
5.629 kelime · ~28 dk okuma
Geçen sefer ne konuşmuştuk? Motivasyon konuşmalarını konuşmuştuk. Evet. Değil mi?
Nasıl motive oluruz? Bizi motive etmeye çalışanlar, onların gerçek amacı nedir? Bizi motive etmeye çalışan odaklar, şar odakları. Şimdi diyelim ki başarılı oldular veya başarılı olmalarını istiyoruz.
Çünkü canımız çok sıkılıyor. Bizim can sıkıntımızı giderecekler. Hayattan bıkkınlığımızı giderecekler. Konuyu böyle kötü bir şekilde bağlamaya çalıştım.
Can sıkıntısı konusunda bugün konuşmak istediğimiz şey oydu. Güzel bir geçiş oldu. Ben memnunum, mutluyum ben. Senin canın sıkılıyor mu hiç?
Canım sıkılıyor abi. Hatta şöyle düşünüyorum bazen. Şimdi sıkıcı, geçmiş pişmanlıklarla dolu, gelecekte endişe verici gibi hissediyorum. Bu kapanın içinde hissediyorum kendimi.
Hiçbir dönem pozitif bir sıfatı hak etmiyor yani. Ya diyorum bir nostaljiye sarılayım diyorum geçmişe bakıp. Saçma sapan bir şey aklıma geliyor. Keşke şunu şöyle yapsaydım duygusu geliyor.
Şimdi zaten sıkıcı olduğu için geçmişe bakmıştım. Gelecek... bir takım yapmam gereken şeyler. Ya diyorum şimdi de sıkılmaya devam edeyim bari.
Yine en iyisi o. Sıkılmak en iyisiymiş. Anda kalıyorum ama negatif bir şekilde anda kalıyorum. Hep böyle miydin peki?
Yani ne zaman mesela can sıkıntısı tercih edilebilir bir durum oldu? Hep böyle değilim, bazen böyle düşünüyorum sadece. Şunu kabul edince insan çok rahat oluyor. Hayat genel olarak sıkıcıdır.
Hayatın olayı olaysızlıktır. Bu kayda düştüğümüz zaman bir şeyler düzeliyor. Yani sıkıcı olan normal oluyor. Çoğu zaman kayda değer hiçbir şey olmaz.
İşe gidersin, eve gelirsin, arkadaşlarınla bir yere gidersin, bir şey içersin. Dışarıdan baktığımız zaman sürekli mekanlar arasında, 3-4 mekan arasında gidip geliyoruz aslında. Bundan çok da bir şey beklememek lazım. Hissiyatı gelince oh be diyorsun.
Bize yeni ve ilginç şeyler olmuyor diyorsun. Evet. Sandığımız kadar aslında ilginç hayatlar yaşamıyoruz, hep bir rutinin içindeyiz. Doğrudur.
Hayret duygusunu küçükte aramak gerekiyor o zaman da işte sıkılmamak için. Evet, can sıkıntısı ama biraz ilginç bir durum. Yani rutinden farklı olabilir. Çünkü mesela birazcık eskiye dönersem antik Yunan'a, eski çocukluğuma.
Onların mesela sıkıntıya karşılık gelen bir kelimeleri yok. Başka kelimeler kullanıyorlar. Yorgunluk, bıkkınlık gibi. Sıkıntının semptomu olan kelimeler kullanıyorlar.
Ama böyle tam sıkıntıya karşılık gelen bir kelimeleri yok. Şurada dikkatimi çekti. Mesela bizde bir deyiş vardır. Hani boş durana şeytan iş bulur.
Boş duranı Allah sevmez gibi. Allah sevmez. Bunun aynısının İngilizcesi de var. Idle hands are the workshop of devil mı ne?
Yani şeytanın atölyesidir boş duran eller. Demek ki eskiden beri gelen bir şey var. Hani boşluğu sevmeme ve şeytanla ilişkilendirme çabası var. Boş durmaktan ileri gelen can sıkıntısını insanlar engellemeye çalışmışlar mümkün mertebe.
Ama mesela aynı işi sürekli yapmak, işte tarlada aynı şeyleri yapıyorsun, ne bileyim evde aynı şeyleri yapıyorsun. Ondan ileri gelen de bir sıkıntı var. Başka bir sıkıntı o sanki. Ona yol açıyorsun.
Onu da pek düşünmemişler mi ya da yazmamışlar mı bilmiyorum o konuda. Bence o biraz dediğimi doğruluyor sanki. O olağan görüldüğü için bir isim vermeye gereği duyulmamış olabilir. Hani boş durmaktan ziyade bazı şeyler yapıyorsun.
Diyelim antik Yunan'da köleler diyelim kölelikten sıkılıyor. Böyle bir şey düşünemiyorlardı büyük ihtimalle. Çok zaman bunun fırsatları olmuyordu. Ya biz gerçekten bu kölelik işi biraz tat kaçırmaya başladı diye.
Otomatikman bir hak arayışının sebebi olacağı için buna çok fırsatları olmuyordu sanırım. Olunca da tarihte görüyoruz bunu. Spartaküs falan olarak görüyoruz yani. Can sıkıntısından savaş başlattı diyorsun adam yani.
İsyan başlamış olabilir yani. Herhangi bir prensibe bağlı değil aslında. Tam böyle canı sıkıldığı için. Yeter ya bıktım bu kölelikten.
Yani şeyi de mesela ilginç. Biraz araştırma yaptım. Dindar insanlar daha az sıkılıyorlarmış. Neden sence?
Dindar insanlar... Belki de şundan olabilir. Şimdi sadece İbrahim'i dinleri mi katlediyorsun bilmiyorum da. Eğlence, haz arayışı öte dünyaya ertelendiği için bunu daha normal... Hani burada çilemizi çekeceğiz,
sıkılacağız belki. Bir şeyler istediğimiz gibi gitmeyecek ama bizim ödülümüz burada değil ki zaten düşüncesi. O sıkılmanın önüne set çekiyor olabilir. Evet.
Kesin bir tarafı odur. Yani işte entelektüel tarafı odur. Bir de diğer taraftan da dindar olunca bir sürü iş yapman gerekiyor. Yani yine bu kölelikte olduğu gibi biraz hani meşgulsün sürekli.
