Podcast

Foundation: Katır ve İkinci Vakıf (Trilojinin Sonu)

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Selam fularsızlar. Bugün, Vakıf üçlemesini noktalıyoruz. Serinin temel fikrini çökerten Katır hikayesini, ve üçüncü kitabı tek oturuşta bitireceğiz. Yetmeyecek, 1980lerde yazılan dört devam kitabını da jet hızıyla özetleyeceğiz.

Ha, bunca zamandır boş durmuyordum, yeni bir podcastim var, hafif muhabbetler: Fularsız ile Kuralsız. Kafa dağıtmak isterseniz...



Konular:


00:00 Nükleer Çağ: Solution Unsatisfactory (1941)

03:57 Yeni Podcast: Fularsız ile Kuralsız


04:41 Katır Hikayesi (1945)

11:17 Zaman kapsülü

14:29 Vakıf yeniliyor

20:03 İkinci Vakıf (1948)

25:49 Üç Cisim Problemi

28:23 Psikotarihin bilimsel açıklaması

34:39 Serinin sonu

38:40 Patreon Teşekkürleri




Kaynaklar:


Foundation and Empire Part II: The Mule November 1945, pages 7-53, 139-144 (The Mule Part 1) December 1945, pages 60-97, 148-168 (The Mule Part 2)


Second Foundation Part I: Search By the Mule - January 1948, pages 7-61 (Now You See It...)


Second Foundation Part II: Search By the Foundation November 1949, pages 5-40 (...And Now You Don't Part 1)




---

Bu bölüm reklam içermektedir

Bölüm Transkripti

5.468 kelime · ~27 dk okuma

İnsanlar şunu fark etmiyorlar. Bildiğimiz anlamda medeniyet. 16 Temmuz 1945'te öldü. Ölüm ilanı da 6 Ağustos'ta yayınlandı.

Evet flarsızlar, geldik vakıf serisinin kırılım noktasına, The Mule yani katır hikayesine. Yalnız yaptığım alıntı oradan değil, tahmin edersiniz ki. 16 Temmuz Trinity Test'in tarihi 6 Ağustos'ta Hiroshima'ya atılan bombanın. Ben kırılım noktası lafını biraz geniş anlamda kullandım.

Kendi tarihimizdeki benzer bir noktadan başlamak istedim. Zira Cutter, savaşın bitiminden sonra çıkan ilk Astounding Science Fiction sayısında yayınlanmıştı. Daha doğrusu gelişmeleri baskıya yetiştirebildikleri ilk sayıda. Editör John Campbell'ın bir yazısı iliştirilmiş.

Transkriptin tamamını oku

Alıntı oradan da. Daha önce de bahsetmiştim. Bu seriyi dergiden okumanın güzel yanı, zamanın ruhuna dair birçok şeyi yakalayabilmek. Özellikle bilimkurgu kitlesinin gelişmeleri nasıl yorumladığı ilgimi çekiyordu.

Ne de olsa genel nüfusa kıyasla biraz daha hazırlıklılar. Örneğin nükleer teknoloji, vakıf serisinde ta en başından beri tüm askeri ve ekonomik gücün temeliydi. Editörün özellikle tavsiye ettiği bir Heinlein hikayesi var, Solution Unsatisfactory isminde. Manhattan projesi henüz başlamadan bir sene önce benzer bir girişimi öngörmüş.

Bir tek bomba yerine radyoaktif toz başrolde. Amerika bunu herkesten önce geliştirip Berlin halkını öldürerek Almanları teslim olmaya zorluyor. Bizim açımızdan alternatif tarih romadı da yazıldığında olası bir gelecekti bu. Sonraları Oppenheimer'ın yaşayacağı terördütlere paralel olarak projeden sorumlu bilim adamı intihar ediyor.

Siyasi sorumlu da benzer şeyler düşünüyor. Hatta daha da ileri gidip proje hakkında bilgi sahibi herkesi öldürmeye düşünüyor bir ara ama bunun bir şey çözmeyeceğini fark ediyor. Eninde sonunda diğer ülkeler aynı silahı geliştirince ne olacak? Çok kısa bir süreliğine tüm askeri avantajın kendilerinde olduğu bir fırsat pencereleri var.

Bunu yeniçerilerden esinlenen bir uluslararası barış gücü kurarak değerlendiriyorlar. Mensupları doğdukları ülke haricinde bir yerin hava sahasını kontrol ederek radyoaktif toz taşıyabilecek tüm uçuşları engelliyor. Daha sonra da Amerika'da bir darbe yaparak tam bir küresel diktatörlüğe dönüşecekler. Barış için diktatörlük.

Sonuç olarak Heinlein'in okurları, nükleer silahların yaratacağı tartışmaları, karşılıklı imha doktrinini, dış politika stratejilerini diğer insanlardan seneler önce görmüş. Yeni bir çağa girdiklerinin farkındalar o yüzden. Binlerce yıl taşla, sopayla kavga ediyorduk. Sadece onları giderek daha uzağa ve daha hızla fırlatmasını öğrenmiştik.

Şimdi ise taşın içinde saklı bambaşka bir güç, koca coğrafyaları bir çırpıda yaşanmaz hale getiriyor. Fakat içine girdikleri bu yeni çağın tam olarak ne getireceğinden emin değil Campbell. vahşi batıyla bir paralellik kurmuş. Nasıl ki zamanında altı patların yaygınlaşmasıyla oradaki küçük, büyük, kadın, erkek, iyi nişancı, kötü nişancı herkes bir anda ölümcül hale gelmişti.

Dolayısıyla herkes ya kibar olmak zorunda kalmıştı ya da hemen ölüyordu. Aynı şekilde biz de ya savaş kazanma diye bir şeyin artık olmayacağını anlayıp kibar olacağız, iş birliğine dayalı bir kültür geliştireceğiz ya da yok olup gideceğiz. En azından şehir yaşamı bitecek. Çünkü böyle bir çağda ne nüfus ne de endüstri belli yerlerde yoğunlaşabilir.

Otomatikman hedef haline geliyorsun ve hiçbir savunma yok. Hangi yolu seçeceğimizi bilmeden işe gidip gelmeye, şehirlerde yaşamaya, çocuk büyütmeye, kısacası normal hayatlarına devam etmiş insanlar. Campbell bu belirsizlikten şöyle yakınıyor. Bizim bir Harry Seldon'umuz yok ki büyük değişimleri hesaplayıp geleceğimizi görebilelim.

İronik olarak tam da bu satırlardan sonra başlayacak olan hikayede şu ana kadar neredeyse peygamber muamelesi gören Harry Seldon'un dahi geleceği tam olarak hesaplayamadığı ortaya çıkacak. Çünkü sandığının aksine tek bir birey tüm galaksinin kaderini değiştirecek kadar önemli olacak. Selam flarsızlar. Epeydir yoktum ama boş durmuyordum.

