
2.992 kelime · ~15 dk okuma
Merhabalar herkese, Mecbur Muyum'un yeni bölümüne hoş geldiniz. Bugün sizinle uzmanlaşma fetişizmini konuşacağız aslında. Tek bir şeyin uzmanı olmaya mecbur muyum, maymun iştahlı olmamaya mecbur muyum sorusunu masaya yatıracağım. Bu konuda eğitimcilerden belileri ya da kendi kişisel hayatı yetişkinleri de ilgilendiren bir konu.
Biz şöyle bir mit var. Bir konuya ne kadar bir alana ne kadar erken yaşta giriş yaparsak ya da ne kadar erken yaşta çalışmaya başlarsak bir hedef doğrultusunda o kadar başarılı oluruz diye ve bu bir lineer bir süreçtir gibi bir anlatı var. Bu bölümde bu miti konuşacağız. Birinci bölüm erken başlangıç miti ve kasıtlı pratik yanılgısı.
Modern çağın bize özellikle de ebeveynlere ve eğitimcilere dayattığı kültürel bir dolguma var. Zaman daralıyor. Bize hayatın doğrusal bir böyle kümülatif giderek artarak biriken bir süreç olduğu öğretildi aslında. Yani bir konuda zirveye ulaşmak istiyorsanız, o konuyu mümkün olan en erken yaşta seçmelisiniz.
Ve diğer tüm dikkat dağıtıcı unsurları elemeli ve o meşhur on bin saat kuralını doldurmaya başlamalısınız. Bunu işte Mozart üç yaşında piyanoya başlamış, işte Metegazoz dört yaşında okçuluğa başlamış gibi böyle hikayelerde de görüyoruz. Malcolm Gladwell'in popülerleştirdiği Anders Ericsson'un da kasıtlı pratik kavramına dayanan bu görüşe göre başarı bir hacim meselesi. Ne kadar erken başlarsan o kadar çok tekrar yaparsın ve rakiplerinle arandaki makas da o kadar açılır gibi bir anlatı var.
Peki bu deterministik başarı formülü insan zihninin gelişimi ne? Yarasıcılığın doğasına ya da günümüzün kaotik dünyasına gerçekten uygun mu? Yoksa biz sanayi devriminden kalma bir verimlilik anlayışını insan ruhuna zorla uydurmaya, giydirmeye mi çalışıyoruz? Bugün David Epstein'in Range.
Menzil ya da yelpaze diye çevirebiliriz. Kitabı üzerinden bu erken uzmanlaşma mitini konuşacağız. Yani bize o tek bir kulvarı hapseden o görünmez mecburiyeti masaya yatıracağız. Bu arada Jeffrey Epstein'le hiçbir ilgisi yok bu karakterin.
Onu önceden araştırdım. Soy isim benzerliği. Epstein kitabına pedagojik bir çatışmayla başlıyor. İki zıdd arketip üzerinden.
İlk arketip hepimizin aşina olduğu o ideal model. Bu Amerika bağlamında yazılmış bir kitap olduğu için Tiger Woods örneği veriyor. Biz yerel bir örnek olarak Metagozoz'u koyabiliriz. Ve Tiger Woods'un hikayesi aslında bir proje çocuk hikayesi.
Babası Earl Woods bir eğitimci titizliğiyle oğlu daha konuşmayı sökmeden eline golf sıpası tutuşturuyor. Ve Tiger'ın çocukluğu bir böyle hani şunu da deneyeyim, bunu da deneyeyim işte deneme yanılma süreci değil, tamamen böyle fokus bir şekilde golfte uzmanlaşma süreci. Altı aylıkken babasının avucunda dengede durmuş Tiger Woods. İki yaşında daha televizyonda işte bir şova çıkmış ne kadar motor becerilerinin iyi olduğunu gösteren.
Ve Earl Woods'un babasının felsefesi de çok net. Asla yolundan sapma. Çocuğun zihni başka bir uyaranla meşgul edilmemeli. Sadece golfün motor böcelerine odaklanmalı.
