çerçeveyi bozma ama olmuyor işte.
Yine meseleyi, konuyu nerelere getirdim değil mi? Ama sanıyorum... Zihin haritamız hala bütünlüğünü koruyor, akli dengemiz hala yerinde. Şimdi diye kadarki kısmı özetleyecek olursak, umut bir özellik değil, kapasite.
Ve hepimizde yeterli miktarda var. Benden duymuş olmayın ama hepimizin hayatında umutlanacak, geleceğe dair umut bağlayacak çok şey var. Fakat nedense dillendirince kınanıyor, alaylara maruz kalıyoruz. Hatta kimileri bizi kınayıp suçluyor.
Umut yüzünden suçlanmak ne kadar tuhaf bir şey oysa öyle değil mi düşününce? İşte bunca lakırdının ardından geldik bölümün esas konusuna. Yani umuda düşman insanları anlama ve onlarla baş edebilme rehberine. Kimden bahsettiğimi hemen anladınız değil mi?
Her anlattığınıza en olmadık taraftan yaklaşıp, hocam öyle diyorsun, böyle yapıyorsun ama esasında şöyledir, böyledir diyerek tüm heyecanımızı sonsuz bir enerjiyle emen, yaşama umudumuzu tüketen, anlattığımızı anlatacağımıza pişman ettiren o umut vakumları. Her şeyin en kötü ihtimalini bilen, hiçbir şeyi beğenmeyen ve hiçbir şeyden tatmin olmayan, mutsuzluktan ve kederden beslenen, kursağı çevresinden emdiği heveslerle tıka basa dolmuş o tuhaf insanlar, yaşamın tüm güzelliklerini topraklayan bir paratoner misali, suratları hep ekşi yoğurt yemiş gibi, gözleri devrilmekten hacı yatmaza dönmüş, Böylelerinin akşam eve döndüğünde üstünü örttüğü dev kavanozun tülbentini sıyırıp içindeki iblisi gün boyu topladığı ümitlerle beslediğini hayal ederim hep. Sofrada, sınıfta, toplantı salonunda, her yerdeler nasıl da çoklar, üstelik nasıl da dinletiyorlar kendilerini. Umudun umutsuzluk karşısında bu kadar güçsüz olması ne garip,
ne acınası değil mi? İkinci perdede bu umut vakumlarına bakalım madem. Sahi nedir bu insanların derdi ya? Daha da önemlisi sahiden hep haksız yere mi ineniyorlar uçan balonlarımızı?
Arada bir haklı olamazlar mı? Yoksa günde iki defa da olsa zamanı doğru gösteren bozuk bir saat gibi bir şey mi bunlar? Ya biz fazlasıyla iyimser, abartılı derecede umutluysak? Diyelim ki öyleyiz.
Ya bunun kime ne zararı var? Soru sormaktan yılmayan rehberiniz heybeler dolusu sorularıyla yine iş başında teşhis koymamızı zorlaştıran meselenin başında sınıflandırmadaki zorluk geliyor. Şöyle anlatmaya çalışayım. Umut sahibi olanları umutlu olarak adlandırabiliriz.
Tamam. Peki, o umutları söndürmeyi vazife belleyenlere umutsuz diyebilir miyiz? Belki. Bazen.
Ama her yeni fikri, o denendi ama olmadı ya da hayatta olacak iş değil diye kestirip atan, umut vadeden her fikri saflık olarak yaftalayıp, gerçekçi olma çekiciyi de döven bu insanları ne yapacağız biz? Bir şey yapmasak dahi nasıl anlayacağız? Bir tespitle başlayalım. En yanlış tutum, bu tür insanların tavırlarını kişiselleştirmek olacaktır.
Şunu bilin ki bu müzmin ümit vakumlarının şahsen sizinle hiçbir derdi tasası yok. Hedef gözeterek sizi seçmediler. Size özel bir hınç duymuyorlar. Sadece o an, onların karşısına çıkarak bir kurbana dönüştünüz.