Yeni bir podcast hazırladık. Hazırladık diyorum çünkü tek başıma değildim. Seçkin Yavaş isimli bir stand-upçıyla birlikte hazırladık. Eski Twitter'dan hatırlarsınız belki Marki'de Sekban ismini kullanıyordu.

PodB bizi bir araya getirdi. Hadi tanışın oynayın arkadaşlar diye. Daha serbest konuşuyoruz. Yine ben bir hazırlık yapıyorum da.

Bu podcast'taki monologlar gibi değil. Dört bölüm çıktık şu ana kadar. Ayrı bir podcast olarak bildiğiniz tüm mecralarda var. Fullarsız ile kuralsız.

Çok yaratıcıyız. Arkadaşlar animasyon da yapmışlar. Ben bildiğiniz maymunum, o da bir rakun. Bır bır bır ağzımız oynuyor.

Hani kafa dağıtmak için iyi gider. Gelelim bugünkü konumuza. Bugünkü derken galaksimizin 40.000-50.000 yıl sonraki haline.

Geçen bölümdeki olaylardan bu yana, nam-ı diğer son Romalı Belisarius'un ilham verdiği ama Asimov'un iyi bir son yazarak hakkını veremediği General Belrios'un seferlerinden bu yana yaklaşık 100 sene geçmiş. Ve bu 100 sene boyunca imparatorluğun tüm eski günahları vakıf tarafından aynen tekrarlanmış. Hantallık, despotizm, israf ne ararsan var, çoktandır babadan oğula geçer hale gelmiş başkanlık da onun arkasındaki esas güç olan oligarklar da hiçbir değişim istemiyorlar. Tek bildikleri şey kaba kuvvet.

Bunları genç bir tarihçi olan Baita karakterinden duyuyoruz. Yeni kocası onu ailesiyle tanıştırmaya getirmiş. En yapılmayacak şeyi yapıp hemen siyaset konuşmaya başlamış görgüsüzler. Neyse ki aile de ayrılıkçı örgüt üyesi çıkıyor, hemen kanları ısınıyor.

Açılış sahnesinin böyle olmasının bir amacı var. Baita karakteri üzerinden Asimov yeni okuyuculara özet geçiyor. Tarihçi kimliğiyle uzun uzun psiko-tarihi ve Selden planını anlatıyor etrafındakilere. Sanki herkes bunları bilmem kaç nesildir okullarda öğrenmemiş gibi.

Bu adamın yazdığı ekspozisyon sahneleri gerçekten absürt. Yalnız şu kısmı ilginç buldum. Diyor ki, ''Tarihin kanunları esasen fizik kanunları kadar mutlaktır. Hata oranının fiziğe göre daha yüksek çıkmasının tek sebebi, tarihin öznesi olan insanların fiziğin öznesi olan atomlara kıyasla az sayıda oluşu.

O belirsizlik yüzünden ne yapmaları gerektiğini tam bilmiyorlar. Ama bir şeyler yapmaları gerektiği kesin. Bu rejim değişmeli. Buradan hikaye ilerlemeye başlıyor işte.

Açık açık bir komplo planlamaya başlıyorlar. Önceki rejimler Selden'ın öngördüğü bir takım krizler esnasında değişmişlerdi. Mevcut rejimin değişmesi için de bir kriz lazım. Onu tetiklemek için bir dış tehdit arıyorlar.

Ebel Rios'tan beri kimsenin maçası sıkmamıştı. Yalnız Katır ismini kullanan esrarengiz bir Fatih'in haberleri yeni yeni ulaşmaya başlamış onlara. Neredeyse hiç savaş yapmadan bir çırpıda uzaktaki önemli bir gezegeni ele geçirdiği söyleniyor. Belki onu vakıf yönetimine karşı kışkırtabilirler.

Tabii ki galip gelemeyecek. Selden'ın kapı gibi bin yıllık kehaneti var. Ama merkezi yönetim yeterince zayıflarsa periferideki bu tüccar gezegenlere bir fırsat doğar. İyi de Cuther'ı nasıl kışkırtacaklar?

Öyle Facebook'tan ekleyip mesaj atamıyorsun. Kim olduğu bile belli değil. Hulk içine hiç çıkmıyor. Hakkında acayip acayip efsaneler dolaşıyor.

İnsanüstü fiziksel gücü ve kararlılığı yüzünden o ismi aldığı söyleniyor. Doğru düzgün bilgi edinmek için Baita ile kocası, Cuther'ın yeni ele geçirdiği kalgan gezegenine balayına gitmeye karar veriyorlar. Kalgan alelade bir gezegen değil, alemin en büyük eğlence merkezi. Ne galaksi genelindeki o yavaş çöküşten etkilenmiş, elitlerin uğrak yeri olduğu için, ne de bu son kansız darbeden.

Günlük hayat aynen devam ediyor. Balayına gelmeleri şüphe uyandırmayacaktır. Fakat oraya benzer amaçlarla yolculuk planları yapan bir başkası da var. Vakıf istihbaratı için çalışan Han Preacher.

Uzay Edebiyatı'ndaki ilk önemli han bu. Han Solo'dan daha önce gelmiş. Ona kısmen ilham kaynağı olduğunu okudum. Bana kalırsa biraz atmasyon.

Yani mühim bir benzerlik yok en azından. Otoriteyle başlarının sürekli dertte olmasının dışında. Vakıfın başkanı ondan periferideki isyan olasılığını araştırmasını istiyor. Zira Selden'ın planı vakıfı dış tehditlere karşı bağışıklık kılsa da tüccarlar yabancı değiller.

Onlarla girilecek bir savaş iç savaş olacak. Kazananın kim olduğu belli değil. Yani vakıfın galaksiye eninde sonunda hakim olacağı belli de ona kimin hakim olacağı belli değil. O yüzden endişeli başkan.

Hansa fırsatını bulmuşken yine otoriteye itaatsizlik peşinde. Bir kere zaten kendisi de gizliden direniş üyesi. Vakfın merkezinde ayrıyeten bir yeraltı direnişi var. İkincisi, Cutter'ın gerçek bir tehdit olduğuna ikna olmuş vaziyette.

O yüzden başkana he he dedikten sonra basıp gizlice kalgana gidiyor. Galaksinin en büyük eğlence merkezi acaba nasıl bir yer? Kaç tane nargile kafe var gibi şeyleri merak ediyorsanız biraz hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Öyle tasvirlere, sayfalarca yer ayırma alışkanlığı yok Asimov.

Gezegenin rolü kahramanlarımızı buluşturmaktan ve ekibe bir kişi daha eklemekten ibaret. Cutter'ın saray soytarısı Magnifico. Zavallı bir yaratık ama şahane bir ismi var. Magnifico Giganticus.

Efendisinden kaçmış, bizimkilere sığınmak istiyor. Bayta ona acıdığından, Han da ellerindeki tek görgü tanığı olduğunu anladığından onu alıp kaçıyorlar. Gezegenin güvenlik güçlerinin de onların bilerek kaçmasına izin verdiğini öğreniyoruz bu arada ama sebebini bilmiyoruz. Aradıkları istihbaratı bir türlü alamayacaklar.