Bu da bu erken uzmanlaşmanın aslında zaferi yani Tiger Woods'un hikayesi. Çünkü Tiger tarihin en iyi golfçısı oluyor ve bu model moderne bebeğinin ve kariyer planlamasının da kutsal kitabı haline geliyor. Ama literatür bize sıklıkla göz ardı edilen ikinci bir tür model sunuyor. Bu kitap da bu modelle ilgili.
Bu modelin temsilcisi de Roger Federer. Yani kitap onun hayatından uzun uzadıya bahsediyor. Federer'in gelişim eğrisi de Tiger'ınkinin tam tersi yani antitezi. Çocukluğu odaklanma ile değil, dağılma ile geçiyor.
Hani maymun iştahlı diyebileceğimiz bir ilgi alan yelpazesi var. Kayak, güreş, yüzme, basketbol, handball, badminton. Bütün bunları deniyor Roger Federer. Top içeren, içermeyen her türlü sporu deniyor.
Ve ailesi onu da hiçbirine zorlamıyor. Hani artık yeter birine karar ver oğlum, onda uzmanlaş demiyor. Hatta tenisi olan ilgisi arttığında bile annesi ki... Tenis koçu kendisi.
Çok böyle teşvik etmekten ve müdahale etmekten de kaçınıyor. Roger Federer de ergenliğin sonlarına kadar yani rakiplerinin profesyonel koçlarla binlerce saati devirdiği zamanda hala futbol oynuyor ve güreş yapıyor. Tenise özel olarak odaklanmaya karar verdiğinde yaşıtlarına göre teknik olarak çok geride kalmış bir yaşta. Ama burada ilginç, paradoksal bir durum ortaya çıkıyor aslında.
Rachel Federer, otuzlu yaşların ortasında çoğu tenisçinin fiziksel ve zihinsel olarak tükendiği, burnout'a uğradığı bir dönemde hala dünyanın bir numarası ve hala günümüzde bile hala şu an Avustralya açıkta oynamaya devam ediyor. Epşit'in de burada şu soruyu soruyor. Federer geç kaldığı için mi başarılı oldu? Yoksa başarısı tam da bu geç kalmışlığın bir sonucu mu?
Ya da farklı farklı şeyleri denemesinin, o maymun iştahlılığının bir sonucu mu? Literatürde buna sampling period, yani örnekleme dönemi deniyor. Bu kavram, bireyin temel yetenekleri ve ilgi alanlarını yapılandırılmamış bir ortamda, geniş bir yelpazede test etme süreci. Yani biraz onu deneyeyim, biraz bunu deneyeyim, biraz işte baleye gideyim, biraz futbola gideyim dönemi aslında.
Ve erken uzmanlaşma savunucuları bu dönemi bir zaman kaybı olarak görüyorlar. Neyse neyi yapacaksan onda fokuslan, bir an önce başla. Çünkü rakiplerin şu an başladı bile. Orada gelişiyorlar onlar, sana fark atacaklar.
Oysa gelişim psikolojisi açısından bu dönem bilişsel esnekliğin ve okuryazarlığın temelinin atıldığı bir evre. Ve Roger Federer'in korttaki o meşhur zarafeti ya da beklenmedik durumlara uyum sağlama yeteneği, yani Federer'i izleyenler bilirler. Onun alamet-i farikasıdır. Sadece tenis antrenmanlarından değil, belki de basketbol geçmişinden, futbol geçmişinden, kayaktan edindi.
Motor becerilerinin transferinden de geliyor. Ya sorun da biraz şu aslında, biz kültürel olarak Tiger Woods modeline bayılıyoruz. Yani bize bu model dayatılıyor. Lineer bir model bu.
Sebep-sonuç ilişkisi çok basit. Ne kadar girdi varsa çalışma saati olarak çıktı da o kadar yüksek. Bu da böyle kontrol edilebilir bir anlatı aslında. Hoşumuza gidiyor.
