Podcast

Nerde O Eski Nostaljiler

İzle
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Geçmişi bugüne getiremeyiz. Ne yazık ki geçmişe de gidemeyiz. O zaman nasıl oluyor da geçmiş bu kadar tadından yenmez geliyor? İkilimiz, nostaljiyi enine boyuna ve çaprazlamasına ele alıyor.

Bölüm Transkripti

5.752 kelime · ~29 dk okuma

özlediğim ve kaybettiğimiz değerlerden biri. Rezil olmak eskiden geçici bir şeydi ve yerel bir şeydi. Arkadaşlarına rezil oluyordum. Sende dalga geçiyorlardı, hatırlıyorlardı belli bir süre ve sonra kaybolup gidiyordu.

Şimdi rezil olmak tamamen küresel bir olgu. Ve kayıt altında. Kayıt altında hiçbir zaman unutulmayacak. Hiçbir zaman unutulmaması daha iyi bile olabilirdi gerçi.

Daha kötü bir versiyonu var. Ara ara hortluyor. Yeni yeni insanlar onu görüyorlar ve seni gömüyorlar sürekli. Şu başta bile hatırlıyorum yerlerden.

Transkriptin tamamını oku

Sosyal medyada yeniden gündem oldu. Ve gündem olduğu falan da yok. O mecra neyse o gündeme getiriyor zaten. O böyle bir şey söylemese, atıyorum x bir video yayılmayacak bile.

Bazı iyi yönleri var işte. Epstein dosyalarında çıkan şeyler gibi yapmışlar. Tamam, onlar unutulmasın. O rezaletlere bulaşmış insanlar böyle araya karışmasınlar da.

Herkesin en kötü anı, en zayıf anları, söyledikleri en saçma şeyler sürekli kayıt altında ve sürekli hatırlatılıyor. Sen onu zamanında açıklamışsan bile ve o anki insanlar ya tamam ya işte affettik anladım. Belki değişmişsen, belki fikirlerin değişmişse. Zaten değişmiştir.

Ama o bağlan beş sene sonra tamamen kayboluyor ya. Tekrar hortlayınca yine aynı şeyleri yaşamak zorunda kalıyorsun. Yani yine hak nezdinde rezil durumdasın. Bazı şeylerin bir zaman aşımına uğrayabilmesi lazımdı.

Onu kaybettik artık. Hiçbir şey zaman aşımına uğrayamıyor. Bugünkü konumuz nostalji, evet. Gerçekten güzel bir konu.

Ben bu konuyu Fularsız Enterlik'te işlemiştim. O yüzden bugün söyleyecek bir şeyim yok dermişim. Seni dehşete düşürdün abi. Düşündün mü daha önce nostalji nedir, niye yaşıyoruz diye?

Kabaca şeyleri biliyorum işte. O nostos ve algos kelimelerinden oluşuyor. Alci kelimesinin ağrı olması hiç dikkatimi çekmemiş. Ben ezacıyım da bir anda.

O alciyanın o alciye olduğunu hiç düşünmemişim. Bir dakika, ben de bilmiyorum. Nedir o? Nostos, eve dönme gibi bir anlamı var.

Algosta, bildiğimiz fibromyalcideki o analjezikteki... Bildiğimiz diyor ama ben bilmiyorum ki böyle şeyleri. Kimse bilmiyor. İşte eve dönüş ağrısı gibi bir şey demekmiş aslında.

1865 yılında İsviçreli bir doktor ilk defa bu kelimeyi kullanıyor. Askerler de şunu fark ediyor, evinden, vatanından ayrı kalan askerler geçmişi idealize ediyor. Gündelik yaşantılarını, ailelerini olduğundan çok daha iyi hatırlıyorlar. Ve nostalji duygusundan dolayı ölüyorlar abi.

Bizim tatlı bir duygu olarak, hafif böyle hüzünlü, tatlı arası bir duygu olarak yaşadığımız şey bir hastalık olarak insanları öldürüyor ya. Ölüyor derken intihar ediyorlardı herhalde. İntihar var mı bilmiyorum. Belki bağışıklıkları zayıf düşüyor.

O şekilde de hani hastalıkları açık hale gelip de ölüyor olabilirler. Bir de şöyle teorileri vardı diye hatırlıyorum. O dağlarda ineklerin boynuna çan bağlıyorlar ya. Kaybolmasın inekler diye.

Çanların sesi bunların beynini fiziken etkiliyor. O yüzden de sapıtıyorlar. Öyle bir teori de var. İlk defa duydum ama bu daha güzelmiş.

Daha güzel herhalde de yalandır. Bir şeyin klas bir açıklaması genelde yalan oluyor ve en güzel açıklama da o oluyor. O yalan da olsa bile ben ona inanmak istiyorum. Bazen şey oluyordu böyle ben Twitter'da çok takılırken çok sevdiğim birinin hesabı fake çıkıyordu.

Atıyorum Hayko Cepkin diyelim. Ben takip ediyorum onu yıllardır. Son bir gün ortaya çıkıyor ki o Hayko Cepkin değilmiş. Diyorum ki artık benim için Hayko Cepkin o yani.

Fake bile olsa o daha iyi olduğu için onu takip etmek istiyorum. Ben sadece bir hakikat arayışım yok. Keyif almak istiyorum. zararsız şeylere de yalanına inanmakta bir sorun yok aslında.

Evet bazen öyle açıklamalar geliyor işte. Arkadaşlar hiçbir sosyal medyada hesabım yoktur. Hesabımı yeni açtım işte tek gerçek hesabım şudur. E ötekine bakıyorum fake ama o kadar eğlenceli ki.

Ya bu bana bile oldu. Benim fake hesaplarımı açmışlardı Instagram'da. Kim açtı bilmiyorum hala. Bir tanesi de bayağı popülerdi.

Binlerce takipçisi var ve çok güzel paylaşımlar yapıyor aslında. Ve sonra bundan mesajlaştık. Ya abi işte böyle bir şeye girdim kusura bakma. Ama devam da ediyor yani.

Sen gerçi çok hissediyor musun bilmiyorum da Türkiye'de nostalji duygusunun kabardığını düşünüyorum ben. Son özellikle bir 10-15 yıldır nostaljiye karşı aşırı bir ilgimi diyeyim. Geçmişte nostalji bu kadar nostaljik değildi gibi geliyor bana. Bu neden kaynaklanıyor?

Geçmişteki nostalji hissimiz üstüne nostalji mi duyuyorsun? Evet, evet. Geçmişte nostalji bile biraz daha tatlı gibiydi sanki. Ben mantıklı buluyorum dediğini.

Sence neden? Çok değiştiği için mi hızla? Hem hızlı bir değişim var, hem de geçmiş donuk bir kavram oldu. İstediğin gibi altını doldurabiliyorsun.