Çünkü Soytarı'nın psikolojisi bayağı bozuk. Ne zaman Cutter'ın adını duysa korkudan donak alıyor. Fakat bu psikolojik engel senaryonun ilerlemesine engel olmamış. Cutter bu adam kaçırmayı bahane ederek vakıfa savaş açmış.

Yani ekibimiz istemeden de olsa orijinal amaçlarına ulaşmış oldu. Bir dış tehdidi kışkırtmış oldular. Yalnız kısa süre içinde pişman olacaklar. Ne dilediğine dikkat et her an gerçekleşebilir denir ya, düşman kuvvetlerinin beklenenden çok daha başarılı olmaları yetmiyormuş gibi ayrılıkçı gezegenler de saldırıya uğruyor.

Qatar herkesi tokatlıyor. Asimov bu hızlı askeri başarıyı açıklamak için bence çok gereksiz bir öğe eklemiş. Tüm nükleer enerji kaynaklarını söndürebilen esrarengiz bir silah. Nasıl çalıştığı belli değil.

Zaten her zaman çalışmıyor da doğru düzgün. En başlarda işe yarıyor, sonra işe yaramıyor falan. Onları çok karıştırmış gereksiz yere. Bence esas önemli olan Cather'ın pek öyle diplomasiyle, ince hesaplarla falan uğraşmaması.

Tüm vakıfı tek parça halinde yutmak istemesi. Bu yüzden de herkesin ona karşı birleşmesi. Merkezi iktidar, her türlü muhalefet, her türlü ayrılıkçı hareket tüm farklarını bir kenara koyup ortak düşmana karşı birleşiyorlar. Bu detay birazdan önemli olacak.

Bu noktada son önemli karakterimiz sahneye çıkıyor. Miss Ebling. Adından da anlaşılmayacağı gibi mis gibi bir adam. Daha önemlisi bir bilim adamı, daha da önemlisi vakıfta kimsenin uğraşmaya cesaret edemediği psikotarihle yani bizim anlayacağımız dilde ekonomi, sosyoloji, uluslararası ilişkilerin matematiksel ifadesiyle uğraşıyor.

Vakıf zamanında bir bilim kolonisi olarak kurulmasına rağmen bu alan özellikle gizlenmişti. Kendi geleceklerini öğrenip orijinal plandan sapmasınlar diye. Hatta 100.000 kişilik ilk yerleşimci grup arasında sadece bir psikotarihçi vardı.

O da sırrını paylaşmadan ölüp gitti. Sadece fiziksel bilimleri yücelten bir kültür yerleşti ve kaybolan bilgileri yeniden keşfetmek iyice zorlaştı. Yine de hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalmıyor. Eninde sonunda birilerinin bu gizemli alana merak salması kaçınılmazdı.

Miste henüz amatör sayılsa da önemli bir keşif yapıyor ve zaman kapsülünün tekrar ne zaman açılacağını buluyor. Hatırlarsanız ilk hikayelerde düğümün çözüldüğü yer olarak önemli bir roldeydi kapsül. Kapsül diyorum da aslında kocaman bir oda büyüklüğünde. Selden ve dadaşları imal etmişler, vakıf kurulurken getirip bırakmışlar şehrin ortasına.

O günden beri de orada. Kritik dönemeçlerde hiçbir uyarı olmadan açılıp, yüzyıllar önce kaydedilmiş mesajları çalıyor, millet bir krizde olduklarını öyle anlıyordu. Şimdi işler tersine döndü. Tam 4 ay içinde açılacağını öğrenince bir sonraki krizin zamanlamasını öğrenmiş oldular.

Böylece hikayede tempo kazanıyor. Bu arada Asimov kapsülün nasıl çalıştığını, bugüne kadar neden araştırılmadığını, ne gibi bir güvenlik mekanizması olduğunu hiç doğrudan açıklamaz. Biz okuyucu olarak açılıp kurcalanmaması gerektiğini biliyoruz elbette. Planı öğrenmek onu bozacağı için.

Fakat oradaki karakterlerin bundan haberi yoktu başlarda. Neredeyse kutsal saydıkları için elleşmiyorlardı. Zamanla yaklaşımları daha seküler bir hal alıyor ama bu sefer de ilgilerini kaybediyorlar. Çünkü bir noktada planın gerçekliği yeterince kanıtlanmış.

Herkes artık kolektif kaderlerine inanmış. Galaksiye yayılmaları kaçınılmaz, öyle görüyorlar. Amerikalıların zamanında Manifest Destiny dedikleri Kuzey Amerika kıtasına yayılmalarının Tanrı tarafından planlandığına dair inanca benzer bir inançları var. O yüzden de meraklarını, hırslarını, inisiyatiflerini kaybetmişler farkında olmadan.

Seri'nin başında imparatorluğu pençesine almış o hantallığın bir başka versiyonu baş göstermiş. Dolayısıyla Selden'ın mesajları bir formaliteden ibaret onlar için. O kadar ki son iki krizde kapsüle bakan bile olmamış. Hologram boş odaya konuşmuş orada.

Tabii oraya neden bir tane bekçi dikmedikleri veya kamera koymadıklarını sorgulamayalım. Keyfimiz kaçmasın. Ben kapsülü ciddi bir bilimkurgu öğesinden ziyade bir hikaye öğesi olarak düşünüyorum. Aslına bakarsanız tam bir Deus Ex makina.

Latince alarmı vereyim dur. Aranızdaki fularlılar biliyordur. Eskiden tiyatro oyunlarının kritik noktalarında tanrıyı oynayan bir aktörü winch vasıtasıyla tepeden sahneye indirirlermiş. Makinadan gelen tanrı o işte.

O da senaryoyu ilerletmek için gerekeni yaparmış. Savaşları durdurur, kötü adamı yakalatır, neyse artık. Zamanla tiyatro dışında da kullanılan genel bir terime dönüştü. Yani hikayenin doğal gidiş altında yeri olmayan, yazarı girdiği çıkmazdan kurtaran yapay müdahaleleri anlatıyor.

Mesela Yeşilçam sinemasında durduk yere araba kazası geçirip kör olma furyası vardı bir yerler. Tam buna örnek. Bizim kapsül de ilk bakışta öyle. Kelimenin tam anlamıyla bir makine ve içinden tanrı gibi bir hologram çıkıyor.

Fakat olayların sehrini değiştiren bir tanrı değil bu. Sadece onları bize açıklayan bir tanrı. Bu yüzden imgesel olarak bir Deus Ex makine olsa da işlevsel olarak farklı. İşte zaten dizi versiyonunun en büyük günahlarından biri, bu güzelliği tamamen bozarak zaman kapsülüne neredeyse sınırsız güçler bahşetmesiydi.