Ne kadar uğraşırsan o kadar, ne kadar emek verirsen o kadar meyvesini toplarsın gibi. Ama Roger Federer'in yolu yani çok yönlü yol, generalist yol, daha koatik, daha ne çıkacağı bilinmez bir yol. Verimsiz görünüyor, maymun iştahlılık gibi gözükebiliyor ve bir ebeveyn ya da öğretmen için çocuğun bir sporu bırakıp diğerine geçmesi ya da ne bileyim bir enstrümanı yarım bırakıp başkasına başlaması... Korkutucu çünkü ya da zaman kaybı.
Neden? İşte o erken başlama avantajını kaybediyor ve bu yüzden de bunu teşvik etmiyorlar. Yani başladı mı bitir. Neyde başladıysan onu da devamını getir gibi bir söylem var.
Ama hepsinin derlediği verilerde farklı bir gerçeklik ortaya koyuyor aslında. Elit sporcular, bilim insanları, sanatçıların büyük çoğunluğu Tiger'ın değil, Tiger Woods'un değil, Roger Federer'ın yolunu izliyorlar ve bu şekilde başarılı oluyorlar. Çoğu daha geç uzmanlaşıyor. Başlangıçta daha az ...kasıtlı pratik,
yani uzmanlaşma pratiği yapıyorlar ve daha fazla keşif yapıyorlar. Farklı farklı alanları keşfediyorlar. Ama biz eğitim sistemimizi ve kariyer algımızı bu çok istisnai olan aslında Tiger Woods modeline göre dizayn ediyoruz. Çoğunluk için geçerli ve sağlıklı olan aslında federal modelini ise bir tür başarısızlık ya da maymun iştahlılık ya da yoldan sapma olarak etiketliyoruz.
Bir sonraki bölümde bu tartışmayı spor sahalarından çıkarıp daha karmaşık bir yere ve öğrenmenin doğasına taşıyacağız. Neden bazı öğrenme yöntemleri? Bizi sınavda başarılı yaparken hayatta başarısız yapıyor. Burada Robin Hogarth'ın kind ve wicked yani merhametli ve acımasız öğrenme ortamları ayrımından bahsedeceğiz ve uzmanlığın sınırları hakkında konuşacağız.
İkinci bölüm, merhametli satranç tahtaları ve acımasız dünya. Tiger Woods efsanesini ve on bin saat kuralının neden bu kadar baştan çıkarıcı olduğunu anlamak zor değil demiştik zaten. Bu teori bize adil bir dünya vaat ediyor. Ne kadar emek verirsen o kadar karşılık alırsın.
Ama David Epstein yazarımız bu denklemin evrenselliğini sorguluyor ve şöyle bir ayrımdan bahsediyor. Bu psikolog Robin Hogarth'ın tanımladığı bir ayrım. Kind yani merhametli ve wicked yani acımasız öğrenme ortamları. Bu ayrımı yapmadan uzmanlık kavramını tartışmak bizi epistemolojik bir tuzağa düşürüyor aslında.
Mesela satranç ve golf merhametli öğrenme ortamlarının prototipi. Neden merhametliler? Çünkü kurallar sabit, sınırlar belli. Bir hamle yaparsınız ve sistem size anında tartışmaya kapalı bir geri bildirim verir.
Öznelliğe yer yoktur. Top deliğe girmiştir ya da girmemiştir. Mesela golf örneğinde ya da satranç örneğinde şahmat ya vardır ya yoktur. Yani hani tartışılan bir hakemlik durumu da olmaz.
Ve bu tür deterministik sistemlerde bu Erickson'un kasıtlı pratik dediği yöntem mükemmel bir şekilde işliyor. Hatalarınızı fark edip düzeltirseniz sizi bir ustalık, bu durum sizi bir ustalığa götürür yani. Yeterince zaman harcarsanız ve hatalarınızı fark edip düzeltirseniz bu sizi bir tür ustalığa götürür bu alanlarda. Ama bu merhametle öğrenme ortamlarına özel bir durum.
Sorun şu ki, biz kapalı devre sistemlerde geçerli olan bu öğrenme modelini hayatın kendisine, yani acımasız ortama uyarlamaya çalışıyoruz. Acımasız ortamlarda kuralların belirsiz olduğu, hatta oyunun ortasında değişebildiği, geri bildirimin gecikmeli ya da yanıltıcı olduğu alanlar. Hayatın kendisi yani. Bir iş görüşmesine gittiniz.