Seni başkalarıyla beraber olmaya zorluyor bir kere. Hani bir sürü toplu ritüeli var. Kiliseye gitmek, namaz kılmak, onların hepsi toplu hareketler. İtindarlığın sosyalleşme alanları daha geniş gibi bir... Evet,
ben hep onu düşünüyorum. Aslında bizim görece dinsizliğimizin birkaç yüz sene öncesine nazaran bıraktığı boşluğu bence dolduramadık. Çeşitli bir sürü başka şeyle dolduruyoruz. Zaten tek bir şey yok o kadar önemli olan büyük olan ama en önemlisi bu sosyal boşluğu dolduramamak.
Ben entelektüel olarak yarattığı boşluğu, bu dünyanın amacı ne? Yok amacı yani. Ben bununla yaşayabiliyorum ama bu cuma ne yapacağız? Bu daha büyük bir sorun oluyor benim için. Bu daha büyük bir sorun.
Brunch'a mı gitsek, nereye gitsek? Öyle şeylerle dolduramadığın için, 500 kişiyle bir anda namaz kılmadığı verdiği o rahatlığı, işte birbirine çeşitli ziyaretlere gidiyorsun, bir sürü ritüeli var yani o yaşama. Onu dolduramadık. O da engelliyor sıkılmayı, onlarla uğraşmakta.
Evet. Bir de senin dediğin gibi en sonunda, en nihayetinde evet yani zaten bu dünya çok da mühim değil. Ne olursa olsun ben ileride bunun ödülünü alacağım ama o da garip. Ya düşünsene cennet diye bir yere gittiğin.
Hani cehennem yine orada sıkıntıyı düşünmek lüks kaçacak da cennet gibi bir yerde sıkılmaz mısın? Bunu çok düşünüyorum yakın zamanda ya. Konudan bağımsız çünkü bize anlamı veren nedir? Herhangi bir eyleme anlamı veren hayatın sonunu olması ya.
Şimdi bir şey herhangi bir duyguda, herhangi bir fiilde ölçeyi sonsuza çektiğin zaman anlam kayboluyor gibi geliyor bana. Anlatabildim mi? Bilmiyorum. Evet.
Sonsuz kez aynı hazlı yani bu varoluşun ne anlamı var ki? Sonlu değilse ya sonsuza kadar haz alacağım. Haz, haz, haz, az bir milyon yıl, bir milyar yıl sonsuza kadar az. O zaman bir de hazlında böyle şeylerin diyalektik bir yapısı oluyor ya, şimdi acıyı bilmeden o hazlında ne kadar anlamı olacak?
Bir türlü kafama oturmayan bir şeydir bu. Anca şöyle olabilir. Yani sen, sen olarak bunu yaşayamazsın da daha basit bir varlığa dönüşürsen, daha basit bir bilince dönüşürsen, hani bir karınca mesela sonsuza kadar haz yaşayabilir bence. Belki de karıncalar sonsuza kadar yaşadıklarını düşünüyorlar.
Karınca için yüzyıl yaşamak sonsuza kadar yaşamak olabilir. Karıncalar bize bakıp acıyorlar. Yani onun bir zaman algısı olmadığı için bir anlık haz duymasıyla bir milyon yıl haz duymasının arasında fazla bir fark yok. Ama eğer biz zaman algımızı kaybedersek o zaman biz olmuyoruz zaten.
İnsan olmuyoruz. Evet. Yani zamansızlıkta ben ben olacak mıyım? Olmayacaksın.
Hemen cevabını verelim hocam. Olmayacağız. Soruyu sorup ortada bırakmaya gerek yok. O kadar risk almak istemedim ya sadece.
Yok imkanı yok yani zaten bizi psikolojik olarak çok değiştirir en basitinden diyoruz. Can sıkıntısı bir yerde mesela 30 dakika bekleyince canın sıkılıyor. 30 sene beklesen aynı şeyi zaten kafayı yersin. Doğru.
Akli dengemizi zaten yitiririz ama akli dengemizi yitirmeyecek gibi bir düzen kursan bile işte bir şekilde yine de o zaman bambaşka bir insan olursun. Evet ben olmayacağım. Bir de eskiden deyince sen antik Yunan'ı kastediyorsun. Ben çocukluğuma maksimum 30 yıl falan geri gidebiliyorum.
Çok kapasitemle ilgili bir şey olabilir. Sıkıcı olması, can sıkıntısı, zamanı bereketlendiren bir şeymiş gibi geliyor bana. İlkokulda şöyle anlar hatırlıyorum. Dersin bitmesine kaç dakika var derdim.
Benim saatim yoktu. Yanımdaki arkadaşım bakardı. 10 dakika var derdi. O 10 dakika dolu dolu bir 10 dakikaydı ya.
İnanılmaz sıkılırdım böyle. Aradan asırlar geçerdi. Bir daha sorardım. Şimdi kaç dakika var?
5 dakika derdi. Ve sadece 5 dakika geçmiş olurdu. Birileri çıkar derdi ki, ya öğretmenim 5 dakika kaldı çıkabilir miyiz? Evet, girişimci ruhlar vardı böyle.
Öğretmen de şu cevabı verdi. Ne 5 dakika mı? Ben 5 dakikada 3 soru daha çözerim ya derdi. Gerçekten 3 soru çözerdi.
İnanılmaz bir bereket vardı zamanda. Şimdi 5 dakikanın hiçbir hükmü yok. Hatta bugün pazartesi mi, perşembe mi bazı haftalar o kadar hızlı geçiyor ki hiçbir şey anlamıyorum. Belki de daha çok sıkılmamız lazım.
Hiç sıkılmadığımız için ömür geçti yani bir şekilde. Ya bu dediğin şeyi ben de arada sırada düşünüyorum hakikaten. Yani bunun kaynağı nereden geliyor? Şöyle düşünebiliriz.
Ben birazcık bakındım acaba eski insanlar da işte bizim gibi hissediyorlar mı bunu diye. Bu göreceğim modern zamanlarda insanların daha çok boş vakti olduğunda, senin çocukluğun değil de yine daha eski zamanlarda. Özellikle aristokratların çok boş vakti oluyor ve bir sınıf kimliği kazanınca can sıkıntısı, boş kalmak. O zaman onu şeytanla cehennemde falan özdeşleştirmeyi bırakmışlar.
Çünkü bu biz dediler herhalde. Bu işi yeniden tanımlamamız lazım. Böyle değişik kavramlar ortaya çıkardılar. İşte şey var mesela bu 17-18.
yüzyıla tam ne zaman çıktığını bilmiyorum şimdi uydurmayayım da. Fransız bir terim var Anouilh diye. Ennuilh diye yazılıyor. Yani işte Fransızca bildiğin can sıkıntısıdır.