Detaylarına hiç girmeyeyim. Senaryo o an ne gerektiriyorsa onu yapabilen sihirli bir şey düşünün. Her halükarda tembel bir öykücülüğe işaret bu ama vakıf uyarlaması söz konusu olunca özellikle kötü. Çünkü tüm serinin ana fikri neydi?

Kaderimizin böyle mucizevi müdahalelere bağlı olmamasıydı. uyarlama adı altında ihanet etmişler resmen. Sallandıracaksın 3-5 senaristi Taksim'de, bak bakalım bir daha... Şimdi 4 ay sonrasına kapsülün açılışına atlayalım.

Herkes toplanmış, bizim ekip de orada. Orada olmak için geçerli sebepleri var. İlginç bir ruh hali içindeler. Biraz endişe duyuyorlar, biraz da özgüven.

300 yıllık bir özgüven var. Selden'ın hayaletinin çıkıp bu krizi nasıl aşacaklarını veya çoktan aşmış olduklarını bildirmesini bekliyorlar. Her sorununu ana babasının çözmesini bekleyen çocuklar gibiler. Okuyucu olarak biz de karanlıktayız.

Sadece savaşlar sırasında bir sürü komutanın durduk yere saf değiştirdiğini öğreniyoruz. Ki bu da çok garip bir şey. Vakıftaki herkes eninde sonunda kazanacaklarına inanarak yetişmiş. Bu onların en temel inancı aslına bakarsanız.

Ortak mitolojileri. Şimdi kim kazanacağı kesin olan tarafa ihanet eder ki? Bu sorunun cevabını henüz bilmiyoruz. Sonunda çıkıyor makinedeki hayaletimiz.

Her zamanki giriş konuşmasını yapıyor. Öyle bir standart konuşması var. İsterseniz ayağa kalkıp sigara içebilirsiniz, rahat olun, nasıl olsa çoktan öldüm benzeri şeyler diyor. Sonra başlıyor anlatmaya.

Geçmiş olsun, tarihinizde ilk defa bir iç savaş yaşadınız. Merkezdeki aşırı otoriter iktidar ile çevredeki aşırı dağınık güçler arasında eninde sonunda bir savaş olması kaçınılmazdı. İsyancılar nihayetinde kaybetmiş olsalar da sağlıklı bir demokrasi dengesine kavuşuldu. Böyle devam ediyor.

Millet şaşkın. Bir iç savaş falan yok ortada. Selden gerçekleşmemiş ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir kriz hakkında konuşuyordu. Bazıları iç savaşa ne kadar yaklaşmış olduklarını biliyorlardı tabii.

Bizzat planladıkları için. Ama Cuther yüzünden tüm o planlar çoktan değişmişti. Ve onun yeni krallığı hakkında tek bir kelime duymadılar Selden'den. Duyamazlardı da mega trendler tarafından ezilmesi beklenen katrilyonlarca bireyden biriydi alt tarafı.

Kayıt hala devam ediyor bir yandan ama kimse onu dinlemiyor artık. Uğultular sesini çoktan bastırmış. Bu sahne serinin en şok edici sahnesi olarak tasarlanmış. Peygamber ilk defa yanılıyor.

Ve bundan sonra hep yanılacak. Plandaki her aşama bir öncekine bağlı olduğu için kalan 700 yıllık hesaplarda tek kalemde alt üst oldular. Tüm hayatları boyunca amaçlarından ve kaderlerinden emin yetişmiş insanlar için artık özgür olduklarını fark etmek, kendi kaderlerini çizmek zorunda olduklarını fark etmek hiç kolay olmasa gerek. Gerçi dikkatli okuyucular için bu tamamıyla sürpriz olmayacaktır.

İstihbarat subayı Han, arka planda bir takım soruşturmalar yapmıştı. Qatar'ın doğduğu gezegene gitmişti ve orada onun bir mutant olduğunu öğrenmişti. Bu evrende mutantlık gayet normal. Her gün milyonlarcası doğuyor, çoğunu da kayda değer bir özelliği yok.

Ama ola ki böyle bir özellik ortaya çıktı, psiko-tarihin ona hesaba katamayacağı bariz. O yüzden de tüm karakterler arasında bu tehdide ilk uyanan oydu. Kendisine verilen emirleri dinlemeyip kafasına göre takılmasının sebebi bu. Gerek okuyucu olarak bizler, gerekse orada toplanan karakterler, henüz bu şoka hazmedemeden ikinci büyük sürpriz geliyor.

İstila. Cutter'ın donanması Terminus'a varmış bile. Nükleer enerjide çalışan her şeyin durmasından anlıyorlar bunu. Hologram dahil, o da kesilmiş.

Ve tüm umutların tükendiği son anda çıkıp da günü kurtaracak büyücüler, kartallar, kahramanlar yok yüzüklerin efendisinde olduğu gibi. Bildiğin yenildiler. İkinci imparatorluk devri henüz başlamadan bitti. Şimdi biz ne yapacağız?

İstilaya tanıklık etmek yerine kahramanlarımızı takip edeceğiz. Daha doğrusu Asimova öyle yapmış. Mecbur onun peşinden gideceğiz. Ekibin çoğu, yani Bayta, kocası, kocasının devrimci amcası, dıdısının dıdısı, Hakkari'deki halası, soytarı Magnifico ve psikolog Miss, oradan oraya kaçarak uzun bir maceraya atılıyorlar.

Amaçları Catherine gücünün sırrını bulmak. Geride kalan Han da ona suikast hazırlığı içinde. Başarısız olacağını tahmin edebilirsiniz. Esas sürpriz saf değiştirip ona katılması.

Ve bizim ekiple tekrar buluştuklarında her şeyi açık açık anlatması. Meğer Qatar'ın gücü insanların duygularını manipüle edebilmekmiş. İstediğine kendini sevdiriyor, istediğini korkutuyor, istediğini derin bir çaresizliğe hapsediyor. Böylece karşılaştığı herkes neredeyse anında onun dostu.

Her ordu onun ordusu. Her kral onun hizmetkarı. Bu kadar hızlı yayılırken bu kadar zayıf bir direnişle karşılaşmasının sebebi buydu. Han, diğerlerinin sağduyusuna hitap ederek onları iknaya çalışıyor.

Bakın ben aklımı kaçırmadım. Zihnim gayet açık ve görüyorum ki bariz biçimde yanlış taraftasınız. Benim ufaklık meğer gizlice odaya girmiş, arkamda sessiz sessiz bekliyormuş ne zamandır. Ne düşünüyor acaba?

Babam delirdi herhalde, ekranda konuşmaya çalışıyor diye düşünüyordur. Neyse çıkardım şimdi onu. Bizim Han sakince açıklamaya devam ediyor. Ya bizim amacımız insanlığı karanlık çağlardan korumak değil miydi?

