
3.223 kelime · ~16 dk okuma
Hani bir ilişkin içerisinde, mesela bir odaya girdiğimizde, ya da o insanla konuşmaya başladığımızda, bizim gözümüzün içine bakmadığında, mesela telefonunu bırakmadığında, ya da böyle bir şey anlattığımızı falan diye geçiştirdiğinde kendimizi çok önemsiz hissedebiliyoruz değil mi? Ben sanki burada değilmişim gibi ya da ya bu insan aslında bana o kadar çok değer vermiyor gibi hissettiğimiz zamanlar oluyor. Yani çok tanıdık birçok ilişkimizde bunları yaşayabiliyoruz ve bunu yaşadığımızda kendimize şunu sorabiliyoruz ya ben mi abartıyorum? ama çok alıngınım ya da bunu söylediğimiz zaman karşı tarafa aman ne abartıyorsun tamam o esnada telefona bakıyordum ne var ki bunda diyor ya da ay tam da senin istediğin gibi davranmanı bekliyorsun hep istersen elime yazılı bir metin var da ona göre davranayım diyebiliyor yani şimdi burada da daha bir bozuluyoruz yani biz aslında çok basit bir görülme ihtiyacından bahsediyoruz ama karşımızdaki insan bizi fazla hassas olmakla suçluyor
Ama buradaki mesele alınganlık değil. Yani biz sosyal varlıklar olarak ilişkilerimiz içerisinde değer görmek istiyoruz. Çünkü değer görmek aslında böyle hoş bir duygu olarak ya ben bu duyguya ekstradan ihtiyacım var. Hani böyle bir ilişkinin artı noktası olarak değil.
Sinir sistemimiz için bizim buna ihtiyacımız var. Bir güvenli sinyaline ihtiyacımız var. Ve aslında burada görülmek bizim, okey burada iyisin. Burada önemlisin, burada sana dikkat ediliyor, burada yaşayabilirsin mesajı.
Burada kendini bırakabilirsin, burada kendin gibi olabilirsin, burada ihtiyaçlarını dile getirdiğinde birileri bu ihtiyacı karşılayacak mesajı. Aslında benden hep dinlediğiniz bağlanma teorisinin bir parçası. görülmek, duyulmak ve onaylanmak. İhtiyacımızın fark edilmesi, ihtiyacımızın doğru anlaşılması ve ihtiyacımızın karşılanması bizim aslında hayatta kalma mekanizmamızın bir parçası.
O yüzden bebeklikten beri başkalarının yüzüne, başkalarının anlattığımız şeylere, tepkilerine dikkat ediyoruz. O yüzden biri bizim ihtiyaçlarımızı duyduğunda ya da aynaladığında bizi, bu bize çok iyi hissettiriyor. Yani biri bizi gerçekten dinlemediğinde sadece kırılmıyoruz. Yani buradaki mesele sadece kalbim kırıldı değil.
Sinir sistemimiz, ayrıca ki bağlantıda bir sıkıntı var, bu bağda bir problem var, alarmı veriyor. O yüzden de görülmediğimizde ya da değerli hissetmediğimizde canımız çok yanıyor. Sonunda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Bizim aslında şunu bize hissettiren insanlara ihtiyacımız var.
Sen buradaysan benim için bir süreliğine dünya duruyor. Sensin. Benim merkezimde sen varsın. Bunu böyle nersestik bir yerden söylemiyorum.
Öyle anlamanızı istemem. Yani ben bir insanla ...yakın bir ilişkin içerisindeyken... ...onun yanındayken... ...dünyanın geri kalanının... ...o an için bir önemi olmaması lazım.
Yoksa tabii ki hepimizin hayatında bir sürü şey oluyor. Mesela çocuğumuzla bile... ...çocuk bizim için hayattaki en önemli varlıksa bile... ...yani sadece çocuğumuz yok hayatımızda.
Başka şeyler de var. Ama çocuğumuzla vakit geçirirken... ...özellikle de onun ihtiyacı olan anlarda... ...ben bir yandan telefona baktığımda... ...bir yandan televizyona baktığımda... ...bir yandan başkasıyla konuştuğumda...