Lafınızı dinleyip haddinizi bildirdikten sonra ilk fırsatta yeni bir hedef arayışına girecekler. Bu yüzden bu tür kişilerin yorumlarını dinlerken bu şerhi aklımızın bir kenarında tutmakta fayda var. Olay siz değilsiniz. Konu size has değil.
Ama en büyük merak konusu bu tür insanların neden böyle oldu? Bunun basit bir tanımı ya da böyle ortak bir sebebi elbette ki yok. Ama belki hani niyet okuma yöntemiyle bir yerlere varabiliriz. İlk ihtimal bunu tamamen iyi niyetli olarak yaptıklarını varsaymak.
Bu durumda aşırı gerçekçi olmaları sebebiyle hayali, varsayımsal ya da tanımlı... ...bir hedefe doğrudan hizmet etmeyen her tür sıra dışı ihtimalliği boşa kürek çekme... ...olarak algıladıklarını düşünebiliriz bu insanların.
Yani... Bizim kolumuzu kanadımızı kırma gayretleri bilinç altında bizi korumayı ya da tehlikelerden uzak tutmayı amaçlıyor olabilir. Gerçekçilik kisvesi altında kötü ya da faydasız sonuçlar doğurma olasılıklarını elemek isterler. Belki vaktiyle onlar da o rotaya girmiş ama bir yere ulaşamamışlardır.
Belki aynı rotayı bizim farklı yollarla kat etme ihtimalimizi düşünemiyorlardır. Buna öğrenilmiş çaresizliği öğretme çabası da diyebiliriz belki de. Gerekçe kimi zaman korkulardan kaynaklı temkin de olabilir pekala. Umudun beslendiği hayal pekala hayal kırıklığına da dönüşebilir çünkü.
Umutsuz bir kişinin hayali de olmayacağından, hayal kırıklığı yaşama ihtimali de kalmaz onlara göre. Bu gerekçeler nispeten iyi niyetli niyet okumalar. Diğer tarafta ise ustalıkla gizlenmiş haset, hınç ve kıskançlık gibi duygular yatar. Bu tür insanlar herkesin aynı anda huzurlu, mutlu ve umutlu olabilme ihtimalini kabul edemez.
Onlar için her türden umut, onu besleyen hayal kendi potansiyel umut ve hayallerinden çalınmış gibidir. Başaramadıkları her şey Başaranlar yüzündendir. Becerebilen herkes onların becerebilme ihtimalinin önündeki engeldir. Bir parça Nazım Hikmet'in şiirindeki gibi yani.
Onlar ümidin düşmanıdır. Akarsuyun, meyve çağında ağacın serpilip gelişen hayatın düşmanı. Ulaşılan her hayal onları korkularıyla yüzleştirir. Kendi korkularıyla.
Umudun anlamını, önemini ve onları emip yok eden insanların olası zihniyetini kabaca da olsa yerli yerine oturttuğumuza göre... ...kapanış bölümünde bütün insanların kendini var etmeyi ve dinletmeyi nasıl becerdiğine... ...ve buna karşı bizim olası savunma tekniklerimize bakalım.
Umut vakumlarının en büyük kozu kesinlik içeren tavırlarıdır. Hayallerden beslenen umutların belirsizliği ve ihtimalleri alabildiğine kırılgan, umutsuzluğun netliği ise taş gibi sağlamdır aksine. Umut vakumlarının söylemi kulağa her zaman daha makul, ağırbaşlı ve tecrübeye dayalı ve olası gelir. Doğrudur, yanlıştır bilmem ama meşhur bir anektodur.
Mucit Thomas Edison icatlarının arkasında yatan çabayı anlatırken hiç başarısız olmadım. Sadece işe yaramayan on bin yol, on bin metot buldum diye özetler. Dünyanın akışını değiştirecek amplü geliştirme sürecinde elektrikle kızışarak aydınlanacak en dirençli flamanı bulabilmek için 2000'e yakın deneme ve 6000'e yakın materyal kullandığı söylenir. Yok muydu hiç etrafında, ya hocam bırak bu işleri, olmuyor işte diyecek birileri dersiniz?