Bin yıla yaydığımız o süreci Qatar bir ömür içinde başaracak işte. Hele bizim kaynaklarımızı, bizim teknolojimizi ardına aldı mı galaksiyi birleştirmesi önünde hiçbir engel yok. Hem de asırlarca erkenden. E gelin siz de katılın işte.

Hem çok seveceksiniz. Bu sevgi her ne kadar yapay olsa da. Valla ben ikna oldum şahsen. Ama kahramanlarımızın çeşitli kahramanlıklar yapmaları lazım, sözleşmelerinde var.

O yüzden onlar ikna olmuyor. ''Efendim bu adam kötü bir despot olmayabilir ama onun çocuklarından, torunlarından oluşacak yeni bir ırk insanlığın kalanını köleleştirir.'' gibi senaryolarla kendi kendilerini galeyana getiriyorlar. Tamam iyi güzel de duygularınızı kontrol edebilen bir düşmanı nasıl yenebilirsiniz?

Onun peşinden normal insanları yollamak, ne bileyim metalden yapılmış birine 17 film boyunca magnetonun peşinden yollamak kadar saçma olurdu. İşte bu noktada artık serinin merkezi gizemi olacak ikinci vakıf devreye giriyor. Ta ilk hikayenin ilk sayfasında, ilk paragrafında hatta adı geçmişti. Ara ara göndermeler de yapılıyordu.

Sonunda ne olduklarını öğreniyoruz. Bildiğimiz vakıf, ekonomik ve siyasi bir güç olarak galaksiye yayılmak için kurulmuşken, bunlar insan zihnine odaklanmışlar. ne de olsa büyük trendleri tahmin etmek bile zorlaşıyor, zaman dilimi uzadıkça. Dolayısıyla raydan çıktıkça onu yoluna sokacak.

Muhtemelen pisişik güçlere sahip, pisişik de ne kadar komik bir kerime, böyle bir elit kadro lazım, işte onlar da ikinci vakıf. Henüz ne kadar ilerledikleri belli değil bu konuda. Ama herhalükârda Cutter'dan kurtuluşunun anahtarı onlarda gözüküyor. Onun da diğer herkesten kurtuluşunun anahtarı bunlarda.

Kendisine kafa tutabilecek tek topluluk olduklarından. O yüzden herkes harıl harıl ikinci vakfı arıyor. Ve bulamıyorlar. Bunca zamandır gizli kalmalarının bir sebebi var.

Bizim kahramanlar aradıkları bilgilerin olsa olsa imparatorluğun başkentindeki arşivlerde bulunacağını düşünerek Trantor'a geliyorlar. Son gördüğümüzden bu yana epey değişmiş. Tıpkı Roma gibi yağmalanmış. Bir zamanlar gezegenin yüzeyini tamamen kaplayan insan yapısı her şey o metaller ya sökülüp götürülmüşler ya da yerliler tarafından hurda olarak satılıyorlar.

İskeleti ufak balıklar tarafından kemirilen koca bir balina gibi. Bir tek arşivlerin olduğu yere dokunulmamış nedense. Miss Ebling de hiç vakit kaybetmeden eski notlar arasına gömülüp kelimenin gerçek anlamıyla ölümüne çalışıyor ve ikinci vakıfın yerini hakikaten de tespit ediyor. Fakat bunu kimse öğrenemeyecek.

Biz okuyucular dahil. Ya biz okuyucuları bırak, Asimov'un kendisi de bilmiyor. Çünkü iki buçuk sene sonra yayınlayacağı son bölümlerin taslaklarını yazarken dahi Ta en başlarda olduğu gibi galaksinin iki ucunda iki ayrı koloni hayal ettiği görülüyor. Metindeki ipuçlarından belli.

Sonradan kitaplarda biraz değişiklik yapmış. O gizemi iyice sündürebilmek ve üçüncü kitaba sarkıtabilmek için. Peki, henüz onu öğrenemeyeceksek neyi öğreneceğiz? Cotter'ın kimliğini öğreneceğiz.

Fakat onu da ben size söylemeyeceğim. Yok, gıcıklık olsun diye değil canım. Bir sürü spoiler verdim zaten seri boyunca ama... ...bunu sizin keşfetmeniz daha iyi.

Final sahnesinin esas ilginç tarafı bence... ...Cutter'ın kimliğinden ziyade kendini açıklama çabasıydı. Asimov yine polisiye öykülere özenerek... ...önce hikaye boyunca gördüğümüz ipuçlarını açıklayan bir monolog yerleştirmiş... ...sonra da yakalanan suçlunun büyük bir ağır başlılıkla her şeyi kabul edip... ...kendini açıklama klişesini olduğu gibi kullanmış.

Hem de ne açıklama? Baya bildiğin çocukluğundan başlıyor. Sanki psikiyatristinin kanepesine uzanmış anlatıyor. Efendim çok zor bir hayatı olmuş, çok dışlanmış ve diğer insanların hislerini olduğu gibi sezebildiği için o dışlanmışlığını normalden çok daha yoğun bir şekilde tecrübe etmiş.

Bu travmalarda onda tüm galaksinin bile doyuramayacağı bir iştah yaratmış. Sadece gezegenlere değil insanların kalplerine de hakim olmak istiyor. Günün birinde kendisinden iğrenmeyen, ilk bakışta korkmayan, aksine sempati duyan biriyle tanışınca işler değişiyor. Aralarındaki ilişkinin saflığını çok değerli bulduğu için onun duygularıyla asla oynamıyor.

Hayatında gerçek olan tek güzel şey o. Tahmin edersiniz ki tek zayıf noktası da. Eğer onu kendine bağlasaydı ikinci vakfın yerini çoktan öğrenecekti ama yapmamış. Dedektiflik öykülerinde genelde bu açıklama sahnesinden sonra suçlu hapsin yolunu tutar.

Buradaysa herkes kendi yoluna gidiyor. Herhangi bir kavga, dövüş yok. Onun yerine, Cutter gayet centilmence bir şekilde kahramanlarımızı rahat bırakma sözü verdikten sonra, halen kontrolündeki vakfa dönecek ve arayışına devam edecek. Hah, Giderayak isminin sırrını da öğreniyoruz.

Çok güçlü veya çok inatçı olduğu için değil, kısır olduğu için Cutter'ı seçmiş. Yani hiçbir zaman bir hanedan kuramayacaktı. Öyle hırsları yoktu. Uzay yolunda 24.

yüzyılda halen çözülememiş kellik sorunu gibi kısırlık da bu evrende devam eden bir sorun. Şimdi bu hikayenin neden ödüller kazandığı belli olmuştur diye düşünüyorum. Temeldeki psiko-tarih fikrinin göçmesi her halükarda onu ilginç kılacaktı. Asimo kendi geliştirdiği fikri çürütmüş yani.