Öyle artistlik bir şekilde yeniden kodlamışlar ama biraz için içinde işte varoluşsal sıkıntı falan var ve bunun bir sınıf kimliği kazandırıyorlar buna. Yani övünüyorlar neredeyse. Hani kimin annuisi olur? Boş vakti olacak kadar zengin olanın.
Biz köylü gibi öyle darlanmayız. Biz varoluş sancısı çekeriz diyorlar. Yani bizim öyle bir lüksümüz var. Onun hakkında bir sürü şeyler yazılıp çizilmeye başlanıyor.
İşte bu Schopenhauer filan yazıyor. Diyor ki, ya kardeşim hayat zaten acı ve sıkıntı arasında gidip gelen bir sarkaç gibi. Ya Pascal diyor ya Schopenhauer bunun hatırlamıyorum tam. Yani birinden kaçarken diğerine tutuluyorsun zaten.
O yüzden çok da şey yapmamak lazım. Sıkıntının son şeyi o zaten. Çok da şey yapmamak lazım deyince o sıkıcılık dağılmaya başlıyor. Gerçekten biri de üstüne düşünüp çok da şey yapmamak lazımın adı şu olsun demediği için hala çok da şey yapmamak lazım demeye devam ediyoruz.
Evet, doğru. Sana acı veren bir şeyden veya bir eksikliğin var, onu kapatmaya çalışıyorsun. Bundan kaçınıyorsun. Bu eksikliğini kapatıyorsun veya o acıdan kaçınıyorsun.
Başarılı olduğun anda sıkılmaya başlıyorsun. Yani o sıkıntı aslında senin ödülün, başarının ödülü. Bu sefer yeni bir şeyler arıyorsun. Tekrar işte sorunlarla karşılaşıyorsun.
Onların görüşü buydu, şeyin çok fena olduğunu falan. Ben de bir flarsız entellik yapayım. Oscar Wilde'a atfediliyor, bilmiyorum onu demiş de. Hayatta iki trajedi vardır.
Bir, insanın istediğini elde edememesi. İki, istediğini elde etmesi. Aynı şeyi yine her zamanki gibi daha güzel bir şekilde söylemiş adam. O yüzden Oscar var zaten.
Hani bu işin böyle bir sınıfsal boyutu olması ilgimi çekmişti. Ondan sonra zamanla evrilmesi ilgimi çekmişti. Bir de şey de garip tabii. Yine daha da modern zamanlara gelince işte bu fabrikalar, işçiler, şehirleşme.
Saat icat ediliyor yani. Zamanı artık dakikası dakikasına tutabiliyorsun. Mesela o da çok ilginç. Yani saatin olmadığı zamanlarda sıkıntı nasıl ölçülüyordu?
Sen demin dedin ya hani beş dakika kaldı, on dakika kaldı. Hiçbir kavram yok. Kimse hayatı boyunca, son 200 sene öncesine kadar dünyada hiç kimse 5 dakika kaldı hocam lafını kullanmadı. Öyle bir şey aklına gelmedi.
Yani isyan edecek ölçü birimi yok elinde. İki saattir burada bekliyoruz diyeceksin ama birim yok ki elinde. O yüzden sıkılamıyorsun belki de. Başka şekillerde ölçüyorlardır herhalde.
Ne bileyim başka. Daha küçük, rezolüsyonu yüksek bir şey yok doğada. Dakikaya denk gelen. Bir de o boş kalmakla ilgili, boş zamanla ilgili o benim hep dikkatimi çekmişti.
Hatta ilk beni beynimden vuran şu olmuştu. Antik Yunan'da bu bizim skul kelimesi, skole diye bir kelimeden geliyor ve boş zaman demek abi. Yani daha çok yani bir insanın felsefe yapması için, sanatla uğraşması için boş zamana sahip olması lazım. Bu dediğin gibi evrimsel bir süreç de var.
Boş zamana ilk önce işte soylular sahip oluyor. Aslında insanlığın mücadelesi, boş zamanın demokratikleştirilmesi mücadelesi gibi bir şey. Sonra burcuvalar, para, pul, ticaret, kapitali geliştirip boş zamana sahip oluyorlar. Şimdi biz onun için mücadele ediyoruz.
Yani çalışma saatleri günde sekiz saat olsun falan diye boş zamanı bütün insanlar talep ediyor aslında. Doğru. Yani zaten şeye de bakarak bunu anlıyorsun. Mesela sanata da, edebiyata da bakarak.
Çünkü bu gelişmelerin, bu ekonomik gelişmelerin bir yansıması gibi böyle sıkıntı duyan ana karakterler, kahramanlar ortaya çıkıyor. İşte bu varoluşsal edebiyatçıların, Sartre'nin filan karakterleri öyle tipler. Evet. Ondan daha önce hani şöyle bir konseptle yayın evine gelemiyordum.
Yayın evi zaten yoktu da hani olsaydı. Ya bir kahraman düşünüyorum, adam sıkılıyor. O kadar yani. Adamların bitmek bilmeyen bir sıkıntısı var.
Büyük ihtimal yayın evi olsaydı şöyle diyeceklerdi. Neden ejderhalarla falan mücadele etmiyor ki? Sıkılacağına. Eski tip kahramanlar öyleydi çünkü.
Sıkılmaya vakti olmayan, genelde hayatta kalmaya çalışan, daha kötücül güçleri alt etmeye çalışan, devlerle savaşan bir şeylerdi büyük ihtimalle. Hiç sıkılmak akıllarına bile gelmiyordu. Evet, yani senin dediğin gibi bu iş demokratikleşti ve daha yakın zamanlara getirirsek... Ben de kendi çocukluğuma getirirsem artık.
Sonunda. 2000 sene sonra. 2000 senelik bir süreç sonunda geldik. Senin dediğin şey bana şunu hatırlattı.
Mesela eskiden basket antrenmanlarına gidiyordum. Otobüse binip iki saat, bir buçuk saat otobüste hiçbir şey yapmıyordum. Yapacak bir şey yok. Bazen kitap okuyabiliyorsun ama bazen yanıma kitap almıyordum.
Camdan dışarı bakıyorum. Şimdi en son ne zaman böyle bir saat camdan dışarı baktım? Veya işte insanlara bakıyorsun. Herkes birbirine bakıyor.
Herkes de böyle. Kimsenin elinde telefon olmadığı için. Toplu bir şekilde anda kalıyorsunuz yani. O bir buçuk iki saat boyunca.