Ya da kafam meşgul olduğu için onu dinlemediğim zaman ama onun o anda ihtiyacı varsa ben ona senden daha önemli şeylerim var mesajını veriyorum. Aynı şey tabii ki romantik ilişkilerde, arkadaş ilişkilerimizde de geçerli. O yüzden yani bunu böyle hayatımızın genelinde o insanlar başka hiçbir şey yokmuşuz gibi davranalım gibi bir yerden anlatmıyorum. O insanlarla geçirdiğimiz vakit esnasında veya özellikle hayatımıza belirlediğimiz bir grup insana o insanlar bizim için gerçekten çok önemli ve önceliğimiz şeklinde davranmalıyız diye söylüyorum.
Peki. birine nasıl değerli hissettirebiliriz ya da bize biri nasıl değerli hissettirebilir? Şimdi ben bunu biraz bizim başkalarına yapmamız gerekenler gibi anlatacağım. Ama tabii ki siz eğer bir ilişkiniz için de değersiz hissediyorsanız nelerin eksik olduğunu da beni dinlerken bulabilirsiniz diye tahmin ediyorum.
Aslında değerli hissettirmek böyle büyük jestale olmuyor. Zaten orada bir problemimiz var. Yani mesela bize böyle büyük hediyelerin alınması ya da işte sürekli gelen böyle büyük büyük mesajlar, büyük büyük laflar bunlar değerli hissettiren şeyler değil. Bunlar daha doğrusu anlık olarak değerli hissettiren şeyler.
Ama bunların arkası gelmediğinde, yani bunların içi boş kaldığında, altı dolmadığında, daha sonra gerçek davranışlara veya tutarlı hislere dönüşmedikçe, biz aslında çok eksik hissediyoruz. Ve büyük jestlerle verdiği değeri göstermeye çalışan insanlar da aslında şu noktayı kaçırıyorlar. ''Ya ben sana bunları yaptım, sen hala kendini değersiz hissediyorsun.'' denildiği zaman biz aslında cevapsız kalıyoruz.
Yani ''Evet, tamam, sen bana Bu mesajları attın, bu büyük lafları ettin, bu hediyeleri aldın ama ben hala değersiz hissediyorum. O zaman bende bir problem var gibi hissedebiliyorum çünkü. Ama mesele o değil. Bizim değerlilik hissimiz ihtiyaçlarımızın görülmesi kaynaklı.
Ve aslında hiçbirimizin ihtiyacı büyük hediyeler değil. İhtiyaçlar hep daha küçük, daha mikro yerlerden gelir. O yüzden hem fiziksel temas hem duygusal temas noktalarından aslında değeri hissediyoruz. Birincisi, duygusal erişilebilirlik çok önemli.
Yani ben karşımdaki insanın beni fark ettiğini ve ben ona bir şey anlatmaya çalışırken ya da bir duygumu onunla paylaşmaya çalışırken illa sözlerle anlatmam gerekmiyor çünkü. Onun beni duyduğunu, onun benimle aynı frekansta olduğunu anlamam lazım. Şimdi burada aynı frekansta olmak derken aynı duyguda olmak demiyorum. Çünkü bu karıştırılabilen bir şey.
Yani ben mesela şu anda diyelim ki öfkeliyim ve karşımdaki insana öfkemi anlatmaya paylaşmaya çalışıyorum. Ama o durumu yaşayan benim. Diyelim ki ben bugün trafikte çok sinirimi bozan bir durum yaşadım ve gittim bunu anlatıyorum eşime. Eşim benimle aynı miktarda sinirlenemez ve bu çok okey.
Yani sinirlenmesin zaten. Ama bunun beni ne kadar öfkelendirdiğini ve neden öfkelendirdiğini anlayabilmek için dikkatini bana vermesi lazım. Yani benim mesajımın tonunu anlayabilmesi lazım. O yüzden diyorum doğru frekansta olmamız lazım.
Ağzımdan çıkan kelimeleri değil de arkasındaki duyguyu duymak gibi tanımlayabilirim. Bu arada yani duygusallar yaşayabilirliği biraz sonra şuna da bağlayacağım. Yeri gelmişken bağlayayım. Orada olabilmek.
Yani ben bunun da karıştırıldığını düşünüyorum. Diyelim ki az önceki örnekte ben öfkeli bir şekilde geldim ve eşime bunu anlatmak istiyorum. Ama eşimin de kendi içinde bir yoğunluğu var ve o esnada benimle ilgilenemiyor. O esnada benimle ilgilenememesi ne?