Geleceğin öngörülemez olduğunu ve her zaman bilinmeyen faktörlerin devreye girebileceğini vurgulamış. Bunların üstüne ilk defa işin duygusal kısmını da iyi kotarmış. Yani General Belrios ile harcadığı fırsatı burada sonuna kadar değerlendirerek daha akılda kalıcı bir düşman yaratmayı başarmış. Kötü adam demiyorum bilerek düşman diyorum çünkü bazen hangi tarafı tuttuğunuzu şaşırabilirsiniz.

Ve tabi serinin son perdesi için de taşlar iyice yerine oturmuş oldu. Sonu en başından belli olan bir hikaye diye başlamıştık. Asimo bizi kandırdı. Artık hiçbir şeyin akıbetinden emin değiliz.

Son kitabı oluşturacak hikayeleri birlikte ele alarak bu işi çözeceğiz. Gerçek dünyada iki buçuk sene, kurgumuzda ise beş sene ileri atlıyoruz. Kellik halen sorun. Qatar galaksinin onda birini ele geçirdikten sonra yayılmayı durdurmuş, bir konsolidasyona gitmiş.

Aslında hiç de fena olmayan bir düzen kurmuş. Savaş yok bir şey yok. Böyle diktatör olsun canımızı yesin diyor millet. Fakat göremedikleri bambaşka bir savaş tüm hızıyla sürmekte.

Galaksideki sadece bir avuç insanın farkında olduğu bir savaş bu. İkinci vakıfın ajanları, ki bunların kim olduğunu bilmiyoruz. Hiç tanışmıyoruz onlarla. zihnen sabote ediyorlar.

İşe yarar kim varsa gidip onların beyinlerini etkiliyorlar. Bunu da çok sinsi bir şekilde yapıyorlar yalnız. Üzerlerindeki duygusal kontrolü kaldırmadan, onların sadakatlerini zayıflatmadan sadece yaratıcılıklarını, girişimci ruhlarını baltalıyorlar. Yani onları katır için değerli kılan özellikleri yok ediyorlar.

Zaten bu sayede hemen belli olmamış yaptıkları. Bu bana üç cisim problemini hatırlattı. O da yakın zamanda dizisi çıkan bir başka kitap üçlemesi. Üçlemenin ilk kısmı daha doğrusu.

Bir takım uzaylılar istilaya geliyorlar her zamanki gibi. Ama çok uzaktan yola çıktıkları için bize varana kadar teknolojimizin onlarınkini aşacağını fark etmişler. O yüzden bir öncü kuvvet yolluyorlar. Proton büyüklüğünde süper bilgisayarlar yolluyorlar.

Bunlar çok küçük olduklarından ışık hızına yakın seyahat edebiliyor. Erkenden bize varıp tüm bilimsel deneylerimizi sabote ediyorlar. Bilim insanlarını çıldırtıyorlar. Çok sıkı bir başlangıç fikri bence.

İkinci kitabı daha da iyi. Dark Forest. Belki bir günde ona el alırız. Velhâsıl ikinci vakfı arama çalışmalarının neden hâlâ meyve vermediği de böylece anlaşılmış oldu.

Ne zaman biri yaklaşacak gibi olsa inceden pasifize ediliyor. Günün birinde genç ve hırslı biri yeni bir ipucu ile çıka geliyor. ''Kessin bunlar buradalar.'' diyor.

Cutter da artık iyice sağ kolu haline gelmiş eski istihbaratçımız Han'ı bunun yanına verip ikisini bir maceraya yolluyor. Biz okuyucu olarak ne onlara ne de maceraları sırasında tanıştıklarına güvenebiliyoruz. Çünkü kimsenin kimliğinden emin değiliz. Yani kim ajan, kim sempatizan, kimin zihniyle kim oynamış hiçbir şey belli değil.

Genel bir paranoya hakim. Bir noktada Qatar da bunların arasına katılacak ve aralarında bir çeşit Meksika açmazı oluşacak. Herkes birbirini iknaya çalışıyor manipüle edilmediğine dair, doğru tarafta olduğuna dair. Asimov oraları güzel yazmış.

Tansiyonu iyice yükseltmek için de aralara kısa kesitler yerleştirmiş. Bilinmeyen bir yerde ikinci vakıfçılar arasındaki telepatik iletişime şahit oluyoruz. Onların lideri de yakında açmaza katılacak zaten. Sonunda kiminle çıktığını yine paylaşmayacağım fakat bir çeşit mutlu sonla bitiyor hikaye.

Cotter halen hayatta ve halen imparatorluğunun başında. Dışarıdan bakanlar için hiçbir şey değişmemiş gibi. Bir farkla, ikinci vakfı aramakla kafayı bozmuş değil artık. Hatta onlardan haberi yok.

Zihninin o kısmı boş. Ömrünün kalanını, mutasyonu yüzünden de kısa bir ömrü var zaten, aydınlanmış bir despot olarak geçirecek, herkes barış ve huzur içinde olacak. Şimdi serinin en büyük düşmanı sahneyi terk etti. Ama son bir hikayemiz kaldı, son bir mücadelemiz kaldı.

Kimler arasında olacak bu? Tabii ki vakıflar arasında olacak. İlk vakıf askeri ve siyasi açıdan yenilmiş olsa da nüfusu, kültürü, ekonomisi bir yere gitmemişti, duruyordu orada. Qatar ölür ölmez aşağı yukarı eski düzene dönüldü.

Eski derken ilk dönemlerdeki demokratik düzene. Belki de Seldin'in planı halen işliyordu. Cutter bu yoldaki ufak bir hız tümseydi sadece. Kimse emin değil.

İlginçtir, Asimov ilk defa psikotarihi bilimsel olarak açıklamaya çalışıyor burada. Dediği de kısaca şu. Önce atomların davranışı anlaşıldı. O sayede nöronların ve sinir sistemindeki kimyasalların davranışı modellendi.

O sayede psikoloji anlaşıldı. Sonra bu prensipler gruplara ölçeklendi. Yani fizikten başlayıp ta sosyolojiye kadar uzanan kesintisiz bir matematiksel zincir var. Bu tabii Asimov'dan yaklaşık 100 sene önce Laplace'in şeytanı isimli düşünce deneyiyle popülerleşmiş bir görüş.

Belli bir seviyedeki kanunlardan daha üst seviyedeki prensiplere hiçbir kayıp olmadan geçiş yapabiliriz. Bunun hakkında daha önce podcast'te konuştuk çok. Determinizm, emergence, kaos teorisi hepsi alakalı. Tek tek bölüm avlamak istemiyorsanız, yoğunlaştırılmış bir halini ikinci kitabımda anlatmıştım.

Bilmiyorum kaldı mı o da kitapçılarda. Fullarsız felsefe diye sorarsanız, bulamayan e-mail atsın benim web sitesinden, pdf'ini yollarım. Burada sorun şu ki, Asimov'un seri boyunca aşıladığı fikre ters bu açıklaması. Çünkü bize hep bireylerin tahmin edilemediğini anlatmış. ve o zaman onları ilgilendiren kanunlardan toplumları ilgilendiren kanunlara varmak saçma değil mi?