Hatta anda kalmıyorsun, anda hapsediliyorsun. Çünkü yapacak başka bir şey yok anda kalmak dışında. Başka bir şey yok. Bazen sıkılıyorsun.
O sıkıntıyı duyuyorsun hakikaten. İçin daralıyor. Bazen de ama onu aşıp kafan başka yerlere gidiyor. Bir anıyı hatırlıyorsun.
Rastgele bir anı aklına geliyor mesela. Veya o an kafandaki bir problemi çözmeye çalışıyorsun. Çok da farkında olmadan. Neyse.
Bu tip şeyleri ben pek yaşamıyorum artık. Yani mesela kafam rastgele anılara gitmiyor. Bazen böyle çok hani beyin kimyam böyle dengesizse, mesela aşırı yorgunsam, tam uyumadan önce o 30 saniyede aklıma acayip şeyler geliyor. Onlar eskiden çok daha sık olurdu.
Günün ortasında falan yaşardım. Bilmiyorum sende oluyor mu böyle? ya bir uyaransız bırakamadığımız için zihnimizi sürekli bir uyaran bombardımanı var çok aynı şeylerle karşılaştığım için kendi sıkıldığım şeyi burada tekrar edeceğim ama inanılmaz bir dikkat çalınması durumu yaşıyoruz bir tane arkadaşım şey demişti sürekli müzik dinliyorum podcast dinliyorum gün içinde sürekli bir şeyler dinliyorum bir şeyler izliyorum duşa giriyorum orada normalde şey olmam gerekir herhangi bir Etkiden arınmam gerekir. Orada da canım sıkılıyor ve duşta müzik açıyorum.
Müzikle birlikte tuş alıyorum. Yani fonda bir şeyle birileri konuşmadan, bir ses çalmadan herhangi bir şey yapamaz olmuş yani. Bu zihin tabii ki de anıları düşünemez, problemleri çözme aşamasına getiremez. Çok fazla sıkılmak, konuşuyoruz ama sıkılmak çok da mümkün değil aslında.
Değil. Evet. Yani bu modern hayatın ilginç bir tarafı bu dediğin gibi. Yani şöyle bir şey de var.
Tabii insanlar genel olarak sıkıntıdan kaçmaya da çalışıyorlar. Hatta Harvard'da bir tane deney yapmışlardı. Böyle deneyin de ayrıntısını bilmeyince hemen Harvard'a sorumluluğu atarım. Harvard bilim adamları şöyle yapmıştı.
İsviçre'li bilim adamları. Adamları öyle bir töhmet altına bırakıyorsun ki. Harvard'da da nerede yapmışlarsa bir sürü. Neyse orada... Ama bunu biliyorum Harvard'da olduğunu.
Çok basit bir deney. Şimdi seni bir odaya koyuyorlar. Odada hiçbir şey yok. 15 dakika o odada duracaksın hiçbir şey yapmadan.
Sana da söylüyorlar bunu. Bu deneyin amacı senin hiçbir şey yapmadan o odada durman. Tek bir şey koymuşlar odaya. Bir tane düğme.
Tamam mı? Bir kırmızı bir düğme. O düğmeye basarsan sana elektrik şoku veriyor. Hani öldürmeyecek kadar ama canını acıtıyor birazcık.
Sonra insanları gözlüyorlar. Bunu da oraya yazmışlar mı veya artık onu keşfetmelerini mi beklemişler? İnsanlar onun elektrik şokunu verdiğini anladıktan sonra ne yapacaklarını gözlüyorlar. Ve boş boş oturmak yerine çoğunluk kendine elektrik şoku veriyor o düğmeye basarak.
Devamlı olarak yani. Hadi acaba çok basarsam daha mı çok verir? Biraz basayım. Çeşitli kombinasyonlar da deniyor.
Sadece bastırmakla kalmıyor artık. Evet. Çoğunluk onu yapmış. Yani bu sürpriz bir şey tabii.
Hani kendine acı vermek bile, fiziksel acı vermek bile oturup böyle düşünmekten, kendi kendine baş başa kalmaktan iyi bir şey. Tercih edilebilir bir şey. Evet, belki de kendimizle yüzleşmekten de kaçıyoruz. Sosyal medyada da öyle tavsiyeler görüyorum.
Sıkıcılığınla yüzleş, işte kendinden kaçma, o sıkıcılığa göğüs gel... Bazen böyle şeyler yapıyorum abi. Hafta sonu mesela bir kere şey yaptım, bütün elektronik aletleri evde bıraktım. Dışarı çıktım, dedim ki sıkıcılığımla yüzleşeceğim, hayatın sıkıcılığıyla böyle bir şövalye tarzında gaza geldim.
Dışarıda... Çıktım böyle, detaylara dikkat ediyorum. İnsanları izliyorum. Bir saat, iki saat.
Yürüdüm, yoruldum. Her şey gayet güzel gidiyor. Sonra bir kafeye oturdum. Etrafa bakıyorum.
Bir tek ben sıkıcılığımla yüzleşiyorum. Yani alemin kerizi ben miyim? Biri ne güzel komik videosunu izliyor orada. Öbürü laptopta bir şey yapıyor.
Öbürü telefonla konuşuyor. Bir baktım, bir mal benim yani sıkıcılığıyla yüzleşen. Hiç yanımda bir müttefik bulamıyorum. Hemen eve gittim.
Sonra açtım. Arkadaşlarım bir sürü komik video göndermiş. Onları izledim. Yüzleşmeye çabam başarısızlıkla sonuçlandı.
Eskiden kendini enayi gibi hissetmiyordun. O otobüste herkes sıkıldığı için hepimiz aynı gemideydik. Evet. Şu an sıkıcılığı kabullenmek isteyenlere gayet sıkacak bir ortam var dışarıda.
Evet, yani benim genel görüşüm, genel teorim şu, insanlar zaten bu Harvard deneyi herhalde telefonlardan önce olmuştu, belki de sonra oldu, onu tam bilmiyorum ama genel olarak bence bu sıkıntıdan kaçma içgüdüsü bizde zaten var. Ama eskiden kaçamayınca, madem kaçamıyoruz, yüzleşmemiz lazım. O yüzleşince de biraz işte seni gıcık eden şeyler, düşünceler, hisler ortaya çıkıyor tabii. Çünkü seni uyaran olmayınca, işte o komik videolar olmayınca ne düşüneceksin?
Bazen işte bu anılar dedim yani rastgele anılar geliyor. Bazen de ulan ben hayatımda ne yapıyorum sorusu geliyor. Yani boş kalınca böyle şeyler düşünüyorsun. Default mode network diye bir şey var.