Zihnin öyle oyunları var ya, kötü hatıraları silebiliyorsun. İyi kısımlar aklında kalıyor. İnsanların hasretle yad ettiği dönemlere de bakıyorum. Berbat şeyler de olmuş aslında ama sanırım şimdiden kaçmaya dönüşüyor.

Gelecekten emin olamama dönemlerinde artıyor sanırım. Şöyle bir tuzağa düşebiliriz. Türkiye'de görünmeyen, duyulmayan büyük bir çoğunluk vardı. Devlet televizyonu var mesela orada ne anlatılacağı.

Birileri tarafından belirleniyor ve herkesin medya tüketimi ondan belirlenmiş oluyor. Dolayısıyla geniş kitlelerin ne yaşadıklarını, ne kadar fakir, fukaralık içinde olduklarını bilmiyorsun. Onun yerine diyorsun ki ne güzel eskiden TRT'de pazar sabahı konserleri vardı. Klasik müzik konserleri vardı.

Bir yandan doğrular, fakat bir yandan da insanların çeşitli soyut konulardaki algısı çok kötüleşti diye düşünüyorum. Adalet algın, Türkiye'nin daha iyi olabileceği, gelişebileceği ne dair inancın... Onlar daha çok etkiliyor sanki nostalji duygumuzu. Bir de bizim nesil... Seninle artık bizim nesle katılıyorum abi.

Hepimiz her nesile katılabiliriz. Kimse bizim yaşımızı bilmiyor. Boş ver. Şununla büyüdük.

Bir techno-imserlik vardı. Artık internetin yaygınlaşmaya başlamasıyla, kamusal alan genişliyor. O zaman şeyler konuşulduğunu hatırlıyorum ben. Doğrudan demokrasi deneyimleri, herkesin sisteme bir şekilde entegre olması, artık temsili demokrasinin belki aşılmaya başlayabileceği falan konuşuluyordu.

Gelecek çok parlak gözüküyordu o zaman. O gelecek geldi ve o kadar parlak olmadığı ortaya çıktı. Doğrudan demokrasi değil, temsil demokrasi de ortadan kalktı. Belki de o beklentilerin çok büyümesi ve o balonun çok şişip birden patlaması da nostalji duygusunu kabartıyor olabilir.

TRT ile ilgili söylediğin şey de çok doğru. Sosyal medyada TRT Arşiv diye bir hesabı vardır abi hiç denk geliyor musun bilmiyorum hiç dikkatini çekti mi? Yok. Orada bazen şeyler yayınlanır böyle.

Halkla yapılmış röportajlar 1980 yılına ait, 70'li yıllara ait. Yorumlarda ben dikkat ediyorum sürekli şu övülüyor. Eskiden insanların Türkçesi ne kadar berrakmış. Ne kadar diksiyonları düzgünmüş.

Harika bir Türkçeyle konuşuyorlarmış. Ya bunu görünce çıldırıyorum. TRT gibi sansürcülüğü artık dillere destan olmuş bir kurumun... ...günümüzdeki sokak röportajları gibi insanları rastgele çevirip onlarla röportaj yaptığını... ...ve hiçbir filtrasyondan geçirmeden yayınlayacaklarını düşünme iyimserliğinde insanlar.

Diyarbakır'da bir röportaj yapılıyor 1990 yılında. Herkes İstanbul Türkçesi konuşuyor. Böyle bir şey olabilir mi ya? Yorumlarda herkes diyor ki, eskiden herkes mükemmel akıcılıkta Türkçe konuşuyormuş.

Şu an her şey berbat oldu, geri gitti. Ya evet, belki bir şeyler kötüleşti de. Kurgu diye bir şey var. O kadar da kendinizi kaybetmeyin ya.

Nostaljinin ağır hali de zihni melekeleri yıpratabiliyor yani. İnsanlara oturup anlatsam bunu, konuşsam teke tekte, herkes herhalde ikna olur. Kimse o kadar gerizekalı değil de. Güncel anlayışla, her şeyin geri dediğine, çürdüğüne dair anlayışla, eğitim sisteminin, tepedeki insanların kalitesinin düşmesinin, o anlayış bunu tetikliyor bence.

O da gerçek. Yani hakikaten bir nesil önceki politikacıların tartışmalarına bak. Şimdiki politikacıların tartışmalarına bak diyeceğim de, o bile eskidir çünkü tartışma yok. Şöyle bir tuzak vardı, onu demek istiyordum demin.

Elitlerin kalitesine bakıp, eskiden Türkiye ne güzeldi demek yanıltıcı. Ama bir de elitlerin kalitesizleşmesi de var. Şuna bak mesela, ben büyürken saygı gören sanatçılar kimlerdi? Zeki Müren'di bir numara.

Barış Manço'ydu mesela. İşinde çok iyi olan insanlar, böyle bir sürü insan vardı. Şimdi tek kanal yerine 10 tane kanal koyarsan, 10 kanal içinde bulacak Barış Manço'nun yok. Zeki Müren'in yok, olmuyor yani.

Değersizleşme kaçınılmaz gibi. Şimdi herkesin üniversiteye erişmesi oradaki kaliteyi ister istemez düşürecektir. Herkesin fikrinin kamusal alanda paylaşılabiliyor olması o fikirleri de değersizleştirecektir. Bu bir trade-off gibi aslında kitle iletişim araçlarının daha tekelci olduğu bir dönemde bir ulusal birlik sağlıyor hakikaten.

Mesela pazar gecesi sinemasında TRT'de ne varsa pazartesi günü okula geliyorsun, insanlar işe geliyor o filmden bahsediyor herkes çünkü başka üzerine konuşulacak bir şey yok sosyalleşilecek şeyi kültür sanat anlamında ya da gündem anlamında tek bir kanal sana bir şey sunuyor orada ne görüyorsan ertesi gün senin aşağı yukarı karşılaştığın insanlar da aynı şeyi görüyordu ama şimdi o kadar parçalı adacık adacık bir ortam var ki kamusallığı da etkileyen bir şey Arkadaşlarım böyle bambaşka şeyler konuşuyorlar. Hiçbir şey bilmiyorum. Özellikle kuşaklarda değiştikçe onların sevdiği müzik acayip farklılaşıyor. Aynı dili konuşmadığımızı fark ediyorum.

Bir yandan da yaşlanmakla da alakalı bir şey bu. Ulan bu gençler ne yapıyor böyle? Evet, evet. Onun hepsi birbiriyle karışık.

Yeni nesili zaten kaçırdığımız için... Bir de hakikaten çok hızlı. Yeni nesilin kendisi de kaçırıyor. Evet.