Kendi tarihimizi düşünelim. Bizim ekonomi ve sosyoloji bilgilerimiz psikoloji mi gerektirdi? O bilgilerimiz de atom fiziği mi gerektirdi? Kronolojik olarak tam ters yönde işledi her şey.

Makro ölçekteki olayları gözlemlemek daha kolay çünkü. Bizzat Asimov termodinami örneğini kullanmıştı daha önceden. Onda da aynı şeyi görüyoruz. Gazların toplu hareketini açıklayan kanunlar bunlar.

Millet onları parçacık fiziğinden türetmedi. Kısacası bu Asimov'un açıklaması hem bizim tarihimize hem de kendi anlatısına ters. Adama da çok yükleniyorum ya. Kendimi suçlu hissediyorum bazen.

Kesin çünkü sonradan bunlar hakkında konuşmuştur da ben şimdi bulamadım. Hikayemize dönelim biz. Kimse planın geçerliliğinden emin değil diyorduk. İkinci vakıf bile emin değil.

Burada ilk defa o karakterleri tanıyacağız. Kıdemli bir tanesi genç bir adaya işin sırrını anlatıyor. Diyor ki Selden'ın planı galaksinin kalanının sandığı gibi yüzyıllar önce yaşamış bir dahi tarafından yapılmış kusursuz bir eser değil, yaşayan bir şey. kendileri nesillerdir gereken eklemeleri çıkarmaları yapıyorlar.

Selden'ın eserini geliştirerek onu onurlandırıyorlar bir bakıma. Bir bilim insanını onurlandırmanın en güzel yolu bu. Lakin gerek plana gerek de gerçek olaylara yaptıkları müdahaleler asırlarca gizli kaldıktan sonra Cotter yüzünden işler değişti. İlk defa bu kadar ani ve doğrudan bir müdahale yapmaları gerekti.

Çok geçmeden insanlar 2. Vakfın rolünü anlamaya başladılar. Dedikodular yayılmaya başladı, dolayısıyla kendi gerçek rollerini de anlamaya başladılar. Yani bu hikayenin kahramanı değiller, başrolde değiller belki de.

Bunun iki önemli sonucu olacak. İlkin, çoğunluk yine bir boşvermişliğe itilecek. Nasıl olsa galaksiye hakim olmamızı sağlayacak bir kadro varmış, işleri hallediyorlar işte, bizim uğraşmamıza gerek yok. Yani zamanında plana olan inanç bozulmuştu, peygambere olan inanç diyebiliriz.

Çok geçmeden onun yerine bu meleklere olan inanç alacak, koruyucu meleklere. Ve o boşvermişlik kaderlerini değiştirecek. Bu yetmiyormuş gibi bir azınlık açısından daha da bozucu bir etkisi var olayların. Perde arkasından her şeyi yönlendiren elitlerin piyonu olma fikri hiç hoşlarına gitmeyecek.

Paranoya da başlayacak. Yani bırak yanındakine güvenmeyi, kendi zihinlerine dahi güvenemediklerini anlayacaklar. Bizim düşmanımız haline gelecekler. Kısacası vakıfın çoğu bizim büyük uğraşlarla onlara çizdiğimiz yolda ilerlemeyi bırakacak, birilerinin arkadan gelip kendilerini ittirmesini bekleyecekler, bir kısmı da aktif olarak yoldan çıkmaya ve bizi bulup yok etmeye çalışacak.

İki grubu da bir şekilde doğru yola sevk etmeleri lazım. Nasıl başaracaklar? Geldik spoilerlara. Yapacak bir şey yok istemiyorsanız bir 30 saniye ileri atlayın.

Genel hantarlıktan kurtulmak için klasik çözüm olarak bir dış düşman yaratıyorlar. Katerin hükümdarlığının merkezi olmuş Kalgan gezegeni, galaksinin eski eğlence merkezi, bir şekilde isyana teşvik edilip Terminus'a saldırıyor. Bizimkilerin eskiden teknolojik üstünlüğü vardı hep hatırlarsanız, fakat artık tüm teknolojiler her yere yayılmış. O bariyerler kalmamış, dolayısıyla isyan ciddi bir tehdit.

Ve bu tehditle burun buruna gelince, ulan bizi koruyacak melekler veya kehanetler yok galiba, aksiyon almamız lazım diyor millet. Üstlerindeki tortuyu atıyorlar, eski özgüvenlerine kavuşuyorlar. Gelelim düşmanlık besleyen o azınlığa. Hakikaten de gerekli teknolojileri geliştirip aralarındaki ajanları tespit ediyorlar.

Kimin ajan çıktığını yine söylemeyeyim, Asimov o tip gizemlerle oynamayı çok seviyor. Ama bu esnada ta geçen kitaptan beri devam eden sır da çözülüyor. Bir türlü bulunamayan ikinci vakıf meğer terminüstaymış. Galaksinin diğer ucu deniyordu ya, galaksi yuvarlak olduğu için diğer ucu yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor.

İpucunu öyle yorumluyorlar, bunca zamandır yan yanalarmış ve hepsini tespit ediyorlar, düzinelerce ikinci vakıf üyesini tutukluyorlar. Bundan sonra rahatlar. Hem dış düşmanlarını hem de iç düşmanlarını yendiler. Artık kaderlerinin ipleri tamamen kendi ellerinde.

En azından böyle olduğuna inanıyorlar. Zira son bir sürpriz var. Görünürdeki bu zafer de aslında ikinci vakıfın planıymış. Bazı yoldaşlarını feda ederek vakıfı onları yok ettiklerine inandırmaları gerekiyordu.

Hem kendi güvenlikleri için hem de olayların tekrar rayına girmesi için o inisiyatifi her anlamda elde etmeleri için. Koruyucu meleklerini öldürerek özgürleştiklerini sanıyorlar. Aslına bakarsanız korkunç bir son. Tamamen kandırılıyorsun.

Katman katman gaslighting var. Cevaplanacak son bir soru kaldı. Gerçekten neredelermiş peki, Terminus'ta değillerse? Öykü boyunca birçok teori ortaya atılmıştı.

Ben en çok hiçbir merkezleri olmaması teorisini sevmiştim. Gizli bir örgütsün sonuçta, niye karargahın olsun ki? Hücre hücre her yere yayılmaları daha mantıklı. Fakat serinin başındaki ipuçlarıyla uyumsuz olacağından bu, Asimov başka bir açıklama bulmak zorundaydı.

Şöyle bir çıkış yolu bulmuş. Biz bu ana kadar zıt uçları fiziksel olarak yorumlamıştık, diyor. Galaksinin diğer taraflarına bakıyorduk. Halbuki Selden bir sosyal bilimci.

Bir sosyal bilimci için zıtlık nedir? Terminus, imparatorluğun etkisinin en az olduğu en dış noktadaydı. Onun da zıttı imparatorluğun merkezi olmalı. Yani başkent Trantor.