çok daha büyük algılayabiliyorum ben zaten yüksek bir duyguda geldiğimi düşünürsek o anda doğru bir şekilde değerli hissettirmek için şunu ihtiyacım var aslında eşimin bana şunu söylemesi tatlım gerçekten çok öfkeli görünüyorsun ve çok kötü görünüyorsun hemen seninle olacağım şu 5 dakika bana izin ver elimdeki işi toparlayıp geliyorum sana mesela bu çok kıymetli çünkü bana diyor ki seni duydum seni gördüm bir ihtiyacın olduğunu anlıyorum hemen sana geliyorum yani benim için o anda her şeyi bırakıp benimle ilgilenmesi değil önemli olan Yine bunu çocuklarımızla da yapabiliriz. Yani bazen çünkü çocuklarımızın bizden ilgi ihtiyacı o andaki durumla denk gelemeyebiliyor. O yüzden orada da hani ben hemen yanına geleceğim senin şurayı bir halledip geliyorum. Ve gerçekten bu arada sözümüzü tutmak burada çok kıymetli.
Gerçekten elimizdeki işi bir an önce toparlayıp karşımızdaki insanın yanına gitmemiz gerekiyor. bir arkadaşımız aradığında o gün onunla ilgilenemiyorsak bir sonraki gün onunla ilgilenebilmemiz gerekiyor. Seni duydum, bana olan ihtiyacını görüyorum ve bunu elimden gelen ilk fırsatta karşılayacağım. Buradaki iyi niyet çok önemli.
Sonra yine değerli hissettirmenin bir başka önemli yolu validasyon, onaylama. Şimdi bu karıştırılabilen bir şey. Yani onaylamak karşımızdaki insanla aynı düşünmek anlamına gelmiyor. Ona katılmak anlamına gelmiyor.
Ama şunu yapmamak. Bunda üzülecek ne var? Ya da aman çok abartıyorsun. Ay buna mı kızdın ya?
Bu mudur yani? Ama bunlar işte validasyonun tam tersi. Validasyon şu, evet bu seni gerçekten üzmüş, böyle hissettiğini anlıyorum. Ya da bu çok doğal bir duygu, böyle hissedebilmen gayet anlaşılır bir durum.
Yani bunu söylediğimiz şey karşımızdaki insanın duygusunu alan açabilmek. bazen şimdi buradaki benim az önce verdiğim örnekte trafikte ben bir şeye sinirlenip gelmiştim ama durum benim direkt eşime sinirlenmem de olabilir ve burada genelde şunu yapmıyoruz ben seni kırmak amacıyla söylememiştim bunda kırılacak ne var ya da ben sadece şaka yapıyordum çok abartıyorsun burada validasyon yok validasyon şöyle olur ben seni kırmak amacıyla söylememiştim ama kırıldığını anlıyorum ya Sen o niyette söylemedin. Okey ama bana gelişinde ben kırıldım. Ve sen buna kırılacak ne var?
Ya da ben o amaçla söylemedim deyip orada bitirdiğinde benim kırılmama alan açmış olmuyorsun çünkü. Ama eğer benim amacım hiç bu değildi ama kesinlikle seni anlıyorum dediğimizde iş değişiyor. Ve burada defansa geçmeden yani karşımdaki insanın kırılması bana bir saldırı değil. Ben bir şey söyledim, o kırıldı.
Bu kadar basit bir yerden alabilirsem aslında problemi çözebilirim. Yine çocuklarımızla da yaşadığımız bir şey çünkü bu. Duyguyu alan açarsak aslında karşımızdaki insan ister istemez görülmüş hissediyor. Çok basit bir denklem.
Yine değerli hissettirmenin kritik bir noktası karşımızdaki insanı merak etmek. Şimdi bu merak etmeyi biraz açmak istiyorum. Daha geçen hafta birlikte arkadaş ayrılığı konusunu konuşmuştuk. Orada da bahsettiğim bir şeydi bu.
Birbirimizden haberdar olmak, birbirimizin hayatını aktif olarak takip edebilme hali. Şimdi özellikle yakın ilişkilerde zaman ilerledikçe birbirimizi yeterince tanımış gibi hissedebiliyoruz ve o da öyle olunca birbirimize soru sorma alanını azaltıyor. Halbuki insan her gün değişen, dönüşen bir varlık ve insanın duyguları da başkalarıyla kurduğu ilişkilerde, kendisiyle kurduğu ilişkide an be an, gün be gün değişiyor ve biz karşımızdaki insanla ilgili seni hala tanımak istiyorum gibi hissettiğimizde karşımızdaki insana otomatik olarak çok değerli hissettiriyoruz. Mesela günün nasıl geçti diye sormayı bile ihmal edebiliyoruz ama onu yaptığımız varsayımında bile yani günün nasıl geçti diye sorduğumuzda bile Bu aslında yeterli derinlikte değil, takip edebilmek.