Bu beynin sen hiçbir şeyle uğraşmayınca beynin aktif olan bölgeleri bunlar. Yani aktivite örüntüsü diyebiliriz. Bu default mode network bizi gıcık eden bir şey. Böyle bir rahatsızlanıyorsun.
Kaşıntı başlıyor yani. Evet, çünkü hakikaten işte olayı tekrar o dine bağlarsam, geri bir kanca atarsam ona, ona inanan yani gerçekten inanan insanların bu durumda pek bir sıkıntı hissettiklerini sanmıyorum. Çünkü hayatımda ne yapıyorum sorusunu sormuyor zaten. Benim annemin babamın jenerasyonu bu konuda çok böyle arada kalmışlardı.
Çünkü tam böyle modern hayatın içindeler, dinin etkisi azalmış. Çok boş vakitleri var sanayileşme sayesinde, üretim sayesinde. Ve telefon melefon yok. Böyle senin yaptığın gibi kafeye gidip mal mal birbirlerine bakıyorlar.
Belki şunu hatırlattı. Eskiden kesişmek diye bir şey vardı ya. Bizim anne babamızın neslinin hareketleriydi onlar. Belki de bundan kaynaklanıyordu.
Şimdi kafeye gidiyorsun, herkes birbirine bakıyor dediğin gibi kesişmek fiili buradan ortaya çıkmış olabilir. Çünkü iletişim kurmanın başka yolu yok. Telefona bakamıyorsun, bir şey yapamıyorsun. Ne yapacaksın?
Kağıt yazıp not mu yollayacaksın? Galiba onlar da oluyormuş sanırım. Peçeteye bir şey yazıyorsun. Tabii tabii.
O iş biraz daha riskli de kesişmenin hiç riski yok. Yani hani etrafında seni yargılayamıyor. Orada biraz da muhafazakarlık da var. Gidip şimdi bir erkekle bir kadın konuşamaz.
Kadın zaten hiç konuşamaz yani gidip. Hani o ilk böyle adımı atacak kişi çok risk aldığı için kesişmenin hiçbir riski yok. Yani şey yapabilirsin ama inkar değil. Hayır bakmadım diyebilirsin.
Çok kolay inkar edilebilir. Ama kesişme diye bir şey de gerçekten varmış. Şimdi birine baktığın zaman inanılmaz rahatsız edici bir şey. Çünkü o ortam kalmamış, o zemin kalmamış artık.
Birine böyle gidip bir yere oturup birine bakamazsın yani. Direkt rahatsız edersin. Direkt taciz edersin yani. Taciz etmiş olursun.
Öyle bir zemin ayağının altından çekilmiş çünkü. Aklıma şey getiriyor. Biri nerede yazmıştı bilmiyorum. Herhalde yine sosyal medyada bir yerde gördüm.
Kendi sıkıntından kaçarken, sosyal medyaya bakarken şey yazmışlardı. Bugün işte metroda giderken biri elinde telefon yok etrafına bakıyordu. Tam bir psikopat gibi. Acayip rahatsız oldum.
Yani bizim bu genel olarak herkesin paylaştığı, belki eski nesillerin de paylaştığı bu kendimiz de baş başa kalamama, çünkü bu tip soruları, işte varoluşsal soruları cevaplamak zorunda kalışımız. Biz bununla artık yüzleşmek zorunda değiliz. Herhangi bir anda yüzleşmek zorunda değiliz. Çünkü telefonu çıkarıp kendimizi meşgul edebiliyoruz.
Kaçabildiğimiz kadar kaçıyoruz. Yani sadece telefonla değil aslında. Hani bunu böyle sadece sosyal medya telefona bağlamak da istemiyorum. Çünkü her şey katkı yapıyor.
Yani şehirleşmenin kendisi de katkı yapıyor. Bir milyon insanla beraber yaşarsan o zaman zaten doğal olarak dikkatin dağılacak. Kendinle baş başa kalamayacaksın. Sıkıntında falan filan. Bu da uzun bir süreçti zaten.
İşte televizyonlar var bilmem ne. Yani 10 yıllara, 100 yıla yayılan bir süreç bu aslında da. Gerçekten cebinden çıkarabildiğin bir şey olduğu zaman o iş başka bir seviyeye geçiyor ve o da değil. Yani bu akıllı telefonlar epeydir var ama bence esas farkı yaratan, bende bir seviye daha bu işi arttıran bu sıkıntıyı YouTube Shorts ve Instagram Reels tarzı kısa videoların yaygınlaşması.
Ben Instagram kullanmıyorum çok da YouTube kullanıyorum. Ve YouTube sana bunları göstermeyi zorluyor. Yani o ara yüzden bunları atamıyorsun. Ya ben shorts görmek istemiyorum diyemiyorsun.
Ondan sonra oraya takılınca da bir saatim gidiyor mesela bazen. Saçma sapan şeyler izliyorsun değil mi? Evet ve yani bunun üstünde hani bunların farkında olmak seni bunların üstüne çıkarmıyor. Ben de aynı tuzağa düşüyorum.
Aynı beyin bende de var sonuçta yani. Herifler bulmuşlar bunu kancalamanın yolunu ve aptal aptal şeyleri izliyorum yani. Ondan sonra zombiye dönüyorum ve sıkıntıyla yüzleşsem daha iyi olurdu. En azından bir şeyleri çözme şansım olurdu veya ilginç şeyler aklıma gelebilirdi.
YouTube Short kaçmak için ya da Reels, Instagram, TikTok kaçmak için fırsatlar veriyor. Dediğin gibi orta çağda bu işler o kadar kolaydı ki. Yani köyündeki papaz bütün sorularını senin için zaten cevaplamış. Sen doğmadan yüz yıllar önce reçetesi hazır seni bekliyor.
Kardeşim senin canın mı sıkılıyor? Gel buraya. Bazı soruların var sanırım. İşte şu şöyle bu böyle hani kiliseye bir bağış yaparsan senden kralı yok.
Şimdi kendimiz bir şey yapmamız lazım. Bu reçeteyi kendi elimizle doldurmamız lazım. Onunla da çok dediğin gibi yüzleşmek istemiyoruz. Ama şu aklıma geliyor.
Eskiden doğa insanları zorluyordu, bütün canlıları zorluyordu, zihinde bir evrim geçiriyordu. Şu an doğa bizi zorlamıyor da dijital dünya zihnimizi zorluyor. Hemen şey yapmak kolay. Evet, dikkatimizi çalmaya çalışıyorlar.