Onlar da her şeye hakim olamıyorlar. O iki etki birbirinin üstüne binince iyice yaşlı hissediyoruz kendimizi. Şimdi şu aklıma geliyor. Aslında bakarsan bu ulusal kamuoyu çok küçük bir dönemde gerçekleşen bir şey insanlık tarihinde.

Yani insanlık tarihinin çoğu zaten parçalanmış gerçeklik yaşıyordu. O herhalde yığın medyasının gelişmesiyle ve milliyetçiliğin gelişmesiyle biraz sekteye uğradı. Yani herkes aynı kültürde olsun, işte bir sürü dili olan, tarihsel olarak hep farklı yönetilmiş ve yaşamış topluluklar var. Mesela İtalya diye bir şey yok yani.

Almanya diye bir şey yok. Hep böyle küçük küçük şeyler. Şöyle bir söz vardı, hangi ülke için söylenmişti? Fransa için galiba.

Fransa'yı kurduk, şimdi de Fransız vatandaşını yaratacağız. Bence kesin her şey için doğru, her ülke için doğru. Evet, yan yana köylerde bambaşka hayatlar yaşanıyor. Az önce dediğim hani ulusal bir kamuoyu oluyordu.

Gerçekten tepeden kurgulanabilecek bir şey. Ortak bir hikaye yaratıyorsunuz. Ama işte bu çok geçici bir dönem. Ondan sonra teknoloji ilerledikçe tekrar parçalanmış gerçekliklere yol açıyor.

Yani bir bakıma bazı yönlerden çok standart oldu her şey. Aynı kanunlara göre yaşıyorsun 80 milyon, 100 milyon, aynı saat diliminde, aynı uçunda bunda. O bakımdan standartizasyon artmış ama algın, parçalanmış vaziyette. Hikayemizin ortak olduğu dönem çok az bir dönemdi.

Biz de onu yakaladık yani. Ondan sonra da gitti. İkinci Dünya Savaşı ile 90'lara kadar bir 45 yıllık dönem belki de o. Belki de evet. Çok kısa bir dönem.

Benim öğretmenlik yapma biçimimi bile etkiliyor bu. Şimdi çocuklara mesela onların ilgisini çekmek için, dikkatini çekmek için bir referans vereceğim değil mi? Pop kültür referansı vereceğim mesela. Bir kere zaten onu beceremiyorum.

Benim yeni sandığım şeyler bile eski oluyor onlar için. Onu geç de onların açısından da ortak bir vereceğim referans yok. Eskiden pazar günleri, cumartesi günleri çizgi film izlerdiniz ya gibi bir şey dersem yarısı için manasız oluyor bu. Onun yerine şunu demen gerekiyor.

Kendi çocukluğunuzdan şöyle şöyle bir anı seçin. Hani ben onlara söyleyemiyorum ortak bir anı. Onların kendi anısını seçmesini ancak isteyebiliyorum. Sadece prompt giriyorsun aslında.

Küçük küçük chat GPT'leri. Yani onu bile değiştiriyor. Ya Madonna dendiği zaman benim anneannemim bile bildiği bir insandı bu. Anneannem biliyor.

Annem, babam biliyor. Ben biliyorum. Şu anda öyle bir figür kaldım bilmiyorum ben ya. Şimdi dışarıda gezerken sokakta birilerini görüyorum.

Birileri birileriyle fotoğraf çektiriyor falan. Arkadaşım diyor ki, daha genç arkadaşlar. Ha bu şey değil mi? Yusuf Öztekin.

Tamamen sallıyorum. Ben diyorum ki, Yusuf Öztekin kim oğlum? Ya olur mu diyor. İşte o çok komik şeyler yapıyor İnstagram'da falan.

Bakıyorum böyle 2 milyon falan takip ediyor. Eskiden 50'lerde, 40'larda Hollywood'un altın çağı denen zamanda çekilen filmleri seviyorum. Orada herhalde benim aradığım şey birazcık bu yani bilinç altından. Herkesin bir ortak yıldızları olan döneme ait bir garip özlem aslında.

Yani bunun rasyonel bir açıklaması yok da. Dünya elinden kaymamış oluyor sonuçta. Ha tamam hepimiz aynı noktadayız, aynı seviyedeyiz. İşte Humphrey Bogart.

Batı dünyasında, Türkiye'de dahil diyelim o batının kültürel dünyasında. Yıldız da yani benim annemin bildiği bir şeydi Humphrey Bogart. Ben de biliyorum. Ama öyle bir tip kalmadı.

Yani Taylor Swift var mesela. Taylor Swift'ün neye benzediğini ben birkaç sene önce gördüm sadece. Ben şu an tam yüzünü canlandıramıyorum kafamda yani. Yüzünü zaten görmüyorsun.

Genelde bacaktan oluşuyor. Oradan belki tanırsın. Dediğim gibi bunu böyle çürümüşlükle artık insanlar şarkı söyleyemiyor, dans edemiyor manasında söylemiyorum. Medyanın ekonomik yapısının getirisi bu.

Bazı müzik grupları abi şunu görüyorum. 2000 başlarında müziği bırakmışlar. O zamanlarda çok tutan bir albümün 25. yıl konseri adı altında tekrar bir araya gelip bir konser düzenlemeye karar verirler.

Biletleri de aman Allah'ım 2-3 gün içinde hemen tükendi. Ve ben insanları anlamıyorum. Bu insanlar, bu grup yani sizin yüzünüzden müziği bırakmak zorunda kaldı. Diğer albümlerini dinlemediniz.

Bir talep olmadığı için bu insanlar dediler ki ya bizim şarkılarımız dinlenmiyor, biz bu işten ekmek yiyemiyoruz, müziği bırakalım dediler. Sonra aradan 20 yıl geçti. Ya bu albümü anmak için bir konser verelim dediler ve herkes hücum etti. O zaman niye dinlemediniz?

Diğer şarkılarını dinleseydiniz bu nostaljiye gerek kalmayacaktı. Yani buna ne gerek vardı? Ben buna çok sempati duyuyorum ya. Net hatırlıyorum.

Zamanında Mustafa Sandal çıktığında bu ne lan diyordum. Kötülüyordum böyle işte rock müzik daha iyi falan. Ondan sonra ne zaman başladı bilmiyorum ama bir Mustafa Sandal sevgisi başladı derinlerden. Aya benzerde kopmalar başladı.

Seneler sonra mesela bir düğüne gidip, gece 2'de Mustafa Sandal çalınca herkesin bir ağızdan söylemesi, o anılar canlanıyor. Yani şey gibi hissediyorum bazen kendimi. MK Ultra programında sanki beynimi yıkamışlar. Bir müzik parçasıyla, şarkısıyla tetikleniyorsun ve bir anda böyle suikastçıya dönüşüyorsun gibi ama suikastçı yerine tamamen işe yaramaz bir nostalji adamına dönüşüyorsun.