Yani mesela, bir arkadaşınla problemin vardı senin proje içerisinde, orayı ne yaptınız, bugün halledebildiniz mi? Bilmem ne konusunu konuşacaktınız, o konuyu konuşabildiniz mi? Ya okulda dün böyle böyle bir şeyden bahsetmiştin, bugün öğretmeninle onu halledebildiniz mi? Geçen gün eşinle şöyle şöyle tartışmıştınız.
Halloldu mu o konu? Çocuğunun dün ateşi vardı. Bugün indi mi? Daha iyi mi?
Bakın bunların hepsinde basit bir merak duyurusu var. Ben senin hayatında olup biteni takip ediyorum ve nasıl ilerledi? Sonuç nasıl bir yere evrildi? Bunu sana soruyorum.
Şimdi bu o kadar kıymetli ki. Çünkü bu aslında bir insanın hayatına eşlik etmek demek. Biz birbirimizin hayatlarında yan yana yürüdüğümüzde ama o arkadaşımız ya da o partnerimiz o yolu nasıl yürüyor merak etmediğimizde yan yana yürüyen iki yabancıya dönüşüyoruz. Halbuki onun hayatında olup bitenleri takip ettiğimizde bununla ilgili samimi bir istek, samimi bir niyet gösterdiğimizde karşımızdaki insan için çok şey değişiyor.
Bunu atladığımızı düşünüyorum. Yine benzer bir şekilde, mesela diyelim ki karşımızdaki insan bize yöneticisiyle yaşadığı bir problemi anlatıyor. Orada şeyi de sorabilmek çok önemli. Bunlar içerisinde, mesela bu toplantıda en çok nerede sıkıntı yaşadın?
En çok neredeyken anlaşılmamış hissettin? Ya da neyi söylemekte zorlandın? Eğer bu konuşmayı bir daha yapabilecek olsaydın, söylemek istediğin bir şey var mıydı mesela? Yine başka basit örnekler geliyor aklıma.
Onların da hepsini söyleyeyim. Mesela diyelim ki bir arkadaşınız doktora gitti. Ve siz biliyorsunuz bunu. Nasıl geçti?
Her şey yolunda mı? Yani tabii ki müdahale ederek, sınır ihlali yaparak değil ama... ...sizinle paylaştığım bilgi varsa onun üzerine, aslında follow up diye geçer.
Takip ederek yani aslında sorular sormak. Bunları bu arada iş dünyasında bile kullanabilirsiniz. Yani biriyle birlikte çalıştığınızda... ...ya da biriyle bir iş yapmaya çalıştığınızda... ...onun hayatına dair ufak şeyleri bildiğinizde... ...ve bunlarla ilgili sorular sorduğunuzda... ...karşınızdaki insanı bir anda... ...bu insan benim hayatıma bir yerinden dahil oluyor... ...duygusunu o insana veriyorsunuz.
O yüzden de değer verdiğinizin... ...çok sessiz ama güçlü bir göstergesi oluyor merak. Yani her gün uğradığınız bakkala... Ya dün çocuğun hastaydı bugün nasıl oldu dediğinizde o insan diyor ki bu insan benim sadece müşterim değil yani bakkala uğrayıp benden ekmek alan müşterim değil.
Bana önem veriyor insan olarak. Yine bence önemli başka bir nokta kesintisiz ilgi. Yani biri benimle konuşmaya çalıştığı zaman bunu telefonla ilgili bölümde fabin bölümünde anlatmıştım biraz. Telefonu ters çevirmek, uzak bir yere koymak, gerçekten göstermesini kurmak, göstermesini kesmemek, bedenimizde ve zihnimizde orada olabilmek, yani o bize bir şey anlatırken bizim aklımızın bambaşka yerlerde olmaması, gerçekten onu dinliyor olmak.
Ve gerçekten ona şu anda yani ben sosyal medyada akan şeylerle ilgilenmiyorum. Ben başka insanların bana yazdığı mesajlarla ilgilenmiyorum. Ben şu an dünyada olup biten diğer şeylerle ilgilenmiyorum. Sadece seninle ilgileniyorum.