Bizi manipüle etmeye çalışıyorlar. Hırsız çok suçlu burada. Hepsini kabul ediyorum. Fakat şöyle de bir şey olabilir mi?
Bu dijital ortam bizi bir evrime zorluyor olabilir mi? Hani şartlar zihnimizi zorluyor ve buna adapte olan ayakta kalacak gibi bir şey de düşünebilir miyiz acaba? Yani ilginç bir fikir ama bence evrimsel olarak düşünmemek lazım. Çünkü öyle düşününce sen dedin yani buna adapte olan ayakta kalacak diye.
Herkes ayakta kalıyor. Hatta en gerizekalılar en çok ayakta kalıyorlar. En çok çocuk yapan onlar. Elenen yok diyorsun.
Elenen olmadığı gibi tersine yani modern hayata en adapte olamayanlar, doğum oranı en yüksek olanlar. Yani bu iyi bir şey de olabilir, kötü bir şey de bilmiyorum. Hani modern hayatla ilgili görüşüne bağlı ama. Anladım.
Evrimin sonuçları açısından yani yüreme yetişisi açısından bakarsak evet doğru söylüyorsun. Yani bu işe kültürel bakmak lazım. Hani o dünyaya adapte olanlar kültürü daha çok domine edecekler. Yani işte YouTube shortsu mesela örnek olarak alırsak hani o tip medyanın zorladığı ve şekillendirdiği beyinler birkaç sene sonra ona göre bir dünya üretecekler.
Bizim gibi dinozorlar da benim gibi dinozorlar da böyle pasif olarak bunu tüketenler olarak kalacak. Yani kültürel bir evrim var. Benim gibiler ölüp gidiyorlar. Onu kastettim daha çok.
Tam olarak ben de öyle düşünüyorum. Yani yeni dünya o medyayı tüketenlerin o medya tarafından şekillenen beyinler tarafından üretilecek. Benim gibilerin beyni tarafından değil. Biz ne olacağız abi ya o zaman?
Hiç düşünmüyorum yani. Bunu kendim düşünmesi zor geldiğim için otomatik sana sordum ya. Papaza gidip sorayım bizim. Bizim cevaplarımız eski, onların cevapları daha da eski yani.
Ve yenilerle de şey yapamıyoruz, iletişim kuramıyoruz. Dikkatleri dağınık biraz, ortada kaldık. Yani bu yeni dünya iyi mi kötü mü çok subjektif bir tartışma da şu kesin, bu sıkıntıyla baş etme veya sıkıntıyla yüzleşip ondan sonra onu bazen üretken bir şekilde kullanabilmek, bazen de en azından ona dayanabilmek bir yetenek, zihinsel bir yetenek. Biz buna zorlandığımız için zamanında geliştirmiştik.
Şimdi ben kaybettim. İşte bu modern dünya sayesinde bu insanların hakikaten 5 dakika kendi başlarına kalamamaları bence bir sorun. Kalsan ne olacak? Yeni bir buluşma yapacaksın.
İnanılmaz bir yaratıcı bir şey mi aklına gelecek? Belki yüzde bir ihtimalle. Muhtemelen gelmeyecek ama bunu yapamıyor insanlar. Yapmayı seçmiyorlar değil sadece.
Mesela geçen gün dersteydim. Uzun zamandır dikkatimi çekmiş bir şey zaten de. Ara veriyorum derste 10 dakika, 5 dakika neyse. Teneffüs gibi ama hani zil falan çalmıyor öğretmenin inisiyatifinde.
Ya çıkın bir dolanın, hani yürüyün, bacakları açılın, bilmem ne kafanız açılsın. Hiç kimse ayaklanmıyor. Yani herkesin ilk tepkisi telefonları çıkarıp bakmak. Ya sınıftasın, hepiniz 16, 17, 18 yaşında gençlersiniz.
Tamam mı? Kesişin bari. Git biriyle konuş, kesiş, bir şey yap. Hani hiç insanlarla iletişim kurmak istemiyorsun.
Dediğim gibi çık bir yürü dolaş, zihnin açılsın. Yok, çat diye telefon. İlk tepki o. Zorlayınca yapıyorlar da yani bu çok... Zorlamak gerekiyor.
Zorlamak gerekiyor. Benim için çok korkunç bir şey. Hani o yaştaki böyle zehir gibi çocukların hem fiziksel hem mental olarak çok iyiler. Yani çok ileri durumdalar.
Böyle mal gibi boyunlarına eğip ekrana bakmaları o beş dakikayı doldurmak için. İlginç ya. Bir de aynı odadayız mesela iş yerindeyiz ya da evdeyiz. Birbirimize komik video atıyoruz.
Çok saçma değil. Oradayız zaten. Yani şöyle yapmak yerine oradan gönderiyoruz. Al kendi telefonundan izle diyorum.
Ve bu çok daha kötü olacak. Yani düşünebiliyor musun? Bu şeyleri senin kontak lenslerinin içine koyduklarında veya belki de direkt olarak görsel sinirlerine bağladıklarında hani bir nesil sonra bu işin gideceği yer o. Telefon gibi bir şeye bakmak iyice antik olacak.
Direkt senin görsel sisteminin bir parçası olacak bu şeyler. O zaman hiç kaçamayacaksın. Çok daha berbat olacak. Yani bu hani eskiden bunu bilim kurgularda şöyle işliyorlardı.
Sokakta dolanıyorsun ve sürekli reklam görmek zorundasın. Premium alamadığın için. Premium alamadığın için evet. O tip şeyleri işliyor insanlar.
Bence bu da olabilir bu arada. Gayet gerçekçi bir şey de. Bunun tek olayı sadece hani bu şirketlerin bizi tüketime zorlaması falan değil. Aynı zamanda yani kendi kendine de sürekli eğlen... İşte bu YouTube Shorts'a bağlayacaksın mesela kendini.
Hani hiçbir şirket sana reklam göstermese bile, sen kendi kendini zaten tuzağa düşüreceksin. Evet. Bir kere bir mail'i aldın mı, çok da evil bir şeylere gerek kalmıyor aslında. Oradan kendi kendini harap edeceksin.
İnsanlarda şöyle bir şey de var, ben işte çok realistlara bakmazsam, komik video izlemezsem, over thinking'e düşüyorum, mahvoluyorum, işte gündelik hayatıma devam edemiyorum. Yani evet, bir derttir over thinking de ama bilmiyorum ya, üşenmedim, baktım abi, Aristo'dan günümüze 10 bin sayfa metin kalmış. Bu adamın hayatında bir gün bile şöyle düşündüğünü ben zannetmiyorum. Ya evet, bilgeliği seviyorum, felsefeyi seviyorum.