Bazı 90'lar pop şarkıları öyle olmuş cidden. Yani insan o melodisini hatırlamadığında Estiklal Marşı'nın sözlerini böyle şiir gibi okurken zorlanır ya. Ama o şarkı girdiği zaman sen o şarkının sözlerini bildiğini bile bilmeden eşlik etmeye başlıyorsun. Çok ilginç bir şey bu yani.

Jason Bourne gibi hani herif kendi gizli ajan olduğunu falan bilmiyor ya ondan sonra bir anda adamları dövüyor ama nasıl dövdüğünü anlamıyor. O yüzden o refleksi de anlıyorum yani. Onlar işte böyle bir konser düzenleyince, 25. 50.

yıl konserleri. Senin gibi bir sürü insanla aynı ortak geçmişi yaşama refleksi o. Stranger Things dizisini aklıma getirdi. Sen izledin mi onu hiç?

Yok, izlemedim. Benim tezim de herkesin izlediği son büyük dizi veya yapımlardan olması. Bunun özelliği 80'ler nostaljisi. Gizemli gizemli şeyler var da başka boyutlardan gelen canavarlar falan filan ama bütün popülerliğinin sebebi o nostalji duygusu.

İşte müzikler, efendim renkler. Şimdi bunu şundan ilginç buldum ben. Bir kere benim yaşımdakiler de nostalji duyuyor. Ama sadece benim neslime yönelik bir şey değil o.

İzleyenlerin çoğu daha genç nesil. Yani o zamanları hiç görmemiş, hiç yaşamamış insanlar. 2000 yılında doğan çocuklar da mesela çok seviyorlar. Çocuk değiller artık.

Yani hiç yaşamadığın bir döneme duyulan bir nostaljinin de odak noktası oldu. Buna bir isim vermişler. Yaşamadığın dönemlere duyulan nostalji diye bir şey var. İsmini de şimdi biliyormuş gibi yapmayayım.

Şuradan okuyacağım. Anemoya. Güzel. Hiç yaşamadığın bir yeri özlemek diye de bir şey vardı.

Fen veh miydi? Şimdi sallamayayım. Öyle bir şey değil. Bu demin konuştuğumuz aslında altın çağı anlatısıyla da benzer bir şey.

Sonuçta altın çağı da çoğu insan yaşamamış oluyor. Sonradan da başka şeyler olmuş. Mesela bu 1800'lü yıllarda, 1700'lü yıllarda zenginler evlerine dekor olarak yalandan kalıntılar koyuyorlar. Eskitilmiş sütunlar falan.

Evet, evet. Antik Yunan yıkıntılarını falan koyuyor bahçesine. Hani öyle bir moda olmuş. Bayağı da uzun sürmüş.

Hala da devam ediyor aslında. Bir sürü yerde de var bu. Ama modern çağlarda bu medya vasıtasıyla aynı şeyi yaşamamız benim daha çok ilgimi çekiyor. Daha yoğun bir şey çünkü.

Neden bu kadar insan bunu sevdi? Bu Stranger Things çünkü küresel bir fenomen oldu. En azından şu duygu yarattı sende. Gençler size ne oluyor abi?

Zaten bilmiyordunuz yani. Yani aynı şeyi ben de yapıyorum. Demin dedim ya Hollywood filmlerini izliyorum. Eski Hollywood filmleri.

Onlar benim çağımın yıldızları değiller. Ben de aynı şeyi yapıyorum aslında ama boşver. Gençlere eleştirmek de tatlı geliyor be abi. Kendin daha berbat olduğun halde en ufak şey Z kuşağı falan demek harika bir duygu ya.

Yaşlanmanın da bu güzelliği var. Tabii canım. Bir güzellik de olsun ya. Yıllarca kötü yani.

Bu senin dediğin insanların çocukluğunu yaşama şeklindeki değişime de, onda da alakalı. Çocukların programlarının aşırı ağır olması, hep bir yerden bir yere gidiyorlar falan. Şimdi televizyonda izliyor, bizim annemin, babamın çocukluğunda bisikletle dolanıyorlarmış sağda solda. Maceralar yaşıyorlar falan.

Tabi idealize edilmiş bir hali de, yine o serbestlik onlara çekici geliyor. Yani yaşamak isterim çocukluk buydu diyor belki o insanlar. Nostaljinin şöyle de bir güzelliği var. Şimdi geçmişi bilen insanlar ortamda yanında olmadığı zaman çok rahat sallayabiliyorsun da.

Geçmişten bir olayı anlatırken kendinle ilgili. Her zaman ana karakter, tayin edici unsur. İstediğin gibi sallayabiliyorsun. Çoluğuna, çocuğuna bir şeyler anlatırken.

Öyle bir tatlı tarafı da var. Herkes kendi filminin kahramanı. Gerçek zamanda çekilirken hep figüransın da. Aynen.

Hiç kimse demiyor ki ya geçmiş işte abi okula gidip geliyorduk. Olaysızı demiyor tabii. Şunu da araya sıkıştırayım. Belki bu medya parçalanmışlığı içinde artık kültürel köşe taşımız olmayacak ama mesela bazı olaylar tam tersine tamamen global bir ortaklık yarattı.

Mesela Covid herkesin yaşadığı bir dönem oldu. 20 sene sonra o da bir çeşit nostalji olacak. 20 seneyi bırak bana şimdiden bile oluyor. Çok uzun Uzun zaman önce olmuş gibi hissediyorum ya.

İşten çıkmıştım. Kadıköy'den vapura bindim. Beşiktaş'a gideceğim. Vapurda sadece ben varım.

Çalıştığım için dışarıda olabiliyorum. Sokağa çıkma yasağı var. Vapur benim için kalktı o gün. Tek başıma bir oraya oturdum, gittim.

Her yerini kullanmaya çalıştım. Yani kantindeki adamla muhabbet ettim. Hani biz ne yapıyoruz burada, ne oluyor? Her şeyinden yararlanmaya çalışıyorum.

Orada fotoğraflar çektim. Tek başıma olduğumu belgelemek için saçma sapan şeyler yapmıştım. Vergilerimin karşılığını almaya çalışıyorum orada. Peki şuna katılıyor musun abi?

Aslında geçmişi değil, geçmişteki kendimizi özlüyoruz. Nostalji deyince illa bu cümlede araya sıkıştırılır. Geçmişteki kendimizi... Yok ben özlemiyorum kendimi.

Ben de özlemiyorum. Aptalın tekiydim yani. Evet evet ya hele 20'li yaşların başı. İnsan geçmişteki o halini nasıl özleyebilir?

Feraha ermek için 35 yaşına gelmeyi bekledik neredeyse. Asla özlemiyorum. İyi ki geçmiş o eğitim hayatıdır. Şunu diyebilirsin aslında.