Yani orada sizin ne yapmanız gerektiğine dair ya da işte girdileri verdim, çıktı olarak beni işe alınmaz. Orada belki yaptığınız bir espri, belki o iş yerinde birini tanımanız falan bile sizin orada o iş görüşmesine başarılı ya da başarısız olarak ayrılmanıza sebep olabilir. Ve hayatın kendisi acımasız bir ortamdır. Birçok faktör devreye girer ve Ne kadar zaman ya da emek verirsen o kadar çıktısını alırsın ya da meyvesini toplarsın.
Denkleme çoğu zaman çalışmayabilir. Mesela tıp, psikiyatri, borsa, politika, insan ilişkileri de böyle yani aslında. Bir karar verirsiniz. Sonucunu aylar, belki yıllar sonra görürsünüz.
Belki hiç görmezsiniz. Doğru bir karar verseniz bile şans faktörü yüzünden bazen kötü bir sonuç alabilirsiniz ya da tam tersi yanlış bir kararla tesadüfen başarılı olursunuz ve bu tür ortamlarda sat deneyim her zaman ulusalığa dönüşmez. Hatta bazen deneyim ya da verdiğin uğraş, saat, emek sadece kemikleşmiş önyargıları pekiştirmeye de... Efsin burada çok ilgi çekici bir akademik çatışmaktan bahsediyor.
Daniel Kahneman, Nobel Ödüllü geçtiğimiz yıllarda kaybettik ve Gary Klein arasındaki bir tartışmaya atıf yapıyor. Bir tarafta Sezgilerin bizi yanılttığını savunan Kahneman var. Diğer tarafta da uzman Sezgilerinin hayat kurtardığını savunan Klein var, Gary Klein var. Klein'in incelediği itfaiye şefleri yanan bir binaya girdiklerinde içgüdüsel olarak ne yapacağını biliyorlar.
Çünkü yangın fiziği golf gibi aynı, tutarlı kurallara uyar. Yani yangın, alevler belli yerden çıkar vesaire vesaire. Ve deneyim burada güvenilir bir rehber, itfaiye örneğinde. Ama Daniel Kahneman'ın incelediği borsa uzmanları ya da klinik psikologlar için durum farklı.
İnsan davranışlarını ve daha piyasayı tahmin etmek... Yanan alevlerin fiziği kadar tutarlı değil maalesef. Bu yüzden acımasız bir dünyada, dar bir alanda aşırı uzmanlaşmak, bilişsel esnekliğimizi de köreltebiliyor. Buna Cognitive Entrenchment deniyor.
Bilişsel siper kazma diyebiliriz. Yani kazdıkça daha da içine giriyorsun. Evet, uzmanlaşıyorsun ama o da seni körleştiriyor. Ve eğer elinde bir çekiç varsa her şeyi...
...çivi olarak görmeye başlıyorsun ama dünyada da çivilerden çok daha karmaşık... ...problemler var ve çok yönlü bakmayı gerektiriyor.
Eğitim sistemimizde öğrencileri merhametli ortamlar için hazırlıyorlar. Yani LGS'de böyle işte soruları çöz, bütün herkes... ...benzer sorular çözsün, benzer şekilde çalışsın... ...ve aynı sınava girsin ve sınavda başarılı olmak için ne kadar doğru soru çözersin... ...o kadar iyi bir okula girersin gibi çok aslında merhametli ve...
Ne kadar emek harcarsan o kadar çıktısını aldığın bir sistem var. Türkiye özelinde bu arada mesela Amerika üniversite sistemi o kadar öyle değil. Yine bir şans faktörünün devreye girdiği, kendi kendini pazarlaman gereken başka dinamikler de giriyor. Ama Türkiye üzerinde merhametli olduğunu söyleyebiliriz.