Ama acaba bazı şeyleri fazla mı kafaya taktım ya? 10 bin sayfa, biraz overthink mi yaptım? Asla böyle demedim. Bir de çevremdeki böyle günümüz overthinker'larına bakıyorum.
Ne over ne de think gibi geliyor. Yani bir A4 kağıdı versen, hadi think bakalım. Dediğin zaman çok da ortaya bir şey çıkmıyor gibi geliyor. Dertler arasında da bir hiyerarşi yapmak istemiyorum ama...
Ama Aristo'dan kalan şeylerin de çoğu onun etrafındaki, onun okulundakiler tarafından üretilmiş şeyler. Adam onların başkanı gibi. İmzacısı diyorsun yani. Evet, bireysel olarak on bin sayfa yazmamıştır.
Yayınlarını öğrencilerine yaptırıyordu gibi bir suçlama. Bir akademi eleştirisi gibi. O günlerden başlamış akademideki adaletsizlik. Yani bana şey ilginç geliyor, bu döngü ilginç geliyor.
Hani sen hayatına anlam bulmak için ya da hayatın anlamsızlığını bir şekilde çözmek için bu şeyleri düşünmen gerek. Sıkıntı içinde düşünmen gerek. Yani sıkılman gerek ki bunlara biraz çözüm bulabilesin. Ama hiç sıkılamazsan bunlara çözüm bulmuyorsun veya bu düşüncelerle kendini konforlu hissetmeye alışamıyorsun.
O yeteneği öğrenemiyorsun. Ama onların verdiği rahatsızlık arka planda devam ediyor. Hani sen o Reels'e baksan da devam ediyor. Bin tane Reels izlesen de devam ediyor.
O yüzden bir döngüye giriyor. Yani hiç o yeteneği geliştirmediğin için hiç kendine baş başa kalamıyorsun. Hiç o sorunları çözmüyorsun. Sürekli arka planda bir kaygı.
İşte depresyon belki daha klinik bir şey de kaygı herkesin sabiti oluyor. Ya da odaklanamama problemi. Evet. Yani iyice düşüyorsun.
İyice böyle hadi, hadi, hadi çok hızlı. Ya bu da garip. Arkadaşımla oturuyoruz yine. Telefondan Soykırım izliyoruz.
İzliyorum ben yani öyle bir imkan var teknoloji. Gazze ile ilgili bir video izliyorum. Arkadaşıma da attım. Arkadaşım baktı şöyle böyle biraz baktı.
Ya ben uzun video izleyemiyorum ya dedi. O kadar şey yapamadım. Ya bu sorunla nasıl yaşıyorsun ya sen yani ADHD'in falan dedi. Yani çağımızın iki büyük problemi soykırım ve ADHD.
Beni şeyle eleştirirler genelde böyle. İnsanların dertlerine hiyerarşik bakıyorsun. Ya maalesef böyle bir şey var. Yani özür dilerim.
Soykırım birazcık daha büyük bir problem gibi geliyor. ADHD'den yani. Herkesten özür diliyorum. Şey de kayboluyor dediğim gibi.
Hani o kaçmanın da hızı artıyor. Çok hızlı kaçman gerekiyor. Kaçtıkça da. Artık shorts da uzun geliyor sana.
Short uzun olduğunda onu da izleyemiyorsun yani. Zaten videoların başında bir sürü videonun başında sonunda göstereceği şeyi gösteriyor. O videonun zirve noktası, en ilginç anı neyse. 2 saniye onu gösteriyor.
Ondan sonra videoya başından başlıyor. Zaten 30 saniyelik şeyi gösteriyorsun. Bana sneak preview yapmana gerek yok yani. Onu bile başta bir mama almak gerekiyor ki orada kalsın.
Ama işte yani onları da suçlayamıyorsun. Sistem seni ona zorluyor zaten. Çünkü şu hareketi yaptığın zaman sağdan sola baş parmağını ittirmen bir saniye sürdüğü için onu engellemek için senin dikkatini hemen o 2-3 saniye içinde tutması lazım. Böyle şaklabanlıklar yapıyor.
Senin arkadaşına da ben biraz empati yapmaya kendimi zorlarsam... Hani tabii ki... Ya ona da sorsan. Soykır mı daha büyük, senin dikkatsizliğin mi daha büyük desen, o da herhalde benim dikkatsizliğim demez.
Belki de der, bilmiyorum. Çok... Senin arkadaşlarını tanımıyorum ama... Arkadaş çevremi bilmiyorsun.
Ama onun için şöyle düşünmeye çalışıyorum. Onun için o videoda gördüğü şey genel anlamıyla bir soykırım falan değil. O bir video sadece. Evet.
Ben de bilmiyorum. Soykırımda yaşamak nasıl bir şey? Onun subjektif tecrübesiyle ilgili en ufak bir fikrim yok. Savaşta yaşamak veya... O yüzden gördüğüm zaman... Bu bizde tabii erkenden başladı.
İlk defa televizyonda ben birinci Irak savaşını, Irak işgalini görmüştük. CNN'den yayınlanıyordu. Ondan önce yoktu böyle bir şey nakden yayınlanan savaş gibi. İlk işte şeyleri oraya koydular, röportajcıları, habercileri, birliklerin içinde soktular falan.
Ve CNN'den izliyorduk. Hatta Saddam diyordu, Türkiye'ye bomba atacaksın falan diye. Biz bir yandan böyle Ankara'daki evin pencerelerini falan bantlıyorduk, kimyasal silahları. karşı.
Sızıntıyı önlemeye çalışıyorsunuz kendi imkanlarınızla. Evdeki imkanlarla. Yani çok sürreel geliyor. Tabii şimdi bilmiyoruz kimyasal silah falan hayatımızın bir parçası değil.
Bir anda öyle bir tehdit var. E bantlayalım bari sağa solu. Televizyon da açık oradan da o savaşı izliyorsun. Hani oradan kimyasal rokete attıklarını naklen izleyip ondan sonra da burada Ankara'da yiyebilirdik yani.
Beyler geliyor falan gibi. Ya kendi yaşadığın olayı bile o ekrandan görünce başka bir, ne bileyim, bir yabancılaşma mı denir buna? Bir adım geri çıkıp sanki bir film izliyormuş gibi oluyor. Onu tüm gerçekliğiyle tecrübe edemiyorsun yani.