Bir kişi olarak kendimi özlemiyordum da. Çünkü o özgüven eksikliği çok büyük bir dert. Yani o zaman hiçbir şey bilmiyorsun dünya hakkında ve bir sürü problemin var. Aptal aptal şeyleri dert ediyorsun.

Şimdi bakınca komik geliyor. Onu özlemiyorsun ama o insanın önündeki seçenek bolluğunu özlüyorsun belki de. Sanki her şeyi yapabilirmişsin gibi geliyor. Her şeyi yapamayacaksın tabii tanım itibariyle.

Yani illa bir yola gireceksin. Bir yola girdiğinde de diğer yollar kapanmış olacak. En iyi yolu seçsem bile, diğer yaşayamayacağın gerçekliklerin ağırlığı belki üstümüze çöküyor. Bütün yolların açık olduğu teoride anı özlüğü olabiliriz belki.

Bu noktada şahsen rehberlik öğretmenlerine kırgınım. İnsanları feci yanıttılar bizim lise dönemlerimizde. Geleceğin mesleği tartışmaları olurdu. Geleceğin mesleği ne?

Bilgisayar mühendisliği, geleceğin mesleği, endüstri mühendisliği. Gelecek geldi, o gelecek geldi şu an. Geleceğin mesleği influencerlık çıktı. Hiçbir rehberlik öğretmeni, dijital marketing falan bundan asla bahsetmedi.

Bizi yaktılar. Hani nerede? Endüstri mühendisleri şu an Almanya'ya kaçmaya çalışıyor. Bilgisayar mühendisleri... Bilgisayar mühendisleri şu anda podcast yapıyor gördüğün gibi.

Podcast yapıyorlar. Yapay zeka işlerini ellerinden mi alacak, ne olacak belli değil. Herkesi yaktılar. Zaten kendisi rehberlik öğretmeni bir insana gelecek niye soruluyor?

Bu adam üniversiteci mi? Nereden bilsin? Geleceğin mesleği ben olsam şey derdim, rehberlik hocalığı. En azından ben öyle olduğum için kendi mesleğimi de o kadar yabana atmazdım.

Potansiyel meselesinin ötesinde bir de tabii şunu da özlüyor insan. Eskiden bir sorumluluğun yok. Ben o sorumluluğun olmama hissini mesela çok özlüyorum. Sorumsuzluk özlemi.

Sorumsuzluk özlemi ama yani o zaman tabii bilmiyorsun da ne kadar sorumsuz olduğunu. Yani mesela benim aklımda bir takım anılar var. İşte babamla annemle pikniğe gidiyoruz. İşte gölbaşında mangal yapıyoruz falan.

Çok güzel geliyor ama onun ardındaki o lojistikten haberim yok. Nasıl gidilir? Arabanın bakımı yapıldı mı? Efendim mangal kilidir?

Nereden alınır? Böyle antin kuntin bir sürü şey var ya. Ben orada çizgi film izliyorken belki bunlar faturalardan bahsediyorlar kendi aralarında. Bunu ödeyemeyeceğiz.

Bin tane şey var yani. Bir arkadaşımın oğlu var. Matematikte biraz böyle canı sıkılıyor. Matematik ödevlerinde canı sıkılıyor.

Annesine diyormuş ki tabii sen matematik yapmıyorsun. Senin için bazı şeyler kolay yani. Bir de o sorumsuzluğun içinde çocuk bunu tam tersi algılıyor yani. Zannediyor ki yetişkinler süper işte matematik yok.

Okula gitmezler. Keyif yani. Anne ve babama yaptığım atarları düşününce o kadar pişman oluyorum ki iyi sabretmişler hakikaten. Bir sürü hayatın gerçek zorlukları var, materyal zorlukları var.

Onu aşsan bile birçok işini başkalarına yaptırıyorsun diyelim ki. ilk seviye stresleri aştın. Yine ikinci seviye bir sürü stresin var. İşte bizim çocuğun hali ne olacak?

Ne iş yapacak? Sağlığı iyi midir? Paran varsa onu ne yapacağız? Yanlış yatırım mı yaptım?

Yani böyle bir huzur bulamıyorsun. Günlük koşuşturmacılar ve stratejik kaygılar arasında hayat geçiyor yani. Hatta o ev ahalisindeki sorumsuz olanların sorumluluğunu da sen üstlenmiş oluyorsun bu sefer. Kendi sorumluluğun yetmiyor.

Bir de hayatın keyfini çıkaran çocukların falan var. Onların sorumsuzluğu da senin üzerine yükleniyor. Şöyle bir teorim var benim, 14-15 yaşında diyeyim. O dönemlerde aslında iyiydi hayatım, yani mutluydum.

Ama şimdiki 14-15 yaşındaki çocuklar, dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukları için, akıllı olanları en azından, sanki 18-19-20 yaşında edindiğim kaygıları şimdiden ediniyorlar gibi. Olabilir. Ben şunu gözlemliyorum, kendi çocukluğumla ilgili. Biz çocukluğumuzda biraz daha serbest bırakılmışız.

Hatta ilgisiz bile denebilir bu serbestliği. Şimdiki çocuklara bakıyorum, çocuklar CEO gibi böyle hafta sonu yüzmeye gidiyor, tenise gidiyor, oradan satranç kursuna gidiyor, oradan drama dersine gidiyor bir yeri. Çocuğun vakti yok. Mesela bir akrabanın çocuğuyla görüşmek istiyorum, ajandasına dahil olamıyor, randevu vermiyor bana.

Seçkin abim gelmesin diyormuş yani. İşi var. Kendi 13 yaşındaki halime bakıyorum hiçbir işim yoktu ya. Hiçbir işim yoktu.

Sabahın köründe sokağa çıkıyordum ve akşam karanlığına kadar it gibi geziyordum affedersin. Şimdi bakıyorum çocuklardan randevu alamıyorsun ya. Sabah 5'te güne başlıyorlar. Çok başarılı insan profili vardır ya böyle.

Öyle yaşıyor her çocuk. İnşallah bunun bir getirisi olur diye ummak istiyorum ama olmayacaktı gibi. Çünkü çok çocuk böyle. Ben bir müddet rehberlik yapıyordum çocuklara.

Geleceğin meslekleri şu durup duruyor. Bir şeyler sallıyordum. Rehberlik görüşmeleri için randevu alman gerekiyor hakikaten. Senin dediğin gibi takvimine bakıyor telefondan açıp.

Ben diğer tarafta masanın diğer ucunda utanç içindeyim. Takvime bakmama gerek yok çünkü bomboş olduğunu biliyorum. Takvimin bile yok yani. Ortada bakılacak bir takvim bile yok.