Cevap anahtarı belli olan testlere hazırlanıyor öğrenciler yani. Ama mezun olduğumuzda ya da öğrenciler mezun olduğunda onlara cevap anahtarı olmayan... ...acımasız bir dünyaya fırlatıyoruz.
Hatta bazen insanlar bundan kaçmak için aslında, bu belirsizlikten belki de kaçmak için... ...akademiye sığınabiliyorlar. Hani ben yine bildiğim yoldan devam edeyim, işte emek vereyim, yayın yapayım ve... meyvesini toplayayım ama akademisyenlerin en azından bazıları bana katılacaktır.
Orası da aslında merhametsiz bir ortam, acımasız bir ortam. Çünkü birçok katakulli, birçok işte Bizans oyunları, farklı güç dinamiklerinin devreye girdiği bir ortam olduğunu fark ediyorlar maalesef. Bu noktada ezberlenmiş uzmanlık değil, farklı alanlar arasında analoji kurabilen, belirsizlikle baş edebilen bu generalist yani maymun iştahlı zihin yapısı devreye girmek zorunda kalıyor. Şimdi kısa bir ara verelim, ardından kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Üçüncü bölüm, geride kalma ilüzyonu. Erken uzmanlaşma baskısının altında yatan en büyük korku geride kalma korkusu. Ebeveynler ve gençler kariyer yolculuğunun bir yüz metre koşusu gibi algılıyorlar. Hemen şimdi bir alan seçmezsem diğerleri beni geçer psikolojisine giriyorlar.
Ama ekonomik ve kariyer planlaması literatürü bu paniğin yersiz olduğunu hatta zararlı olabileceğini işaret ediyor. Burada match quality yani uyum kalitesi diye bir kavram ortaya atıyor yazar. Bu bir bireyin yetenekleri ve eğilimleriyle seçtiği iş arasındaki örtüşme derecesi. Basit gibi görünen bir denklem aslında ama profesyonel tatminin ve uzun vadeli başarının en belirleyici faktörlerinden biri bu uyum.
Yüksek uyum kalitesini yakalamak zaman ve deneme gerektiriyor. Öyle vahiy gibi gelmiyor bize. Ve erken uzmanlaşma bu keşif sürecini verimsizlik olarak görüyor ve eliyor. Epstein, İngiltere ve İskoçya eğitim sistemlerini karşılaştıran bir longitudinal, boylamsal bir çalışmadan bahsediyor kitabında.
İngiltere'de sistem öğrencileri çok erken yaşta belirli bir alana odaklanmaya zorlanıyor. İskoçya'da ise üniversite aşamasına kadar öğrencilerin farklı disiplinleri denemesine izin var ya da teşvik ediliyor. Ve sonuçlar düşündürücü aslında. Erken seçim yapanlar iş hayata daha hızlı atılıyorlar ve kariyerlerinin başında daha yüksek gelir elde ediyorlar.
Bu erken başlangıcın avantajı yani bunu da görmek lazım. Ama bu avantajın geçici olduğunu gösteriyor, işaret ediyor bu araştırma. Çünkü ilerleyen yıllarda deneme süreci yaşayan istikoç öğrenciler kendilerine daha uygun meslekler seçtikleri için motivasyonlarını korurlar ve uzun vadede hem gelir hem de tatmin açısından diğerlerini geride bırakıyorlar. Daha sürdürülebilir bir model yani uzun vadeye baktığımız zaman.
Erken olarak uzmanlaşanlar ise genelde uyumsuz bir kariyerin içinde hapsoluyorlar, tükenmişlik yaşayabiliyorlar, buhranlara girebiliyorlar ya da kariyerlerin ortasında alan değiştirmek zorunda kalıyorlar. Bu da büyük bir maliyet oluyor. İşte uzman olarak bıraktığım bir şeyden başka bir kariyere sıfırdan başlamak tahmin edersiniz ki hem psikolojik olarak hem maddi olarak yıpratıcı oluyor. Kısa vadeli verimlilik uzun vadeli bir uyumsuzluğa dönüşüyor.