Mesajını veriyoruz. O yüzden aslında çocuklarla oyun zamanında, o oyun zamanının süresi değildir önemli olan. gerekirse 10 dakika olsun ama 10 dakika orada olun mesela atıyorum çocuğunuzla onu oynuyorsunuz telefonunuz yanda bakmasın mesajlar ekrana gelmesin siz ona bakmayın gerçekten 15 dakika olsun onu oynayın eğlenin sonra bakın o telefonu o çocuğa verdiğiniz mesaj çok farklı şimdi miniklere verelim sonrasında konuşmaya devam edelim Peki, bir de bunun tersini konuşalım mı? Nasıl insanlara fark etmeden değersiz hissettiririz?
Az önce örnekler verdim aslında anlatırken ama biraz daha farklı konular da var. Mesela gerçekten kayıtsız kalmak, o insanın yaşadıklarına hiç tepki vermemek, duymamak, yanında ne yaşadığını önemsememek, diyelim ki... Bir insan ağlıyor. Ne oldu diye sormamak.
Hani zaten bana anlatır gerekirse dememek. Çünkü insanların her zaman anlatacak isteği yok değil. İnsanlar bazen dinlenmeyeceklerini ya da umursamayacaklarını düşündükleri için anlatamıyorlar. Kayıtsız kaldığımız zaman aslında bir insana sen benim için yoksun.
Yani sen benim için merak edilmeye değer bir insan değilsin mesajını veriyoruz. Bu gerçekten çok ağır bir duygu aslında. yine yaptığımız ve çok değersiz hissettiren başka bir şey sürekli düzeltme eğilme yani karşımızdaki insan bize bir şey anlatıyor biz ona birincisi çözümler sunuyoruz bu konuyu çok çok çok yerden duydunuz benden de duydunuz karşımızdaki insan bizden çözüm istiyorsa zaten çözüm sorar biz de ona veririz aslında çoğu zaman sadece dümdüz dinlenmek istiyorlardır diye hep söylüyoruz zaten o yüzden çözüm sunmak akıl vermek bunlara iyi gelmiyor bunu biliyoruz Keşke şöyle yapsaydın demek de öyle. Ay ben olsam böyle yapardım.
Ben olsam böyle yapardım dediğimizde mesela verdiğimiz mesaj şu. Sen bunu halledememişsin. Yani ben çok daha akıllı ve yetenekli ve becerikli bir insan olarak şöyle yapardım. Ama yani o insan bunu düşünemediği için mi yapamadı acaba?
Ya da yapamadığı için mi yapamadı? Ya da düşünemediyse de biz kendimiz direkt onun pozisyonda olmadığımız için bir şeyi neden düşünemediğini de bilmiyoruz. Bu özellikle bence yaşça büyük insanların... ...ya da deneyimce büyük insanların daha deneyimsiz insanlara takındığı bir tavır.
Ve bu böyle olunca aradaki iletişimin çok kopmasına sebebiyet verebiliyor. Çünkü aslında karşımızdaki insanı istemeden yargılanmış hissettiriyoruz. Yani belli ki beni yeterince akıllı, yeterince düşünceli, yeterince becerikli görmüyor ki... ...bana akıl verme,
beni düzeltme ihtiyacı duyuyor. Mesela başka çok büyük bir yanlış da ki hepimiz zaman zaman yapıyoruz bence. Karşımızdaki insan bize heyecanlı heyecanlı bir şey anlatıyor. O esnada diyelim ki 39 yerine 49 dedi.
Bugün mesela, bugün ben bu stüdyoya gelirken bunun aynısını yaşadım şimdi. Oradan geldi aklıma. Bir arkadaşımla konuşuyordum. Bir hastalık sürecinden geçiyor.
Ben de telefon açtım ona. Nasılsın, daha iyi oldun mu diye. Telefonda bana anlatırken heyecanlı heyecanlı, işte 39 derece ateşlemek yerine 49 derece ateştirdi. Ben hiç sesimi çıkarmadım, biraz sonra kendi kendisini düzeltti.
Ama mesela şey yapmak mümkün, 49 değil 39. 49 derece ateşin olamaz zaten. Böyle bir şey söylemek de mümkün ya. Karşımızdaki insan konuşurken ki, dediğim gibi bazen yapıyoruz istirhaslamaz.