Senin dediğini de aynen hissettim. Ben bu yaştayken zamanını düzenleme konsepti bile o kadar gelişmemişti. O zaman tabii mahallenin bebeleri kreş gibiydi birazcık. Çocuğu bırakıp tamam akşam yemeğinde gel.

Ben şunu çok net hatırlıyorum. Hafta sonları kardeşimle benim evde olmamızdan rahatsız olunan bir şey var yani bir salçalı ekmek verip hadi oğlum siz ne yapıyorsunuz evde yani el ayak altında dolaşmayın da biz de temizlik yapacağız ne yapacaksak işimize bakalım gibi bir şey vardı hatta bırak bir gündemimizin olması biz sokağa terk ediliyorduk neredeyse gidin bir 10 saat gözüme gözükmeyin der gibi bir hal vardı yani. O mümkün olmayınca sokağa outsource ettiğin bütün hizmetleri şimdi ayrı ayrı hizmetler olarak satın alman gerekiyor. İşte futbol kursu bilmem ne, piyano kursu, balerim.

Bir bakımdan daha iyi, sokaktaki halimizde tamam mutluyduk da... ...boş boş geçiriyorduk yani bir sürü zaman. %90'ı boş geçiyordu.

Ben sokakta oynarken şuna çok uyuz olurdum. Mesela billiye oynuyoruz, gazoz kapağı oynuyoruz. Bazı tayin edici çocuklar olurdu sokakta. Mesela biz billiye oynuyoruz, çocuk gelip derdi ki... ...artık billiye zamanı geçti,

billiye mevsimi geçti, artık gazoz kapağı oynanıyor. Sen hangi yetkiye dayanarak şey yapıyorsun? Biz bilyeyi her mevsim oynayacağız belki. Hayır diyor artık gazoz kapağı dönemi başladı falan diyor. Trend seti.

Evet. Hakikaten o şey yayıldığı zaman bir süre gazoz kapağı oynanır. Bilyeler rafa kalkardı o dönem için. Allah'tan şimdi çocuklar böyle zorluklar yaşamıyor yani.

Hatta global trendleri takip ediyorlar. Abi şeyden bahsedelim biraz. Podbean'in biliyorsun ücretsiz bir uygulaması artık uygulama mağazalarını yerine aldı. Eskiden nasıl şebeke suyunu ücretsiz içiyorduk, Podbean'in uygulamasını da ücretsiz indirebilir dinleyicilerimiz.

Mükemmel bir şekilde bağladın, içme soruları belirgedim. Sırf bu yüzden uygulamayı indirip dinleyin. Senin bu geçiş hatırına. Podcast dinlemek de su içmek gibi bir şey oldu ya artık.

Bunun da ücretsiz olmasına rağmen. Ben de bir indireyim bari. İndir abi, ben indirdim. Videocastleri de izleyebiliyoruz.

Bizim videolar var mı orada? Tabii tabii. Abi bu da iğrenç bir reklam gibi oldu ya. Bizim videolar var mı orada?

Hakikaten bilmediğimden soruyorum. Özellikle flarsız ile kuralsız harika bir podcast gibi geldi. Bütün podcastler var yani. Tabii tabii.

Hatta bazı filmler de olacakmış. İyi güzel. Başka neler bedavaydı sence ya eskiden? Böyle özlediğin bir şey var mı?

Bedave veya ucuz olmasını özlediğin. Ya lahmacun çok ucuzdu diye hatırlıyorum. Şu an o beni biraz sinir ediyor. Lahmacun yemeyi bırakmama rağmen, lahmacunun bir yerlerde pahalı olması fikri beni çıldırtıyor.

Çünkü şunu hatırlıyorum. 1 liradan böyle 1.25'e çıkmıştı. Demiştim ki yani bu ülkede rejim değişmeli.

İktidar gitmeli falan kafasına girmiştim yani o zaman. Bu ne rezalet canım falan dediğimi hatırlıyorum yani. Ben şeyi hatırladım. Geçen gün zamanında yaptığım Spor Ekonomisi serisine bakıyordum bir sebepten ötürü.

Ya futbol maçları bedavaydı. Normal televizyondan izliyordum bütün futbol maçları. Doğru. Öyle bir şey yok şimdi.

Yani sen paralı izlediğin ilk futbol maçını hatırlıyor musun? Paralı kanaldan veya şifre. Ben hatırlamıyorum. Biz meraklı bir aileydik babam.

Hatta annem bile onlaştırdığını izlerdi. Cinebeş'ten izlediğimizi hatırlıyorum. Sonra Teleon diye bir platform vardı. Bir uydu yayınına bağlanıyorsun ya da kablolu TV'ye.

Ayda belli bir miktar para ödüyorsun. Ve 500 tane kanal izliyordun eskiden. Şimdi şöyle yapıyorsun. Bir sürü platforma ayrı ayrı üye olmak zorundasın.

Sanki kanallara teker teker para ödüyormuşum gibi hissediyorum. Öyle evet. Sanki değil öyle. Ya bunların hepsini bir paket yapın o zaman.

Ortak bir para verelim bunlara ya. Sende bir tanesi yok, bir arkadaşınla istiyorsun şifreyi. Onu 10 kişi kullanıyor, saçma sapan. Şöyle düşünüyorum ben, o zaman eskiden bu tip endüstrilerde para yoktu.

Futbolda da para yok. Yani birkaç yüz kişi geçimini sağlıyor ama süper zengin olamıyorlardı. Sen de bedavaya izliyordun. Şimdi bizim yaptığımız şey bu araya medya ve reklamcıları ve üyelik modelini aracı olarak kullanarak para veriyoruz izlemek için.

Ürün yine aşağı yukarı aynı ürün. Yani futboldan aldığın zevk böyle 10 kat gelişmedi. Hatta kötüleşti bile. Ama o para Ronaldo'nun cebine giriyor.

Ekstradan 50 milyon dolar kazanacaksa, 250 milyon dolar kazanmasının sebebi biz oluyoruz. Rekabet oradaki esas ürün. O o kadar da gelişmedi. 20 sene önce ben futboldan daha çok zevk alıyordum, 30 sene önce veya.

Sadece legal olarak da değil. Mesela yasadışı bahise gidiyor. Bir sürü legal bir şeylere de paralar gidiyor. O da bizden çıkıyor yani.

Her yönüyle legal illegal finanse ediyoruz ve aldığımız keyif aşağı yukarı aynı. Filmlerde de aynı şey var aslında. Netflix'e üyelik parası veriyorsun. O da gidip sana 50 tane vasat film çekiyor bir hafta içinde.

Herkes de darlıyor yani. Herkes hadi hadi çekin çekin diye. Herifler şunu çok iyi oturtmuşlar bence. O bakımdan dahice hakikaten.

Mesela geçen gün Netflix'te miydi o R.I.P. diye bir film izledim.