Belki vardı. Ama ikinci kez bu cümleyi kuracak kadar yanında kalabildiklerini hiç sanmıyorum. Öyle düşününce Edison'un umut vakumu arkadaşları fırsat bulabilseydi eğer, 1999 kere haklı çıkacaktı. Üstelik onlara itiraz edecek ya da suçlayacak hiçbir mantıklı argüman da olmayacaktı.
Ama 2000. denemede olmuştu işte. Fena mı olmuştu dersiniz? Anlatmak istediğim şu, umut deneyicilerin en büyük kozu genellikle haklı çıkmalarıdır.
Yeteri derecede umutlu olanların en büyük kozu ise sürecin bir noktasında onların haklı çıkabilme ihtimalidir. Neyse ki umut vakumlarının sayısı ümitlileri bastırmaya yetmiyor da bugünlere geldik. Yoksa atalarımız gibi hala kurda kuşa yem olma korkusuyla mağara kovuklarında yaşadık değil mi? Peki, önemli bir ayrıntı, bir başka ayrıntı.
Bu tür insanlarla nasıl boşa çıkacağız? Üzgünüm ama bu o kadar kolay değil. En işe yarar taktik, onları ikna etmeye çalışmamak. Çalışmayın.
Mümkünse boş verin. Ama bunu nazik ve diplomatik bir üslupla yapmaya çalışın. Aksi takdirde pasif bir itiraz, sizi sabote etmeye odaklanmış aktif bir meydan okumaya dönüşecektir. Bir diğer taktik, onlarla aranıza belirgin bir çizgi çekmek.
Mesela bu yaklaşımın bana yapıcı gelmedi canım kardeşim. Ya da sende öyle olmuş olabilir ama aksi de pekala mümkündür. Bir deneyelim tarzı yanıtlar. Sizin elinizi güçlendirecek, onları da sizin oyun alanınıza çekecektir.
Hiçbir işe yaramıyorsa bunların hiçbiri, en temizi. O insanlardan mümkün olduğunca uzaklaşın. Elbette önemli de bir detay. Bunun sizi ayakları yere basmaz bir hayalperesti dönüştürmesine de izin vermeyin.
Yani bazen bu insanlar sizi dengelemek adına emniyet sübabı olmak adına faydalıdır da hiç şüphesiz. Ama şunu unutmayın, başkalarının umudunu küçümseyenler çoğu zaman kendi hayatlarıyla barışmamış olanlardır. Barışamamışlardır. Toparlayacak olursak... Umut,
en sade tanımıyla geleceğin bugünden daha iyi olabileceğine dair inanç. Umutsuzluğun aksine bize belirsizlikler içinde rehberlik eder, bir noktaya odaklanmamızı sağlar, harekete geçirir, yaşamımıza anlam yükler yani. Ve her ne kadar birbiriyle taban tabana zıt gibi düşünsek de umut ve umutsuzluk aynı anda var olur ve böylece aynı anda birbirini var ederler. Bu yüzden umut garantili bir mutluluk vaadi değil.
Belirsizlik içinde anlamlı bir duruş alma biçimidir. Ve insanın hayattaki en büyük güç kaynağıdır. Bu kadar bahsedince aklıma Ahmet Arif'in o meşhur dizeleri geldi. Hadi gelin bölümü de onunla bitirelim.
Ne diyor Ahmet Arif? Öyle yıkma kendini, öyle mahzun, öyle garip. Nerede olursan ol, içeride, dışarıda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne, tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının, hayının. Dayan kitap ile, dayan iş ile, tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile.
Dayan, rüsva etme beni. Gör nasıl yeniden yaratılırım namuslu genç ellerinle. Kızlarım, oğullarım var gelecekte. Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası. Gözlerinden, gözlerinden öperim. Bir umudum sende. Anlıyor musun?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.