Bir kelime söylüyor, o kelimeyi düzeltiyoruz. O öyle söylenmez anıflanmıyoruz. Bu değersiz hissettirmenin çok kolay bir yolu. Yani bunu yaparsak garanti veriyorum ki karşımızdaki insana kendisini kötü hissettirebiliriz.
Ama içimizden böyle dürtüler gelebiliyor. Onları durdurabilmemiz lazım. Her zaman yapamadığımızı anlıyorum tabii ki. Bir de şeyler var tabii.
Şaka yollu aşağılamalar. Yani bir şeyler söylüyoruz. Bazen mesela karşımızdakine küçük durumu düşürecek şeyler söyleyebiliyoruz. Bazen grup önünde gerçekten kendisiyle ilgili utanç hissetmesine sebebiyet verecek şeyler söylüyoruz.
Bazen... Mesela yaptığı bir yanlışı ama paylaşmak istemediği bir yanlışı orta yerde söylüyoruz falan. Ondan sonra da karşımızdaki insan alındığında... ..."Ama şaka yapıyorum canım,
sen de ne kadar abartıyorsun ya da her şeyi çok ciddiye alıyorsun." gibi şeyler söylüyoruz. Bu da mesela çok değersiz hissettiren bir davranış. Çünkü bizim bir insana değer verdiğimizin en önemli göstergelerinden biri... ...onun dışarıdan nasıl algılandığını onun kadar önemsemek aslında.
...ya onun nasıl hissedebileceğini şakalarımızın sonucunda düşünebilmek... ...biraz da ona göre hareket edebilmek.
Bir de her şakayı herkes kaldıramıyor. Bu da yine verdiğimiz önemle, değerle ilgili. Yani ben herkesle aynı şakayı yapamam. Bu da anlaşılır bir şey.
Yine başka bir değersiz hissettiren davranış ve... ...bence yine birçoğumuz yapıyoruz bunu. Duyguyu ya da durumu yarışa sokmak.
Yani o da bir şey mi canım? Ay ben bunun çok daha kötüsünü yaşadım. Ay sen buna hastalık mı diyorsun? Benim geçen hafta bir şey yaşadım.
Şimdi burada karşımdaki insana şey demiş oluyorum. Yani senin deneyimin benimkine kıyasla o kadar önemsiz ki. Benim deneyimim çok daha kıymetli, çok daha önemli. Hadi benim hakkımla konuşalım.
Bu çok kısaca senin hakkında konuşmak istemiyorum. Ben sadece benim hakkımla konuşmak istiyorum demek. Tabi bunu bu arada bazı insanlar çok iyi niyette yapıyor yani şey gibi bir yerden senin deneyimini anlayabilmek için beni morayla empati kurabilecek bir deneyim hatırlamam lazım ve bir dakika hemen katalogdan seçeyim ha şu deneyimin buna çok yakın dur bakayım onu getireyim gibi bir yerden dediğim gibi iyi niyette de yapabiliyor insanlar bunu. Böyle durumlarda karşımızdaki insan bunu çok sık yapıyorsa... ...bence söylemeye ihtiyacımız var.
Yani, biraz benim hakkımda konuşabilir miyiz? Biraz benim durumuma odaklanabilir miyiz? Yani tabii orada en iyi bunu nasıl söyleyebileceğinizi yine siz bilirsiniz ama... ...ama bu arada sırada olan bir durumsa ve iyi niyeti görüyorsanız... ...o zaman belki o andaki değersiz hissetmenizi bir bu düzeltmeyle tekrar değerlendirebilirsiniz.
Yani orada tabiri caizse stick yarışı mı var yoksa gerçekten empati kurma niyeti mi var? Bir de tabii ki yani tahmin edebileceğiniz üzere başka bir değersiz setiren davranış da karşımızdaki insana karar alırken hiç danışmamak, o kişiyi planlara dahil etmemek, bir şeyler olup bittikten sonra haber vermek ve bunu gerçekten sık sık yapmak. Tabii ki arada sırada olabilir böyle şeyler. Hiç kötü niyet içermeden bazen yanlışlıkla da yapabiliyoruz bunları.
Ama bunlar böyle sık olduğunda... ...ya da böyle planlıymış gibi hissettirdiğinde karşı tarafa... ...o zaman gerçekten değersiz hissettirmiş oluyoruz.