The R.I.P. diye.

Matt Damon ile Ben Affleck'in filmi. Öyle bir film ki çok kötü değil. Kanalı kapatıp böyle kumandayı atacağın kadar. Ne de çok iyi değil.

Şablonu oturtmuşlar. Vasat veya vasat biraz üstü yeterlidir demişler yani. Çoğu insanda şu gelişmiş, second screen izlemek diye bir şey var. Bir yandan telefona bakıyorsun ama konudan da kopmayacağın şekilde.

Çünkü biraz daha girift olsa konu, sen filmden kopacaksın. Bu sefer telefona bakamayacaksın. Biraz daha dandik olsa bu sefer hepten kapatacaksın filmi. Tam seni dediğin gibi arada bir yerde tutuyorlar.

Arada telefona da bakabiliyorsun ama filmi de kapatmıyorsun böyle. Tam da bundan bahsediyorlardı zaten. Ben telefondan Matt Damon'ın röportajını izliyordum bu film hakkındaki. Film bir yandan izlerken.

Filmin kendisi orada. Şimdi orada bunu anlatıyor. İnsanların dikkati bölündüğü için de filmi öyle bir şekilde yazmamız gerekiyor ki. Eskiden bizim öğrendiğimiz şekilde film böyle giderek temposu artan veya giderek daha büyük aksiyon sahneleriyle en sonunda zirve yapan bir yapıdaydı.

Ama şimdi milletin dikkatini hemen çekmek için en büyük, en çok parayı en başta veya en heyecanlı kısmı en başta yapmamız lazım. Ondan sonra da sürekli olarak ne olup bittiğini izleyiciye hatırlatmamız lazım. Yani karakterler sürekli izleyiciye, tamam şu anda şunu yapıyoruz, bu yüzden önemli diye hatırlatmalar yapıyor. Çok kötü o yüzden.

Yani üyelik parası vermeye devam edeceğin kadar kötülükte. Daha da kötü değil. Bir iki tane de böyle flagship bir ürün yapıyorlar işte Game of Thrones gibi. Yani çok yüksek bütçeli.

O kanalı markalaştıran. En tepedeki 3-5 ürünün altında böyle bir vasat çizgi var hep. 5 santim derinliğinde bir okyanus. Dışarıdan bakınca da böyle güzel bir iki dalga görüyorsun belki.

Bir de şeyler çok değişti. Bir şeye parasını verdin mi, satın alabiliyordun. Yani o şey senin oluyordu. Şimdi her şeyi üyelik sistemine geçirdikleri için... Eskiden bilgisayar oyunu aldın mı mesela,

o oyun senin. İstersen at, istersen sat. Şimdi senin olmuyor oyun. Bir kısmı senin oluyor.

Ondan sonra onun üstüne mikrotransactionlar. Online bir tarafı varsa zaten para ödemen gerekiyor. Mesela bir item oluyor oyunda, onu parayla alıyorsun falan. Tamamen landlord gibi hareket ediyorlar.

Yani onun çiftlikti. Canın o an domates mi istedi? Domatese de ekstra bir para veriyorsun. Halbuki kira da veriyorsun yani.

Multiplayer tarafı olmayan oyunlarda bile, yani tek başına oynayacaksın mesela. Paradox'un şeyi var, Europa Universalis serisi var. bütün dünyayı yönetme fantezisine çok güzel karşılıyor. Herhangi bir şeyi seçiyorsun bir tarih döneminden, herhangi bir ülkeyi seçip... ondan sonra tarihsel gelişmeler eşliğinde yayılıyorsun falan filan.

Şimdi oyunu eksik olarak çıkarıyorlar zaten. Bunları planlıyorlar önceden artık. Ya Paradox'un o çıkardığı oyunun herhalde 50 tane ekstra paketi vardır. Yani oyunun tamamına sahip olmak istersen 1000 dolar falan ödemen gerekiyor.

Yavaş yavaş sağlıyorsun yani. Her paketti birazcık daha sağlıyorsun. Bir yandan da hani tamam bir sürü şeye erişimin var artık eskisi gibi değil. Ama bir garip oluyor yani hiçbir şeye sahip olamıyorsun hakikaten.

Bir de bu tabii genel atmosfere de uygun yani. Şimdi çok alakasız gözüken bir yere bağlayacağım ama mesela emlak piyasasını düşünürsen ev fiyatlarının normal gelire oranlı artışı. Yani eskiden emekli ikramiyenle ev alabiliyordun. Şimdi böyle bir şey imkansız olduğu için.

birkaç aylık kirana bile yetmiyordur. Ev sahibi olmak, bir şeye sahip olmak gerçekten hayal dışı bir şey. Kendi ailenden sana kalmıyorsa yani. Birbirini besleyen şeyler bu işte bir şeye sahip olma fikrinin zayıflamasına sebep oluyor hepsi.

Artık normal görüyorsun hiçbir şeye sahip olmamı. Ya tamam onu da kiralarım, bunu da kiralarım. Her şey bir içeriğe dönüşmüş durumda. Ev de bir içerik, online oyundaki bir item de içerik.

Hiçbiri hak değil mi kardeşim bunların her şeyi? Abone mi olacağız böyle biz? Ben bazen aboneliklerime bakıyorum böyle. Bir film izleyeceğim mesela bir yere o anlık üye olmuşum ve o kalmış.

Bakıyorum bir yıldır bir meditasyon uygulamasındayım ama kullanmış mıyım belli değil ama bir paralar gidiyor. Hani sahip olamadığın gibi kullanmadığın hizmete de para ödeyip duruyorsun bir yerlerde. Peki nostaljiye dair yaptığım bir şey var mı abi? Ben mesela şey yaparım, bazen sahafları geziyorum burada.

Hayat dergileri vardır. Eskiden çıkmış hayat dergilerinin, mesela şu an Şubat ayındayız. 1963 yılının Şubat ayı. O haftası dergisini alırım ve ona bakarım.

63 yıl önce, 60 yıl önce ne yaşanmış? garip bir huzur verir bana oradaki reklamlara bakarım o vita yağı reklamları reklamların saldırgan olmayan dili işte bizim tıraş bıçaklarımızı alsanız fena olmaz öyle şey gibi değil de böyle hani almalısın işte erkek adam bunu kullanır gibi değil de bizim de böyle bir ürünümüz var hani daha kapıya gelmiş satıcı gibi satmaya çalışmalar o naif reklam dili anneciğim kurabiyelerin ne güzel olmuş evet kurabiyelerim çok güzel çünkü vita yağıyla yapıyorum Asla gerçek olmayacak ama o naif bir dille sunulan diyaloglar çok hoşuma gider ya. Bazı yazılar var mesela kıyafet dikmeyle ilgili böyle patronlar veriyorlar şeyin içinde. Didaktik bir ton da var orada.