Selden'ın projesinin yıllarca sürdüğü yer. Aslına bakarsanız en bariz seçenek. Evet arkadaşlar, hikaye burada bitiyor. Vakıf üçlemesi de böylece bitiyor.

Gördüğünüz gibi o bin senelik karanlık çağların bitmesini beklemeden, ikinci imparatorluğun tam anlamıyla kurulmasından yüzyıllar önce kitaplar bitti. Artık bu saatten sonra herhangi bir sürpriz olmayacağı varsayılmış. Asimova da söyleyeceği her şeyi söylemiş zaten. Tabii bu seri beklediğinden çok daha başarılı olunca, zamanla ününe ün katınca millet başının etini yemeye başlamış.

Yok devamı gelsin, yok öncesi gelsin. Tam 30 sene dayanmış bu isteklere. Nihayet 1982 yılında ilk devam kitabını yazdı. Ondan sonraki 10 sene içinde 3 kitap daha yazacaktı.

Yani toplam 7 kitaplık bir seri haline getirdi. Ben bu sonradan yapılan eklemeleri incelemeyeceğim. Kötü kitaplar olduklarından değil. Asimov daha iyi bir yazar haline geldiği için birçok yönden üstünler aslında.

Ama bence işlenen fikirler açısından ve tabii ki bilimkurgu tarihine olan etkisi açısından orijinal üçlemenin yerini tutmuyorlar. Yine de merak edenler için çok kısaca özetleyeyim yeri gelmişken, ilk devam kitabı, Foundation's Edge, gerçek anlamda bir devam kitabı, vakıflar arasındaki gerilime odaklanıyor. Demin anlattığım çözümün aslında çözümü olmadığını, insanların tekrar ikinci vakıftan şüphelendiğini anlatıyor ve pek sorulmamış bir soruyu soruyor. Yahu niye ikinci imparatorluğu kurmakla kafayı bozuyoruz ki?

Bunun iyi bir amaç olduğunu nereden biliyoruz? ikincisi olur, on ikincisi olur, neyse artık her şey iyi gitse bile bu imparatorluk bir faşizme dönüşmese bile eninde sonunda kendi ağırlığı altında ezilmeyeceğini garanti edemeyiz. Aynı şeylerin tekrar yaşanmayacağını yani o gerileyiş, çöküş, yeniden doğuş döngüsünde hapsolmayacağımızı garanti edemeyiz. Bu kitap insanlığa alternatif bir gelecek sunuyor.

Gaia isimli gezegen ölçeğindeki bir organizmanın keşfiyle. Acaba onlar gibi daha kolektif bir yapıya mı evrileceğiz yoksa bildiğimiz yolda ilerleyip bu sefer her şeyin farklı olmasını mı umacağız? Kahramanımız bu seçimle yüzleşmiş. Birkaç sene sonra 86 yılında çıkan Foundation and Earth, bu seçimin ardından duyulan bir şüpheye odaklanıyor.

Bu şüphelerle başlayan yolculuk, başlığından da anlaşılacağı gibi bir noktada kahramanımızı dünyaya getiriyor. O evren içindeki tarihi neredeyse tamamen unutulmuş. Yani insanlık kaynağının dünya olduğunu bilmiyor. Orada da bir numara yok zaten.

Radyoaktif çölden ibaret. Yalnız bunca zamandır ayda yaşayan bir karakter var. Ve onunla tanışınca vakıf serisi Asimov'un diğer uzun soluklu eseri olan robot serisiyle birleşiyor. Çünkü o kişi robot serisinin esası olanı Danil Olivav.

Zıpkın gibi bir delikanlı. Sadece 19 bin küsur yaşında. Meğer o süre zarfında, değişik değişik karakterler kılığında, görünmez bir el gibi insanlık tarihini yönlendirmiş. İlk imparatorluğun kurulmasından tut gayenin yaratılmasına, hatta psikotarih fikrinin geliştirilmesine, Selden'ın bu yönde çalışmaya zorlanmasına, onun önce koruyucusu sonra da eşi olacak kadına kadar her şeyde bir parmağı var.

Bunların hepsini hemen anlamıyoruz. Bir kısmını sonraki kitaplarda anlıyoruz. Çünkü kalan iki kitap kronolojide geriye gidiyor, Selden'ın hayatını ele alıyor. Önce onun gençliğini, sonra da psikotariği geliştirirken karşılaştığı zorlukları, Valla bana sorarsanız bu geriye dönük değişimleri pek hoş bulmadım.

Yani Asimov'un diğer serileriyle bağlantı kurma çabasını anlayabiliyorum da... ...onun üstüne de pek uğraşmamış bu arada. Kendisi de itiraf ediyor.

Ama fikirlerin sulandırılması hoşuma gitmedi. Yani seriye güzel bir fikirle, neredeyse ürpertici bir fikirle başlamıştık. Henüz kaos teorisinin geliştirilmediği yıllarda olduğumuz için gayet inandırıcıydı da... ...sonra bu fikrin çöküşünü gördük.

Sürekli birilerinin müdahalesini gerektirdiğini anladık. Hadi bunları sindirdik, tamam. Sonra hop Gaia fikri çıktı. O da yetmiyor.

Şimdi görüyoruz ki her şeyi yönlendiren Gaia dahil... ...en ince ayrıntısına kadar tasarlamayan ama yönlendiren bir üst akıl varmış. Bireylerin önemsizliği, fikri dahi o bireye bağlanıyor.

Artık yeter yani. Daha ne kadar sürpriz olacak? Bazı şeyleri tadında bırakmak lazım. Ben de kendi tavsiyemi dinleyerek bu bölümü tadında bırakacağım.

Bir tane daha vakıf bölümü yapacağım. Artık hikaye falan anlatmayacağım da her zamanki laga lugamızı yapacağız. Umarım size bir şeyler kattı bu bölüm. Gidip bu eski kitapları tozlu raflardan alır, okursunuz.

Hap gibi gidiyor zaten ya. Hemen farkında olmadan bitirirsiniz hepsini. Ve hala zamanınız kaldıysa da bizim diğer yeni podcast'a bir göz atarsınız. Fullarsız ile Kuralsız.

Perde arkasından bu podcast'i yönlendiren Patreon'daki üst akıllara ayrıca teşekkür ederim. Hepsinin ismini sayıp ifşa edeceğim bugün. Hazır olun. Ömer Faruk Gönüllü, Yiğit Çavdarlı, Sinan Cem, Laman Rahimli, Oğuzhan Atasever, Hamza Oğuz Ertuğrul, Yusuf Savrun, Can Çilingir, Özben Miçoğulları, Selim Sanje, Cengiz Macit, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Emre Ersoy, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir, Özen Kandıralı, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün, Sezer Sunar, Bahadır Batır, Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erdem Kumtepe, Banu Yelkovan, Mr.

X, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Can Emrah Yaldız ve Ali Özbek. Sağolun varolun, galaksiye emanet olun.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)