Burada aslında çok daha popüler olan, çok da seksi bir kavramdan bahsedeceğim. Grit deniyor, azim yani. Hani bir şeye karar verip kolay kolay vazgeçmeme. Angela Duckworth'in popülerleştirdiği bir kavram, onda grit diye bir kitabı vardı.
Ve neyi salık veriyor? Her koşulda sebat etmek bir erdemdir. Yani tuttuğunu koparacaksın, bir yola çıktın, o yolun sonunu göreceksin. Ama Epstein ve hatta Seth Godin gibi araştırmacılar stratejik vazgeçişin önemini vurguluyorlar.
Eğer bir çıkmaz sokaktaysanız ille de inat etmeniz azim değil aslında. Bir batık maliyet yanılgısı yani şey vardır böyle bir tane meme vardır. Şey böyle adam böyle bir ayılmaz madeninde sonuna kadar gidiyor. Elmaslara ulaşacak ama geri dönmeye karar veriyor.
Çünkü ümidini kaybediyor falan filan. Bu psikoloji aslında batık maliyet yanılgısı. Ve bu generalistler ya da işte deneme yanılma yöntemiyle maymun iştahlılık yapanlar dışarıdan bakıldığında aslında istikrarsız görülebiliyorlar. Bir sporu bırakır diğerine başlıyorlar ya da bir bölümü yarım bırakıp başkasına geçiyorlar.
Ama bu bir başarısızlık değil. Aktif bir veri toplama süreci aslında. Kişi her denemede kendi potansiyeli hakkında, eğilimleri hakkında bir bilgi ya da bir veri elde ediyor. Van Gogh örneği var mesela.
Resim yapmaya başladığında neredeyse otuz yaşında. Ondan önce sanat simsarlığı yapmış, öğretmenlik yapmış, kitapçılık yapmış, vizelik bile denemiş. Hepsinde de hani kendi kıstaslarıyla başarısız olup vazgeçmiş. Ama hani illa ilk denediği işte azim gösterip sebat etseydi, bugün dünya sanat tarihinin en büyük dahillerinden biri olmayacaktı.
Onun geç kalmıştı aslında bir uyum kalitesini bulana kadar sürdürdüğü bir arayış olarak görmek lazım belki de. Aslında belki de kendimize sormamız gereken şu, hemen bir şey, bir alan seçmeye ve uzmanlaşmaya mecbur muyuz? Yoksa geride kalmak aslında bizi potansiyelimize ulaştıracak olan yol mu? Dördüncü bölüm, uzman miyopluğu ve büyük resmi görmek.
Bölümün başından beri erken uzmanlaşmanın bireysel maliyetlerini, tükenmişliği... ...yanlış kariyer seçimlerini ve uyumsuzluğu konuştuk. Epstein bu kitapta, Renç kitabında meselenin sadece kişisel mutlulukla ilgili olmadığını... ...aslında bilimsel ilerlemenin ve inovasyonun da tehlike altında olduğunu savunuyor.
Yani bunun daha makro ölçekte bazı yansımaları olduğunu da söylüyor. Ve bunu uzman miyopluğu adını veriyor. Modern bilim ve iş dünyası bizi giderek daha dar silolara hapsediyor. Mesela bir onkolog düşünelim, belirli bir kanser türünde uzmanlaşıyor.
Bir mühendis sadece tek bir yazılım dilinin alt dalında derinleşiyor. İlk bakışta bu verimlilik için çok harika gözüküyor. Ama herkes kendi kuyusunu derinleştirdikçe kuyular arasındaki mesafe açılıyor. İnsanlığın karşılaştığı en büyük sorunlar artık tek bir kuyunun dibinde çözülemeyecek kadar karmaşık, hibrit ya da hani disiplinler arası sorunlar aslında.
Kitapta da bu durumu kanıtlayan bir vaka analizi var. Innocentive Platformu diye bir platformdan bahsediyor yazar. Bu platform büyük şirketlerin, mesela işte NASA, Boeing ya da ilaç şirketlerinin, Big Pharma'nın, kendi R&D departmanlarındaki uzmanların yıllarca çözemediği teknik problemleri halka açıyor. Belki siz çözersiniz falan.