İşte atıyorum cilt bakımıyla ilgili ne nasıl yapılır. Gerçekten de başka hiçbir iletişim aracı olmadığı için X bir ilçedeki X bir kasabadaki kadın Hayat Dergisi'ni alıp BAİ'den onun içinden bir şeyler öğreniyordu. dergi alıyorsun oradan kendine kıyafet yapıyorsun gelişmeleri oradan öğreniyorsun şu an düşününce çok tuhaf geliyor ya bir huzur veriyor insana bir yandan da sence politik anlamda nostalji gericilik midir abi bir altın çağı özlemi geçmişte süper bir hayat yaşanıyordu bu insanı Gerici bir noktaya da sürükler mi? Şimdi çok derin bir tartışma açmak istemiyorum da.

İşte Cumhuriyet'in ilk yılları süperdi. Ya da bazıları diyor ki hayır, asıl Osmanlı zamanı süperdi. Bunun sonu yok. Kişisel olarak da işte o sorumsuzluğu özlemek falan filan.

İyice takvimi geriye sardığımız zaman da anne karnı harikaydı, sıcacıktı, yumuşacıktı, kordondan besleniyorduk demeye kadar gidiyor ya. Bir başladı mı nerede duracağı da belli değil. Altın çağ anlatısı, çok eski zamanlarda her şeyin süper olduğu anlatısı, zaten dinlerde çok baskın bir anlatı. Peygamberi yüceltiyorsan peygamberin çağı da altın çağıdır.

Hristiyanlıkta yok çünkü adama çağırmaya gelmişler de kişisel olarak övüyor yani bu adam mükemmel bir hayat yaşamış, çok adil falan. Bizimkinde peygamber kendi politik sistemini kurmuş. Askeri politik üstünlük sağlamış. O yüzden onun yönettiği çağ nasıl en üstün çağ olamaz?

Yani başka bir alternatifi yok. Tabii ki onu altın çağı olarak anlatacaklar. Her şeyin mükemmeldi. O çok baskın.

Ama bunlardan çok daha önce Romalılarda falan da var. Bu işte Virgil'in yazdığı şeyler var. Ama o zaman ben daha iyi anlayabiliyorum. Yani hani onların yaşadığı zamanda mitolojiyle karıştırıp anlatabilirsin.

O bana çok makul geliyor. Bu çağda yaşayıp da Osmanlı'ya özlem duymak, genel hayat olarak Osmanlı'ya özenmek bir gerizekalılık göstergesi. Sen ne olacaksın o Osmanlı'da? Köylünün teki olacaksın, cahil cüela.

Çocukların yarısı ölüyor her yerde, sadece Osmanlı'da değil. Rezi bir hayatın olacak orada. Sen filmlerdeki gibi sarayda, haremde oradan oraya koşturmayacaksın ki. Onların da hayatı kötü.

Soyadın minimum Osmanoğlu değilse çok da özenmemek. En azından bir sarayı garantilemek lazım. Ki o da sıkıntı yani şehzadeler öldürülüyor, şehzadelerin çocukları bile öldürülüyor. Kanın dökülmesin diye halıya sarıp dövüyerek öldürüyorlar falan.

Yay kirişiyle boğuluyormuşsun abi. Asil kan dökülmemesi gerekir. Yönetme hakkını direkt Tanrı'dan alan bir hanedana mensup olduğu için şu anlatıya bak. İnanılmaz masalsı bir anlatı var ama.

Çin'de öyle. Mandate of Heaven. Firavunlar. Herkes bir kendini tanrısallığa bağlayıp böyle bir saçma şeyler yapmış.

Geri kalan diğer insanlar sefalet içinde, korku içinde yaşamışlar. Ondan sonra geliyorsun bu rahatlık içinde. Osmanlı çok güzeldi, çok güzeldi. Ama onları yapanlar tabii bugünkü siyasi tartışmalarda bir üstünlük sağlamak için de yapıyorlar.

Bizim anladığımız anlamda saf bir nostalji duygusu değil. En başlarda şey demiştin ya hani geleceğe de kaçış yaşıyor insanlar değil. Aynı şeyi gelecek için de söylemek lazım. Hakikaten küçükken bu tarihlerde uzayda kolonimiz olacağını falan sanıyorduk.

Ciddi ciddi inanıyordum yani. Uçan arabalar falan birazcık böyle işin klişe, komik bir temsili oldu da. Gerçekten ya Mars'ta falan kolonimiz olacaktır herhalde diye düşünüyordum. Belki işte uzayda seyahat ederim, onu görürüm falan diye hayal kuruyordum.

O bilim kurgunun popülerliği yüzünden, benim de ekstra sevdiğim bir alan zaten. Geleceğe çok hapsolmuştum. Hala da öyle. Hani sen dedin ya Life dergisine, Hayat dergisine, onun eski sayılarına bakıyorum diye.

Onu derken benim de aklıma şey geldi. Ben bu Asimov'la ilgili bir seri yapıyordum. Hikayelerini kitaplardan değil de zamanında çıkan, orijinal olarak çıkan dergilerden okuyorum. Ve o dergilerde aynı senin dediğin o reklamlar, başka neler yazılmış, editörün notu ne, 40'larda 50'lerdeki olan biteni anlatıyorlar.

Ve o zamanki gelecek düşüncelerini de anlıyorsun. O benim çok hoşuma gittiği için kendimi bir geleceğe hapsettim ama kendi gelecek düşünceme değil, 50'lerdeki insanların gelecek hayallerine. Nostaljik bir gelecek düşüncesine hapsettin kendini. Evet, süper özetledin.

Nostaljik bir gelecek düşüncesi. Victor Hugo'dan nostaljiyle ilgili bir şey paylaşmak istiyorum ama kaynağım çok sağlam değil. Victor Hugo'nun kendisi değil mi kaynağı? Yani ona atfediliyor da büyük ihtimalle yanlış da olabilir.

Çünkü dayımın Facebook'unu da gördüm. İyi geldi böyle nostalji parçalarını anlaştırırken. Geçmiş kimi yönleriyle referans noktası olarak alınabilir fakat asla ikamet edilecek bir yer değildir. Geçmişi hatırlayın ama orada yaşamayın.

Modern hali bu. Bütün şiirselliğinden arındırılmış. Dayımın sevmeyeceği hali senin dediğin gibi. Eskiden podcastler bile daha güzeldi abi ya.

Hızlandıramıyordum mesela. Ve eskiden podcastleri daha iyi bitiriyorlardı. Şimdi bitiremiyoruz bir türlü. Diğer bölümlerde görüşmek üzere.

İnşallah bitirebiliriz. Bu sonsuza kadar sürmezse bu bölüm.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)