Şimdi şu soruyu da sormamız lazım. Bunu neden yapıyoruz? Yani neden başkalarına bazen değersiz hissettiriyoruz? Genelde başkasına değersiz hissettirmek kendimizle ilgili bir mesele.
Yani biz karşımızdaki insanı kontrol etmeye, düzeltmeye, onun deneyimlerini küçümsemeye yatkın olmamız... Bizim kendimizi yetersiz ve değersiz hissetmemizle çok ilişkili. Biraz orada kendi görülme isteğimizin, kendimizi değerli hissetme isteğimizin, karşımızdakini önemseme isteğimizin baskın çıkmasından kaynaklanabiliyor. Ya da gerçekten aslında karşımızdaki insanın ihtiyacını göremeyebiliyoruz.
Bunu algılayamayabiliyoruz ya da karşımızdaki insanın değerli hissetmesinin ne kadar önemli olduğunu farketmeyebiliyoruz. Bazen bunu kendi ailemizden görmediğimiz için, kendi yetiştiğimiz ortamda bize kimse bunu yapmadığı için bilemeyebiliyoruz. Bazen de bir ilişkin dinamiği içerisinde karşımızdaki insana değer verme davranışımız... ...yeteri kadar görülmediğinde,
takdir edilmediğinde, ödüllendirilmediğinde de bundan vazgeçebiliyoruz. Bir de, yani söyleyeyim hoşunuza gitmeyecek biliyorum ama... ...herkes değerli hissettiremez yani bu biraz da duygusal kapasite meselesi.
Çünkü bazılarımız kendi duygumuza bile temas edemiyoruz... ...ya da kendi ihtiyaçlarımızı bile göremiyoruz ya da dile getiremiyoruz. Ya da bazılarımız şefkatli yaklaşabilmeyi hiç öğrenmemişiz.
O yüzden de şefkati kolay davranışlarımıza, sözlerimize yansıtamıyoruz. Yani o empati yeteneğini henüz yeterince geliştirememiş durumda oluyoruz. Ama işte bunlarda karşımızdaki insan böyleyse ne kadar çabuk vazgeçmeliyiz? Ya da bunun için çaba harcamalı mıyız?
Sorusu önemli. Ama bunun bence böyle bir genel geçer cevabı yok. Eğer karşınızdaki insanın davranışlarıyla ilgili ona yapıcı eleştiriler getirdiyseniz, ona fikirler verdiyseniz, kendi ihtiyaçlarınızı açık ve net bir şekilde söylediyseniz ama buna rağmen sizi ısrarla görmezden geliyorsa, O zaman belki, ya ben bu ilişkide kendimi çok dertsiz hissediyorum... ...ve buradan gerçekten çıkmam lazım diye düşünmeniz iyi bir fikir.
Ama karşınızdaki insandaki gelişmeleri görüyorsanız... ...o zamana o ilişki belki de biraz daha fazla şans vermeye değer. O yüzden dediğim gibi çok ilişki özelliğine karar verilmesi gereken bir durum.
Sonuç olarak başta söylediğimi şimdi sonunda bir kez daha söylüyorum. Sen buradayken dünya benim için duruyor. Yani şu anda sendeyim, seninleyim, benim önceliğim sensin gibi hissettiğimizde ancak değerli hissediyoruz. Gerçekten değerli hissediyoruz.
Ve bunun bir ilişkide kendimiz gibi olabilmek, bir ilişkide ihtiyaçlarımızı açıkça dile getirebilmek, bir ilişkide ihtiyaçlarımızın karşılanma hissini alabilmek için çok büyük bir önemi var. Böyle ilişkiler hayatımızda, böyle ilişkilerin sayısı arttıkça aslında daha mutlu ve daha katma değeri yüksek bir hayat yaşıyoruz bence. Hepimizin aradığı şey de tam olarak bu. Umarım böyle hissettiğiniz ilişkiler daha çok yaşarsınız.
Böyle diyerek bence podcastı bitirmenin vakti geldi. Eğer sizin hakkınıza gelen değerli hissettirme veya değerli hissetme yöntemleri varsa ya da tam tersi değersiz hissettirme veya değersiz hissedilmiş anlar varsa her zaman benimle paylaşabilirsiniz. Ben çok seviyorum sizden gelen mesajları okumayı. Çok sevgilerimi gönderiyorum.
Bir sonraki bölümde görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.