Ve beklenti de şu şekilde, hani bizim mesela bir kimya problemini bizim tanımadığımız, şirketimiz bünyesinde olmayan başka bir kimyager çözecek. Ama sonuçlar hiç bu şekilde değil. Yıllardır çözülemeyen moleküler kimya problemlerini kimyagerler değil, biyologlar, fizikçiler, hatta bazen hukukçular çözüyor bu platformda. Neden?
Çünkü kimyager problemi mesela kimyasal gözlükle bakıyor ve literatürün ona öğrettiği o çıkmak sokaklarda dolaşıp duruyor, dışarıdan bakamıyor. Ama bir biyolog aynı soruna baktığında kendi alanındaki bir biyolojik soruna benzetiyor, belki bir analoji kuruyor ve kimyagerin aklına bile gelmeyecek başka bir yan çözüm üretebiliyor. Hepsi buna da, bu kavrama da bir isim veriyor, outside advantage yani dışarıdan bakış Bu bir alanda aşırı uzmanlaşmak sizi o alanın dogmalarına körü körüne bağlayabiliyor. Paradigmanın dışına çıkaması hale geliyorsunuz.
Oysa alanın dışından gelen amatör ruhlu biri neyin imkansız olduğunu bilmediği için bazen imkansız da deniyor ve başarılı da oluyor. Tarihin en büyük bilimsel deneylerinden birini yapan Kepler'i düşünelim. Mesela Kepler gezegenlerin hareketini çözmeye çalışırken... Sadece astronomi verilerine bakmadı, ışığın yayılma prensiplerini, müziğin armonilerini, kokunun dağılmasını, hatta mıknatısları inceledi.
Ve gezegenlerin hareketini açıklayan o meşhur eliptik yörüngeleri gökyüzüne bakarak değil, farklı disiplinler arasında kurduğu analogiler sayesinde keşfetti. Eğer Kepler bugün akademik sistem içinde yetişseydi, belki onu hani lütfen müzikle uğraşmayı bırak ve teleskobuna odaklan denilerek engellenecekti ve keşiflerini yapamayacaktı. Ve bugün de hani özellikle kırılma anındayız tarihte, bir yapay zeka çağının şafağındayız. Ve yapay zekâ da aslında tanımı gereği bir nevi süper uzman.
Eğer biz de kendimizi, çocuklarımızı ya da öğrencilerimizi dar bir alanda tekrara dayalı bir uzmanlık için eğitirsek, aslında onları makinelerle rekabet edecekleri kaybedilmiş bir savaşa hazırlıyoruz demektir. İnsan zihninin makinelere karşı tek üstünlüğü aslında bu range dediğimiz geniş yelpazesi, farklı fikirler sentezleme, belirsizlik içinde yön bulma, etik yargılarda bulunma bazen ve birbiriyle alakasız görünen noktaları birleştirme yeteneği bizi biz yapan, insan yapan şey. Ve bütün bunlar algoritmaların değil, daha generalist denen o çok yönlü insanların, maymun iştahlı insanların yapabileceği şeyler. Sonuç olarak baştaki soruya geri dönelim.
Maymun iştahlı olmamaya mecbur muyum? Tek bir konuda uzmanlaşmaya mecbur muyum? Hayır cevabımız, kariyerinizi düz bir çizgi gibi yaşamaya mecbur değilsiniz. Firimsiz gözüken hobilerinizden, meraklarınızdan vazgeçmeyin.
David Epstein'in kitabı da bize bunu gösteriyor zaten. Dolambaçlı yollar, geç başlangıçlar, çeşitlilik aslında birer kusur değil. Belki de bizim süper gücümüz modern dünya uzmanları alkışlayabilir ama geleceği inşa edecek olanlar, bu sınırları ihlal edenler keşfetmeye Korkmayanlar yani daldan dala atlamaktan korkmayanlar olacak bence. Umarım bu bölümü beğendiniz.
Ben bu kitabı çok beğendim ve bana ilham verdi. Yeni şeyler denemekten korkmama konusunda. Umarım siz de beğenirsiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.