Evet, gerçeklik kayboluyor illaki ya. Evet, şimdi bu aynısını işte 10 saniyede, 20 saniyelik videolarla yapıyorsun ve başka bir yer için yapıyorsun. İşte mesela Gazze, kimsenin gitmediği bir yer yani çoğu insanın, arkadaşlarının. O bir film de olabilir.
Yani bizim zihnimiz için o gerçeklikle film arasındaki, kurgu film arasındaki geçişkenlik çok fazla. Buharlaşıyor ya da sürekli bir şeyler izlediğin için artık zihin için ne gerçek, ne kurgulanmış bir şey, sınırlar kayboluyor. İzlediğin bir şeye dönüşüyor sadece. Yani seni durdurup sorarsam hani kardeşim bunlardan hangisi gerçek, hangisi gerçekten acıya sebep oluyor, hangisi daha kötü falan dersen o zaman o beyninin başka kısımlarını aktive ediyorsun ve doğru cevapları veriyorsun.
Ama onu tüketirken, tecrübe ederken o videoları o ayrım kayboluyor. Daha düşük seviye bir süreç bence o. Yani daha temel seviye. O seviyede daha önemli soruları düşünmüyor beynin.
Evet ya ve o temel seviyede yaşamak da dehşet verici bir şey ya. Herkesin zombi gibi yaşamak zorunda kalması ve sıkılmamak için. Biraz da şöyle ne bileyim bir meydana çıkıp sıkılalım ya hep beraber eskisi gibi kesişelim bir şeyler yapalım. Tamam, nasıl yapacağız bunu mesela?
Pratik birkaç çözüm getirelim bu işe. Meydanlara çıkıp kesişelim güzel bir fikir ama bunu da şeyden örgütlemen lazım, yine sosyal medyadan. Evet. En basit tavsiye türü, telefondan uzaklaşmaya dayalı tavsiyeler olmalı.
Özellikle de yatmadan önce. Yani yatağına yattığında elini telefon alıyorsan kötü bir şey o. Geçmiş olsun. Geçmiş olsun.
Ben de yapıyorum bazen. Sonra bunun ne kadar kötü bir şey olduğuna dair yazılar okuyorum telefonla. Gerçekten dün akşam bunu yaptım. Yani ona dair kurallar olmalı.
Yemek masasında mesela telefon olmaması. Ya yemekte mesela ailecek yemek yiyoruz. Bazen konuşacak bir şey olmuyor. Sadece kaşıkların sesi geliyor.
Öyle çan çan çan tabakları vuruyorlar. Dediğim gibi böyle şeylerde yeni teknolojilerle de yaşamaya alışkın olmadığımız için etik standartlar getirilmeli. Şey gibi hani yemekte konuşulmaz. Hani şey vardır ya.
Toplum içinde kulaktan kulağa bir şey söylenmez falan gibi. Bir yere oturulduğu zaman işte telefona bakılmaz. İşte biri telefona baktığı zaman senin de telefona bakma hakkın doğar gibi böyle. Yazılı olmayan kuralları da belki de yeni yeni geliştireceğiz telefonla ilgili.
Yani vardır herhalde bir yerlerde de birileri geliştirmiştir ama viral olmadığı için biz bilmiyoruz. Bizim timeline'ımıza düşmedi maalesef, keşfetimize düşmedi. Bazı şeyler, bilmiyorum, bana çok basit geliyor. Yemekte hakikaten telefonla oynamamak lazım.
O masanın üstünde telefon olmamalı bence. Yatakta da olmaması sağlıklı bir şey. Hiçbir ekrana bakmaman gerekir uyumadan önce. Uykunu falan da bozuyor.
Sıkıntıyla alakası yok sadece. Her şey bozuyor. Bütün senin fizyolojini bozuyor. Ama meditasyon mesela, meditasyonun bir yararı bunlardan seni kaçmaya zorlaması.
yarım saatliğine işte gözünü kapa veya ne bileyim ya en basitinden hani bazen böyle tiplerle dalga geçiyoruz ya o bir görsel vardır böyle gider paltosunu giymiş iskelenin ucuna gelmiş sigarasını yakmış işte ufuklara martılara falan bakıyor çok derin derin düşünüyor öyle yapmak lazım aslında yani o sigarasıyla böyle denize mal mal bakan adam iyi bir şey yapıyor aslında. Sürekli de öyle yaşayamazsın tabii yani saatlerce bunu yaparsan onun da bir getirisi yok ama arada sırada öyle bir şey yapman lazım. İşte bir deniz manzarası, dağ manzarası bu yüzden güzel. Boş boş bakabiliyorsun çünkü ve bir sürü düşünce yüzeye çıkıyor bilinçaltında olan.
Bozkırda olmuyor mesela. Yani Ankara'da bu iş zor. Hiç böyle bakmak istemediğin için bir yere kendini başka şeylerle meşgul ediyorsun. Çok fazla bozkır sonsuzluğu hatırlatıyor ya.
Pat diye derin yüzleşme istemiyorum ya. Birkaç yeşil bir şey olması lazım ya bir anda böyle. Alıştıra alıştıra gidelim. Belki önce ekrandan bir bozkır wallpaper'ı yap, duvar kağıdı yap ona bak.
Yavaş yavaş. Bunun şeyle de alakası var çok. Yani bu can sıkıntısının yaratıcılıkla da çok alakası var. Bilmiyorum bunu konuşmak istiyor muyuz şimdi?
Abi belki can sıkıntısı yaratıcılığa da sebep oluyor ya. Belki bir sonraki bölümde de yaratıcılık üzerine fikir teatisi yaparız seninle. Fikir teatisi de çok güzel bir laf gerçekten. Yani evet bu iyi bir konu.
Hani can sıkıntısının ne kadarı makbul yaratıcılık açısından. Çünkü sürekli de sıkılırsan odanda 24 saat durduktan sonra bir anda orada bir tabloyla çıkmıyorsun. İnanılmaz yaratıcı bir tabloyla. Onun da bir dengesi olması lazım.
Bunu hakikaten konuşalım. İyi olur abi. Böyle muhabbeti bitirdiğince bitiremiyorsun ki. Evet.
Öyle bir değmesi yok bu işten. Güzel. Benim söyleyeceklerim bu kadar. Varsa eklemek istediğin bir şey?
Yok. Bakayım burada birkaç not almıştım ama hepsini konuştuk zaten ya. Ağzına sağlık abi. Çok güzeldi yine.
Senin de ağzına sağlık. Teşekkür ediyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.